YURTDIŞI TÜRKLERİ


İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra Bulgaristan Komünist Partisi’nin iktidara gelmesi,
ülkedeki Türklerin statülerinde ve Türk kültür kurumlarında köklü değişiklikler
meydana getirmiştir. 1878’de Bulgaristan’ın Osmanlı yönetiminden bağımsızlığını
kazanmasından sonra ilk defa, kurumlar doğrudan hükümet kontrolü altına girmişti.
Artık bu kurumlar, Komünist Parti’nin amaçlarına hizmet etmek durumundaydı.
Türk kültür kurumları yeniden düzenlenmiş, değiştirilmiş ve en son hamlede de
tamamıyla ortadan kaldırılmıştı. Türk kimliğinin kendisi, hükümet tarafından
kendi çıkarları doğrultusunda kullanılmıştı. Bu makale, bu değişikliklerin
Bulgaristan’daki Türk hayatının iki önemli unsuru konumundaki Türk dili ve
eğitimi üzerinde 1945-1983 yılları arasında yaratmış olduğu etkileri
incelemektedir. Bu inceleme, Komünist rejimi, 1983’ten sonra 6 yıl daha
iktidarda kaldığı halde, çok önemli bir nedenden dolayı bu tarihte
noktalanmaktadır. Bu koleksiyonun başka bir bölümünde de ayrıntılı olarak
değinileceği gibi, 1984-1985 kışı hem Türk kültür kurumlarına hem de Türk
kimliğine karşı yöneltilen saldırıların son aşamasına tanıklık etmiştir.


Kısa Tarihi Geçmiş


Balkanlar’daki
etnik ve dini mozaik, bin yıllık göç işgallerinin sonucu olarak ortaya
çıkmıştır. Bu bin yıl içinde, Bulgaristan’dan geçen veya Bulgaristan’a yerleşen
gruplar arasında Osmanlı Türkleri, Bulgaristan’ın ve Balkanlar’ın etnik, dini
ve politik görünümünün yeniden şekillenmesinde en etkin grup olarak ortaya
çıkmıştır. Önemli miktarda Türk, on dördüncü yüzyıl boyunca süren Osmanlı
işgalinin bitmesinden hemen sonra, Bulgaristan’a yerleşmiştir. Osmanlı
başkentlerinin koruyucu hinterlandı niteliğindeki Bulgaristan’a Osmanlı
yönetimi tarafından dikkate değer bir önem atfedilmiştir. Stratejik alanların
Küçük Asya’dan ve Anadolu’dan gelen Türklerle kolonileştirilmesiyle birlikte
yerli Ortodoks nüfus arasındaki din değiştirmelerle, demografik yapı özellikle
de şehirlerde olmak üzere, Türklerin ve diğer Müslümanların lehine gelişmiştir.[1] Bu demografik durum, 1877-78’deki
Rus-Türk Savaşı’na kadar devam etmiştir.


Savaştan
hemen sonraki süreç içinde Türk göçlerinin yönü, tersine dönmüştür. Geniş
sayıdaki Türk ve Müslüman gruplar halen Osmanlı kontrolü altında olan bölgelere
daha sonra ise Küçük Asya ve Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Bir kaynağa
göre, savaş sırasında 500.000 Osmanlı yaralısına ek olarak 1,5 milyon Türk ve
diğer Müslüman gruplar Bulgaristan’dan göç etmiştir.[2] Tüm olarak bakıldığında, 1878’den bu
yana, 1,5 ila 2 milyon arasında Türk ve diğer Müslüman grup Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göç etmiştir. Göç halen devam etmektedir.


Bu
göçlerin sonucu olarak, Bulgaristan’da Türkçe konuşanların sayısı 1878’den önce
Bulgar nüfusunun beşte biriyken, 1900’de %15’in altına düşmüştür. 1934’te bu
oran %10’un altına düşmüş ve daha sonraki on yıllarda ara ara düşmüş fakat 1960
ve 1970’lerde tekrar yükselmeye başlamıştır (Dankov 1994: 37-38). Yetkililer bu
yükselişi, Türk ve diğer Müslümanlara karşı zor yoluyla yürütülecek bir
asimilasyon kampanyasını başlatmak için yeterli bir neden olarak görmüştür. Bu
kampanya, 1984-1985 kışı boyunca Türk isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmesine
ve sonraki 5 yıl içinde Bulgar hükümeti tarafından Türklerin varlığının inkar
edilmesine kadar gidecektir.


