ELENİZMİN
GERÇEK KÖKENİ


CEM BAŞAR


Araştırmacı-Yazar




6. Yüzyıldan itibaren Kuzeyden çok sayıda Slav güneye inerek
Balkanlara ve Yunan yarımadası üzerine bir bölümü de teknelerle Ege adalarına
ve Girit’e giderek yerleştiler. Böylece Yunanistan’ın etnografik oluşumunda
önemli bir değişiklik kaydedilmiş oldu. Daha önce Helenistik ve Roma döneminde
Yunanistan’a ve bilhassa büyük şehirlere çok sayıda yabancı yerleşmişti. Bunlar
Doğulu ve Rumlardı. Böylece bu oluşuma Slavlar da katılmışlardı.


Yunanistan’a göç eden Slavlar, Ulah ve Arnavutlar
gibi Hristiyan Ortodoksluğu kabul ettiler ve kilisenin etkisinde kalarak Elence
konuşmaya başladılar. Bizans ordusunda da paralı asker olarak çok sayıda Slav
askeri vardı. Ulah, Arnavut ve Slavların Hıristiyan Ortodoks olarak ve Yunanca
konuşmaları onlara Bizansa yerleşme imkanı veriyordu.


Tarihçi Hertsberg’in de belirttiği gibi Selanik
ve İstanbul’a yerleşen Slavların büyük kısmı Ortodoksluğa kabul edildiler.
İstanbul’a yerleşenler ise Yunan kültürünün etkisi altında kaldılar ve Bizans
vatandaşlığına kabul edildiler. Bunlar önemli görevler almış, Yunanlı
kadınlarla evlendikleri için çocukları Yunanlı sayılıyordu. Greko-Slav olarak
kabul edilen bu melez nesil sonradan Bizansın yönetiminde önemli rol oynadı.


Orta çağda Avrupa ve Akdeniz Bölgesinde yaşayan
halkların yoğun göçleri önemli etnografik değişikliklere neden olmuştur. Durum
ilk çağlardaki göçleri andırıyordu.


Yunanlılar İskender döneminden itibaren doğuya
göç ederek oraya yerleştiler ve yerlilerle kaynaştılar. Pers imparatorluğu
öncesinde de doğuya göçler kaydedilmiştir.


Beşinci yüzyılda Yunanistan’da yaşayan eski
Yunanlılar da gerçek Yunanlı değillerdi. Bilindiği gibi Helenistik ve Roma
çağında Yunan yarımadasına çok sayıda yabancı göç ederek yerleşmişlerdi. Bunlar
Romalı, Doğulular, Kıptiler ve Yahudilerdi.


Anadolu, Doğu Hindavrupa ve Slav kavimlerin
konuştukları dillerin bir karışımı olan Yunan dili Yunan yayılmacılığında
önemli rol oynamıştır.


Yunan dili köklü gerçek bir milletin dili değil
değişik milletlerin dillerinden derlenmiş sözcüklerle meydana çıkmış bir
dildir.


Ortodoks düşünce, Bizans imparatorluğu döneminde hakim olan
inanç “mistik” bir görüşün ortaya çıkışı idi.


Dünya nimetlerine değer vermemek, dua etmek ve iç
alem üzerine teksif edilmiş bir çeşit inanç yoluyla allaha ulaşmak bu görüşün
temelini oluşturuyordu.


Böyle mistik bir inanç şeklinin tabii bir sonucu olarak
milliyetçilik arka planda kalıyor ve Yunanlı olmaktan önce Hıristiyan olmak
düşüncesi bütün yaşam tarzında varlığını ortaya koyuyordu.


Bizans imparatorluğu’nun son döneminde (1355-1451) Kadım
Yunan’ın her şeyin üstünde olduğu şeklindeki “Planton Hümanizmi ön plandaydı.
“Platon Hümanizmi”nin hedefi, Ortodokslara “Yunanlılık” şuurunu içlerine
yerleştirmekti. “Platoncular”, “Kadim Yunan” düşüncelerini benimsiyor, herkese
ortak hak yerine, tabiat ve yeteneğine uygun görev taksimini, köleliğin
kaldırılmasını ve isteyenlerin toprak sahibi olabilmesi görüşünü savunuyordu.


Bizanslılar ve Yunanistan yarımadası toprakları üzerinde
yaşayan çeşitli milletlerin insanlarına, “Platon Hümanizmi”ni dağıtan 1454’de
Osmanlı İmparatorluğu olmuştu. Osmanlılar köleliği kaldırmış, köleleri toprak
sahibi yapmış ve kölelerin çocuklarına yeteneklerine göre imparatorluk kuruluşu
içinde önemli görevler vermişlerdi.


Bizans’ın çöküşü döneminde, siyasi şartların gereği olarak
Paleologlar ile Hümanistler bir konuda birleştiler. Bu bir Yunan
İmparatorluğunun kurulması düşüncesiydi. Hedefleri aynı olmasına rağmen temelde
yolları ayrılıyordu. Ümanistler Büyük Yunan İmparatorluğu isterken, Paleologlar
dini düşüncelerin ağır basacağı geniş sınırlara yayılmış bir Ortodoks
hakimiyeti istiyorlardı.


Sonuç olarak “Hümanistler” ile “Realistler” zamanla
düşüncelerini birleştirip Ortodoksluk şemsiyesi altında büyük Yunanistan’ı
kurma yolunu izlemeye başladılar. Aradan 500 yılı aşkın bir zaman geçmiş
olmasına rağmen “Yine Yunanlılar” ile “Ortodoks Kilisesi” yayılmacılık yolunda
yürümeye devam ediyorlar.


Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra Ortodoks kilisesi
gücünden hiçbir şey kaybetmemiş aksine güç kazanmıştı. Patrik yalnızca saraya
karşı sorumluydu. İmparatorluk sınırları içinde bütün Ortodoksların lideriydi.
Yetkileri ve gücü sonsuzdu. Metropolitler de bu güce sahiplerdi.


Buna rağmen Patrikhane, saray ile iyi ilişkiler sürdürürken,
imparatorluğun sınırları içinde en ücra köşelere kadar yayılmış bulunan
kiliseler Ortodoks halk ile bütünleşip “Yeni Yunanistan”ın ve dolayısıyla
“Büyük Yunanistan”ın kurulması için bir “Milli Hedef” yaratma çabası içindeydi.


Patrikhanenin yetiştirmeleri olan “Fenerli Rumlar” Osmanlı
İmparatorluğu’nun” yönetiminde önemli görevler ve rütbeler almışlardı. Bunların
sayıları oldukça fazlaydı. Aralarında Valiler, Bakanlar, Elçiler, Paşalar
vardı. Bunlar Osmanlı Devleti”nin emrinde görev yaparlarken, bir hayallerini de
gerçekleştirmeye çalışıyorlardı.Bu hayal Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde
yaşayan tüm insanların yer alacağı bir “Osmanlı-Rum İmparatorluğu”nun
kurulmasıydı.


Bu düşünce, Yunan isyanı sırasında Rusya’nın, Rumları
kışkırttığı dönemde bir sarsıntı geçirmişse de, Yunanistan’a lider olmadan önce
İstanbul’da Konsolos olarak görev yapan Ioannis Dragumis ile Yunanistan
tarihine “Diktatör” olarak isimleri geçen General Metaksas ile Albay
Papadopulos, bir İmparatorluk değilse bile Türklerle, Yunanlılar arasında bir
Federasyon kurulması tezini daima savunmuşlardı. Bu  yüzünden de hayli
düşman kazanmışlardı.


“Meğali İdea” ideoloji, İstanbul’un Fethinden sonra yavaş
yavaş doğmaya ve Ortodoks’lar arasında yayılmaya başlamıştı. Bu, 
Amirutzis, Kritovulos ve Georgios Trapezundios tarafından hazırlanmış olan
Patrikhane’nin yetiştirmesi “Fenerlilerin düşüncesiydi. Bunlar iki başlı ve iki
milletli bir imparatorluğun hayaliyle yaşıyorlardı.


Buna karşılık Avrupa ve Rusya’da yaşayan göçmen Rumlar,
tamamıyla milli temeller üzerine oturtulmuş bir Yunan devletinin ancak “Meğali
İdea” ile gerçekleşebileceğine inanıyorlardı. İşte bu yüzden de, 1821’de
Osmanlı İmparatorluğuna karşı Yunan Yarımadası üzerinde patlak veren ayaklanma
bir bağımsızlık hareketinden ziyade, Osmanlı  hakimiyeti altında yaşayan
Hıristiyanların kurtulması olarak gösteriliyordu. Bu da ayaklanmanın milli bir
hareket olmadığını gösteriyordu. Daha gerçeği Fransa ihtilalinin bir çeşidiydi
de denebilir.


İhtilal sonrası sahneye politikacı görüntüsüyle çıkan ilk
Türk düşmanı Doktor Koletis idi. Onun yaşadığı dönemde oynadığı rol önemliydi.
O Türklere karşı radikal düşüncelere sahipti. Osmanlı imparatorluğunu parçalama
hırsı da bu radikal hareketlerin içinde yer alıyordu. Hatta bu uğurda
Osmanlılarla savaşmak gerekirse buna hazırdı. Buna karşılık aynı dönemde
İngiliz yanlısı partinin lideri olan Fenerli Rumlardan Mavrokordatos Osmanlı
düşmanlığı politikasının durdurulması ve iç sorunların çözümlenmesi için çaba
harcamadan yanaydı.


Rus yanlısı parti ise “Meğali İdea”yı Rus çıkarları ölçüsünde
geliştirme çabası içindeydi.


ÖZEL BÜRO


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet