• YENİ DÜNYA DÜZENİ DOSYASI : KÜRESELLEŞMENİN GÖLGESİNDE YENİ DÜNYA DÜZENİ (1)
  • Kategori : YENİ DÜNYA DÜZENİ


Karl Marks’a göre, küreselleşme, insanların ihtiyaçlarını görmezlikten gelen ve onları ekonomik bakımdan sömürerek şahsiyetlerini ezen bir insanlık sorunudur. Bugünkü mevcut manzara dikkatle tahlil edildiği ve özellikle de 1.5 milyar insanın günlük 1 dolardan az bir gelirle hayatta kalmaya çalıştığı gerçeği dikkate alındığı takdirde Karl Marks’ın haklı olduğu görülecektir. Küreselleşme açık bir ekonomik sömürü düzenidir, ancak etkileri ve gerçek hedefleri bakımından bundan çok daha öte bir şeydir. Zira küreselleşme, aynı zamanda, ‘küresel’ siyasi ve kültürel hedefleri olan bir sürecin adıdır.

Küreselleşme; şirketler, hükümetler, farklı uluslar ve toplumlar arasında ulus-ötesi ticaret ve yatırım hedefleri güden bir süreç olarak tanımlanır. Buna göre, küreselleşmenin çevre, kültür, siyasi sistemler, ekonomik gelişme ve refah üzerinde ciddi tesirler icra ettiği açıktır. Bu çerçevede, küreselleşmenin bireysel ve toplumsal ilişkiler üzerinde de olumsuz ve hatta tamiri ‘imkânsız’ sonuçlara sebep olduğunu tahmin etmek zor değildir.

Küreselleşmeyi ulus-ötesi ticaret ve yatırım hedeflerine yönelik bir ‘süreç’ kabul edenler, bu olgunun yeni bir durum olmadığını, binlerce yıllık bir geçmişinin bulunduğunu söylerler ve tarihteki ‘ipek yolu’nu buna örnek gösterirler. Onlara göre, günümüz küreselleşmesi ile tarihteki ipek yolu arasındaki fark, birincinin dünyanın her bölgesini içine alması, daha hızlı, ucuz ve köklü olmasıdır.

Bu anlatıma bakarak, küreselleşmeyi masum bir gelişme veya süreç olarak görmek pekâlâ mümkündür. “Canım ne var bunda? Dünya artık küçük bir köy! Serbest rekabet var, isteyen istediğini üretir, istediği yerde de satar. Güçlü olan ayakta kalır” diyenlerin sayısı giderek çoğalıyor. İşte yapılmak istenen, verilmek istenen algı, tam da bu!

Yerküremizde süregiden adaletsizliklere, zulümlere, haksızlıklara, sömürülere rıza gösterenlerin safında değilse bile, sessiz kalanların, göz yumanların safında buluveriyorsunuz kendinizi. Birilerinin hadsiz hudutsuz ekonomik kâr ve kazanımlarının, birilerinin ezilmesi ve sömürülmesi demek olduğu gerçeğine sırt dönmüş oluyorsunuz. Yeryüzü coğrafyasının bir kısım bölgelerinde planlı bir şekilde yıllardır sürdürülen yıkma, yakma, tahrip etme, yok etme eylemlerine gözünüzü kapatıyorsunuz. Zulümleri kanıksar hale geliyor, nemelazımcı bir tavır bütün benliğinizi kaplayıveriyor. Körlük, sağırlık, dilsizlik karakteriniz oluveriyor.

Gerçekte dünyanın mevcut manzarası hiç de iç açıcı değil. Bunda küreselleşmenin payı büyük; görebildiklerimiz, şahit olduklarımız buzdağının yalnızca görünen kısmı… Ne kastettiğimizi açıklamaya çalışalım.

İlk olarak, küreselleşme, dünyanın herhangi bir yerindeki ham maddeye ne pahasına olursa olsun ulaşmak, onu en kolay ve en ucuz yöntemlerle elde etmek, daha sonra bu ham maddeden mamul ürünleri dünyanın her bir köşesindeki pazarlarda istediği fiyata satmaktır. Bunu yapan güç, “Kâr hep kâr; her ne pahasına olursa olsun kâr; her zaman her yerde kâr” düsturunu fütursuzca uygulayan küresel tekelci sermayenin, yani küresel tekelci kapitalizmin, yani tekelci oligarşik finans ve sermayenin bir avuç patronudur.

Hammaddenin kolay yollardan ve yok pahasına elde edilmesine engel olmaya çalışanlar, bu patronların şirketlerince üretilen mamullerin kendi pazarlarında engelsiz, gümrüksüz, keyfi fiyatlarla satılmasına muhalefet edenler bir şekilde ortadan kaldırılır. Güney Amerika ülkelerindeki darbeleri bu açıdan mercek altına almanızı tavsiye ederim.

Kendilerini ‘seçkin / seçilmiş’ kabul eden bu patronlar için dünya topyekûn bir pazardır; yeryüzünün verimli her metrekaresi tecavüz edilmesi ve sömürülmesi gereken bir alandır. Küreselleşme onların gücüne güç katmaktadır. Kurallarını kendilerinin belirledikleri kapitalist ekonomi, ‘sonsuz’ kazanç iştahlarını sürekli kabartmaktadır. Ne kadar çok kazanırlarsa, kendileri ile ‘öteki/ler’ arasındaki farkın her anlamda o kadar çok büyüyeceğini düşünürler. Kazandıkları ölçüde ölümden uzaklaşacaklarını zannederler. Güya servetleri onları ölümsüz kılacak, her türlü belâ ve musibete karşı kalkan vazifesi görecektir.

Hâlbuki bir zamanlar Hz. Musa’nın kavminden olan Karun da dillere destan zenginliği ile böbürlenen bir zalimdi. Zenginliği ile büyüklük taslar, halkına zulmederdi. “Bu serveti bilgim ve becerimle ben kazandım, ben biriktirdim, ben çalıştım” diyen zorba Karun’u helâk olmaktan, ölüm gerçeği ile yüzleşmekten o sınırsız serveti kurtaramamıştı (28/Kasas, 76-81). Karun’un hikâyesi, küreselleşmenin mimarları olan ve servetleri dudak uçuklatan bir avuç günümüz sermayedarının hikâyesi arasında büyük benzerlik vardır.

Neticede, fakirler ile zenginler arasındaki uçurum sürekli artmaktadır. Aynı şekilde fakir ülkeler daha da fakirleşmekte, zengin ülkeler daha da zenginleşmektedir. Bu işin bir boyutudur.

Diğer taraftan, isim, amblem ve logolarını dünyanın nereye gidersek gidelim gördüğümüz ulus-ötesi şirketlerin sahipleri olan bu patronlar, dünya siyasetini ve ekonomisini belirleyen ve gidişatını tayin eden güçlerdir. Devletler, hükümetler üzerinde büyük güç ve nüfuz sahibidirler. Gücü tekeline alan kuruluşlar, organizasyonlar kurarlar, karar mekanizmalarına doğrudan veya dolaylı (hükümetler eliyle) müdahale ederler.

Sözünü ettiğimiz patronlar, dünyanın en zengin ailelerinin fertlerinden oluşur. Bu zengin ailelerin sayısı kimilerine göre sayıları on üç, kimilerine göre on beş, kimilerine göre yirmi, kimilerine göre de çok daha fazladır. Onların kim olduğunu merak edenler, Forbes dergisinin her yıl yayınladığı “Dünyanın En Zenginleri” listesine bakabilirler. Buna göre, 19. yüzyıldan bu yana hızla büyüyen ve bankerlik yoluyla zenginliğine zenginlik katan Rotschild ailesinin sahip olduğu maddi servetin toplamının 300-400 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir. Gerçi siz, en zenginler listesinde ne Rotschild ne de Rockefeller ailesini görürsünüz. Onlar hep perde arkasındadırlar…

Ulus-ötesi bu devasa şirketler, yeryüzü ticaretinin asıl ve büyük oyuncularıdır. Onların olduğu yerde küçüklere ve bilhassa “milli”, “yerel”, “yerli” olanlara hayat hakkı yoktur. Ticaretin ahlâki düsturları geçersizdir; ‘acımasız’ rekabetin kuralları geçerlidir. Ezmek, sömürmek ve yok etmek için her şey mubahtır. Zayıfın yok olduğu, güçlünün ayakta kaldığı ‘doğal seleksiyon’ söz konusudur.

Gerçekte oyun, ‘liberal kapitalizm’in kurallarına göre oynanır. Kapitalist toplum anlayışının bir gereği olarak, mağdurlara, fakirlere el uzatmaz onlar. Zayıf ve güçsüz yok olmalı; güçlü ayakta kalmalıdır, zira zayıflık ve güçsüzlük onun beceriksizliğinden, akılsızlığından kaynaklanmaktadır.

Bu oyunun kurallarını belirleyenler, denetleme mekanizmalarını kurmayı da ihmal etmemişlerdir. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü vb. kuruluşlar bu denetleme mekanizmalarının başlıcalarıdır. Rahmetli Aytunç Altundal’a göre, Avrupa Birliği (AB) de bu amaçla kurulmuştur. Dünyanın önde gelen merkez bankaları, özel bankalar, kredi derecelendirme kuruluşları da ya onlarındır ya da denetimleri altındadır.

İkinci olarak, küreselleşmenin ardında yatan gerçeklik, bir ‘yeni dünya düzeni’ inşasıdır. Yeni dünya düzeni’ kavramı ile ne kastedildiğini anlamak önemlidir. Bu kavramın ardında kendini iyi kamufle eden bir güç eliti var. İsterseniz buna son zamanlarda sıkça duyduğumuz Üst Akıl / Varlık diyelim. Yukarıda sözünü ettiğimiz dünyanın en zengin ailelerinin üyelerinden oluşan bu Üst Akıl’ın peşinde olduğu şey ise, tarihin zirve noktasını ifade eden bir ‘otoriter’ dünya hükümeti kurmaktır.

Bunun için öncelikle, tek tip insan, tek tip toplum, tek tip kültür, tek tip tüketim kültürü, tek tip düşünce, tek tip hayat tarzı dayatılır. Farklılıklar törpülenir, insanlar robotlaştırılır. Onlar için ideolojiler, sloganlar, üretilir. Ahlâki duyguları, inançları, kültürel değerleri, milli hisleri zayıflatılır.

Yeni Dünya Düzeni mimarları, sürekli bir hedef düşman üretirler. Burada amaç, farklı olan ‘öteki’yi bertaraf etmektir. ‘Otoriter’ dünya hükümetinin tekerine taş koyabilecek, kapitalist sömürünün çarklarına çomak sokabilecek muhalifleri ortadan kaldırmaktır. Onun üzerinden korkuları, endişeleri beslerler. Bu çerçevede bir zamanlar düşman ‘komünizm’ idi.

Komünizmi bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmak için ‘Yeşil Kuşak Projesi’ üretilir. Bu projenin amacı, ‘Kızıl’ tehlike olan Sovyetlerin ilerlemesini ve yayılmasını durdurmak, bilhassa petrol bölgelerini ele geçirmesini önlemektir. Bu amaçla, doğal yeraltı zenginliklerine sahip tüm İslam ülkelerinde İslamcı gruplar desteklenir; var olanlarına yenileri eklenir. Komünist ‘düşman’a karşı ‘radikal’ İslam kartı sürülür. İlk defa Afganistan’da denenir bu kart ve başarılı olur. Şunu da ifade edelim ki, NATO’nun kurulması da bu projeyle mutlak surette bağlantılıdır. Nato’ya katılır katılmaz, Amerikan menfaatlerini savunmak için 1950-60 yılları arasında binlerce kilometre ötede Kore’de savaşan ‘Kore Türk Tugayı’na mensup şehit ve gazi askerlerimizi bu vesile ile minnetle anmış olalım.

Yeşil Kuşak Projesi henüz bitmiş değildir. Radikal örgütlerin kurulması ve tam teşekküllü bir biçimde muharebe meydanlarına salınması işi devam etmektedir. Somali, Nijerya, Irak, Suriye, Libya, Afganistan gibi ülkelerde bu işlem devam etmektedir. DAEŞ bunun en son örneğidir. Ne var ki, masa başındaki planlar arazide tutmamıştır. Bu üretilen, desteklenen, ellerine silah verilen örgütler Amerikan menfaatlerini zedelemeye başladığı ve tamiri güç bir takım siyasi sonuçlar doğurmaya, ekonomik zararlar vermeye başladığı andan itibaren yeni bir proje üretme ihtiyacı doğmuştur.

Ancak bu örgütlerin faydası yok da değildir. Faaliyet gösterdikleri ülkelerin istikrarsızlaşmasına, göçlere sebep olmakta, şehirlerin, kasabaların köylerin birer harabeye dönmesine vesile olmaktadırlar. Bu durum, söz konusu bölgelere Amerikan müdahalesini gerektiren, o bölgelerde üsler kurarak çöreklenmesini meşru kılan bir gerekçe işlevi görmektedir.

Her ne hikmetse, Berlin duvarının yıkılması ve Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle birlikte komünizm tehlikesinin bittiğine kanaat getirilir. Hemen piyasaya yeni bir düşman üretilir: İslam ve Müslümanlar.

Düşmanı ‘öcü’ göstermek esas olduğuna göre, İslam öcüdür. İslam’ın Batılı ilkelerle ve insani değerlerle çatıştığı, özünde şiddet barındırdığı propagandası yapılır. Müslümanlar radikal, köktenci ve şiddet yanlısıdır. Dünyadaki terörü üretenler de onlardır. İslamofobi kavramı üzerinden hayali ‘medeniyetler çatışması’ senaryoları kurgulanır. İslamofobi kavramı etrafında, yukarıda dediğimiz gibi, İslam’ı ve Müslümanları ‘ıslah’ projeleri tasarlanır.

‘Ilımlı İslam’ projesi sahneye konulur. Bu proje bir anlamda Yeşil Kuşak Projesi’nin yeni baştan tashihi anlamı taşımaktadır. Buna göre, zararlı radikal gruplar değil, ‘ılımlı’ gruplar desteklenecektir. Amaç, rayından çıkan, hırçınlaşan İslam dünyasının ehlileştirilmesi; Batılı norm ve değerlerle uyumlu çizgiye getirilmesidir. İslam dünyası ile çatışmak yüklü bir maliyet getirmektedir. Dolayısıyla, köktenci İslamcılara karşı ılımlı İslam’ın demokratik unsurları desteklenmeli ve bütün İslam ülkelerinde hâkim konuma gelmeleri sağlanmalıdır.

İslam dünyasının kilit ülkesi Türkiye’dir. Ilımlı İslam projesinin merkez üssü de Türkiye olmalıdır. Ancak Türkiye üzerinden yürüyecek bir projenin İslam ülkelerinde başarılı olma ihtimali vardır ve bu ihtimal hiç de yabana atılır bir seçenek değildir.

Bunu yaparken yol haritası son derece sağlam belirlenmeli, bu iş için seçilecek yapı, grup, örgüt, cemaat, hareket –adını ne koyarsanız koyun– iyi tespit edilmeli ve mutlaka ‘içerden’ biri olmalıdır. Herkesin rahatlıkla yanaşabileceği, kabul edebileceği özelliklere sahip olmalıdır: sıradan, doğal, masum, sevecen, sıcakkanlı, güler yüzlü, ılımlı, modern, medeni, donanımlı… Bir dolgu malzemesinde bulunması gereken müspet unsurlar fazlasıyla bulunmalıdır. Neticede, her türlü kaynak, destek ve kolaylık esirgenmeyeceğine ve maddi-manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınılmayacağına göre, emek ve yatırımlar heba olmamalıdır. Bu amaçla harekete geçer Üst Akıl…

Acaba Üst Akıl, figüran olarak kullanmak için kimi seçti dersiniz?

İsterseniz şimdilik burada keselim, zira yazımız çok uzadı… Devamını bir sonraki yazımıza saklayalım…

Hepinize sağlık, mutluluk ve afiyet dilerken, mübarek Kurban bayramınızı şimdiden tebrik ediyor, sizleri Allah’a emanet ediyorum.