Bu
makalenin kapsadığı 1945-1983 yılları arasında, Bulgaristan’da, 1946, 1956,
1965 ve 1975 yıllarında olmak üzere 4 nüfus sayımı gerçekleştirilmiştir. Bu
nüfus sayımlarından her biri Bulgaristan’daki nüfusun etnik yapısı hakkında
istatistikler elde etmiştir. 1975’te etnik köken ve ana dil konusunda elde
edilen istatistikler yayınlanmamıştır.[3] 1946, 1956 ve 1965 nüfus sayımları
sırasıyla Bulgaristan’daki Türklerin sayısını 675.500, 656.025 ve 780.928
olarak belirlemiş ve bu oranlar Türk nüfusunun Bulgar nüfusuna oranının 9.6,
8.6 ve 9.5’ine tekabül ettiğini göstermiştir. Bulgaristan’daki etnik yapı
hakkındaki resmi istatistikler, bu rakamların politik ve ekonomik nedenlerden
dolayı sık sık saptırılmış olması nedeniyle şüpheli konumdadır. Türk ve diğer
azınlıkların sayısı genellikle olduğundan daha az olarak gösterilmiş ve devlete
karşı yönelttikleri tehlike abartılmıştır. Diğer bir yandan, Türk kaynakları,
Bulgaristan’daki Türklerin sayısını, tüm Müslümanları Türk olarak sayma ve
Müslümanlar için çok serbest büyüme oranlarını kullanma yoluyla abartma
eğilimindedirler.[4] 1992’deki nüfus sayımı, nüfus sayımı
formlarına uyruk, ana dil, dinsel tercih kategorilerini eklemiştir. Nüfus
sayımı sonuçlarına göre, Bulgaristan’da 822.253 Türk bulunmakta ve bu sayı,
nüfusun 9.7’sine tekabül etmektedir. Türkler ülkenin güneydoğu ve kuzeydoğu
bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Güneydoğuda, Kırcali bölgesinde %65.7 oranla
çoğunluğu oluşturmaktayken, Haskova bölgesinde nüfusun %11.45’ini
oluşturmaktadırlar. Kuzeydoğuda, önemli miktarda Türk nüfusu barındıran birkaç
bölge bulunmaktadır. Razgırat (%47.4), Silistre (%37.5), Turgovişte (%32.8),
Şumnu (%30.3), Dobriç (%14.7), Burgaz (%13.8), Rusçuk (%13.0). Güneydoğuda
Blagoevrat bölgesindeki nüfusun çoğunun ana dil olarak Bulgarcayı belirtmesine
rağmen %11.3 oranında bir grup kendisini Türk olarak belirtmiştir.[5] 1992 nüfus sayımı, Türklerin iki bölü
üçünden fazlasının köylerde yaşıyor olmasıyla Türklerin ağırlıklı olarak kırsal
kökenli olduğunu da göstermiştir (Natsiolen Statististicheski Institut 1993).


Komünistler
1944 yılında Bulgaristan’da iktidara geldiklerinde, iki ayaklı bir strateji
izlemeye başlamışlardır. İlk olarak, zorunlu göç veya Türkiye ile yapılan ikili
anlaşmalar yoluyla kurtulabilecekleri kadar Türkten kurtulmayı istemişlerdir.
İkinci olarak ise, Bulgaristan’da kalan Türklerin Bulgar kültürüyle
bütünleşmesini sağlamayı deneyeceklerdi. İlk stratejinin ilk uygulaması,
1949-50 yılları arasında 150.000 Türkün Türkiye’ye zorunlu olarak göç
ettirilmesi olmuştur. Türkiye’nin sınırını kapatmamış olması halinde, on
binlerce Türk, Türkiye’ye göç etmeye zorlanmış olacaktı (Kostanick 1957). 1968
ve 1978 yılları arasında, 100.000 Türk daha, Bulgaristan ve Türkiye arasında
gerçekleştirilen ikili bir anlaşma uyarınca daha önceki göçlerden dolayı
ayrılan ailelerini birleştirmek amacıyla Bulgaristan’dan ayrılmıştır. Kalan
Türkleri, çoğunluğun sahip olduğu Bulgaristan kültürüyle bütünleştirme
çabaları, geçen yıllarda bazı değişikliklere uğramıştır. 1950’lerin ortasına
kadar, Bulgar liderleri Sovyet ulusal politikasını yakından takip etmişlerdir.
Bu dönem boyunca, devlet destekli Türk dil okulları ve Türk dili basın ve yayın
medyası, Türk azınlığını uluslararası komünist toplumuna hazırlama amacını
gütmüştür. Türk kültürü, biçimde ulusal içerikte sosyalist prensibine göre
gelişecekti. Stalin’in ölümünden ve Stalin tekelindeki politikanın
uygulanmasının bırakılmasından sonra, bütünleşme çabaları evrensel komünist
toplumu yaratmadan Türklerin Bulgar sosyalist ulusuyla bütünleştirilmesi olarak
değişikliğe uğradı. Başlangıçta, bu süreç aşama aşama ve gönüllü olarak
gerçekleştirilecekti. Bununla beraber, 1950’lerin ortalarına gelindiğinde, Türk
kimliğinin zayıflamaktansa daha da güç kazandığı ve Türk azınlığını
oluşturanların Bulgar sosyalist toplumuyla kendilerini özdeşleştirme konusunda
hiçbir gelişme göstermediği açıklık kazandı. Bununla paralel olarak, 1950’lerin
başında, Bulgaristan hükümeti, 1970’ler ve 1980’ler boyunca giderek artan bir şekilde
baskıcı yöntemlerle uygulayacak olduğu asimile politikasını başlattı.


1945 ve 1983 Yılları Arasında Türklerin Eğitiminde
Meydana Gelen Değişiklikler


İkinci
Dünya Savaşı’ndan önce, Bulgaristan’daki Türk çocuklarının neredeyse
tamamı,          Türk toplumu
tarafından kontrol altında tutulan özel okullarda eğitilmekteydi. Bu okullar,
dinin ve üç “R”nin dışında çok az bilginin öğretildiği ve hemen hemen hepsini
erkeklerin oluşturduğu okul çağındaki az sayıda çocuğa yönelik kısıtlı bir
eğitim sağlamakta, mali olarak çok az desteklenmekte ve çok az ilgi
görmekteydi. Bu okullarda öğretim yapan öğretmenler, zayıf bir eğitimden
geçmişti (Simsir 1988: 13-30). Okul çağına gelmiş çocukların yüzde ellisinden
daha az bir kısmı ilkokula hiç kayıt olmamış, kayıt olanların çoğu ilkokul
eğitimini tamamlamadan okulu bırakmış ve çok azı ilkokuldan sonra eğitime devam
etmiştir. Sonuç olarak, Bulgaristan’daki Türk nüfusu geniş ölçüde cahil
kalmıştır. Mishkova’ya göre (1994: 6), yüzyılın başında (1905) Bulgaristan’daki
Türklerin okuryazarlık oranı sadece %4’tü. Bu oran Bulgarlarda %32.3,
Yunanlılarda %35.2, Yahudilerde %53.7 ve Ermenilerde %54.3’tü. %2.3
okuryazarlık oranıyla, sadece Çingenelerin durumu Türklerin durumundan daha
kötüydü. Sonraki on yıllarda durumda önemli bir ölçüde değişiklik olmamıştır.
Örnek vermek gerekirse, 1934’te, 7 yaşın üzerindeki Türk çocukları arasındaki
okuma yazma oranı %20’den daha az bir ölçüdeyken bu oran, Bulgar çocuklarında
%80’e yakındı (Dimitrov 2000: 4’te Simitrov alıntı yapmıştır). Türk nüfusunun
eğitim durumundaki dikkate değer gelişmeler, ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra komünistlerin iktidara gelmesiyle gerçekleşebilecekti.


Kısa
bir süre için Komünist rejimi yönetimi altında, hükümet, Türk dil okullarının
ve diğer Türk kültür kurumlarının gelişmesini, sıkı devlet kontrolü altında
olmak kaydıyla, desteklemiştir. 1947 Anayasası ulusal azınlıkların varlığını
tanımış ve Madde 79’da anadilleriyle eğitim yapabileceklerini öngörmüştür. Bu
madde: “Ulusal azınlıkların ana dillerinde eğitim yapma ve kendi kültürlerini
geliştirme hakkı bulunmaktadır fakat Bulgarca öğrenilmesi zorunludur (Triska
1968: 163) -vurgu eklenmiştir- cümlelerini içermektedir. Topluluk kontrolü
altında tutulan özel Türk okulları, 1946’da millileştirilmiş ve Bulgar devlet okulu
sisteminin bir parçası haline gelmiştir. Türk okullarının millileştirilmesi,
Türk çocuklarının eğitiminin tamamıyla yenilenmesi sonucunu ortaya çıkarmıştır.
Bu okullardaki eğitim dilinin Türkçe olarak kalmasına rağmen ulus çapında
geliştirilen ideolojik ve ateistlik odaklı tek tip bir ders programı, bu
okullarda uygulatılmaya başlanmış ve Bulgarca zorunlu ders olarak
gösterilmiştir. Katı devam koşulları, ilk defa, okul çağındaki tüm Türk
çocuklarının okula devam etmesi anlamına geliyordu. 


Okul
çağındaki çocuklara eğitim sağlamak amacıyla, eski okullar yenilenmiş, bazı din
okulları laik okullara dönüştürülmüş ve çok sayıda yeni okul yapılmıştır. Bu
okullardaki personel ihtiyacını karşılamak amacıyla, Stara Zagora, (Eski Zara)
Kırcali, Sofya ve Razgırat Türk öğretmen okulları (pedagoji) ve Sofya
Üniversitesi’nde de Türk Filolojisi Bölümü kuruldu. Rusçuk’ta da kızlar için
yatılı bir okul açıldı. Birkaç yıl içinde, Türk dil okulları, okula giden Türk
öğrenciler ve bu çocuklara eğitim veren öğretmenlerin sayılarında ciddi
artışlar meydana gelmiştir. Örnek vermek gerekirse, 1943-44 öğretim yılında,
Bulgaristan’daki tüm türlerdeki Türk okullarının sayısı 424, kayıtlı öğrenci
sayısı 37,335 ve öğretmen sayısı 871’di. 1949-50 öğretim yılında Türk
okullarının sayısı 1,199’a, kayıtlı öğrenci sayısı 105, 376’ya ve öğretmen
sayısı da 3,037ye çıkmıştı (Şimşir, 1988: 155). 1950’lerin ortalarına
gelindiğinde, 150,00 Türk öğrencisi Türk dil okullarında kayıtlı bulunmaktaydı
(Markov 1971: 70, 72).


Zorunlu
eğitimin etkin bir şekilde uygulanması, Türk gençliğinin eğitim durumunda
önemli değişiklikler meydana getirmiştir. Türkler arasındaki okuryazarlık oranı
artmış ve ulusal seviyeye yaklaşmıştır. Türk okullarında Bulgarcanın zorunlu
ders olması, Türk gençleri arasında iki dili konuşma oranının yükselmesine
neden olmuştur. İleriki yaşlardaki Türklerin okuma yazma sorununu ortadan
kaldırmak amacıyla özel gece kursları açıldı. Türk Pedagoji Enstitüleri ve
Sofya Üniversitesindeki Türk Filolojisi Bölümü, Türk ilkokulları ve
ortaokullarının personel ihtiyacını karşılama amacındaydı. Narodna Prosveta
Yayınevi’nin Türkçe şubesi, ana dili Türkçe olan Türk yazarların eserlerinin
yanı sıra Türkiye’deki “ilerlemeci” yazarların eserlerini ve çeviri eserleri
yayınlamaya başladı. Bölgesel Türk tiyatroları kuruldu ve yerel seviyede amatör
halk gruplarının sayısı arttırıldı. Bu laik kültür kurumları, Türk toplumundaki
dini liderlerin yerini alan ve ana dili Türkçe olan bir Türk akademisyen
kadrosunu eğitmiş ve Türklerin, özellikle de genç olanlarının arasında laik bir
kimliğin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. Kısa bir süre için
Bulgaristan’daki Türk kültürü gerçek bir Rönesans devri yaşamıştır.


Bununla
beraber, hükümetin Türkler arasında dini etnik kimlikten sosyalist Bulgar ulusu
kimliğine geçiş olacağı yolundaki beklentileri gerçekleşmemişti. Sosyalizm
şemsiyesi altında, ülkedeki farklı etnik grupların, aynı dil, edebiyat, sanat,
kültür ve geleneklerini paylaşan tek bir sosyalist ulusa dönüşeceği beklentisi
Türk etnik kimliğinin devam etmesiyle boşa çıkmıştı.


1950’lerin
son yıllarının başlangıcında, Türk azınlığına tanınan haklar engellenmeye
başlandı.[6] Türkçe dil eğitimi, dereceli olarak
ortadan kaldırıldı ve Türk çocukları, Bulgar okul sistemiyle bütünleştirildi.
1959 ve 1970 yılları arasında, Türkçe, ağırlıklı olarak Türklerin bulunduğu
okullarda, tamamıyla kaldırılmadan önce, seçmeli ders olarak kalmıştı. Türk
Öğretmen Enstitüleri kapatıldı. Sofya Üniversitesi’ndeki Türk Filolojisi
Bölümü’nün yerini Arap Çalışmaları Bölümü aldı. Bölgesel Türk tiyatroları
kapatıldı. Hemen hemen tüm Türk köylerinde bulunan amatör halk grupları artık
Türkçe gösteri yapamaz hale geldiler. Türk dili eğitiminin ortadan
kaldırılması, hükümetin ana dili Türkçe olan yazarlar tarafından kullanılan
edebi Türkçeyi, bu yazarları Türkçe kelimeler yerine birçok Bulgarca veya Rusça
kelimeler kullanmalarını şart koşma yoluyla zayıflatma çabalarıyla aynı zamana
rastlamıştı. Bu amaçla, Türkçe kelimeler ve bunların Rusça veya Bulgarca
karşılıklarını içeren geniş bir liste yazarlar ve editörler tarafından
kullanılmak üzere bir rehber olarak hazırlandı. Yasaklanmış Türkçe kelimelerle
eserlerini sunan yazarların eserleri yayınlanmamakta veya büyük ölçüde sansüre
uğramakta ve yazarlar ikaz edilmekteydi (Çavus 1988: 67). 1969’dan sonra
Narodna Prosveta Basımevi faaliyetlerine son verdi.[7] Tüm Türkçe kitaplar, hatta Bulgaristan’da
yayınlanan Türkçe kitaplar bile kütüphane ve kitapçıların raflarından alınmakta
ve kişilerin şahsi kütüphanelerindekilere de el konulmaktaydı. Türkçe kitapları
elde bulundurmak bir suç haline gelmişti. Türkçe radyo yayınları sona ermişti.
Kalan az sayıdaki Türkçe gazete de sadece Bulgarca yayın yapmaya geçecekleri
1985’lerin başına kadar her iki dilde yayın yapmaya başladı. Yine, kısıtlı
ölçüde kullanılan Türkçe 1991-92 öğretim yılının ikinci yarısına kadar belediye
okullarında kullanılmayacaktı.


Çoğu
Çingene Müslüman ve Pomak anne babalar gibi, Tatar anne babalar da çocuklarını,
Türk dil okulları Bulgar okullarıyla birleşene dek, bu okullara göndermekteydi.
Bu durumun sonucu olarak da önemli sayıda Tatar, Çingene Müslüman ve Pomak
dilsel, sosyal ve kültürel olarak Türk nüfusuna asimile olmuştu. Nisan 1962’de
Politbüro “Muhammed Dinine Mensup Çingene, Tatar, ve Bulgarların Kendilerini
Türk Kimliğiyle Özdeşleştirilmesine Karşı Alınacak Önlemleri” onayladı ve bu
topluluklar arasında Bulgar kimliğinin oluşmasını destekleyecek adımlar öne
sürdü. Politbüro, “Türk dini ve şoven propagandası ve bu propagandanın pan-Türk
ve pan-İslam amaç ve özlemlerine karşı yürütülecek sistematik bir ideolojik ve
politik mücadele” çağrısında bulundu (Helsinki Watch 1991: 71). Bu konudaki
belli başlı tavsiyeler, nüfus dairelerinde çalışan insanlara yönelik olarak
verilmiş, din ve kişisel isimlerin uyruk için bir kriter olmadığını belirten ve
farklı iki millete mensup iki kişi arasında yapılan evliliğin bu evlilikten
olan çocukların uyruğunun değişmesine neden olmadığına açıklık getirilmesini
belirten ayrıntılı talimatları içermekteydi. Böyle çiftlerin çocukları
tamamıyla gönüllü olarak ve anne babalarının açık izinleriyle Bulgar olarak
nüfusa geçirilebilirdi. Bulgar kökenli olmayan vatandaşlar, mahkeme izni veya
yazılı bir başvuruya gerek duymaksızın basitleştirilmiş bir prosedür yoluyla
isimlerini değiştirebilecekleri ve kendilerini ve ailelerini, Bulgar olarak
nüfusa kaydettirebilecekleri konusunda bilgilendirilmeliydi. Daha da önemlisi,
Türkler, Tatarlar, Pomaklar ve Çingene Müslümanlar arasındaki etkileşimi en aza
indirgemek için adımlar atılmalıydı.


Eğitim
ve Kültür Bakanlığı ve bölgesel halk konseyleri Türk dilinin Çingeneler,
Tatarlar ve Bulgar Müslümanlara öğretilmesini engellemek için önlemler
almalıdır. Bu çocuklar Bulgarca eğitim almalıdır. Ağırlıklı olarak Çingene,
Tatar ve Bulgar Müslümanların bulunduğu okullara Türk öğretmenlerin atanmasından
kaçınılmalıdır. Mümkün olursa, Bulgar Müslüman ve Çingenelerin Türk
çocuklarıyla aynı yurtlarda kalmalarına veya aynı gruplarda çalışmalarına izin
verilmemelidir (Helsinki Watch 1991: 72).


Politbüro,
ayrıca silahlı kuvvetlerdeki homojen Müslüman iş kıtaları uygulamasına son
verilmesi tavsiyesinde bulunmuştu. Türk memurlar, yoğun olarak Pomak, Çingene
Müslüman ve Tatar nüfusunun bulunduğu köylere atanmamalıydı. Durum ne olursa
olsun, Müslüman memurlar Türklerin Türk olmayan Müslümanlarla yakın ilişkileri
lehinde propaganda yapmaktan kaçınacaktı. Bu önlemlere gönüllü olarak uyulacağı
yolundaki beklentiler boşa çıkmıştı. 1960’larda hükümetin bu eğilimi tersine
çevirme girişimi; başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Çünkü hükümetin Türkleştirmeye
karşı öne sürdüğü alternatif Bulgarlaştırma olmuştu. Daha da fazlası, hükümetin
ayrı ayrı olarak Tatar, Çingene veya Pomak kültür kurumlarını desteklemek için
hiçbir girişimi bulunmamaktaydı.


1945 ve 1983 Tarihleri Arasında Türk Müslümanlar ve
Bulgaristan’daki İslam


1945’ten
önce, Bulgaristan ve Türkiye arasında gerçekleştirilen ikili anlaşmaların
hükümleri uyarınca, Türk ve diğer Müslümanların kendi dinlerinin gereklerini
yerine getirmesine izin verilmekte, hatta bu durum teşvik edilmekteydi. Bulgar
liderleri, Türklere kendi dinlerinin gereklerini yerine getirme konusunda izin
vermelerinin, Türklerin Bulgar toplumuyla bütünleşmesini engelleyeceğini ve
sonunda da Türk toplumunu Bulgaristan’dan ayrılmaya teşvik edeceğini
ummuşlardı. 1944’te Bulgaristan’da komünistler iktidara geldiğinde, genel
olarak dine karşı ve özellikle İslam’a karşı takındıkları tavırlar
birbirleriyle çelişmekteydi. Bu tavırlar teoride liberal fakat uygulamada
baskıcı olma niteliğini taşımaktaydı. Din ve vicdan özgürlüğü 1947
Anayasası’nın ayrılmaz bir parçasıydı. Bu özgürlükler 1949’da Ulusal Meclis
tarafından kabul edilen ve 1971 Anayasası’nda da korunan Dinsel Mezhepler
Kanunu’nda toplanmıştı. Bununla beraber, uygulamada tüm dini tezahürler devlet
karşıtı veya burjuvaya ait dinsel propaganda olarak yorumlanmaktaydı. Bu durum
özellikle Ortodoks olmayan inananlar, özellikle de Müslümanlar için geçerliydi.
Başlangıçtan beri Komünist Parti ideolojistleri, dini komünizme rakip bir
ideoloji olarak görmüşler ve onu sosyalist bir ideolojiyle bertaraf etme yollarını
aramışlardı. İslam birkaç nedenden dolayı özel hedef niteliğindeydi.
Bulgaristan’a, Bulgar nüfusuna bu dini zorla empoze ettiği söylenen Osmanlılar
tarafından getirilmiş yabancı bir dindi. İslam ayrıca Türklerin Bulgar
toplumuyla bütünleşmesini engelleyen ciddi bir engel olarak görülmekteydi.
Türklerin Bulgar devletine karşı duyduğu sadakatten şüphe edilmekte ve Türkler
arasında Müslüman kimliğin devam ettirilmesi, Bulgar toplumuna yönelik bir
tehlike olarak görülmekteydi. Bundan dolayı hükümet yetkilileri, “Türk ve
Müslüman nüfus arasındaki dini yakınlığı ve bu toplumların günlük hayatında ve
İslam adetlerindeki geleneksel unsurları ortadan kaldırmak için ortak bir
girişim” üstlendi (Simsir 1988: 65). Bu girişimler, Bulgaristan’daki Türk
toplumunun mali ve örgütsel altyapısını ortadan kaldırmayı kapsamaktaydı.
Müslüman toplumun mali temeli, dini kurumlara (vakıflar) konulmasıyla ortadan
kaldırıldı. Toplumun kurumsal temeli ise, Şumnu’da bulunan Medresetün
Nüvvab’ıda kapsayan İslam okullarının 1947’de kapanmasıyla yıkıldı.[8] İslam okullarının kapatılması, ülkede
Müslümanlara hizmet edecek dini kadroları eğitecek hiçbir kurumun kalmadığı
anlamına gelmekteydi. Müslüman toplumunun kurumsal temeli, Bulgar Komünist
Partisi Merkez Komitesi’nin Nisan 1956 tarihli toplantısında aldığı kararlarla
daha fazla yıkıma uğramıştır. 1958 tarihli “Türk Nüfusunda Çalışma Tezleri”,
ülkedeki Türkler ve diğer Müslümanlar arasındaki İslam dini ifadelerinin tüm
çeşitlerine karşı mücadele etmede liderlik edecek genç ve kendini bu işe adamış
politik kadroların eğitilmesi için planlar ortaya koymuştur.


Hükümetin
İslam karşıtı direktiflerinin bir sonucu da, kısa süre içinde, Türk ve Pomak
toplumlarına hizmet eden hocaların (din öğretmenleri, din liderleri, topluluk
liderleri) sayısındaki belirgin düşüş olmuştur. İstatistikler bu girişimin
başarıyla sonuçlandığını göstermektedir. 1944’te, Bulgaristan’daki Türk ve
Müslüman toplumlarına hizmet eden 16,000 Müslüman din adamı bulunmaktaydı.
1950’lerin ortalarına gelindiğinde, bu görevlilerin sayısı önemli ölçüde
azalmıştı. Mizov’a göre (1965: 195), 1956’da Türk nüfusunda çalışan 2,393 hoca
bulunmakta ve 170 Türke 1 hoca düşmekte, Pomak nüfusunda ise 322 hoca
bulunmakta ve 430 Pomaka bir hoca düşmekteydi. Hükümetin yeni politikasının
uygulanmaya başlamasının üzerinden 3 yıl geçtikten sonra, 1961’de, Türk
nüfusuna hizmet eden hocaların sayısı 557,462’ye düşmüş, 1,397 Türke 1 hoca,
Pomak nüfusunda 95 hoca ve 1,459 Pomaka 1 hoca düşer hale gelmişti. Kalan
hocaların okullarda özel olarak din konusunda bilgi vermeleri yasaklanmıştı.
İlerleyen yıllarda bu hocaların topluluklar içindeki rolü, öğretmenlik ve
topluluk liderliğinden çıkıp namaz liderliği durumuna değişti.


Yoğun
olarak yürütülen din karşıtı propaganda, İslam uygulamalarının fiili olarak
yasaklanmasıyla beraber gerçekleşmişti. Kuran’ın ve diğer dini konuların
öğretilmesi 1952’de tamamıyla ortadan kaldırıldı. 1960’lar ve özellikle de
1970’ler ve 1980’ler boyunca, yetkililer İslam karşıtı propagandalarını
yoğunlaştırmış ve giderek daha artan bir ölçüde İslam âdetlerinin kesin olarak
yasaklanması yoluna başvurmuştur. Mayıs 1978’de Bakanlar Kurulu, geleneksel
âdet ve tatillerin yerini alacak “sosyalist âdet ve tatillerden oluşan zorunlu
bir sistem” oluşturulduğunu açıkladı. Bu tarihten sonra, sadece resmi şartlara
uyan âdet ve tatiller uygulanabilecekti (Helsinki Watch 1991: 12). Ramazan ayı
boyunca oruç tutmak bıraktırıldı. Yetkililer, oruç tutmanın hastalıklara karşı
bağışıklık düzeyini düşürdüğünü ve ekonomik olarak da zararlı olduğunu
özellikle de oruç tutmanın ekin ve hasat zamanlarına rastladığında, işçilerin
güçlerini tam olarak kullanmalarını engellediğini öne sürmekteydiler. Kurban
Bayramı’nda hayvanların kurban edilmesine benzer nedenlerle karşı
çıkılmaktaydı. Gömmeden önce ölülerin bedenlerinin yıkanması ve Müslüman
mezarlarında ölülerin enterne edilmesi yasaklandı. Yeni sosyalist cenaze
adetine göre, Türkler ve diğer Müslümanlar, ölülerini Bulgar mezarlarına
gömeceklerdi.


Sosyalist
adetlerin takip edilip edilmediğini ve “uygun duaların” sadece Bulgarca olarak
yapıldığını kontrol etmek amacıyla Müslüman cenazelerinde Komünist Parti
yetkilileri bulunacaktı. Müslüman mezarlıklarındaki mermer taşlar üzerindeki
Türkçe veya Arapça yazıların yüzeyine zarar verilmekte veya bu yazılar tahrip
edilmekteydi.[9] Sünnet âdeti, barbarca gösterilip pagan
ayini yasaklanmıştı. Küçük çocuklarının sünnet edilmesine izin veren anne
babalarla, bu işi gerçekleştiren kişilerin tutuklanması ve 2 yıldan 5 yıla
değişen bir zaman dilimi içinde hapis yatması zorunluluğu konulmuştu. Küçük
Türk erkek çocukları, sünnet olup olmadıkları kontrol edilmek amacıyla ara ara
tutuklanmaktaydı. Yeni doğan erkek çocukların anne babaları, daha
doğumevindeyken çocuklarını sünnet ettirmeyeceklerini belirten bir belge
imzalamak durumunda bırakılıyordu. Geleneksel düğün törenleri artık
yapılamamaktaydı. Düğünlerde, misafirlerin Türkçe şarkılar söylemesine ve Türk
dansı yapmalarına izin verilmemekteydi. Türk kadınlarının geleneksel kıyafetler
giymesi yasaklandı.[10]


Tüm
bu önlemler, İslam’ın Bulgaristan’daki uzun vadedeki varlığını tehdit
etmekteydi. 1980’lerde İslam ülkelerini tanıyan ve Bulgaristan’ı ziyaret eden
biri Türk köylerinin mimari yapısında meydana gelen değişikliklerle şaşkına
döner hale gelmişti. Türk ve diğer Müslümanların Bulgaristan’da 600 yıldan daha
fazla bir süredir yaşadıklarını tahmin bile etmek çok zor hale gelmişti.
Geleneksel olarak, Türk köyleri ve Bulgaristan’daki kasabalardaki Türk
mahalleleri caminin etrafında düzenlenmekte ve camiyle özdeşleşmiş durumdaydı.
Müslümanlar için cami, sadece ibadet yeri değildi. Aynı zamanda doğum, sünnet,
evlilik ve ölüm gibi Müslüman hayatına ait temel olaylara ait âdetlerin odağı
ve topluluğun yaşlılarının önemli işleri konuşmak için toplandığı bir yer olma
görevini yürütmekteydi. Söz konusu dönemde, çoğu cami ibadete kapandı ve enkaz
haline geldi. Diğerleri müze, ambar, dükkan ve restoran gibi yerlere
dönüştürülerek alternatif kullanımlarda değerlendirildi. Çoğu caminin minaresi,
camilerin tanınmasını engellemek için aşağı indirilmişti. Minarelerin üstünden
İslam’ın sembolü olan hilal ve yıldız kaldırıldı. 1980’lerin başına
gelindiğinde, Bulgaristan’da işler durumda olan camilerin sayısı önemli ölçüde
azalmıştı. Tüm bu İslam karşıtı faaliyetler, İslam’ın Türk ve diğer
Müslümanların Bulgar toplumuyla bütünleşmesi yolunda ciddi bir engel teşkil
ettiği savıyla meşrulaştırılmaktaydı. Daha da fazlası, İslami inançlar ve
uygulamalar basında geri kalmışlık ve batıl inanç göstergesi; çağdışı ve
modernlik karşıtı; dini fanatizmi savunan ve benzeri özelliklere sahip unsurlar
olarak ele alınmaktaydı. Türk köylerinin mimari görüntüsünden çoğu camilerin
silinmesi, topluluk faaliyetinin ve dayanışmasının önemli bir odak noktasını
ortadan kaldırmıştır.[11]


Bulgar
akademisyenleri, dönemsel olarak hükümetin din karşıtı faaliyetlerinin Bulgar
vatandaşların dine karşı takındıkları tavırlar üzerindeki etkisini
değerlendirmek amacıyla ideolojik kontrollü araştırmalar yürütmüşlerdir. Bu
araştırmalar, dindar olmayı devam ettiren grupları belirleme ve bu gruplar
arasında daha geniş bir ölçüde ideolojik çalışma yürütülmesi amacını
taşımaktaydı. 1962, 1967 ve 1973’te yetişkin Bulgar nüfusu arasındaki dine
karşı takınılan tavırları öğrenmek amacıyla 3 araştırma yapılmıştır (Aliev
1980). Bu araştırmalar dindarlık ve meslek, ikametgah, eğitim, cinsiyet ve yaş
arasında güçlü bir bağlantı olduğunu saptamıştır. Örnek vermek gerekirse, mavi
yakalı mesleklerde çalışan Türklerin beyaz yakalı mesleklerde çalışan Türklere
göre; kırsal alanlarda yaşayanların şehirde yaşayanlara göre; sadece ilkokul
eğitimi almışların daha fazla eğitim almış olanlara göre; kadınların erkeklere
göre; ileriki yaşlardakilerin gençlere göre daha dindar olduğu görülmüştür
(Aliev 1980: 46-47). Dindarlığın bir boyutu insanların dini görevlerini yerine
getirme ölçüsüdür. Müslümanlar için, günlük olarak kılınan namaz böyle bir
işlemde kullanılabilecek bir ölçüdür. Araştırma sonuçları, her gün dua
edenlerin veya cuma namazlarına giden Türklerin sayısında kesin bir düşüş
olduğunu göstermektedir. 1946’da tüm Türk yetişkinleri her gün namaz
kılmaktayken, 1956’ya gelindiğinde sadece %56.5 oranında yetişkinin her gün
namaz kıldığı saptanmıştır. Bu oran 1967’de %32.2’ye ve 1973’te %9.1’e
düşmüştür. Bu duruma benzer olarak, 1946’da cuma namazlarına katılım %100 iken
1973’te bu oran %15’in altına düşmüştür (Aliev 1980: 55). Bu araştırmalar
hükümet için endişe verici dindar davranış biçimlerini de ortaya koymuştur.


Örnek
vermek gerekirse, Türklerin neredeyse %90’ı ahiretten sonra yaşama
inanmaktaydı. Türkler ayrıca, ruhun cennete gitmesi için düzgün bir şekilde
gömülmesi gerektiğine inanmaktaydı. 1962’de gömülen Türklerin %90’ından
fazlası, geleneksel cenaze âdetlerini bilen uzman kişiler tarafından
defnedilmişti. 1962’de, yetkililer, geleneksel âdetlerin yerini alması
amacıyla, yeni sosyalist cenaze âdetleri ortaya koydu. 1978’de bu yeni adetler
zorunlu hale getirildi ve zorla uygulatılmaya başlandı. İslam uygulamaları
üzerindeki kısıtlamalar ve yasaklamalar 1990’a kadar yürürlükte kalacaktı.


Komünist
dönem boyunca, propaganda amaçları için, baş müftü, bölge müftüsü ve mahalle
imamlarını kapsayan örgütsel bir altyapı kurulmuştu. Sofya’daki merkezde
çalışan bir baş müftü ve Aytos, Kırcali, Filibe, Razgırat, Şumnu ve Tolbuhin
merkezlerinde çalışan 6 bölge müftüsü bulunmaktaydı.[12] Bununla birlikte bu kişiler bu görevlerine
aldıkları dini eğitimden dolayı değil Komünist Partisi’ne karşı duydukları
sadakatten ve Parti emirlerini yerine getirmede istekli davrandıkları için
atanmıştı.[13]


Laikleşme,
Türklerin dinlerinin gereklerini yerine getirme kapasitelerini etkileyip dini
inançların özellikle de gençler arasında etkisini kaybetmesine neden olmuştur.
Yine de din önemini, özellikle de ileriki yaşlardaki Türkler arasında korumaya
devam etmiştir. Dini kurallara uyma konusunda 1970’lerde yapılan araştırmalar,
dini kurallara uymanın Türkler arasında Bulgarlara göre iki kat daha güçlü bir
şekilde geliştiğini ortaya koymuştur. Çoğu dini faaliyetlerin tamamıyla
yasaklanmasından sonra bile, Türkler ve diğer Müslümanlar, kendilerini ve
ailelerini ciddi riskler altına sokarak bayramlarını gizli bir şekilde
kutlamaya ve cenaze törenlerini geleneksel şekilde yapmaya devam etmişlerdir.


Sonuç


Komünizm
yönetimi altında, Bulgaristan’ın kültürel ve mimari görüntüsünden İslam’ın
varlığının izlerini silmek için çabalarda bulunulmuştur. Türklerin ve Bulgar
Müslümanların dini kimliklerine yöneltilen saldırılar, 1944’te komünistler
iktidara geldiğinde başlamış ve 1960’larda yoğunlaşmıştır. Bu yoğunlaşma 1970’lerde
ve 1980’lerde önemli dini uygulamaların kesin olarak yasaklanmasına neden
olmuştur. 500 yıllık Osmanlı iktidarının mimari izleri niteliğindeki camiler ve
diğer dini binalar özel hedefler haline gelmiştir. Bu yerler, kapatılıp ihmal
edilmiş, enkaz haline gelmiş, alternatif kullanımlarda değerlendirilmeye
başlanmış ve çoğu tahrip edilmiştir. 1980’lerin başına gelindiğinde hizmet
veren camilerin sayısında büyük ölçüde azalma gerçekleşmiştir.


Türk
etnik kimliğine yürütülen saldırılar, aşamalı olarak gerçekleştirilmiştir. Zor
yoluyla yürütülen asimilasyon poltikasının devlet politikası olarak kabul
edilmesinden önce birkaç strateji denenmiş fakat başarısızlığa uğranılmıştır.
Bu stratejiler, Türk kimliğinin yerinin uluslar üstü komünist kimliğiyle
değiştirilme girişimlerinden, Türklerin sosyalist Bulgar ulusuna entegre
edilmesine ve son olarak da Türk kimliğinin Bulgar kimliğiyle değiştirilmesi
çabalarına kadar uzanmıştır. Asimilasyonun devlet politikası olarak kabul
edilmesi, “Türklerin etnik Bulgar olduklarının öne sürülmesini mümkün kılmak
için Bulgaristan ulusunun sistematik olarak yeniden tanımlanmasını
gerektirmiştir” (Dimitrov 2000: 4).


Bu
koleksiyonun başka bir bölümünde de anlatıldığı gibi, Zhivkov rejiminin etnik
Türklere Bulgar kimliğini empoze etme amacıyla yürüttüğü politikalar
başarısızlığa uğrayacak ve 1989’dan sonra tersine çevrilecekti.
Bulgaristan’daki Türkler komünist yönetim süresince ellerinden alınan sivil ve
kültürel hakların çoğunu yeniden talep edecekti. Türk halkı bu olaylardan ve sıkıntılardan
daha güçlü, birbirine daha fazla kenetlenmiş ve Türklüklerinden daha fazla
gururlanır halde fakat devlet gücünün kendi tarihlerinin ve miraslarının
ellerinden alınması için keyfi olarak kullanılabileceği gerçeğiyle sarsılmış
olarak çıkacaktı.


Prof. Dr. Ali EMİNOV


Wayne
State College Sosyal Bilimler Bölümü / A.B.D.


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 20 Sayfa: 377-384


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir