Ramazan K. Kurt / 2009-04-22 11:19:01


“YENİ
DÜNYA DÜZENİ TARİKATI”NIN “ZAYIF İHTİMAL” – KÜRESEL ŞOK PROJESİ:
TÜRKİYE-ABD SAVAŞI


Aşağıda
maddeler halinde sıralayacağım hususlar bir öngörü, tahmin olmayıp TESPİTTİR:


1- Özellikle 1950 ve hele hele 1970’lerden bu tarafa ABD/Batı’da yayımlanan
Pagan-Yahudi-Hıristiyan teoloji kitap ve makalelerinde Türkiye ve
hinterlandının “Where God has walked” (Tanrı’nın yürüdüğü topraklar)
vurgusu ısrarla işlenmekte, Batı/Amerikan kamuoyunun adeta gözüne
sokulmaktadır.


2- 1991 Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra ABD’deki mahalli gazete, radyo ve
televizyon organlarında başlayan, 11 Eylül 2001 İkiz Kulelere saldırılardan ve
hâssaten Mart 2003’te Irak’ın işgalinden sonra büyük bir ivme kazanan
… ağırlıkla yedi
Amerikan Yahudisi ailenin kontrol
ündeki ulusal medyada ve yine İsrail /
Amerikan Yahudilerinin kontrolündeki Hollywood yapımı TV dizisi ve filmlerde
ısrarla “kötü Türk” tiplemesi işleniyor.


3- 1950’lerde sayısı üç milyon iken günümüzde sayılarının 90 milyona
ulaştığı tahmin edilen Evanjelist Hıristiyan -ki bunlara Siyonist Hıristiyanlar
da denir- teologlar sürekli olarak KAOS vurgusu yapmakta, 2012-2018 yılları
arasında İsa Mesih’in yeryüzüne dönmesinin işareti olarak kaos, savaş, ekonomik
krize atıfta bulunmaktadırlar. Bu hususları işleyen “Left Behind”
(Geride Kalanlar) serisi kitaplar ABD’de 70 milyondan fazla sattı. 14 Eylül
2008 “patlayan” mali kriz sanki “kehanetlere” uygun bir
projenin ürünü.


4- Özellikle Mart 2003’te Irak’ın işgalinden sonra ABD’deki bir takım think
tank (düşünce kuruluşu) ve istihbarat kuruluşları Türkiye’ye yönelik
beklenmedik/şoke edici öngörüleri içeren raporlar, yazılar yayınlıyorlar.
Bunlardan son örnek, Ocak 2009’da “gölge CIA” olarak tanınan Macar
Yahudisi -Amerikalı stratejist George Friedman ve “Stratfor” adlı
kurumuna ait.


5- ABD “zayıf ihtimaller” üzerinden küresel şoklara göre Amerikan
yönetimini devralacak FEMA (Federal Emergency Management Agency) yönetimine son
şeklini vermiş durumda. FEMA (Federal Acil Yönetim Merkezi) nükleer, biyolojik,
kimyasal bir saldırıya karşı, ekonomik kriz ve arkasından çıkabilecek isyan ve
iç savaşa göre yeniden yapılandırıldı. Hem de bankacılık işlemlerinden
vatandaşlık kanunlarına kadar. Hâsılı ABD olağanüstü haller için hazırlık
yapmayı sürdürüyor.


Öyle görünüyor
ki ABD’nin boynuna ilmiği geçirmiş olan bir avuç “seçilmiş” oligarşi
-ki bunlar “Wall Street” ve “City”ye hâkim olan para
babalarıdır- Yeni Dünya Düzeni Tarikatı’nın projesini hayata geçirmek, korkunç
işler yapmak için hazırlıklarını tamamlamış durumda.


Obama’nın
başkan seçilmesi hesaplara uygun. Kızılderililerin deyişiyle Obama “beyaz
adamın adamı” yani bir avuç “seçkin”in taşeronu.


Hatırlayalım… 1997 yılında Clinton yönetimi tarafından hazırlanan
“Yeni bir y
üzyıl için
strateji” ba
şlıklı bir
rapor/belge var.


Bu belgeye
göre Türkiye’nin hinterlandına ve gerekirse “Güneydoğu ve Doğu
Anadolu”da dâhil yeni yüzyılda Yeni Dünya Düzeni stratejisi gereği ABD
yerleşecek.


Aslında bu
projede ABD ana katalizör olarak görünse de, projenin esas sahibinden ziyade
taşeronu konumunda. Hatta “büyücülerin aradığı kurbanlık bakire.”


1990 öncesi
soğuk savaş dönemiydi
… Abartılı olduğu bugün gün yüzüne çıkmış olan potansiyel bir Sovyet/komünizm tehlikesine karşıİslamcı” sivil unsurlar ABD, Almanya, İngiltere ve İsrail tarafından harekete
ge
çirildi.


Bu süreçte
Almanya Orta Doğu petrollerinden uzak durmak kaydı şartıyla Orta Asya
petrollerine ulaşması için ABD, İsrail, İngiltere ve Fransa tarafından
desteklendi.


Türkiye’ye
gelince, 1978 Kemal Derviş-Shelma Robinson imzalı Dünya Bankası “ekonomik
dönüşüm raporu”
… hemen her gün aynı silahlarla
ülkücü ve solcu gençlerin öldürülmesi ve bunun bir sağ-sol çatışması olarak
topluma takdim edilmesi, ikisinin arasında “İslamcı” bir gençliğin
filizlendirilip yetiştirilmesi
… 24 Ocak 1980
Ekonomik Kararlar
ı… 12 Eylül 1980 Kenan Evren’in “Our boys have done
it” patentli darbesi
…İslamcı
unsurlar korunurken Kenan Evren’in “Bir
ülkücü bir solcu asıyorduk, asmayıp ta beslese
miydik?” s
özlerinde
ifadesini bulan milli diren
ç merkezlerinin
da
ğıtılıp ezilmesi… Devlet çarklarının Kenan Evren/ Turgut Özal ikilisi tarafından Selefi/Eşari formatlı, “Müslüman
Kardeşler” prototipi “İslamcı” unsurlarla doldurulduğu süreç. Ve
nihayet 28 Şubat 1997 süresince Çevik Bir ve yandaşlarının “Batı Çalışma
Grubu” adını verdikleri çete harekatı operasyonu
… Bu operasyon BOP için başörtüsü üzerinden mütedeyyin Müslüman Türk ile Türk ordusunu kavgalı
hale getirmek için tezgâhlandı. Cumhuriyet tarihinde İsmet İnönü döneminden
sonra Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne “Türk milliyetçiliğinin
tehdit” unsuru olarak ikinci kez girmesi de 28 Şubat’çıların marifetidir.


Amerikan
Yahudi kuruluşları ADL ve JINSA “Şeriata geçit yok” diye gürleyen
Orgeneral Çevik Bir’e de, sözüm ona Çevik Bir’in “kurbanı” İslamcı
Recep Tayyip Erdoğan’a da madalya verdi. Ama bugün “İslamcı
kurbanlar” ile “laikçi kesenleri” el ele kol kola birlikteler.


Evet, Türkiye
görünüşte TEZLER/ANTİTEZLER kavgası ile nasıl da dönüştürüldü sevgili
okuyucular.


Yeni Dünya
Düzeni Tarikatı Türkiye’de, Selefi/Eşari Vahabi-Müslüman Kardeşler ekolüne ait
İslamcılığın geçmeyeceğini anlayınca, Hanefi-Maturidi Türk Müslümanlığına
“ılımlı İslam”, “İbrahimi dinler”, “İsevi
Müslümanlık” enjekte etmeye başladı.


Cumhuriyet
Türkiye’sinin resmi organlarında “Kemalist Laiklikten, Osmanlı
Sekülerizmi’ne” başlığını taşıyan raporlar yayınlanmaya başladı. Zaten 10
Kasım 1938’den beri aynı mahfillerin kontrolü altındaki, -“milli, üniter
laik devlet”, “Müslüman Türk milleti” temeline dayalı Türkiye
Cumhuriyeti modeli -laiklik/antilaiklik girdabı, başörtüsü/ türban tartışması
ile iyice derinleştirildi. Artı bunun üzerine etnik kimlik tartışmaları ilave
edildi. Artı 24 Ocak 1980’den beri Türkiye’yi bölüşüme yönelik “ekonomik
dönüşüm” programları olan vahşi kapitalizm uygulamalarının sonunda 75
milyonluk Türk halkının % 26’sı açlık sınırına yuvarlandı. Bu tespit Dünya
Bankası’nın Kasım 2007 raporunda yer alıyor
…


1978 ve
sonrasındaki süreçte, 1989 sonuna kadar yapılan düzenlemeler ile Türk para ve
sermaye piyasası, tamamen küresel sermayenin hamlelerine açık hale getirilmesi
sonucunda, 1994, 1999 ve 2001 sermaye/finans tabanlı kriz çıkarılarak
sonrasında yeni SİYASİ ŞEKİLLENDİRME’ye gidildi.


Türkiye
“küreselleşme” masalları ile 1980-2008 döneminde sadece 451 milyar
dolar faiz ödemek mecburiyetinde kaldı.


TMSF
rakamlarına göre 1994-2003 yılları arasında el konulan bankalar Türkiye’de 46
milyar dolar zarara yol açtı. Ancak bunun 18.5 milyar doları tahsil edilebildi.


Bu arada Türk
milleti olan bitenden bihaber olsun diye yan unsur, karartma, sis perdesi
olarak “terör” ve/veya “irtica” sürekli gündemde tutuldu.
Neticede bizim olan iktisadi varlıklar bizden olmayanların eline geçti.


Bunların
olmasında siyasilerin büyük günahı var ama esasen:


a- 12 Eylül
1980 darbesi RANT EKONOMİSİNE geçiş


b- 28 Şubat
1997 post modern darbesi ile SİYASİ DÖNÜŞÜM
… Atatürk’ün milli devleti Türkiye Cumhuriyeti’ni 19 Mayıs 1919 öncesi şartlara taşıyan iki temel sebeptir.


Yeni Dünya
Düzeni Tarikatı, Türkiye’yi “Yeni Osmanlıcılık” teorisi ile 1699
Karlofça, özellikle 1838 Balta Limanı Serbest Ticaret Antlaşması sonrasının
Osmanlı Türkiye’sine dönüştürmek istiyor.


Ortadoğu’ya ve
Türk Cumhuriyetlerine “model, ağabey Türkiye”
… Bakın nasıl?


28 Şubat
1997’den itibaren siyasi dönüştürmeye ağırlık verilen proje gereği Türkiye’de
Şubat 2001 krizi sonrası 3 Kasım 2002 seçimlerinde AKP bütün medya desteği ile
iktidar koltuğuna oturdu. 1 Mart 2003 tezkeresi TBMM’den geçmedi. Kabul
görmeyen tezkere Ortadoğu’da alkışlandı ama MHP’nin verdiği bir soru önergesini
cevaplayan AKP’li Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün verdiği rakamlara göre
ABD Türk topraklarını tezkere TBMM’den geçmiş gibi kullanmış. 2001-2008
arasında ABD’ye İncirlik üssü’nden toplam 103500 kez uçuş izni verilmiş. Bunun
84 binden fazlası Irak bağlantılı. (Milliyet, 22 Ocak 2009)


Laik Türkiye
Cumhuriyeti devletine sövüp sayanlar “Osmanlı sekülerizmi” martavalı
ile Türkiye’yi misyonerler çiftliğine çevirdi. Evanjelist Hıristiyanlar Ege
Bölgemizde yer alan, inayet dönemi kiliseleri dedikleri Selçuk, İzmir, Bergama,
Salihli, Akhisar, Alaşehir ve Pamukkale’deki ilk dönem kilise ve çevresini
“Hıristiyanların kontrolünde olması gereken kutsal topraklar” ilan
etmiş haldeler. Katolik Hıristiyanlığın kurucusu gözü ile bakılan Yahudi
Pavlus’un doğum yeri Tarsus’tur. Burası ve Ürgüp-Göreme çevresi “Hıristiyan
toprakları”dır. İstanbul’u anlatmaya gerek var mı? Ortodoks
Hıristiyanlığın kuruluş merkezidir.


Daha fazla
uzatmayayım. Ünlü Yahudi asıllı Amerikalı stratejist George Friedman sahibi
olduğu “Küresel İstihbarat Dergisi Stratfor”da Türkiye ile alakalı
ilginç raporlar, makaleler yayınlıyor, basına benzer demeçler veriyor. Bay
Friedman’ın bir makalesinde ünlü Fransız gazete/dergisi “le Monde
Diplomatique – Türkiye”de yayımlandı. Ayrıca Türkçesi “Gelecek 100
Yıl: 21.Yüzyıl İçin Öngörüler” kitabı Ocak 2009’da yayımlandı.


Bay Friedman
Yeni Dünya Düzeni Tarikatı adına tersten/üstü kapalı Türkiye’yi hedef tahtasına
koyuyor. Daha doğrusu öyle olduğunu ilan ediyor. Bugünden tedbir alın diyor.


Yeni Dünya
Düzeni Tarikatı diyor ki; “Yeni yüzyılda Türkiye ve hinterlandında Yeni
Dünya Düzeni’nin BOP ayağını yani “Tanrı İmparatorluğunu hayata
geçireceğiz. Türkiye’ye yönelik ekonomik, siyasi, sosyolojik, dini, psikolojik
operasyonlar sonuç almamıza yetmezse Türk-Amerikan savaşı çıkaracağız.”


Bay
Friedman’ın söyledikleri fanatik bir Yahudi-Amerikalının hezeyanları falan
değil. En az 200 yıllık DİN-FELSEFE-SİYASET temeline oturtulmuş bir projenin
son aşaması. Bunun içinde ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI da var.


Teolojik
temeli Endülüslü Kabalist Tevrat tefsircisi İbn Meymun/Maimonides ( 1135-1204 )
felsefi ve siyasi temeli Alman Yahudisi-Amerikalı Leo Strauss’a ( 1899-1973 )
dayanan bu projenin aslı Kudüs merkezli “Büyük İsrail”dir. Amerika’da
iyi eğitimli ve sayıları 90 milyonu bulan Protestan Hıristiyan geleneğinden
gelen Evanjelist Hıristiyanlar diğer adıyla Siyonist Hıristiyanlar bu projenin
en ateşli destekçileri. Bu hususta daha detaylı bilgi için Ramazan Kağan Kurt
tarafından yazılan şu üç kitabı okuyabilirsiniz. a) Evanjelizm-Dünya
İmparatorluğu ve Türkiye b) Türkler ve Mesihusa c) Tanrı İmparatorluğu ve
Türkiye.


George
Friedman Ocak 2009’da piyasaya çıkan “Next 100 Years: A Forecast for the
21st Century” (Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler) isimli
kitabında şu görüşleri ileri sürüyor:


· “Rusya ve Çin için önümüzdeki yüzyılda
endişelenmeye gerek yok. Bu ülkeler komünizme benzer bir çöküş yaşayacak.


· Gelecek yüzyılın güçleri, Türkiye, Japonya, Meksika
ve Polonya ekseninde gelişecek.


· Türkiye’nin dünyadaki siyasi etkisi 2050 yılında
muhtemelen “Osmanlı haritasını” andıran bir görüntü oluşturacak.


· Yüzyılın ortalarına doğru ABD ile Türkiye/Japonya
ittifakı arasında bir savaş yaşanacak. Bu savaş “bilim kurgu” türü
benzeri bir savaş olacak. Türkiye/Japonya ABD’yi yenerek süper güç haline
gelecekler.


· Müslüman dünyası bölünmeler nedeniyle Avrupa ve Asya
üzerinde hegemonya kurma gayelerine ulaşamayacaklar.”


Başkan
Obama’nın yemininden bir gün önce, 19 Ocak 2009’da ABD’nin başkenti Washington
D.C’de 21. Yüzyıl kehanetlerini açıklayan Friedman’a göre uçurumun kenarında
olduğu öngörülen ABD aslında yükselişine yeni başladı.


Amerika’da New
York Times gibi “Yahudi gazetesi” olarak adlandırılan Washington Post
gazetesi George Friedman’ın “kehanetlerine” geniş yer ayırdı.


“Stratfor”
dergisinin 2 Şubat 2009 tarihli sayısında çıkan ve Başbakan R.T.Erdoğan’ın
Davos’taki Peres’e karşı çıkışını merkez alan “Erdoğan’ın Çıkışı ve Türk
Devletinin Geleceği” başlıklı yazıda Türkiye’nin İsrail’in yakın müttefiki
olduğuna dikkat çekiyor. “Türkiye’nin derinden bölünmüş bir toplum olduğunu
söylemenin doğru olmayacağını, tam tersine anlaşmazlıkları uzlaştırmayı
öğrendiğini” ifade edilen yazıya göre, “Başbakan Erdoğan Türk siyasi
yelpazesinin merkezini temsil ediyor.”


İsrailli,
haham Menahem Froman da “İsrail-Filistin arasındaki barışı sağlayabilecek
tek ikili Abdullah Gül ve R.T.Erdoğan’dır” diyor. Froman Şubat 2009’da
Türkiye’ye geldi.


STRATFOR
(Strategic Forecasting Inc.)1996 yılında ABD’nin Teksas eyaletinin Austin
şehrinde kurulan özel bir istihbarat/düşünce kuruluşu. Başında ünlü stratejist
ve siyaset bilimci George Friedman bulunuyor. Yaklaşık 70 analist çalışıyor ve
çoğu eski CIA ajanı.


Friedman 2004
yılında yayınladığı “Amerika’nın Gizli Savaşı”(America’s Secret War),
“Savaşların Geleceği” gibi çok satan kitapların da yazarı.


Stratfor,
Pentagon ve sayıları 17’ye varan ABD istihbarat kuruluşlarına da dış politika
ve ekonomi konularında danışmanlık yapıyor. Mesela 1997 Asya ekonomik krizini
ABD yönetimine çok önceden haber vermişti.


Friedman
tarafından kaleme alınan “Türkiye-Yeni Osmanlıcılık” başlıklı analizi
Türkiye’de “siyasal İslamcı” mahfillerin “Bakın biz söylemiyoruz
Amerikalı söylüyor” diyerek “hadım edildiklerinin” farkında bile
olmadan yuttukları ve Türk milletine de pazarladıkları Yeni Dünya Tarikatı’nın
BOP’una uygun bir zoka.


“Yeni
Osmanlıcılık” ve “ılımlı İslam” Türkiye’nin ve Müslüman Türk
milletinin ölüm fermanıdır.


“Türkiye
AKP iktidarı sayesinde bölgesel bir güç haline geldi, Türkiye siyasi ve
ekonomik olarak çok güçlendi
…” sözleri “Davos şovu” ile süslenerek Türk milletine psikolojik operasyonlar yapılıyor.
Türkiye’nin temel dinamiklerinden olan makro milliyetçiliği yani Türk
milliyetçiliği “ırkçılık” yaftası ile suçlanırken, mikro
milliyetçilik etnisite, İslam’ın arkasına saklanarak sürekli kışkırtılıyor.


1950’li
yıllarda Toynbee’nin “Medeniyetler çatışması” sözünü
1990’larda”Medeniyetler Çatışması” kitabında teorik bir sistematiğe
oturtan Samuel P. Huntington, “soğuk savaşın” sona ermesinin ardından
Yahudi-Hıristiyan temellere sahip Batı medeniyeti ile İslam dünyasının karşı
karşıya geleceğini öne sürmüştü
… Sonra
topyekun “Ha
çlı Seferi” lafı…


Sonra, 11
Eylül 2001 saldırıları, Afganistan ve Irak’ın işgali
… Hedefe konduğu açıkça ilan edilen İran. Açıkça tehdit edilen tek nükleer güç sahibi Müslüman ülke Pakistan…


Nihayet Bay
George Friedman’ın öngördüğü “Türkiye-ABD savaşı”
… yayınlanan
haritalar?


Bu arada daha
tazeliğini koruyan, küresel finans spekülatörü Macar Yahudisi Amerikalı
Soros’un “Türkiye’nin en iyi ihraç ürünü Türk ordusudur” sözü
…


2004 yılında
Süleymaniye’de Türk Özel Kuvvet mensubu subaylarımızın başına çuval geçirilmesi
ile başlayan TSK’ya yönelik psikolojik operasyonlar, “Ergenekon” adı
verilen ucube ile Türk ordusuna yönelik saldırılar.


Elbette Türk
ordusu içinde Kenan Evren gibi, Çevik Bir gibi hele hele “çuval
hadisesinden” sonra hala aklına estikçe demeçler veren Hilmi Özkök’ü ne
Türk milleti ne de tarih affedecektir
… Ancak Türk ordusu
etkisiz hale getirilebilirse bu
ülkeyi kim koruyacak? Elbette “Seccadeyi serdiğim yer vatandır” diyebilecek kadar milli şuurdan ve Hz. Peygamberin yolundan uzak
“Dırar Mescidi” Müslümanlarına söylenecek bir sözüm
“var-yok”.. “Metal Fırtına”yı içlerine sindirebildiklerine
göre?


Türkiye Damat
Feritler, Dürrizadeler familyasının elinde, Bay Friedman ve benzerlerinin alkışları
eşliğinde
… Böyle giderse önümüzdeki on yıl içinde “tek
bir kur
şun” dahi
at
ılmadan
“bilim-kurgu” sanal “b
ölgesel güç Türkiye”, “Ekonomik olarak büyüdünüz, büyüyorsunuz”
şakşakları eşliğinde; Yeni Dünya Düzeni Tarikatı‘nın Süleyman Tapınağı‘nda keseceği
“kurbanlık bakire düve”ye dönüşecek.


Bakın bir
başkası Güney Afrika doğumlu, Türkçe, Arapça ve Farsça bilen 1987’den beri
Türkiye’de yaşayan, ABD’nin bir başka Yahudi patronajlı gazetesi olan Wall
Street Journal’ın eski Türkiye temsilcisi Hugh Pope. Bay Pope İstanbul
Galata’daki ofisinde Akşam gazetesi yazarı Nagehan Alçı’ya verdiği mülakatta
döktürüyor.


Bay Pope,
“Uluslararası Kriz grubu” adlı 23 ülkede faaliyet gösteren bir
düşünce kuruluşunun Türkiye masa şefliğini yapıyor. Bu kuruluşu 23 ülkenin hükümetleri,
bazı fonlar (Hangi fonlar?) ve içinde bulunduğu toplumların güçlü isimleri
destekliyor.


Şimdi sıkı
durun! Türkiye’deki destekçileri: Dışişleri Bakanlığı, Sabancı Holding ve TOBB.
(Akşam, 26 Ocak 2009)


Bay Pope
haddini iyice aşarak özetle şunları söylüyor: “Ergenekon’da ismi geçenler
bu ülkenin imajına dışarıda zarar verenler, 301’i destekleyenler
… Türkiye’de yeni
bir anayasa ve yeni partilerin bir an
önce ortaya çıkması lazım… Gülen hareketi çok iyi bir grup. Zaman gazetesi Türkiye’nin en saygın gazetelerinden biri… Türkiye Ortadoğu’da ABD’den kaynaklanan boşluğu doldurdu… Erdoğan’ın Davos’ta verdiği tepkileri biraz safça buluyorum.
Bence
İsrail Türkiye’nin bu yönde tepki vereceğini hesaplamıştır. İsrail ve Türkiye arasında iptal
edilen bir
şey yok… Türk hükümeti şunu düşünmeli; Ortadoğu ülkeleri
Türkiye’yi neden böyle sevip sayıyor? AB ile ilişkileri yüzünden AB ülkeye
önemli para getirdi. 2005’e kadar yabancı yatırımcılar büyük yatırımlar
yaptılar Türkiye’ye
…


Bay Pope
soralım. Hangi servisler adına çalışıyorsunuz? Annenizin en akıllı oğlu
musunuz?


George
Friedman başkanlığını yaptığı Stratfor tarafından yayınlanan küresel istihbarat
dergisi Stratfor’un 2 Şubat 2009 tarihli internet sayfasındaki yazısının
başlığı “Erdoğan’ın çıkışı ve Türk devletinin geleceği”. Daha önce bu
yazıdan kısa bir alıntı yapmıştık. Şimdi yazıdan tekrar alıntılarla bir özetini
verelim.


“Türkiye
başbakanının, Türkiye’nin ılımlı İslamcı halkı arasındaki yandaşlarına
İsrail’in politikalarına karşı olduğunu göstermeye ihtiyacı vardı
… Önceden
hesaplanm
ış olsun veya
olmas
ın, Erdoğan’ın Davos’taki
hiddeti,
İsrail’e -doğrudan da İsrail cumhurbaşkanına- karşı muhalefetini seslendirme şansı tanıdı, üstelik İsrail ile ilişkileri tam manasıyla riske
atmaks
ızın… Erdoğan iş dünyasını, orduyu ve dini kesimi aynı anda memnun etmek istiyor… Erdoğan, İsrail ile ilişkileri koparmak istemedi. Bu yüzden moderatöre kızmıştı… Türkiye’nin gücünün uzun vadedeki gelişimi kaçınılmazdır ve bu
hususun
üzerinde
dikkatlice d
üşünülmesi gerekir.”


Prof. Erol Manisalı,
Cumhuriyet gazetesinde “Ünlü Türkologlar falcı mıydı?” başlıklı
makalesinde özetle şunları dile getiriyor:


“1960’lı
yılların sonunda Londra’da tanıdığım Türkolog ve oryantalist Dr. Andrew Mango,
1990’lı yılların başına kadar Kıbrıs’la ilgili olarak şöyle demişti:
“Kıbrıs’ta statüko zamanla kemikleşecek ve adada iki devletli yapı,
ileride de değişmeyecek.” Dr. Mango 1990’lı yılların ortasından itibaren
görüşlerini değiştirmeye başlamıştı.


Sovyetler
Birliği’nin dağılması sonucu ABD ve AB’nin Türkiye politikalarının bu kadar
keskin değişeceğini görmemiş miydi?


AB konusunda
ise benzer görüşleri eskiden de paylaşıyorduk; “AB’nin Türkiye’yi içine
almadan ikinci bir halka içinde tutacağını” savunurdu. Onun
“periferi” dediğine benim verdiğim ad “arka bahçeydi”.


“Periferi”den
öte Türkiye artık Batı tarafından çözüştürülerek denetim altına alınmak
isteniyor. Andrew Mango’nun “ikinci halkası” artık “parçalanmış
ikinci çember” oluyordu. Ergenekon, bunun kavgası ve çatışması değil miydi?


Amerika-İngiltere-İsrail
üçlüsü Araplar, İran ve Türkiye’nin dışında kendi denetimleri altında bir
Kürdistan istiyorlar artık. Kuzey Irak’ta oluşturdukları ayağın Türkiye, Suriye
ve İran’a uzatılarak bu ülkelerin denetim altına alınmaları, Büyük Ortadoğu
Projesi’nin odak noktasını oluşturuyor.


İşte Andrew
Mango’yu da şaşırtan bu oldu. ABD-İngiltere ve İsrail bu stratejik hedefe
yönelik olarak Türkiye ve Kıbrıs politikalarını hızlı bir biçimde uygulamaya
koydular.


Kıbrıs’tan
Türkiye’nin tasfiyesini, Denktaş’la başlattılar. 2002’de destekleyerek iktidara
taşıdıkları AKP ile birlikte M. Ali Talat’ı da yönetime oturttular.


AB süreci ile
Türkiye’yi Brüksel’in güdümüne aldılar; AB-IMF-AKP üçlüsü, Washington
Uzlaşması’nı “Türkiye’yi açarak ve içini boşaltarak” yerine
getirdiler.


Dr. Andrew
Mango bile bu kadarını tahmin edememişti. ABD’nin Yahudi kökenli stratejistleri
BOP’ta “ABD-İngiltere-İsrail stratejik ortaklığı” kurdular.


Kıbrıs’tan
Türkiye’nin tasfiyesi, Barzani yönetiminin AKP tarafından meşrulaştırılması ve
Türkiye içinde dinci ve Amerikancı bir yapılanmanın sağlanması BOP’ta,
birbirlerini tamamlayan ayaklardır.


2009’da
geldiğimiz bu noktanın ipuçları, 1988 ve 1999’da düzenlediğim
“Uluslararası Girne Konferansı”nda yabancı bazı Türkolog ve
oryantalistler tarafından söylenmeye başlamıştı bile
…


1988 yılında
Türkiye’nin Avrupa’daki Yeri (Turkey’s Place in Europe) ve 1989’da
“Türkiye’nin Ortadoğu’daki Yeri” (Turkey’s Place in Middle East)
konferanslarını yaptık ve İngilizce kitaplar halinde yayımladık.


Çok ünlü
Türkolog ve oryantalistler vardı. İngiltere’den Geoffrey Lewis, Philip Robins,
William Hale ve Andrew Mango; Almanya’dan Werner Gumpel ve ünlü Udo Steinbach,
Fransa’dan Elizabeth Picard isimlerden sadece bazıları. Kanada, İtalya ve
Avustralya’dan bile bölge uzmanları katıldılar.


Türkologların
ittifak halinde oldukları bir konu vardı: “Türkiye Avrupa’dan farklı bir
kimliğe (aidiyete) sahiptir ve bu nedenle Avrupa’daki birliğin içinde yer
almayacaktır.”


Türkiye’den
katılan “Avrupacı ve Batıcı simalar” yabancı Türkologların bu
görüşüne çok şaşırmışlardı. Bizim seçkinlerimiz bu hatayı zaten hep yaptılar.


Bu ünlü
Türkologlar Ergenekon’un başımıza çökeceğinin ipuçlarını, sanki bir falcı gibi
20 yıl önce Girne’de söylemişlerdi.”


Evet,
görüldüğü gibi Türkiye DİN-FELSEFE-SİYASET temelinde BOP için 1978’den beri
Yeni Dünya Düzeni Tarikatı tarafından siyasi, ekonomik, dini, sosyolojik ve
psikolojik olarak tekrar formatlanıyor.


Başkan Obama,
misyonunu “Amerikan halkının (bütün halkların) ABD yönetimine güvenini
yenilemek
… ve bir kez
daha d
ünyaya liderlik
etmek.” (B. Obama, Foreign Affaires, Temmuz/A
ğustos 2007) olarak açıklamıştı.


Obama
yönetiminin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da ABD Senatosu’nda ataması
görüşülürken yaptığı konuşmada, ABD liderliğinin dünyada eksikliğinin
hissedildiğini, bu eksikliği gidermek için “AKILLI GÜÇ DENEN ŞEYİ”
ellerindeki “bütün diplomatik, ekonomik, askeri, siyasi, kanuni, kültürel
araçlar içinden en uygun olanı veya olanlarının bileşimini kullanacaklarını”
söyledi.


New York
Times’tan Roger Cohen, Australian’dan Geoff Elliot gibi birçok yorumcu
“Demek şimdi yeni şey bu” diyerek “AKILLI GÜÇ”ü tiye
aldılar.


ABD Harp
Akademisi’nden Prof. James Kurth 11 Eylül 2001’den birkaç ay önce
“National Interest” dergisinde yazmıştı. ABD’nin 1990’lardaki dış
politikası, dünyanın diğer ülkelerine “KÜRESELLEŞME” olarak
sunulmuştu.


11 Eylül
2001’den sonra dış politika “TERÖRİZME KARŞI SAVAŞ/ÖNLEYİCİ VURUŞ”
metaforuna dönüştü. Çok fazla tepki görünce “hürriyet getirme”,
“demokratikleştirme” ve sonunda “Türk-İslam coğrafyasında yeni
harita düzenlemesini hedef alan BOP telaffuz edilmeye başlandı.


Bu tür
liderlik Amerika’nın, “Yeni Kudüs”ün en tabi hakkıydı. Amerika’nın
“belirlenmiş kaderi” yani “manifest destiny”. Kilise babalarının
şöyle bir sözü var: “Kötü zamanlar Tanrı ve kilise için iyidir”.


Obama
liderliğindeki Demokrat Parti yönetiminin “akıllı güç” modeli de
“manifest destiny” temeline dayanıyor. Sadece kullanılan yöntemlerde,
kullanılan enstrümanlarda öncelik farklılığı var. Biraz da 14 Eylül 2008’den
beri gittikçe derinleşen mali/ekonomik krizin sebep olduğu
“ÇARESİZLİK”.


Ancak
çaresizlerin elinde yeryüzünün en yıkıcı silahları var. Ve silahlanmaya akıl
almaz paralar harcıyorlar. 2008 mali yılında ABD’nin askeriyeye yapması gereken
/ öngörülen harcama Amerika’dan sonra en fazla harcama yapan 42 ülkenin
harcamalarının toplamından fazla olacaktır. Bu devasa harcama dünyadaki toplam
askeri harcamanın % 47’sine denk gelmektedir. “Milli Güvenlik
Harcamaları”, Silah Kontrol ve Çoğalmasını Önleme Merkezi, (16 Ekim 2007)
Bu siyasi ve askeri gücü kontrol eden Yeni Dünya Düzeni Tarikatı “Tanrı
adına konuştuğunu” iddia ediyor.


Elbette
“Tanrı adına konuşanlarla” pazarlık edemezsiniz
… George Washington ilk başkanlık töreninde, Amerika’nın her adımının “Tanrısal bir
amacın nişanıyla taçlandırılmış” olduğunu söylemiştir. (New York City, 30
Nisan 1789)


Dr. George
Friedman’ın “Gelecek 100 Yıl: 21. Yüzyıl İçin Öngörüler” kitabına
biraz daha yakından bakalım.


Friedman
“kehanetlerini” jeo-politik ve din üzerinden yapıyor ve ona göre
çarklar geriye doğru dönecek. Friedman’ın kurguladığı senaryo adeta 17. yüzyıl
haritasını yeniden çiziyor. O dönemde Osmanlı Türkiye’si ve Polonya Doğu
Avrupa’ya hâkimdi ve Rusya sadece Asya devletiydi.


Friedman’ın
kehanetlerine göre Rusya 2010-2020 arasında sınırlarını güneye doğru
genişletecek ve Gürcistan’ı yutacak, Ermenistan’la ilişkisini
sıkılaştıracaktır.


Rusya’nın
Kafkaslar’da ilerlemesi Türkiye’yi olduğu kadar ABD’yi de rahatsız eder.
Polonya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Macaristan Rusların Kafkas/Avrasya
hâkimiyetinden çok rahatsız olurlar ve Rusya’ya karşı ABD ile her türlü
anlaşmayı yaparlar
… Soğuk Savaş dönemi gibi ABD
ve Rusya aras
ında yeni bir sınır çizilir. Fakat bu sınır artık Berlin’de değil Karpat Dağları’ndadır. Ancak Rus ekonomisi ve ordusu giderek
zayıflayacak ve Rusya 1917 ve 1991’de olduğu gibi 2020’de yeniden çökecektir.


“Asya
Kaplanları”nın en büyüğü Çin aslında kâğıttan kaplan. Ekonomik büyümesi
uzun vadede kârlı değil. Çin 2010’dan itibaren ekonomik krize girecek ve
merkezi devletin gücü zayıflayacak, bölgeler arasında çok sert rekabet ve
geleneksel yabancı düşmanlığı başlayacak.


Çin 2020’de
1920-1930’larda yaşadığı kaosa yeniden yuvarlanacak ve bundan Japonya
faydalanacak.


Japonya, Çin
ve Rusya’nın doğu sınırlarına göz dikecek. Japonya enerji kaynağı sıkıntısı
çekeceği için Rusya’nın yer altı kaynaklara ihtiyaç duyacaktır.


Türkiye ise,
Kafkasya’dan kuzeye doğru ilerlemeyi tasarlamaktadır. Bu arada Polonya da
şahlanarak Rusya’ya doğru ilerlemeyi planlamakta ve böylelikle 17. yüzyıldaki
eski sınırlarına ulaşarak Rus tehdidini ortadan kaldırmak istemektedir.


Polonya Doğu
Avrupa ve Baltık ülkelerini de peşine takmıştır
… Avrupa’daki Almanya-Fransa üstünlüğü yerini Polonya liderliğindeki Doğu Avrupa ülkelerinin
üstünlüğüne bırakır. NATO pratik olarak bitmiştir.


Türkiye bugün
dünyanın 17. ekonomisi iken 2020’de ilk on içinde yer alacak. Rusya’nın
çökmesiyle Türkiye Avrasya ve Arap dünyasının en güçlü aktörü haline gelecek.
Arap yarımadası sadece petrole dayalı ekonomileri yüzünden krize girecek.
Yunanistan Balkanlar’da yaşanan kaos yüzünden gittikçe zayıflayacak.


Türkiye
2020’den itibaren Kafkasya’nın kuzeyinde Don ve Volga ırmaklarının arasındaki
vadide, Orta Asya’da tam hâkimiyet kurmuştur. Türkiye Karadeniz ve Akdeniz’i
tam olarak kontrol etmek istemektedir. Bunun için Balkanları da kontrol altına
almak ister
… Türkiye ile ABD müttefiki Romanya ve Macaristan bu sebepten Ukrayna’da çatışır.


Iraklı Kürtler
tam “kendi devletimizi kurmanın tam zamanı” derken Türkiye Irak ve
Suriye’yi kontrol altına alır ve Arap yarımadasına kadar iner. Mısır’da iç
savaş çıkmıştır ve Türkiye buraya da barış gücü göndererek Süveyş Kanalı’nı
kontrol altına alır
… Türkiye artık Kuzey Afrika’ya doğru yayılacaktır.


Ortadoğu’da
sadece İran ve İsrail Türkiye’nin hâkimiyetine girmemiştir. İsrail Türkiye’ye
karşı direnir ama dört taraftan Türkiye çevrelemiş durumdadır. Körfeze hâkim
olan Türkiye İran’ı da köşeye sıkıştırmıştır.


Türkiye
Ortadoğu’daki ekonomik ve askeri hâkimiyetini “halifelik” üzerinden
İslami hâkimiyetle pekiştirir. Başkenti de Ankara’dan İstanbul’a taşır.
Böylelikle “Yeni Osmanlı” olarak Müslüman ülkeler nezdinde
meşrulaşır.


ABD bütün bu
olup bitenlerden hiç hoşlanmamıştır. Türkiye’ye karşı Arap milliyetçiliğini
körükler. Balkanlar’da anti-Türk hava baş görse de tam bir Avrasya ve Ortadoğu
İmparatorluğu’na dönüşen Türkiye için bunlar küçük meselelerdir. (Ünlü Bulgar
kahin Baba Vanga’ya göre Müslüman bir devlet 2043’de Avrupa’nın hakimi olacak
… İlginç benzerlikler değil mi?)


ABD 2050
yılına gelindiğinde Türkiye ve Japonya’nın Orta Asya ve Avrasya’daki
hâkimiyetinden son derece rahatsızdır.


ABD’nin tabii
müttefiki olan Polonya, Ukrayna’yı ele geçirmesine ve Akdeniz’e inmesine engel
olan Türkiye ile savaşır. Türk-Japon ittifakı kurulur.


ABD Türkiye ve
Japonya’yı büyük tehdit olarak görürse de ilk aşamada sıcak savaşa girmez
… Bu arada ABD uzayda müthiş bir insansız ordu kurmuştur. Yıldız savaşı sistemi adını verdiği uzaydaki platformdan hipersonik insansız uçakları Türkiye’nin
güneyine doğrultarak ültimatom verir: “Ukrayna ve Balkanların kontrolünü
Polonya’ya ver. Kafkasya’dan çekil ve Boğazlar’dan istediğimiz gibi
geçelim!”


Türkiye
ABD’nin ülkeyi parçalamak istediğine inanmaktadır
… Japonya Kasım 2050’de
ABD’nin uzay sistemine saldırıda bulunur. Savaş hem uzayda hem de karada iyice
kızışır. Türkiye, Polonya’dan kurtulmak için Almanya’dan yardım ister. Almanya,
böyle bir savaşta ABD’yi yenmenin mümkün olmadığını bilmesine rağmen Türkiye’yi
karşısına almamak için Türkiye’nin yanında yer alır. (Bulgar kâhin Baba
Vanga’ya göre de Üçüncü Dünya Harbi Kasım 2010’da başlayacak.)


Üçüncü Dünya
Savaşı 2052’de sona erer. Türkiye, Japonya ve Almanya harabeye dönmüştür ama
Allah’tan “sivilleri hedef almayan yüksek teknoloji ABD uçakları”
sayesinde sadece 50 bin kişi ölmüştür.


Sonuçta ABD’ye
uzayda her istediğini yapma imkânı veren bir barış anlaşması imzalanır. 2060’da
hala İslam dünyasının liderliğini elinde tutan Türkiye ABD ile arayı düzeltir
ve yeniden “sevilen ve güvenilen” müttefikler arasına girer.


Hâsılı Türkiye
ve ABD yeniden “stratejik ortak” olurlar.


Bize de sormak
düşer: “Peki, ağam! Öyleyse biz bu haltı niye yedik?”


Friedman’ın
“kehanetleri” Kabala-Tevrat/Talmud-İncil “kehanetlerini”
çağrıştırıyor. İşte o kehanetlerden bazıları. İnanmak şart değil ama Yeni Dünya
Düzeni Tarikatı’nın kurguladığı Yeni Dünya Düzeni/BOP’un DİN-FELSEFE-SİYASET
temeline oturtulduğunu bilerek tedbirli olmak şarttır. Türkiye’nin milli bekası
bunu mecburi kılıyor.


Michel De
Nostradamus (1503-1566) Yahudi, Katolik Hıristiyan ve devrinin en meşhur
Kabalistlerden. 12 ciltlik “Centuries (Yüzyıllar) adlı kehanetlerini
topladığı eserinde kendini mitolojik dönemden kopup gelmiş kutsal bir kişi
olarak görmekte ve göstermektedir. Binden fazla kehanette bulunmuştur.


Yahudi ve
Hıristiyan Nostradamus yorumcusu teologlar, Nostradamus kehanetlerindeki
“Avrupa’yı istila edecek Müslüman ülkelerin liderinin Türkler
olacağı” yönündedir. Tıpkı George Friedman’ın “kehanetinde”
olduğu gibi.


Türkiye’de kör
bir “laiklik” tartışması 10 Kasım 1938’den beri bu ülkeyi yiyip
bitirmiştir. Bu tartışma Türk milletinin belli bir kesiminde inanç kaynaklı
boşluklar meydana getirirken, bir kesiminde inanç kaynaklı bağnazlığın zirve
yapmasına sebep olmuştur. İslam kör bir laiklik yorumu/dayatması ile
cumhuriyetin devlet okullarında Müslüman Türk çocuklarına adam gibi
öğretilmeyince
… Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkleri
Anadolu’dan atma planlar
ı yarım kalan Yahudi-Hıristiyan emperyalist güçlerin
hedeflerine Nostradamus’un dizelerinde yazd
ığı şekilde
ulaşmaya çalışmaları çok da fantastik bir yorum olmaz.


George
Friedman’ın 2050’de çıkacağı kehanetinde bulunduğu “Türkiye-ABD
Savaşı”na giden yolda “Yeni Osmanlı İmparatorluğu” olan Türkiye
“halifeliği” üstlenecek, başkentini de “Ankara’dan
İstanbul’a” taşıyacak
… Nostradamus
da T
ürk İstiklal Harbi ile Anadolu’dan defedilen savaş ve işgal, Müslüman Türklerin en hassas olduğu konuyla, inançla tekrar bu
topraklara d
öneceği kehanetinde bulunuyor.


1991’de
Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte açıktan zikredilen “Yeni Dünya
Düzeni”, Hıristiyan-Yahudi birliğinin Kabala-Tevrat / Talmud-İncil
kehanetlerine dayanan DİN-FELSEFE-SİYASET temelinde ortak projesidir. BOP
-bundan sonra adına ne denirse densin- süreci, Türkiye’deki kronik terör,
“siyasal İslamcı” (radikal ve ılımlı rengi ile) akımlara sağlanan
olağanüstü dış destek, Türk ordusuna yönelik “çuval”dan beri gittikçe
ivme kazanan yıpratma kampanyaları ve bu yöne hizmet eden gelişmelerde bir
takım tarikat / cemaat mahfillerinin kullanılması
…


M.Ö. 586 Babil
Sürgünü’nden sonra Yahudi teoloji ve kültürüne muharref Tevrat yoluyla giren
Kral Davut soyundan kurtarıcı Yahudi Mesih, Hıristiyanlıkta İsa Mesih ve tekrar
dünyaya geri gelecek “kurtarıcı Mesih İsa” figürüne dönüşerek Şii
İslam’a da “dünyadaki bütün insanları Müslümanlığa döndürecek” 12.
İmam/Mehdi olarak girmiştir. Buradan da Selefi/Eşari Arap İslam kültürüne
yerleşmiştir. Maalesef buradan da Anadolu İslam’ına bir kısım tarikat/cemaat
yoluyla önemli ölçüde yerleştirilmiştir.


Kur’an’da
hiçbir ayette Mehdi/Mesih, Deccal konusu yer almamasına rağmen, sahih oldukları
çok çok şüpheli birkaç hadis ve bir kısım Arap ulemanın yorumuna dayanan
“ahir zamanda Mesih/Mehdi-Deccal gelecek” fenomeni Türk toplumunun
mütedeyyin inancını derinden etkilemektedir. Bu hususlardaki beklentiler,
kasetler, filmler, sohbetler, risaleler, kitaplar yoluyla sürekli besleniyor.
Bu araçlarda kullanılan temel kaynak muharref Tevrat, Talmud ve Endülüslü
Tevrat tefsircisi İbn Meymun’un “kehanetleri”.


Özellikle 12
Eylül 1980 darbesinden sonra pek çok tarikat/cemaat mahfilleri tarafından
dillendirilen Mesih/Mehdi-Deccal ve Hz. İsa’nın tekrar yeryüzüne döneceği
beklentisi
… En cahilinden
profes
ör unvanlısına kadar çok sayıda Müslüman Türk insanına sirayet etmiş durumda.


Türkiye’nin bu
görüntüsü 16. ve 17. yüzyıldaki Osmanlı Türkiye’sine çok benziyor. Bu
beklentiler, belirsizliği, İslami inançtaki itikadi birliği
parçalayıcı/zayıflatıcı etki yapıyor. Toplumsal parçalanmayı artırıyor
… Nitekim “Osmanlı‘nın son yüzyılında yaşandığı gibi devletle cemaatler ve cemaatler arasında paralel
ve çoğul iç savaşlar yaşanabilir mi?” (Prof. Dr. Mim Kemal Öke, Din-Ordu
Gerilimi, s. 419, Alfa Yayınları, İstanbul 2002)


Bir başka
senaryo daha var. Milat olarak beklenen İstanbul depremi ve sonrasında
“Mehdi ordusu”na hoşgörü şeklinde başlayıp arkasından ülkede
yaşanacak bir boşluk ve kayıtsızlıktan söz ediliyor. Mehdi’nin gelip bütün
Müslümanları bir bayrak altında toplayacağı ve Deccal’e karşı savaşıp dünyayı
topyekûn Müslüman yapacağından söz ediliyor. 10 Kasım 1938’den beri devletin
Kur’an’daki İslam’ı öğretmede “laiklik” adına zafiyet göstermesi
… Nihayet yıllardır anlatılan Mehdi-Deccal-Hz. İsa’nın yeryüzüne döneceği efsaneleri
Anadolu insan
ının inanç birliğini parçalamakta, milli bütünlüğü bozmaktadır.


Mesih/Mehdi-Hz.
İsa-Deccal, Yeni Dünya Düzeni’nin siyaset figürlerine dönüştürülmüştür. Aslında
Yahudilerin, Hıristiyanların, Şii Müslümanların Mesih/Mehdi figürleri farklı
olduğu gibi, pek çok Sünni İslam tarikat/cemaatlerin Mehdi figürü de farklılık
gösteriyor.


Ama hepsinin
buluştuğu çok tehlikeli bir zemin var: Ahir zamanda, kıyametten önce,
Mesih/Mehdi gelmeden önce dünyanın bir kaos yaşayacağı, nükleer, biyolojik ve
kimyasal silahların kullanıldığı ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI’nın yaşanacağı, bu savaşta
insanların üçte ikisinin öleceği.


Yeni Dünya
Düzeni Tarikatı’nın öngördüğü Yeni Dünya Düzeni’nin kurulabilmesi için de böyle
bir senaryo öngörülüyor. Sonuçta bir avuç “SEÇKİN”in yönetiminde ve
köle “hiksoslar”dan oluşan TEK DÜNYA HÜKÜMETİ. (Bulgar kâhin Vanga’ya
göre Yeni Dünya Düzeni 2076’da kuruluyor. George Friedman’ın kehanetine göre de
2052’den sonra)


Nostradamus’dan
bir Türkiye kehaneti: (Centuries Cilt 1/3)


“Devrimi
temelden sarsıyor büyük bir kasırga


Yüzlerde artık
peçeler, başlar örtülü


Cumhuriyetin
sonu geldi artık


AK’lar-KIRMIZILAR
karşı karşıya
…


22 Temmuz 2007
seçimi sonunda AKP’nin aldığı yüzde 47 oy ve sonrasındaki gelişmeler bu
kehanetin doğrulanması olarak yorumlanıyor. AK ile “siyasal
İslamcılar” KIRMIZI ile cumhuriyet ve üniter devletten yana olanlar
kastediliyor.


Nostradamus’un
binden fazla kehaneti içinde yer alan ve Mahir Şanlı tarafından Türkiye ile
lakalı olduğu yorumu yapılan bir başka kehanet ise şöyle: (Centuries Cilt 3/61)


“Büyük
bir tarikat (cemaat), karşısındakilerin çarmıhını hazırlıyor.


Doğduğu yer
Mezopotamya’dır.


Nehrin
yakınındalar bütün cemaat


Ve mevcut
düzeni can düşmanı görüyorlar.”


Tevrat/İşaya
bölümü 34:5,8,9,10’da yer alan bir kehanet:


“Çünkü
kılıcım göklerde kanıncaya kadar içti; işte EDOM üzerine ve lanet ettiğim
KAVMİN üzerine hüküm için inecek. Çünkü Rabbin öç alma günü Sion davasından
ötürü karşılık yılı var. Ve EDOM vadileri zifte ve onun toprağı kükürde dönecek
ve diyarı yanan zift olacak. Gece gündüz sönmeyecek; dumanı ebediyen tütecek;
nesilden nesle ıssız kalacak; daima ve ebediyen içinden kimse geçmeyecek.”
(Kitabı Mukaddes Eski ve Yeni Ahit, Kitabı Mukaddes Şirketi, İstanbul 2001)
Tevrat’ta yer alan yukarıdaki kehanette anlatılan, Edom’daki savaş nükleer,
biyolojik ve kimyasal bir savaşı işaret etmektedir. Dr. George Friedman’ın kehanetine
göre de ABD, Türkiye’nin güneyini hedef alarak uzaydan saldıracak. Amerika’nın
Türkiye’ye saldırıda kullanacağı “hipersonik uçaklar” hangi silahları
taşıyacak?


Tevrat’ta
birçok yerde zikredilen EDOM diyarı bin yıllık Türk yurdu Anadolu topraklarıdır,
Türkiye’dir. Esav’ın ülkesi olarak da zikredilir. Bir başka ilginçlik daha
vardır. Edom kızıl/kırmızı anlamına gelir.


EDOM ülkesi
Eski Ahit’te İsrailoğullarının düşmanı olarak zikredilir ve Edom diyarının;
bunun içinde Kıbrıs, Güneydoğu Anadolu, Ürgüp-Göreme’ye kadar İç Anadolu ve
Antalya’ya kadar Akdeniz Bölgesi yer alır, önemli bir kısmı İsrailoğullarına
“vaat edilen topraklar” içinde yer almaktadır.


Yuhanna
İncili’nin Vahiy bölümü 16. Bab’da yer alan kehanete göre, İsa Mesih yeryüzüne
yeniden gelmeden önce yani ahir zamanda kıyamet kopmadan önce “Tanrı
Krallığı”nın kurulması için altıncı melek: “Ve altıncı tasını büyük
FIRAT ırmağı üzerine boşalttı; ve doğudan gelen kralların yolu hazırlansın diye
onun suları kurudu
… Ve onları İbranice
Armagedon denilen yere topladılar.” (Yuhanna’nın Vahyi 16:12,16)


Nostradamus’un
“Büyük deprem” ile ilgili kehanetleri de şu şekilde: (Centuries, 3.
Cilt, Kehanet 3)


“Mars,
Merkür ve ay birleştiklerinde


Güneye doğru,
bir büyük kuraklık


Asya’dan yer
sallanacak


Korint, Efes
şaşkınlık içinde olacak.”


Nostradamus’un
depremle ilgili başka kehanetleri de vardır. Yukarıda atıfta bulunulan
“Mars, Merkür ve Ay birleştiğinde” astrologlara göre 2009 ile 2023
arasındaki muhtelif tarihlerde olmak üzere YEDİ kez gerçekleşecek.


Burada bir
hususa da dikkat çekelim. Artık suni depremler oluşturulabiliyor, muhtemel
depremler, adına “HAARP teknolojisi” denilen bir nevi “radyo
dalgaları” ile tetiklenebiliyor, fay hatları harekete geçirilebiliyor.


HAARP (High
Frequency Active Auroral Research Program) merkez üssü ABD’nin Alaska
eyaletinin Gakona kasabası yakınlarında bulunan oldukça gizli ve şaibeli bir,
Yeni Dünya Düzeni için geliştirilen / geliştirilmeye devam edilen ileri
teknoloji silahı olarak tanımlanıyor. Bir nevi George Friedman’ın “ABD’nin
uzaydaki üssü”nün yeryüzünde kurulmuş benzeri / hali.


Prof. Dr.
Celal Şengör’e göre İstanbul’da meydana gelecek depreme Türkiye hazırlıksız
yakalanırsa fatura çok ağır olabilir. “Bugün İstanbul’u yıkıp yeniden
yapmak 5 milyar dolara mal olur” diyen Prof. Dr. Ahmet Ercan ve “her
şey biliniyor, daha neyi bekliyoruz” diye soran Prof. Dr. Haluk Eyidoğan
İstanbul’da 100 bin ölü 50-100 milyar dolarlık bir felaketten bahsederlerken
Prof. Şengör: “Böyle bir tablo Türkiye’nin bağımsızlığını tehlikeye
atar” sözleriyle tehlikenin büyüklüğüne dikkat çekiyor. (Yeni Şafak
Gazetesi, 11 Kasım 2006)


14 Eylül
2008’de ABD’de “patlayan” ve önce Batı Avrupa, Doğu Avrupa, Türkiye
derken bütün dünyaya yayılan mali/ekonomik krizle birlikte “savaş ve
barış, kapitalizm sadece krizlere değil çatışmalara gebe
…” (Metin Under, Newsweek, 23 Şubat 2009) deniyor. Pek çok kehaneti “doğru çıkan” Bulgar kâhin Baba Vanga, 2010 yılını 3. Dünya Savaşı‘nın çıkacağı yıl olarak veriyor.


Vatikan’ın
aziz ilan ettiği Malachy kehanetlerinde 1143 yılından bugüne kadar görev
yapacak bütün papaların kimler olacağını “863 yıl önce yazmış.”
Deniliyor ki bütün kehanetleri gerçekleşti. Artık sıra son Papa “Romalı
Peter” olarak tanımlanan kişiye geldi. Bugün Vatikan’da oturan 16. Benedikt
Romalı Peter’dir ve onun ölümü ile birlikte Papalık son bulacak.


Bu hususta bir
hususu biliyoruz. Dan Brown’ın “Da Vinci Şifresi” adlı kitabı ve aynı
adlı filmin etrafında şekillenen “Ölü Deniz Yazmaları” ve National
Geographic tarafından “bilimsel” temele oturtulan bir küresel hareket
var ki Papalığın amansız düşmanı. Bu hareket Evanjelist Hıristiyanlar ve bir
kısım Yahudi unsurlar tarafından destekleniyor.


Yani
Kabala-Tevrat-İncil kehanetleri ile siyasi kehanetler birbirine karışmış
durumda.


Türk ordusunun
gücü herkes için hilafsız caydırıcı unsur. Fakat tarihte Türk devletleri
dışarıdaki müdahalelerden çok içerideki milli bütünlüğün bozulması sonucunda
parçalanmış ve yıkılmıştır.


Şimdi şunlara
birlikte bakalım:


· Büyük
İstanbul depremi gerçekleşmiş


· Aynı anda
ABD/İsrail/İngiltere ekseninin başta İncirlik olmak üzere Türkiye üzerinden
İran’a saldıracağını ve İran’ın buna cevap vereceğini düşünün. Türkiye
istemediği bu savaşın içine büyük depremle mücadele ederken düşer. (Birinci
Dünya Savaşı’na da bir katakulli ile girmiştik.)


· Avrupa’da
veya Kudüs’te kendisinin Hz. İsa yani İsa Mesih olduğunu iddia eden biri çıkar.


· Yıllardır
Türk toplumunun önemli bir kesiminde, özellikle bir kısım tarikat ve bazı
İslami cemaatler tarafından “Mehdi gelecek” fısıltısı etkili olmuş
vaziyette. Selefi/Eşari Arap İslam dünyasında Mehdi beklentisi Türkiye’den
fersah fersah ileride. İran ve Şii İslam’da Mehdi beklentisi “imanın
şartlarından” biri
… İşte yakın bir
gelecekte, b
üyük deprem sonrası bir kısım tarikat ve /veya İslami cemaatin de “Evet bu Mehdi’dir” diyebileceği bir isim
çıkar: “Ben Mehdi’yim Müslümanları bir bayrak altında toplamak ve küfre
karşı savaşmak için Allah tarafından görevlendirildim.”
…Bu ihtimali George Friedman’ın “Türkiye kehanetleri” ile birlikte düşününüz.


· Yine bu
hercümerç içinde Türkiye içinde etnik bir kalkışma ve bu kalkışmanın ilan
ettiği bağımsız/federal hükümeti, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinin tanıdığını, 30
yıl hiçbir cumhuriyet hükümetinin kabul etmediği ama AKP’nin 2004’te kabul
ettiği BM kararını ve bir de bunlarla birlikte “36 paralel” benzeri
bir ültimatomun Türkiye’ye dayatıldığını
…


Bütün bunlara
hayal diyenler olursa onlara söyleyecek bir sözüm yok. Ama ortada bu kadar
“ilahi” ve “siyasi” formatlı kehanetler uçuşurken Türkiye
milli bekası için gereken tedbirleri almalıdır diyenlere selam olsun.


Hâsılı Türkiye
teolojik kehanetlere dayalı bir Yahudi-Hıristiyan DİN-FELSEFE-SİYASET projesi
ile içeride mübarek dinimiz İslam’ın arkasına saklanmış “etnik
İslamcı” ihanetin tehdidi altındadır.


Biz bu
çalışmayı yaparken 3 Mart 2009’da İş Yatırım’ın “Geniş Açı”
toplantısında Dr. George Friedman konuşmacı olarak İstanbul’daydı. Muhtelif
gazeteler kendisi ile yapılmış mülakatlar yayımladı. Ama Sabah, Zaman, Yeni
Şafak, Star, Bugün gazeteleri ise Friedman’a mal bulmuş mağribi havasında
“bakın bakın Amerikalı derin uzman bizim söylediklerimizi söylüyor”
havasında yayın yaptılar. Bir kez daha yazayım, bizim “siyasal
İslamcı” ve “İkinci Cumhuriyetçi Liberaller” sünnet değil, hadım
edilmekte olduklarının farkında bile değiller. Ya da!?


Bay
“Derin stratejist” İstanbul’da da döktürmeye devam etti.


Türkiye 2020
yılında dünyanın 10 büyük ekonomisi içinde yer alacak. Kitabında Türkiye’nin
2030’da “İslam devleti” olacağını ve gücüyle ABD’yi tehdit edeceğini
öne süren Friedman İstanbul’da, “Türkiye’nin laik karakterini ve sistemini
kaybedeceğini asla düşünemiyorum, kısmen İslam ülkesi haline gelse bile
kaybetmeyecek, çünkü Osmanlı’dan böyle bir tarihi miras aldı. Türkiye laik bir
devlet de olsa, İslam devleti de olsa, gelecekte büyük bir bölgesel güç
olacak” diye konuştu.


“Avrupa
Birliği (AB) yıkıldı, çağırsa da gitmeyin” diyen Friedman’a göre küresel
mali / ekonomik krizde Türkiye’nin en büyük şansı AB üyeleri arasında
bulunmaması”.


Şu satırlar
Bay Friedman’a ait ve lütfen ne demek istediğini tekrar tekrar okuyunuz /
düşününüz:


“Türkiye
depremde İslam dünyasının fay hattı olacak. İslam dünyasını bir ülke
yönetecekse o kesinlikle Türkiye olur. Olay sadece ekonomik de değil. Bölgede
hem barış ortamı sağlayıp hem de Amerika’ya dost olabilecek tek ülke Türkiye.
BU NEDENLE ABD ORDULARI İÇİN ALMASI GEREKEN ÖNLEM DE YOK.”


Friedman’ın
IMF ile ilgili tavsiyesi de şöyle: “Eğer bedava para bulursanız alın.
Yardım alırken IMF kontrolünden uzak durmaya çalışın.”


Ege Cansen
üstadın bile “ezberimizi bozdunuz” dediği konuşmasında Friedman şöyle
devam etti: “Siz AB’yi boş verin. Küresel krizde AB’nin birlik olmadığı
ortaya çıktı. AB size bir şey kazandırmaz. Siz Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya
ve Ortadoğu’yu etki alanına alacak bölgesel bir güç olacaksınız. İslam
dünyasının çekim merkezi de.”


Friedman’a
göre, Türkiye planlamadığı halde o role sürüklenecek. ABD de süper güç olmayı
istememişti ama olmuştu. Türkiye ile ABD birbirine çok benziyor. Hatta bu benzeşme
“laiklik” ve “dincilik” açısından da çok benzerdi.


“Anasının
çok güzel olduğunu” anladığımız Friedman’ın kehanetleri, ünlü Fransız
ekonomist ve fütürist Jacques Attali’nin 1999’da yazdığı “21. Yüzyıl
Sözlüğü” kitabındaki kehanetleri de hatırlattı bana.


Attali’ye
göre, Türkiye’yle alakalı şu üç senaryo “muhtemel ihtimaller”
arasında:


1. Türkiye AB üyesi olacak ve böylece AB’ye evrensel
misyonu için ihtiyaç duyulan İslam boyutunu katacak.


2. Türkiye Orta Asya’ya yayılan bir imparatorluk
olacak. Bu konumu Türkiye’yi ABD ile daha yakın hale getirecek.


3. Türkiye üçe bölünecek. Bunlardan İstanbul merkezli
olan Avrupa’da olacak. Anadolu – Ankara merkezli olan ikincisi. Üçüncüsü yani
Doğu ve Güneydoğu Kürtlere gidecek.


Attali’ye göre
Avrupa’nın menfaatine olan birinci senaryo. İkinci senaryo Bay Friedman’ın
kehaneti ile uyum içinde ve ABD’nin menfaatlerine hizmet edecek. Üçüncü senaryo
ise bölge ve dünya için KAOS demektir.


“Türkiye
için en büyük tehdit iç meseleler. Kürt meselesi ve laik-dindar arasındaki çatışma.
Hatta ikincisi Kürt meselesinin de önüne geçiyor. Ama Osmanlı geleneğinden
gelen Türkiye bu meselenin çaresini bulabilir.” diyor Friedman.


Teolojik ve
siyasi formatlı kehanetler havada uçuşurken, son zamanlarda birbirini tamamlar
nitelikte, Türkiye’ye yönelik düzinelerce proje de birbiri peşi sıra gündeme
getiriliyor.


Ben ortaya
atılan kehanetler, öngörüler, iddialar ve görüşlerin rastlantı eseri olduğuna
inanmıyorum.


a- Bir güç odağı Türkiye’yi bir yerlere çekmek,


b- Bir başkası da Türkiye’yi tehdit olarak göstermek,
birilerinin “önleyici tedbirler” almasını sağlamak istiyor olabilir.


Projelerin,
kehanetlerin bir başka anlamı da Türkiye ile bütün komşularının arasına kara
kedi sokmak manasını taşıyabilir.


George
Friedman’ın büyük yankı bulan kehanetlerinden sonra, aşağıdaki üç kehanet de
arkasından geldi:


a- Robert Fisk’in Analizi: “Türkiye kendi kimliği
ile uğraşmaktan, iç politika ile cebelleşmekten Orta Doğu’da etkili bir
politika yürütme imkânını bulamadı. Türkiye Orta Doğu için bir umut olabilir.
İsrail’e çok şey yaptırabilirsiniz
… Bir gün Türkiye Irak’a
girecektir. AB tam
üyeliğinden önce… ABD Irak’tan çekilecek ve Kürtlere deteğini
kesecek.”


b- Acaristan’la alakalı iddia: Gürcistan basınında yer
alan bir habere göre, Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov bizim Dışişleri
Bakanı Ali Babacan ile görüştü. Görüşmenin konusu Acaristan Özerk
Cumhuriyeti’ni Tiflis’ten koparıp Ankara’ya bağlamak. İddiaların dayanağı 1921
tarihli Kars Antlaşması’nın Acaristan’ın özerkliği konusunda Türkiye’ye verdiği
garantörlük rolü. Ankara, imzalanan anlaşmayla özerkliğin korunması şartıyla
Türkiye’nin Acaristan üzerindeki egemenliğini Gürcistan’a devretmişti.


Gürcistan
basınının iddiasına göre, Rusya Acaristan’ı Gürcistan’dan kopararak Türkiye’ye
vermek istiyor.


Gürcistan -
Tiflis ilginç bir ülkedir. Tiflis M.S 138’den beri Kafkasya’daki Yahudi
diasporasının merkezidir. Gürcistan Devlet Başkanı Sakaşvili’nin karısı
Hollanda Yahudi’sidir. Gürcistan Savunma Bakanı İsrail pasaportludur ve İsrail
pasaportlu başka bakanlar da mevcut. Ayrıca Gürcistan parlamentosunun üçte biri
ya İsrail pasaportlu ya da Gürcistan Yahudi’si. Son bir not. Gürcü medyası
Gürcistanlı Yahudilerin kontrolündedir. Bu bilgiler ışığında yorum okuyucuya
ait.


c- Kırım’la ilgili ortaya atılan iddia: İddianın
sahibi Büyük Ukrayna Partisi Lideri İgor Berkut. Eski bir Sovyet ajanı olan
Berkut “Brat” (Kardeş) adlı kitabını tanıttığı toplantıda, neredeyse
birebir George Friedman’ın kehanetine benzer bir iddia ortaya attı:
“Türkiye ve Ukrayna Kırım için savaşacaklar.”


Rus Rosbalt
ajansının geçtiği habere göre, Berkut; “Türkiye Kırım’ı yeniden
topraklarına katmak istiyor” şeklindeki sözünü şöyle sürdürdü:
“Türkiye ve Ukrayna 10-12 yıl içinde savaşa tutuşacak. Hem Türkler, hem
Ruslar hem de Avrupalılar bunu biliyor, Ukraynalılar da anlayacaklar.”


Aşırı
milliyetçi hatta ırkçı Berkut, 2017 yılına gelindiğinde Kırım nüfusunun üçte
birinin Müslümanlardan (Türklerden) oluşacağını öne sürüyor.


Açıkça bir
merkez farklı noktalardan Türkiye’ye: “Tarihinizi, jeopolitiğinizi ve
ordunuzun gücünü biliyoruz” mesajı veriyor.


Peki,
Türkiye’yi yönettiğini zannedenler bunun farkında mı?


10 Kasım
1938’den sonra iktidarı devralan “Milli Şef” ile birlikte laik devlet
“siyasal laiklik”e dönüştürüldü. Siyasal laiklik kendi antitezi olan
“Siyasal İslam”ı besledi, büyüttü ve bugün Türkiye etnik tabanlı bir
laikçi – İslamcı kavgasının tuzağına düşürülmek isteniyor. Siyasal laiklikte
inanç hürriyeti yoktur. Siyasal İslam ise Kuran’daki Müslümanlık olmayıp, şeyh
diktatörlüğüdür.


Bu arada bir
hususa dikkatinizi çekeceğim.


“Laikçi
İsmet İnönü” ile “İslamcı R. Tayyip Erdoğan”ın dahili ve harici
siyaset uygulamaları bu kadar nasıl benzeşiyor? Açıkçası Başbakan Erdoğan,
“laikçi İnönü”nün “İslamcı” versiyonudur. İnönü için a)
Prof. Çetin Yetkin “Karşı Devrim – 1945-1950” b) Yılmaz Dikbaş
“Gaflet Delalet Hıyanet” kitaplarını okuyun.