Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


SA8664/TG297: Globalistler ve İslamcılar : Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak (7 BÖLÜM)
SA8664/TG297: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-I
Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 19.06.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order

Birinci Bölüm: İngilizler, Orta Doğu ve Radikal İslam
Giriş Bush Yönetimi tarafından yönetilen Amerikan hükümeti, Irak’ı işgal etme ve hükümeti devirme planları ile “Teröre Karşı Savaş” adı verilen operasyonunu sürdürdüğü sırada İngiliz Tony Blair hükümeti, Amerika’nın kararlı bir müttefiki olmaya devam ediyor. Aşağıdaki çalışmada, Amerika’nın sıkışıp kaldığı, daha önceden ve şu anda da neredeyse tamamen İngiltere tarafından kontrol edilen bir bölgenin tarihine kısaca göz atacağız. Şu anki “Teröre Karşı Savaş” gerçekten bölgeye özgürlük getirmek ve geleneksel Amerikan ideallerini teşvik etmek için yürütülen bir savaş mı, yoksa küresel Amerikan hegemonyasını sağlamlaştırmak için gerçekleşen bir güç oyunu mu? Ve Britanya’nın bundan elde edeceği menfaat nedir?
İngiltere bizim en büyük müttefikimiz gibi görünüyor, ancak İngiliz jeo-stratejistlerinin siyasi manipülasyon ve yıkımın ustaları olduğu anlaşılmalıdır. Fiziksel anlamda İngiliz sömürge imparatorluğu bu yüzyılın ilk yarısında gücünü kaybederken bile, New York ve Londra’nın süper kapitalistlerinin ve finansörlerinin kaynaklarını kullanarak, Cecil Rhodes <www.sonsuzark.com/2018/05/sa6181sd994-distopyadan-cks-kuresel-agn.html> mirasına dayanan tamamen küresel bir imparatorluğun <www.sonsuzark.com/2016/09/sa3462tg206-yeni-dunya-duzeni-tarihi-i.html> altyapısını inşa ediyorlardı.
Bu elitler, milliyet olarak çoğunlukla İngiliz ve Amerikan olsalar da; demokrasiyi ve Amerikan Anayasasını reddediyor ve İngiliz, Amerikan ve uluslararası vatandaşların çıkarlarının aleyhine çalışıyorlardı. Orta Doğu tarihini ve elitlerin manipülasyonunu inceleyerek, belki de Amerikan İmparatorluğu’nun bu son atağından sonra ne olacağını tahmin edebiliriz.
<1.bp.blogspot.com/-iVnRL96qu1A/XutH9W_PrBI/AAAAAAAATsM/kEDjU5QJ4CcDiyIR7nkeHIOU4Dt6O7MMACLcBGAsYHQ/s1600/%25C3%25A7v.png>

I. İngiltere Orta Doğu’yu ele geçiriyor
F. William Engdahl’in Savaş Yüzyılı – Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni adını taşıyan kitabında da belgelendiği gibi; Liderlerin, geleceğin enerji kaynağı olarak kömürün yerini petrolün alacağını anlamasıyla İngiltere’nin Orta Doğu’ya olan ilgisi de artmıştı. Yüzyılın başında İngiltere’nin petrole ilk elden erişimi yoktu ve tedarikleri için Amerika, Rusya veya Meksika’ya bağımlıydı.
Kısa sürede bunun kabul edilemez bir durum olduğu anlaşılmış ve İngiliz casus Sidney Reilly ve Avustralyalı jeolog ve mühendis William Knox d’Arcy’in de dâhil olduğu entrikalarla İngiltere, Fars hükümdarı Rıza Han’dan Fars petrolü için sondaj haklarının güvencesini almaya muktedir olmuştu.
D’Arcy, 1961 yılına kadar Fars petrolünü işletme hakları için 20.000 dolar nakit ödedi ve Şah’a giden tüm satışlardan % 16 telif hakkı aldı. Reilly’nin d’Arcy’yi müttefik olmaya ikna ettiği İngiliz şirketi, güçlü İngiliz Petrolünün (BP: British Petroleum ) öncüsü olan Anglo-Pers Petrol Şirketi idi.
Bununla birlikte, İran’dan gelen petrol arzına rağmen Britanya, Orta Doğu petrol rezervlerini Almanlara karşı koruma yarışını kaybediyordu. I.Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Almanya şaşırtıcı bir ekonomik patlama yaşamış ve Osmanlı İmparatorluğunun muazzam rezervlerine erişmesine izin veren ittifak buna yardım etmişti.
1889’da Almanlar, Konstantinopolis’ten Anadolu’ya giden demir yolunu Deutsche Bank aracılığıyla finanse etmek için bir anlaşma yaptı ve daha sonra 1899’da, Berlin-Bağdat demir yolunun tamamlamasına yönelik nihai anlaşma imzalandı.
İngilizler, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı İmparatorluğu’nu içeren Alman ittifakının ortasında duran müttefiki Sırbistan’ı kullanarak bu demir yolu bağlantısının hiçbir zaman tamamlanmamasını sağladı. I. Dünya Savaşı’nın, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın Sırp suikastçılar tarafından öldürülmesiyle ateşlendiği düşünülür. Sırbistan, I. Dünya Savaşı’nda kilit bir rol oynamıştır ancak savaş yalnızca bu olayın bir sonucu değildir. Gerçek şu ki, I.Dünya Savaşı İngilizler tarafından kışkırtılmış, böylece jeo-stratejistleri tarafından dünyanın en önemli enerji kaynağı olacağı öngörülen petrolün kontrolünü sağlamışlardır. (1)
1916’da, I. Dünya Savaşı’nın doruğunda İngilizler Fransa, İtalya ve Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu’nu Batı kolonilerine dönüştüren Sykes-Picot Anlaşması olarak bilinen bir anlaşma imzaladılar. Bu gizli anlaşma, bugün Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve Kuveyt ülkelerinin keyfi sınırlarını oluşturdu. İngiltere, petrol zengini Basra Körfezi’ni Irak ve Kuveyt üzerinden kontrol edecek ve ayrıca Filistin ve Ürdün’ü alacaktı. Fransa Suriye ve Lübnan’ı alırken, İtalya’ya Anadolu’nun bazı bölgeleri ve bazı Akdeniz adaları için söz verilmişti; Rusya ise Ermenistan ve Kürdistan’ın bazı kısımlarını alacaktı.
Savaş sırasında İngiltere, Doğu’da Osmanlılarla savaşmak üzere Batı Cephesi’nden 1,4 milyondan fazla asker yönlendirdi. Fransızlar 1.5 milyon ölü vermişti ve siperlerde 2.6 milyon yaralısı vardı; bu sırada İngilizler, Orta Doğu’da zafer üzerine zafer kazanmaktaydı. Savaş sona erdikten sonra da İngilizler bölgede bir milyondan fazla asker bulundurmaya devam ettiler ve 1918’de İngiliz General Allenby, neredeyse tüm Arap Orta Doğu’sunun fiili askeri diktatörü oldu. (2)
T.E. Lawrence, İngilizler adına Osmanlılara karşı Arap isyanını yönetirken, Britanya’nın Arap müttefiklerine bağımsızlık arzularını yerine getireceğine dair güvence verdi, ancak savaştan sonra bu sözler görmezlikten gelindi. Savaş sırasında ünlü Balfour Deklarasyonu da gerçekleşti. Lord Balfour ve Lord Rothschild arasında yazılmış bir mektup olan bu deklarasyonda, Filistin’de kurulacak bir Yahudi devleti için İngilizler tarafından resmi onay veriliyordu. Gerçek şu ki, Araplar aldatılmış, ihanete uğramış ve dünyanın bilinen en büyük petrol rezervlerini içeren bölgenin kontrolünü ele geçirmek üzere İngilizler tarafından kullanılmıştı.
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı mücadelede İngilizler iki önemli Arap liderin desteğini kazandılar. Bunlardan ilki, soyu Hz. Muhammed’e kadar uzanmakta olan Haşimi hanedanlığından I. Hüseyin’di. Ona yönelik halk desteğini en üst düzeye çıkarmak isteyen İngilizler, Mekke ve Medine’yi de içeren Hicaz bölgesinin hükümdarı olan Hüseyin’in “kutsal” statüsünü öne çıkardılar. İngilizlerin kendi safına çektiği ikinci önemli Arap lider, Orta Arabistan’da Vahhabi mezhebinin lideri İbn Suud’du. İbn Suud, İngiliz finansmanını dini bir figür olarak kendi konumunu geliştirmek ve Bedevilerin desteğini satın almak için kullandı.
Osmanlılar yenildikten ve Sykes-Picot ve Balfour Anlaşmaları gerçekleştikten sonra I.Hüseyin kendisine yapılan ihaneti fark ederek tahtını terk etti. Daha sonra üç oğlu Ali, Faysal ve Abdullah, Arap yönetiminde şanslarını deneyecekti.
Prens Ali, Hicaz’ı ele geçirdi ama 1925’te İngiliz destekli İbn Suud’un kuvvetleriyle yaptığı savaşı kaybetti. Suudiler o tarihten itibaren Arabistan’ı yönetmektedir. İngiltere’nin yaptığı en büyük hata Suudiler ve Arap çöllerine yönelik ilgiyi kaybetmesiydi. Bunun üzerine 1933’te California merkezli Standard Oil gelip Suudi Arabistan’da petrol arama haklarını 250.000 dolara satın aldı. (3). O zamandan beri Suudi kraliyet ailesi ve Amerika Birleşik Devletleri arasında çok özel bir ilişki vardır.
T.E. Lawrence ile birlikte çalışan ve Şam’ı Osmanlılardan fetheden Prens Faysal, 1920’de Fransız yönetimindeki Suriye’ye hükmetmek istedi ancak Fransızlar bu teşebbüsü dört ay içinde akamete uğrattı. Faysal daha sonra İngiltere’ye kaçtı ve bir yıl sonra kendisine, Sünni bir prens olarak, Irak’ın ağırlıklı olarak Şii topraklarına krallık etme imkânı sağlanınca geri döndü. Faysal I, 1933’te ölümüne kadar hüküm sürdü. Arkasından gelen oğlu Gazi 1939’da ölünceye kadar Irak’a hükmederken, Gazi’nin oğlu Faysal II ise 1958’de gerçekleşen askeri bir darbede öldürünceye kadar Irak’ın son kralı olarak başta kaldı.
Haşimi hanedanı bu güne kadar Hüseyin’in üç oğlundan üçüncüsü aracılığıyla devam etmiştir. Prens Abdullah’a 1921’de Trans-Ürdün’ün topraklarının yönetimi verildi ve kral olarak, babasına gösterilen ihanete rağmen İngiliz yanlısı güçlü bir tutum sergiledi. Abdullah, efendileri ile çelişerek bir geleceğinin olmayacağını anlamıştı ve İngilizler, İsrail’de bir Yahudi devleti kurma arzusu gündeme geldiğinde, kendi halkının öfkesini kontrol etmek için onu kullandılar.
Kral Abdullah 1951’de Mescid-i Aksa’da öldürüldü ve on altı yaşındaki torunu Hüseyin tahta geçti. Kral Hüseyin 1999 yılında ölene kadar hüküm sürdü ve oğlu Kral Abdullah şimdi Ürdün Haşimi Krallığı’nı yönetiyor.
Tarihsel kayıttan anlaşılması gereken asıl nokta, bu makalenin ana odağı ile de ilgili olduğu için, İslam dininin İngiliz İmparatorluğu tarafından İngiliz siyasi hedeflerini ilerletmek üzere kullanılmasındaki alaycı yöntemdir. Arap tarihçi Said Aburish tarafından yazılan, Acımasız Bir Dostluk – Batı ve Arap Eliti adını taşıyan kitabında yazar, 20. yüzyılda İslam’ın Batı ile ilişkisinin üç farklı aşamasını tespit ediyor. (4)
Aburish’e göre ilk aşama, Birinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki safhaydı. Arap liderler aldatılmış ve ihanete uğramışlardı, ama yine de Arap halklarına hükmedebilmek için, İngilizlere bağımlı olmaya devam ediyorlardı.
İbn Suud, Vahhabi mezhebinin lideriydi ve İngilizler onun dini bir figür olarak nüfuzunu tanıyarak tüm Arabistan’ı fethetmesini sağlayacak finansmanı sağladılar.
Haşimiler en güçlü geleneksel Arap kuvvetleriydi, ancak İbn Suud onları Mekke ve Medine’den attığında belleri kırıldı. Onlara “acıyan” İngilizler, Abdullah ve Faysal’ı Ürdün ve Irak’a yerleştirdiler. En hafif tabirle, bu Haşimi prensleri yabancı olarak görülüyordu ama İngilizler din kartını oynadılar ve Hz. Muhammed’e kadar uzanan Haşimi soyu üzerinden Arap halkına eylemlerini haklı gösterdiler. Şüphesiz herhangi bir Arap, Haşimiler gibi “kutsal” bir klan tarafından yönetilmekten mutlu olacaktı!
İngilizler 1921’de Hz. Muhammed’in soyundan gelen Hacı Emin Hüseyni’nin Kudüs Baş Müftüsü görevine seçilmesini sağlayarak Filistin’de de İslam’ı kullandılar. Filistin’de neredeyse tüm elit Arap aileleri hızla İngiliz yanlısı olmayı kârlı bulmuşlardı. Baş Müftü de bu tutumu benimsedi, en azından 1936’ya, Yahudi bir İsrail’in yakında kurulacak olması onu sonunda halkının arzularını desteklemeye zorlayana kadar. (5)
İslam’ın Batı ile ilişkisinin ilk aşamasıyla ilgili olarak Aburish şöyle yazıyor:
“Zamanın tüm siyasi liderleri, meşruiyet için İslam’a bağlıydı ve tüm siyasi liderler İngiliz yanlısıydı. İslam, Arap liderlerin egemenliğini, zorbalığını ve yozlaşmasını meşrulaştırmak için bir araçtı. Batı için İslam, kullanışlı olduğu sürece kabul edilebilirdi.” (6)
İslam’ı meşrulaştırma faktörü olarak kullanan Arap halkının elitist hâkimiyetinin bu aşaması, sonsuza kadar devam edemezdi. Bu noktada yükselişe geçen karşıt güç, laik Arap milliyetçiliğiydi ve nihayetinde Mısırlı Cemal Abdül Nasır’ın şahsı etrafında toplanıyordu. Bu hareket, Orta Doğu’yu Batı hâkimiyetinden kurtarmaya çalıştı ve aynı zamanda, elitist yönetimi desteklemek ve haklı göstermek için oldukça başarılı bir şekilde kullanılan İslam’ı hor gören bir bakış açısına sahipti. Arap milliyetçiliğinin yükselişiyle başlayan Batı-İslam ilişkilerinin ikinci aşamasını inceleyeceğiz ama önce Mısır’ın tarihine kısaca göz atmalıyız. (Bakınız: I. Kaynakları ve Notları)
II. Britanya ve Mısır
I.Dünya Savaşı’nın başında Mısır, otuz yılı aşkın bir süredir İngiltere tarafından kontrol edilmekteydi. İngilizler, Osmanlıları devirmek ve Mısır dışındaki vekil devletlerini desteklemek için İslam’ı kullanırken; Mısır’da İslam’ın böyle kullanılabilir bir araç olmadığını gördüler, en azından İngiltere sömürgeci olarak kalırken.
Batı’nın Mısır üzerindeki nüfuzu, İngiltere’nin Hindistan’la arasındaki ticaret yollarını tehdit etmek isteyen Napolyon’un, 1798’de Mısır’ı işgal etmesiyle başladı. Bu işgal, İslam tarihinde bir Arap Müslüman ulusuna yönelik ilk büyük ve kararlı zafer olurken; Müslümanların gurur ve nüfuzunun da yavaşça azalmasının başlangıcıydı. Ancak Napolyon’un yönetimi uzun sürmedi; çünkü İngilizler, Fransızları alt etmek amacıyla sadece birkaç yıl sonra geçici olarak Osmanlılarla ittifak kurdular. Oluşan bu kaos ortamında Osmanlı ordusu komutanı Muhammed Ali (Seçkin Deniz’in Notu: Kavalalı Mehmet Ali Paşa) gün yüzüne çıktı. İngilizlerin sürülmesine yardım eden Muhammed Ali daha sonra Osmanlı otoritesi altında Mısır valisi olacaktı.
Ali, yerel Memlük tehlikesini bertaraf ettikten sonra dikkatini Mısır’ın modernizasyonuna yoğunlaştırdı. Ali’nin ölümünün ardından Abbas Paşa ve Said Paşa Mısır’a hükmetti. Said Paşa’nın başlatmış olduğu Süveyş Kanalını Hidiv İsmail Paşa 1869 yılında tamamladı. Kanal öncelikle Fransız yatırımcılar tarafından finanse edilmiş olsa da o zamana kadar Fransa, İngiltere’nin sıkı kontrolü altında bulunuyordu.
Bundan sonra, Mısır’daki İngiliz nüfuzu yavaş yavaş daha da güçlendi ve başlangıçta bu güç kazanımı askeri değil ekonomik alanda gerçekleşmişti. İngilizlerin “serbest ticaret” ideolojisi benimsenmiş ve Mısır’ın üretim ve endüstrisi bu nedenle zarar görmüştü. Mısır kısa süre sonra kendini derin bir borç batağında bulacaktı.
İsmail 1879’da iktidardan zorla uzaklaştırıldı ve yerine oğlu Tevfik Paşa geldi. Sonunda mücadeleden vazgeçen Tevfik Paşa Mısır ekonomisinin kontrolünü tamamen İngilizlere devretti. 1882’de Mısır’ı tamamen ele geçiren İngiliz birlikleri, Cumhurbaşkanı Nasır tarafından 1956’da kovulana kadar Mısır’ı işgal edeceklerdi.
I. Dünya Savaşı’nın başında Hidiv Abbas, İngilizlerden kurtulmak için bir şansının olduğunu düşündü ve halktan Osmanlıya destek olmasını istedi. İngilizler onu hemen tahttan indirerek amcası Hüseyin Kamil’i iktidara getirdi. Savaş bittikten sonra Mısır’daki milliyetçi güçler, bağımsızlık için İngiliz işgalcilere karşı sürekli bir kampanya yürüttü, hatta Paris’te Mısır’ın bağımsızlığının uluslararası alanda tanınması için kulis yaptı, ancak ABD İngiltere’nin tarafını tutunca tüm hayalleri suya düştü.
1928 yılında “Müslüman Kardeşler” Hasan el-Benna adında Mısırlı bir öğretmen tarafından kuruldu. Kardeşlik, İslami eğitime verdiği önem ve hayırseverlik faaliyetleriyle kamuoyunda tanınan gizli bir dini topluluktu. II. Dünya Savaşı’ndan önce İngiliz İstihbaratı, İngiliz bir maceraperest ve yazar olan ajan Freya Stark aracılığıyla Kardeşlik ile bağlarını geliştirmişti (1).
Bu gizli bağlantılar, Kuzey Afrika’da giderek büyüyen Alman varlığını takip etmek ve ortaya çıkan birçok farklı politik hareketten haberdar olmak için kullanıldı. Müslüman Kardeşler, İslam dünyası boyunca yayıldı ve Batı’nın Masonik kardeşliğinin Müslüman eşdeğerine benzer bir yapı haline evrildi. İlk Köktendinci Terör Örgütlerinden biri haline gelen örgüt, bu çalışmada sık sık ortaya çıkacaktır.
II.Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Mısır entrikaları, kolonileri ve Süveyş Kanalı üzerinde kontrolü sağlamak için ellerinden geleni yapan İngilizlerin üç ana kampı etrafında dönüyordu, Kral Fuad ile ittifak kuran kralcılar ve 1935’ten sonra oğlu Kral Faruk ve İngilizler tarafından kurulan Mısır parlamentosu aracılığıyla halk tarafından desteklenen milliyetçi Vefd partisi.
II.Dünya Savaşı patlak verdiğinde Vefd partisi, en azından kamuoyu önünde müttefikleri destekledi, çünkü tam bağımsızlığın savaşın hemen arkasından geleceğine inanmışlardı. Ancak Kral Faruk müttefiklere verdiği destekte daha ihtiyatlıydı ve özel olarak Mihver Devletlerin(*) etkisi altındaydı; Müslüman Kardeşlerin alt tabakasında yer alan birçok üyesinin de Almanya’nın lehine olduğu biliniyordu. Ancak Almanya’nın Mısır’ı İngilizlerden kurtarma şansı yoktu ve Mihver Devletlerin Kuzey Afrika ordusu, Ekim 1942’deki El-Alameyn Savaşı’nda yenildi ve yavaş yavaş Afrika’dan dışarı sürüldü.
Savaştan sonra hem Müslüman Kardeşler hem de popülist Vefd Partisi, Kral Faruk’un baskıcı monarşisine ve Mısır topraklarından çekilmelerini geciktiren İngilizlere karşı direnişe geçti. 1949’da Hasan el-Benna Mısır hükümeti tarafından öldürüldü ve bu olay köktendincileri daha da kızdırdı.
1952’de Vefd Partisi, parlamento seçimlerinde büyük bir zafer kazandı ve sonrasında Başbakan Nahas Paşa, Faruk ve İngilizler arasında yapılan ve İngilizlerin Süveyş Kanalı’nı kontrol etmesine izin veren 1936 anlaşmasını yürürlükten kaldırdı. Faruk, Nahas Paşa’yı derhal görevden aldı ve İngiliz karşıtı yaygın şiddet içeren ayaklanmalar başladı. Kendilerine Özgür Subaylar diyen üst düzey Mısır Ordusu subaylarından oluşan gizli bir grup, bu fırsatı değerlendirdi ve bir darbe düzenledi, ülkeyi ele geçiren darbeciler Kral Faruk’u ülkeden sürgüne gönderdi.
General Muhammed Naguib tarafından yönetilen Özgür Subaylar arasında Cemal Abd-ül Nasır ve Enver el Sedat da bulunuyordu. Sonrasında 1954 yılında Naguib yerine Nasır geçti. Nasır, derhal Vefd Partisi’ni ve Müslüman Kardeşleri yasakladı ve katı bir diktatör olarak ülkeyi yönetmeye başladı.
Nasır, Mısır’ı modernize etmek ve sanayileştirmek ve ulusunun bağımsızlığını savunmak için yaptığı hamlelerde hızlı ve cesurdu. Aswan Barajı’nın yapımını finanse etmesi için Amerika Birleşik Devletleri’ne ve Dünya Bankası’na başvurdu ama reddedildi ve Sovyetlere yönelmek zorunda kaldı. Ayrıca ordusunu iyileştirmeye çalıştı ve ülkesini İngiliz kontrolündeki bölgesel askeri ittifaklara adaması şartıyla kendisine Batılı silahlar teklif edildi. Nasır bunu reddetti ve 1955 yılında Çekoslovakya ile bir silah anlaşması imzaladı.
26 Temmuz 1956’da Nasır, İngilizleri Süveyş Kanalı Bölgesi’nden çıkardı ve kanalın kontrolü 1882’den beri ilk kez yeniden Mısır’ın eline geçti. Üç ay sonra Süveyş Savaşı başladı. İsrail beş gün içinde Gazze’yi, İngiliz ve Fransız birlikleri de Kanal Bölgesi’ni ele geçirdi. Birleşmiş Milletler eylemleri kınadı ve 6 Kasım’da ateşkes ilan edildi. Kanalın kontrolü daha sonra Mısır’a geri verildi.
Bu savaşın ardından Nasır, Arap halkı için bir kahraman haline geldi ve laik milliyetçi hareketler Orta Doğu’da ortaya çıkmaya başladı. Mısır, 1958’de Suriye ile birleşti ve Birleşik Arap Cumhuriyeti kuruldu, daha sonra aralarına (Kuzey) Yemen de katıldı. Bu pan-Arap hareketi, Arap kitleleri tarafından sevilmiş ama liderleri korkutmuştu. Aburish şöyle diyor;
“1950’lerde ve daha sonra Batı, laik Arap milliyetçi hareketine iki nedenden ötürü karşı çıktı: Öncelikle bu hareket, Batı’nın bölgesel hegemonyasına meydan okumakta ve vekil liderlerin ve ülkelerinin hayatta kalmasını tehdit etmekteydi. Özellikle, laik bir hareketin SSCB ile işbirliği yapmasını engelleyecek hiçbir şey yoktu; aslında bu devletlerin çoğu, az da olsa sosyalistti. Dahası, laik hareketlerin çoğu, Suudi Arabistan, Ürdün ve diğer vekil devletlerin Batı yanlısı geleneksel rejimlerini tehdit eden ve baltalayan, bir birlik veya birleşik politika özelliği gösteren Arap birliğinin çeşitli şemalarını savunmaktaydı. Batı bunu karşılanması gereken bir meydan okuma olarak gördü.” (2)
Bu bizi Aburiş tarafından tanımlanan Batı-İslam ilişkilerinin ikinci aşamasına getiriyor. Bu aşamada Batı, Batı’nın egemenliğini reddeden rejimleri istikrarsızlaştırmak veya devirmek için İslami Köktendinciliği bir araç olarak kullanmıştır. (Bakınız: II. Kaynakları ve Notları)
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/BritIslam.htm>
Sonraki <www.sonsuzark.com/2020/06/sa8680tg298-globalistler-ve-islamclar.html> >>

Tamer Güner, 19.06.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri
Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>

I. Kaynakları:
1. Savaş Yüzyılı – Anglo-Amerikan Petrol Politikaları ve Yeni Dünya Düzeni, F. William Engdahl, 1993 (A Century of War – Anglo-American Oil Politics and the New World Order, F. William Engdahl, 1993 ) 2. Acımasız Bir Dostluk – Batı ve Arap Eliti, Said K. Aburish, 1997(A Brutal Friendship – The West and the Arab Elite, Said K. Aburish, 1997 )
I. Notları:
1. Engdahl, 30-36 2. Engdahl, s. 50-52 3. Aburish, s. 76 4. Aburish, s. 57 5. Aburish, s. 57 ve 59 6. Aburish, s. 57
II. Kaynakları:
1. Mısır Tarihi: İngiliz İşgali (1882-1952), Arab.net (History of Egypt: British Occupation (1882-1952 <www.arab.net/egypt/history/et_british.html> , Arab.net) 2. Mısır zaman çizelgesi, utexas.edu (Timeline of Egypt <inic.utexas.edu/menic/cairo/students/timeline.html> , utexas.edu) 3. Naguib Mahfouz Mısırı, kronoloji, (The Egypt of Naguib Mahfouz <www.nmhschool.org/tthornton/mahfouz%20egypt.htm> , chronology) 4. MI6 – Majestelerinin Gizli İstihbarat Servisi’nin Gizli Dünyasında, Stephen Dorril, 2000 (MI6 – Inside the Covert World of Her Majesty’s Secret Intelligence Service , Stephen Dorril, 2000)
II. Notları:
1. Dorril, p. 622 2. Aburish, p. 60

(*) II. Dünya Savaşı, 20. yüzyılda dünya çapında yapılan iki savaştan ikincisi olup, dünya milletlerinin çoğunun yer aldığı, 1939’dan 1945’e kadar süren küresel bir askeri çatışmadır. Savaşa dönemin tüm büyük güçleri olan Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD ve Fransa; Müttefik Devletler olarak, Almanya, İtalya ve Japonya; Mihver Devletler olarak katılmıştır.
SA8680/TG298: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-II
Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 26.06.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order

Birinci Bölüm: İngilizler, Orta Doğu ve Radikal İslam
III. İran’ın İlk Demokrasisinin Yıkılması
Başından beri Amerika’nın Merkezi İstihbarat Teşkilatı, İngiliz istihbaratı ile çok yakın bir ilişki sürdürmektedir ve bu ilişki, 1953’te İran’da gerçekleşen ve ikinci aşamanın başlangıcı olan Musaddık darbesinin ayrıntılarıyla kanıtlanmıştır.
Dr. Muhammed Musaddık, İngiliz İmparatorluğu’nun emperyalizmine karşı İran milliyetçi hareketinin ömür boyu liderliğini yapmıştır. İran’ın egemen sınıfında doğan Musaddık, 1906’da İran parlamentosuna seçildi, ancak yasal şartlara göre genç olduğu için görevi geri çevirdi (henüz 30 yaşında değildi). Eğitimini Fransa ve İsviçre’de tamamlayarak 1913 yılında hukuk doktorasını aldı. İran’a döndü ve Şah Rıza Han’ı tekrar iktidara getiren 1921 darbesi öncesinde üniversite profesörü, Maliye Bakan Yardımcısı ve Adalet Bakanı olarak görev yaptı.
İlerleyen yıllarda Musaddık, İran halkına farklı alanlarda hizmet etti ve sonunda, yozlaşmış rejimi eleştirdiği için Rıza Han saltanatının sonlarına doğru zorla kamu hizmetinden çıkarıldı. 1941’de hükümet yeniden değişti ve Rıza Han güney Afrika’ya kaçmak zorunda kaldı ve ölene kadar orada yaşadı. Musaddık daha sonra Tahran’a geri dönebildi ve burada Rıza Han’ın oğlu Muhammed Rıza Şah karşısında Parlamentoda aktif olarak görev yaptı.
Musaddık, kendi aleyhindeki büyük müdahale ve sahtekârlıklara karşı mücadele ederek 1951 yılında İran Parlamentosu tarafından İran Başbakanı seçildi. 1 Mayıs’ta, Başbakan olarak ilk icraatlarından birinde, İran petrolünü İngiliz Anglo-Pers Petrol Şirketinden devralarak kamulaştırdı. İngilizler 1901’de, William Knox d’Arcy aracılığıyla 60 yıllığına İran petrolünün kontrolünü Rıza Han’dan satın almış, 1933’te Şah ile 60 yıllığına bir anlaşma daha yapmışlardı.
İran petrolünün kontrolünü ele geçirdikten sonra, BM ve Lahey’de İngilizler tarafından açılan davaya karşı savunma yapmak zorunda kalan Musaddık, önceki hükümetler tarafından yapılan sözleşmelerin geçerli olmadığını söyledi. Musaddık başarılı oldu ve uluslararası toplum İran’ın kendi petrolünün kontrolünü ele geçirme hakkına sahip olduğunu açıkladı.
Musaddık’ın kamulaştırma hamlesi İngiliz çıkarları için endişe vericiydi. Hükümet, petrolden elde edilen kârın % 25′ ini İngilizlere tazminat olarak ödeme ve İngilizlerin işleri için güvence sözü verdi. Ancak İngilizler, müzakere etmeyi reddettiler ve bu teklife bir donanma gücü gösterisiyle karşılık verdiler. Arkasından ekonomik ambargolar, boykotlar ve İran’ın mal varlıklarının dondurulması geldi. (1)
Önceki yıllarda, İngiliz karşıtı yaygın düşünce, İran içinde İngilizler için istihbarat kapasitesinin büyük ölçüde azalmasıyla sonuçlanmıştı. Bu nedenle İngilizler, Musaddık ile etkili bir şekilde başa çıkmak için CIA içindeki dostlarına yöneldi. Yazar Stephen Dorril, “MI6: Majestelerinin Gizli İstihbarat Servisi’nin Gizli Dünyasının İçinde” adını taşıyan kitabında bu olayı belgeliyor:
“İngiliz propagandasının tersine Musaddık hükümeti, genelde demokratik ve ılımlı bir hükümetti ve devlet mekanizmasını yürütecek bir orta sınıf inşa etme noktasında başarılı olacağa benziyordu. Truman yönetimi, resmi anlamda Musaddık yönetimini popüler, milliyetçi ve komünizm karşıtı olarak görmekteydi.” (2)
Amerikalıların Musaddık’a bakış açısını değiştirmek isteyen İngilizler, Amerika’nın komünist paranoyasından faydalanarak Musaddık rejimini zayıf ve Sovyet manipülasyonuna açık bir rejim olarak lanse etmeye çalıştılar. Truman yönetiminin sonuna doğru CIA Orta Doğu Departmanı başkanı Kermit Roosevelt ile John Sinclair ve MI-6 temsilcileri bir araya geldi. Bu buluşmada Roosevelt’e “Musaddık’ı ortaklaşa devirme önerisi sunuldu” (3)
Eisenhower’ın Ocak 1953’te başkanlığı devralmasından sonra CIA harekete geçti ve İngilizler’in, Musaddık’ı devirme ve İran petrol rezervlerini yeniden satın alma karşılığında Amerikan petrol şirketlerine İran petrolünün %40 hissesini verme sözü ile Amerikan müdahalesi de tasdiklenmiş oldu. (4)
İngilizler ve Amerikalılar, sonunda, Rıza Han’ın neredeyse hiçbir nüfuza sahip olmayan oğlu Muhammed Rıza Şah’ın İran’ın yeni hükümdarı olması üzerinde uzlaştı. İlk başta genç Şah, 1 Ağustos 1953’te Amerikalı Albay H. Norman Schwarzkopf’un ziyaretleri ve Kermit Roosevelt ile daha sonra yaptığı bir toplantıdan sonra bile ikna olmamış ve komplocular tarafından kendisine yapılan teklifleri geri çevirmişti.
Dorril şöyle yazıyor: “Şah sonunda ancak ‘ABD ve İngiltere’nin katılımı ile gerçekleşecek özel bir radyo yayını aracılığıyla planın resmen onaylanmasından sonra’ planı desteklemeyi kabul etti.” Şah’ın şüphelerini gidermek için yayınların öncesinde düzenlenmiş şifreli bir mesajın iletiminde BBC Fars kullanılmıştı. (5)
Amerikalılar darbeye hazırlanmak için Ayetullah Behbahani’ye kaynak sağladılar; İngilizler ise Musaddık’a karşı huzursuzluk çıkarmak için Ayetullah Kanatabadi liderliğindeki bir gruba 100 bin dolar verdiler. Ayetullah Kâşânî’ye CIA tarafından 10.000 $ verilmiş ve takipçileri Tahran’ın merkezinde gerçekleşen gösterilerde rol oynamıştı. Köktendinci kışkırtıcılardan bir diğer grup ise daha sonra Ayetullah Humeyni’nin destekçisi olan Tayyib Hac-Rıza’i tarafından yönetiliyordu. (6)
1953’ün Ağustos ayı ortalarında, Musaddık hükümeti CIA ve İngiliz destekli çok sayıdaki komplo ve gösteriler tarafından kuşatılmış oldu. 15 Ağustos’ta Musaddık’ın Dışişleri Bakanı hükümetin gözünü korkutmak amacıyla kaçırıldı. 16 Ağustos’ta Şah, Musaddık’ı Başbakanlık görevinden alan bir bildiri yayınladı ve aynı zamanda dini mollaların komünist Tudeh partisi üyeleri tarafından asıldığını iddia eden asılsız propaganda materyalleri dağıtıldı (7).
17 ve 18 Ağustos’ta dini fanatikler ve Şah destekçilerinden oluşan çeteler, Tahran’da buluşarak kaos ve terör yarattı. 19 Ağustos’ta, polis şefiyle gizli anlaşma içindeki çeteler, Başbakan’ın evine ulaşmayı başardılar ve şiddetli bir çatışmadan sonra Musaddık iktidardan uzaklaştırıldı. Birkaç gün sonra Şah İtalya’dan döndü ve böylece 25 yıllık diktatörlük rejimi başlamış oldu. Şah’ın yirmi beş yıl sonra, tahtını ele geçirmesine yardım eden aynı köktendinci fanatiklerin eliyle düşüşünün hikâyesinde de İngilizler yer alacaktı. Radikal İslam gerçekten İngilizler için yararlı bir araçtı ve onların bu noktadaki manipülasyonu daha yeni başlıyordu. (Bakınız: III. Kaynakları ve Notları)
IV. Nasır’a Karşı İngiliz Savaşı
İngilizler Mısır ve Süveyş Kanalı’nın kontrolünü ellerinde tutabilmek için, Nasır’la olan ilişkilerinde casusluk, diplomasi, rüşvet ve hatta doğrudan askeri güç gibi gerekli her türlü yola başvurdular. Yeni kurulmuş olan CIA da Nasır’ın Sovyetler Birliği’ne yönelme belirtileri göstermesiyle Mısır’la ilgilenmeye başlamıştı. Aburish bu yeni entrika yolunun nasıl açıldığını şöyle açıklıyor:
“CIA ajanı Miles Copeland’a göre, Amerikalılar 1955 civarında bir Müslüman Billy Graham arayışına girmişti… Müslüman Billy Graham’ı bulmak ya da yaratmanın zor olduğu anlaşıldığında CIA, Mısır’da kurulan ama Arap Orta Doğusu’nda da takipçilere sahip bir Müslüman kitle örgütü olan Müslüman Kardeşlerle işbirliği yapmaya başladı… Bu durum, Nasır ve diğer laik güçlere karşı, geleneksel rejimler ve kitlesel İslami hareketler arasında oluşan bir ittifakın da başlangıç sinyalini vermekteydi.” (1)
CIA, İngiliz İstihbaratı örneğini takip ediyor ve hedeflerini ilerletmek amacıyla İslam’ı kullanmaya çalışıyordu. Destekleyebilecekleri ve kontrol edebilecekleri karizmatik bir dini lider bulmak istediler ve Müslüman Kardeşler gibi gruplarla işbirliği yapmaya başladılar.
Nasır’ın yükselişi ile Kardeşlik, Suudi Arabistan ve Ürdün’deki Batı yanlısı Arap rejimleri tarafından da daha ciddi bir şekilde görülmeye başlandı. Rejimlerini elde tutabilmek için, Nasır’dan ilham alan Arap milliyetçiliğinin yükselişine karşı toplayabilecekleri tüm halk desteğine ihtiyaçları vardı.
Müslüman Kardeşler, Nasır’a karşı bariz bir müttefikti, çünkü 1954’te kendisine karşı başarısız bir suikast girişiminin ardından Nasır, Müslüman Kardeşleri Mısır’dan çıkarmıştı. Kardeşlik, özellikle Nasır’ın dini siyasetin dışında tutan politikalarını reddetmekteydi. Resmi anlamda yasa dışı bir örgüttü, ama Mısır’da laik rejime karşı etkili ve aktif olarak, genellikle de İngiliz İstihbaratı ile el ele, çalışmalarına devam etti. Haziran 1955’te MI6, güçlü sol eğilimler ve Mısır’la birleşme arzusu gösteren yeni hükümete karşı kışkırtmak amacıyla Suriye’deki Kardeşlik’e yaklaşmaktaydı (2).
Nasır’ın, Mısır tarafından Süveyş’in ele geçirildiğini ilan etmesiyle Kardeşlik daha da önemli bir varlık haline geldi. Yazar Stephen Dorril bu hareketin İngiltere’den nasıl görüldüğünü şöyle anlatıyor:
“26 Temmuz’da İskenderiye’de sakin, ancak Londra tarafından histerik olarak tanımlanan bir konuşma yapan Nasır, tamamen yasal bir bakış açısıyla hissedarları satın alma kararından başka bir şey olmayan kamulaştırma politikasını ilan etti. Downing Street’teki o gece, İngiltere Başbakanı Eden’ın karara yönelik kızgınlığı konuklar tarafından da fark edilmişti… Eden tarafından toplanan savaş konseyinin toplantısı, sabah 4’e kadar devam etti. Duygusal bir konuşma yapan Başbakan meslektaşlarına, ‘Nasır tarafından soluk borularının sıkılmasına izin verilemeyeceğini’ söyledi. Eden sözlerine şöyle devam etti: ‘Müslüman Mussolini yok edilmeli. Onun ortadan kaldırılmasını istiyorum ve Mısır’da anarşi ve kaos olması umurumda değil.” (3)
Eski Başbakan Churchill, Mısırlılar hakkındaki sözleri ile Eden’ın öfkesini daha da körükleyerek şöyle dedi: “Eğer bize karşı daha fazla küstahlık edecek olurlarsa, Yahudileri üzerlerine salarız ve onları içinden bir daha asla çıkamayacakları bir çukura sokarız.” (4)
Zamanın Dışişleri Bakanlığı üyesi Sir Anthony Nutting, Nasır’a karşı yürütülen kampanyanın yavaş ilerleyişinden dolayı öfkeli olan Eden’den aldığı kızgın bir telefon görüşmesinden bahseder. Eden öfkeli bir şekilde şöyle der: “Bana gönderdiğin bu saçmalık da ne? … Nasır’ı izole etme ya da senin deyiminle onu “etkisiz hale getirme” saçmalığı da neyin nesi oluyor? Yok olmasını istiyorum, anlamıyor musun? Onun öldürülmesini istiyorum…” (5)
İstenilen darbenin önünü açmak için İngiliz Enformasyon Araştırma Departmanı (IRD) harekete geçirildi. Mısır’daki radyo yayınlarını kontrol etme çabalarını hızlandırdılar ve BBC, Londra Basın Servisi ve Arap Haber Ajansı’ndan sahte haberler yayınladılar. Nasır’ın tüm Orta Doğu petrol ticaretini ele geçirmeyi planlandığını öne süren sahte belgeler oluşturuldu ve Mısırlı muhaliflerin eski Naziler tarafından yönetilen bir toplama kampına gönderildiğini iddia eden sahte bir rapor yayınlandı. (6)
İngilizler, Nasır’ın görevden alınmasından sonra Mısır’ın başına kimin geçeceğine karar vermekte sorun yaşıyorlardı. MI-6, eski Vefd partisi üyeleri ve eski başbakan Nahas Paşa’nın müttefikleri ile toplantılar yaptı. Nasır tarafından görevden alınıp ev hapsi ile cezalandırılan Özgür Subaylar lideri General Naguib olası başkan olarak görülüyordu; bazı İngiliz çevreleri ise en münasip aday olarak gördükleri Mısır kraliyet ailesinden Prens Abdul Munim’in kral yapılmasını savunmaktaydı. (7)
Dorril’e göre, İngilizlerin Nasır’ı devirmek için kendi safına çektikleri adamların en önemlisi, kendisine Mısır’ın en azılı düşmanı İsrail hakkında istihbarat sağlanarak temas halinde tutulan Mısır İstihbarat subayı İsameddin Mahmud Halil’di. Dorril bir Mossad şefinin bu durumla ilgili açıklamalarını aktarıyor: “İsrail’in güvenliğine onun hakkında gizli bilgi vererek zarar vermek, görünen o ki, İngilizlerin vicdanını rahatsız etmedi.”
Bu İngilizler için çok karmaşık bir dönemdi, çünkü o sırada, nihayetinde Ekim ayında Mısır’a gerçekleştirilecek askeri bir saldırıyı koordine etmek için İsrail ile birlikte çalışıyorlardı. (8)
Belli ki, Nasır’ın yerini alacak kesin bir adayın olmaması darbecileri durdurmamıştı. Dorril, “MI6 her nasılsa, Nasır’ın yerine bir alternatif olmasının kesinlikle gerekli olduğuna inanmıyordu. İstihbarat servisi, Nasır devrildikten sonra uygun adayların ortaya çıkacağından emindi.” sonucuna varıyor. (9)
Ağustos ayı sonlarında Nasır, İngiliz İstihbaratı’nın artan tehdidine karşı harekete geçti. Arap Haber Ajansı’nın ofisleri basıldı ve tutuklanan bazı çalışanlar İngiliz ajanı olduklarını itiraf etti. İki İngiliz diplomat sınır dışı edildi; bunlardan biri olan J. B. Flux, Avrupalıların yaşamlarını korumaya yönelik askeri bir müdahaleye bahane sağlayabilecek köktendinci ayaklanmaların teşvik edilmesi fikrine binaen “dini eğilime sahip öğrencilerle” temas halindeydi.
Diğer bazı İngiliz “işadamları” ve “diplomatlar” da tutuklanmış ya da sınır dışı edilmişti. Dorril, Nasır’ın etkili saldırısı nedeniyle, İngiliz İstihbaratının Süveyş Savaşı’ndan hemen önce “ülkede hiçbir varlığının kalmadığını” anladığını ve “MI6’nın suikast planları için yabancı ajanları kullanmak zorunda kaldığını” yazıyor. (10)
Sonunda tüm bu İngiliz tahribatı ve ajitasyonu, Ekim 1956’daki Süveyş Savaşı’nda gerçekleşen doğrudan askeri çatışmaya karar verildikten sonra bile başarısız oldu. Nasır’a yönelik halk desteği çok güçlüydü ve uluslararası toplum da İngilizlere karşı Nasır’ın tarafını tutarak Süveyş Kanalı’nın Mısır’a iade edilmesini istiyordu. Nasır, İngilizlerin kontrolü altında olmayan bir Mısır’ın lideri olarak ön plana çıkmıştı.
O zamandan beri İngiltere, Mısır hükümetlerine karşı sürekli olarak düşük seviyeli gizli bir savaş yürütmüştür: Ölümüne kadar Nasır’a karşı, yönetimi devralan Sedat’a ve hatta ondan sonra gelen Mübarek’e karşı, bugüne kadar bu durum aynı şekilde devam etmiştir. Laik Mısır hükümeti geleneksel olarak İslami terörizmin en sert düşmanlarından biri olurken, Mısırlı terör gruplarının en önemli destekçileri İngilizler olmuştur. Bu son ifade, çoğu İngiliz ve Amerikan vatandaşının sahip olduğu fikirlere tamamen aykırıdır; ancak bunu destekleyecek kanıtları takip eden sayfalarda sunacağız. (Bakınız: IV. Kaynakları ve Notları)
V. İslam Batı’nın Aleyhine Dönüyor
Said Aburish daha önce bahsi geçen Acımasız Bir Dostluk adını taşıyan kitabında Batı ve İslam ilişkileri ile alakalı üç dönemden bahseder. Bunlardan ilki, İngiltere’nin I. Dünya Savaşı’ndan sonra Arap kolonilerine yerleştirdiği kukla diktatörleri meşrulaştırmak için İslam’ı yardımcı bir araç olarak kullandığı dönemdir. İkinci aşama, İngiltere’nin (ve Amerika’nın) militan İslam’ı, Musaddık ve Nasır gibi Batı hâkimiyetiyle savaşmaya çalışan hükümetleri devirmek için bir güç olarak kullandığı dönemdir. Aburish şöyle yazıyor;
“Nasır ve Müslüman Kardeşler ve onun kolları ve Batı ile geleneksel Arap rejimlerinin destekçileri arasındaki mücadele 1967 Savaşı’na kadar devam etti. Batı’nın İslam’a alenen verdiği destek, İslami hareketlerin önderleri tarafından herhangi bir ön koşul olmaksızın kabul edildi.” (1)
Aburish, İslam’ın bu zamana kadar Batı’da iyi bir imaja sahip olduğunu belirtir. İslami hareket en çok komünizm karşıtı bakış açısıyla dikkatleri çekmişti ve muhafazakâr İslam’ın Batı’nın aleyhine dönebileceğine dair çok az öngörü vardı.
Aburish daha sonra üçüncü aşamayı tanımlamaya başlar;
“İslami hareketlerin gelişiminde üçüncü aşama 1967 savaşından sonra gerçekleşti. Nasır’ın yenilgisi temsil ettiği güç olan laiklik için de bir yenilgiydi; Nasır’ın düşmesiyle, Arap Orta Doğusu’ndaki kitlelerin siyasi liderliğini İslami hareketler üstlenmeye başladı.” (2)
1967’den sonra İslami hareketlerin gücü büyük ölçüde arttı. İslam teolojisi laikliğin yerini aldı ve Arap milliyetçiliğinin daha güçlü bir biçimi ortaya çıktı. Altı Gün Savaşında, İsrail Arap komşularını mağlup ederek Sina, Batı Şeria ve Golan Tepeleri’ni ele geçirirken Batı olan bitene seyirci kaldı.
Daha sonra Müslümanların çoğu, Batı’nın Araplara karşı İsrail’i tercih ettiğini anladı ve Batı’ya karşı kızgınlık arttı. Batı-İslam ilişkilerinin bu üçüncü aşaması, ağırlıklı olarak Batı karşıtı köktendinci İslamcı hareket fraksiyonlarının, yeni siyasi nüfuzlarını İslam dünyasında uygulamasıyla başlamış oldu.
Nasır’ın 1970’te ölmesinden ve yerine Enver El Sedat’ın geçmesinden sonra, yeni Mısır cumhurbaşkanı Sedat, son on altı yıl içerisinde Nasır’a karşı dört ayrı suikast girişiminde bulunmuş olmaları gerçeğine rağmen, Müslüman Kardeşler’in tutuklu tüm üyelerini serbest bırakarak militan İslam tehdidini yatıştırmaya çalıştı. Sedat daha sonra Suudi Arabistan Kralı Faysal ile güçlerini birleştirdi ve El Ezher İslam üniversitesinin yanı sıra Ed Dava, El İ’tisam gibi İslami hareketlerin sponsoru ve destekçisi oldular. Bu liderler en azından İslami hareketlerin yükselişini destekliyor gibi görünmenin kendileri için en iyisi olduğunu fark etmişlerdi. (3)
6 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye, Sina ve Golan Tepeleri’nde İsrail Ordusu’na sürpriz bir saldırı başlattı. 16 Ekim’de OPEC petrol fiyatlarını %70 oranında yükseltti ve ertesi gün Arap OPEC liderleri, İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına çekilmesine kadar Avrupa ve ABD’ye karşı ilerlemeli bir ambargo uygulayacaklarını açıkladılar.
Engdahl’ın Yüzyıllık Savaş adını taşıyan kitabı, İngiltere’nin “tarafsızlığını açıkça belirtmesine izin verilmesine” rağmen, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın, Ekim savaşı konusunda tarafsızlık beyan etmemesi için Almanya’yı nasıl ikna ettiğini anlatır. İngiltere, tüm bu zaman zarfında tarafsız kalmıştı ve Arap petrol ambargosunun uygulanmadığı birkaç Batılı ülkeden biriydi. (4)
Yom Kippur Savaşı 26 Ekim’de sona erdi, ancak öyle etkileri oldu ki Arap rejimleri birçok açıdan çok daha iyi bir duruma geldi. İlk olarak, nihayet İsrail’e karşı askeri anlamda etkili olmuşlar ve bazı toprakları geri kazanmışlardı. İkinci olarak, Arap rejimleri büyük bir halk desteği kazanmış ve İslamcı militanların sesi geçici olarak bastırılmıştı. Son olarak, Arap ülkeleri aniden petrol gelirlerindeki büyük artıştan faydalanmaya başlamıştı. 1973’ün başlarında 3,01 $ olan bir varil petrol, 1974’te 11.65 $’a yükselmişti. (5)
Engdahl, petrol fiyatlarındaki artışın daha önce Anglo-Amerikan Müesses Nizamı tarafından planlanan ve Mayıs 1973’te İsveç, Saltsjoebaden’de düzenlenen Bilderberg konferansında bahsi geçen bir şey olduğunu anlatıyor. Kissinger, daha önce riskli yatırımlar olarak görülen İngiltere’nin Kuzey Denizi petrol projelerinin kurtarılmasına yardımcı olan petrol fiyatlarına yapılan zammın bahanesini yaratan Arap-İsrail çatışmasının mühendisliğinde rol almış en önemli adamdı.
Ancak en yıkıcı etki, enerji fiyatlarındaki artışın Üçüncü Dünya sanayileşmesini hızlı bir şekilde durdurması, birçok ülkeyi yıllar boyunca enerji harcamalarını karşılamak için büyük miktarda borç para almaya zorlayarak, Üçüncü Dünya’nın Anglo-Amerikan bankalarına uzun vadeli borçlanmasının zemininin hazırlanmasıydı (6).
Savaştan sonra Müesses Nizam tarafından Nobel Barış Ödülü verilerek ödüllendirilen Kissinger; daha sonra, 1995’te Kraliçe Elizabeth’ten onursal şövalyelik unvanı alacaktı. (Bakınız: V. Kaynakları ve Notları))
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/BritIslam.htm>
Tamer Güner, 26.06.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri
Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>
III. Kaynakları:
1. The Biography of Dr. Mohammad Mossadegh, <www.jebhemelli.org/Mosadegh/English-Mosadegh.htm> jebhemelli.org 2. Killing Hope – U.S. Military and CIA Interventions Since World War II , William Blum, 1995 3. MI6 – Inside the Covert World of Her Majesty’s Secret Intelligence Service , Stephen Dorril, 2000
III. Notları: 1. Blum, p. 65 2. Dorril, p. 575 3. Dorril, p. 580 4. Dorril, p. 583 5. Dorril, p. 589 6. Dorril, pp. 592-593 7. Dorril, p. 592

IV. Kaynakları:
1. A Brutal Friendship, Aburish 2. MI6, Dorril 3. Descent to Suez – Foreign Office Diaries 1951-1956 , Sir Evelyn Shuckburgh, 1986
IV. Notları:
1. Aburish, p. 60-61 2. Dorril, p. 622 3. Dorril, p. 623 4. Shuckburgh, inside flap 5. Dorril, p. 613 6. Dorril, pp. 624-625 7. Dorril, p. 629 8. Dorril, p. 629-630 9. Dorril, p. 630 10. Dorril, p. 632-633

V. Kaynakları:
1. A Brutal Friendship, Aburish 2. A Century of War, Engdahl 3. Conspirators’ Hierarchy: The Committee of 300 , Dr. John Coleman, 1992 – order at 1-800-942-0821 4. What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman, 1984, special report, World In Review publications, 2533 North Carson Street, Suite J-118, Carson City, Nevada, 89706 – order by phone 1-800-942-0821 5. “The real Iranian hostage story from the files of Fara Monsoor, <www.freeamerica.com/world/world2.html> ” Harry V. Martin, 1995
V. Notları:
1. Aburish, p. 61
2. Aburish, pp. 61-62
3. Aburish, p. 62
4. Engdahl, p. 151
5. Engdahl, pp. 151-152
6. Engdahl, pp. 150-156
7. Aburish, p. 62
8. Aburish, p. 62
9. Committee of 300, p. 129, www.sedona.net/pahlavi/mrp.html and www.cbc.ca/news/indepth/iran/iran2.html
10. What the Malthusians Say <members.tripod.com/~american_almanac/malthsay.htm> , Establishment plans to stop Third World development and kill off useless eaters
11. What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman
12. BBC Persia brings down two Iranian regimes <www.iranian.com/History/2001/September/BBC/> , and The BBC In Ira <english.ohio-state.edu/people/odlin.1/courses/571/bbciran.htm> n
SA8690/TG299: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-III
Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 01.07.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order

Birinci Bölüm: İngilizler, Orta Doğu ve Radikal İslam
Arap rejimleri petrol fiyatlarındaki ani artış sonucu büyük ölçüde zenginleşmişti, ancak İslami hareketlerin tehdidi devam ediyordu. Suudi Arabistan Kralı Faysal, İslam’a destek veriyormuş gibi yapsa da, kraliyet ailesinin açgözlülüğünü, lüks yaşamını ve yolsuzluklarını sürekli eleştiren dini liderlere ve örgütlere sıklıkla baskı yapmak zorunda kalıyordu. Faysal, 1975 yılında, İslam’a saygısızlık ettiği gerekçesiyle bir televizyon kanalına saldıran Musad’ın fanatik kardeşini idam etmesine misilleme olarak yeğeni Prens Faysal Musad tarafından öldürüldü. (7)
Mısır’da Sedat rejimi, 1978’de İsrail ile Camp David Anlaşması’nı imzaladıktan sonra İslami hareketlerin aşırı baskısı altına girdi. Bu durum, 6 Ekim 1981’de Müslüman Kardeşlerin bir kolu olan İslami Cihad üyeleri tarafından Sedat’ın öldürülmesiyle sonuçlandı.
Suriye’de 1982’de Hama kentinde Müslüman Kardeşler ile Suriye hükümeti arasında büyük bir çatışma yaşanmış ve 20.000 kişi hayatını kaybetmişti. Sonrasında Suriye Devlet Başkanı Esad, Müslüman Kardeşler güçlerinin ABD yapımı teçhizatla donandığını açıkladı. Aburish, bu olayların hiçbirinin militan İslam’ın kullanılma biçimini değiştirmediğini belirtiyor;
“Hama olayı, Sedat ve Faysal suikastları ve daha az ses getiren eylemler, Batı’nın ve Arap vekil rejimlerinin İslami hareketlere yönelik desteğini kesmemiş ve Suudi Arabistan ve Mısır, kendi devlet propaganda cihazlarının İslam yanlısı kullanımına izin vermişti… Ve her zaman bölücü hareketleri destekleme eğiliminde olan İsrail, İslam’ın başka bir destekçisi olarak gün yüzüne çıkarak Müslüman Kardeşler ve Filistin İslami hareketi Hamas’ı fonlamaya başladı.” (8)
Bu dönemde İslami hareketin en dikkat çekici başarısı elbette İran Şahı’nın devrilmesi ve Ayetullah Humeyni’nin İslami diktatör olarak yerleştirilmesiydi. İngiliz İstihbaratı, 1953’te Musaddık’ı devirmek ve Şah’ı geri getirmek için İran’ın mollaları ve ayetullahları ile olan bağlantılarını kullanmıştı. Bu bağlantılar daha sonra da devam ettirilecek ve rejimin gözden düşmesiyle Şah’ı devirmek için tekrar kullanılacaktı.
İran İslam Devrimi’nin kuruluş tarihine göre, Humeyni isyanı spontane ve popülisttir ve halk tarafından nefret edilen ama ABD tarafından yürekten desteklenen baskıcı bir diktatörlüğü devirmiştir. Şah hükümetinin bir demokrasi olmadığı ve CIA tarafından eğitilen gizli servisinin dünyanın en etkili istihbarat örgütlerinden biri olduğu doğrudur. Ama bu döneme ilişkin ifade edilmeyen şey, Ayetullah adına İngiliz sponsorluğunda yürütülen büyük halkla ilişkiler kampanyasından önce Şah hükümetinin, nüfusun büyük çoğunluğu tarafından sevilmekte olduğudur.
Musaddık’ın devrilmesinden sonra Şah, yurttaki popülaritesini artıran bir dizi milliyetçi politikayı uygulamaya geçirmeye başladı ama bazı eylemleri Anglo-Amerikan Müesses Nizamı’nı endişelendirmekteydi. İlk olarak, İtalyan petrol şirketi ENI ile petrol anlaşmaları imzaladı. Daha sonra 1963 yılında, Beyaz Devrim olarak bilinen bir dizi popüler reformu uygulamaya geçirdi. Şah, Nasır’a paralel ve Müesses Nizam’ın hiç de hoşuna gitmeyen bir şekilde milliyetçi bir politika izlemeye başlamıştı:
* Üst sınıflardan arazi satın aldı ve krallığın arazisini kendisininkiyle birlikte, kiracı durumundaki çiftçilere ucuza geri sattı ve yarım milyondan fazla insanın toprak sahibi olmasını ve eski feodal sistemin sona ermesini sağladı. * Kadınlara oy kullanma hakkı ve peçenin kaldırılması gibi dindar kesimin hoşuna gitmeyen “Batılılaştırıcı” hamleleri hayata geçirdi. * 90 milyar dolarlık bir nükleer enerji programını başlattı. * İngiliz İmparatorluğu’nun hâkim olduğu zamanlarda oluşan ve yüzyıllardır devam eden kazançlı afyon endüstrisini ortadan kaldırmak için harekete geçti. (9)
1973’te The Economist dergisi, “İran Orta Doğu’nun Sonraki Japonyası mı?” başlığıyla ön kapağında İran’a yer verdi. İran ekonomisi, 1965-1973 yılları arasında her yıl %7-8 oranında büyümüş ve dünyanın gelişmekte olan ülkelerinin izlemesi için bir örnek haline gelmişti. Anglo-Amerikan Müesseses Nizamı’na göre bu devam etmesine izin verilecek bir şey değildi.
Müesseses Nizam’ın kuruluş hedefleri, Lord Bertrand Russell gibi politika yapıcılar tarafından formüle edildiği ve Kissinger, Zibigniew Brzezinski ve Robert McNamara (Dünya Bankası başkanı) gibi kişilerin yanı sıra, Dünya Vahşi Yaşam Fonu ve diğer çevreci grupları kontrol eden İngiliz elitleri tarafından savunulduğu şekliyle, dünya nüfusunun azaltılması ve sanayileşmenin engellenmesi üzerine odaklanmıştı. İran’ın da yerle bir edilmesi gerekiyordu. (10)
Şah yönetimine yapılan saldırı, İngiliz İstihbaratı tarafından desteklenen ve manipüle edilen Müslüman Kardeşler, İran mollaları ve ayetullahları aracılığıyla gerçekleşti. Eski bir İngiliz İstihbarat ajanı olan ve kitap ve monografilerinde Anglo-Amerikan Müesses Nizamı’nın sosyalist bir dünya hükümeti planını ayrıntılı şekilde yazan Dr John Coleman, İran İslam Devrimi (11) üzerine yazdığı raporda; Müslüman Kardeşler’in “T.E. Lawrence, E.G. Browne, Arnold Toynbee, St John Philby ve Bertrand Russell gibi İngiliz Orta Doğu istihbaratının büyük isimleri tarafından oluşturulduğunu” ve misyonlarının “Orta Doğu’yu geride tutarak doğal kaynaklarının ve petrolünün yağmalanmaya devam edilmesini sağlamak…” olduğunu ifade ediyor.
Dr. Coleman, 1980’de Özgür İran Radyosu’nun yayınlarının Şah’ın düşmanlarını dört kategoriye ayırdığını yazar: 1. İsrailli Shin Bet tarafından satın alınan İranlı politikacılar, 2. CIA’nın ajan ağı, 3. Feodal toprak sahipleri, 4. Masonlar ve Müslüman Kardeşler (aynı düşman olarak görülüyor).
Raporunda Dr. Coleman, şöyle yazıyor:
“İran’da bir zamanlar, mollaların ‘İngiltere’de imal edilmiştir’ etiketine sahip olduğuna dair bir şaka bile vardı.”
Şah 1963 yılında modernleşme planını uygulamaya koyduğunda, Ayetullah Humeyni dini muhalefetin lideri olarak ortaya çıktı. 1964’te İran’dan sürgün edilinceye kadar Humeyni dini şehir Kum’da bulunuyordu. Dr. Coleman, Özgür İran Radyosu’nun, Humeyni Kum’dayken “İngilizlerden aylık maaş aldığı ve efendileri İngilizlerle sürekli temas halinde olduğu” iddiasını aktarıyor.
Humeyni İran’dan sürüldükten sonra Irak’a yerleşti. 1978’de Irak hükümeti tarafından tutuklanıp sınır dışı edilene kadar birkaç yıl orada yaşadı. Daha sonra Humeyni’ye “İslami çalışmalarına” devam etmesi için Fransa’ya sığınma teklifinde bulunma önerisi getirmesi için Fransa Cumhurbaşkanı D’Estang’a baskı yapıldı. Humeyni Fransa’da iken, Batı tarafından tanınan bir kişi ve Şah karşıtı İslam devriminin sembolü haline geldi.
Coleman şöyle yazıyor:
“Humeyni, Chateau Neauphle köyüne yerleştirildikten sonra, çoğu BBC’den, CIA ve İngiliz istihbaratından olmak üzere, sürekli ziyaretçileri olmaya başladı.”
Aynı zamanda Uluslararası Af Örgütü, Şah hükümetine karşı yürüttüğü yoğun kampanyayı, işkence ve diğer korkunç insan hakları ihlalleri suçlamalarıyla devam ettiriyordu. Uluslararası basın, bu temayı alarak tüm dünyaya taşıdı.
BBC daha sonra Ayetullah’ın temel destekleyicisi haline geldi. Dr. Coleman şöyle yazıyor:
“Humeyni’nin köylüleri ayaklandıran konuşma kasetlerini hazırlayan ve İran’daki mollalara dağıtan BBC’ydi. Sonra BBC, Şah’ın SAVAK’ı tarafından yapılan işkenceleri dünyanın dört bir yanına duyurmaya başladı… Eylül ve Ekim 1978’de, Humeyni’nin kışkırtıcı zırvalıklarını Farsça olarak İran’da yayınladı. Bu sırada Washington Post ise, ‘BBC İran’ın bir numaralı halk düşmanıdır’ diyordu.”
BBC Farsça Servisi, Humeyni’nin söylemek istediği her şeyi aralıksız yayınladığı için İran’da “Ayetullah BBC” lakabını almıştı (12). Kısa bir süre sonra çoğu hassas genç öğrencilerden oluşan İran halkının büyük bir kesimi, Şah’ın gerçekten kötü olduğuna ve Ayetullah’ın önderliğinde saf Şii İslam’a geri dönmenin, ülkelerini kurtarmanın tek yolu olduğuna ikna olacaktı. İngiliz uşağı Zbigniew Brzezinski tarafından manipüle edilen Carter Yönetimi, daha sonra Şah’ı devirmek ve Humeyni’yi onun yerine getirmek için İngilizlerle işbirliği yapmaya başladı.
Dr. Coleman, Carter’ın Trilateral Komisyonu üyesi George Ball’u, Basra Körfezi’ndeki ABD politikasıyla ilgili bir komisyonun başına atadığını anlatıyor. Ball’un tavsiyesi, ABD’nin Şah rejimine verdiği desteği geri çekmesiydi. Dr. Coleman, Şah’ın kendi anılarından Amerikan duruşu ile ilgili şu alıntıyı yapıyor:
“O zaman bilmiyordum, belki de bilmek istemiyordum – ama artık benim için durum açık, Amerikalılar benim devrilmemi istiyordu. Ball’un İran danışmanı olarak Beyaz Saray’a ani bir şekilde atanması hakkında ne yapacaktım? Ball’un İran’ın dostu olmadığını biliyordum. İran hakkında özel bir rapor üzerinde çalıştığını anlamıştım. Ama kimse bana bırakın raporun sonucunu, hangi alanları kapsadığını bile bildirmedi. Aylar sonra sürgündeyken raporu okudum ve en büyük korkularım doğrulandı. Ball, beni ve nihayetinde ülkemi yüzüstü bırakmak isteyen Amerikalılar arasındaydı.”
1979’da tahttan inen Şah, kendisini mülteci olarak bile kabul etmeyip ailesiyle birlikte Mısır’a sığınmaya zorlayan “sağlam müttefiki” ABD’ye ülkesini bırakmıştı. Amerikan elçiliğinin devralınması sırasında Ayetullah’ın destekçileri, Amerikalıları 444 gün boyunca rehin tuttuklarında anti-demokratik ve İsrail karşıtı olan İslami hareketin ayrıca Batı karşıtı da olduğu tüm dünya tarafından açıkça görülmüştü. Yine de Anglo-Amerikan Müesses Nizamı, radikal İslam’ı desteklemeye ve teşvik etmeye devam edecekti.
1977’de, ileride ele alacağımız Butto, Pakistan’da devrildi; 1979’da İran Şahı devrildi; 1981’de Sedat suikasta kurban gitti ve 1982’de Müslüman Kardeşler Suriye’de ayaklandı. 1977’den önce Orta Doğu, milliyetçi politikalar ve yüksek petrol fiyatları sayesinde Batı ile istikrar, sanayi ve ekonomi anlamında eşitliği sağlamanın eşiğindeydi; ancak 80’lerin başında Orta Doğu alevler içinde kalacaktı. (Seçkin Deniz’in Notu: İlginç bir şekilde 12 Eylül 1980’da Türkiye’de yapılan askerî darbeyi pas geçen klasik bir batılı anlatıya dikkat ediniz, benzer bütün yayınlarda Türkiye’ye ait plan ve operasyonların özel olarak saklandığına dikkat ediniz.)
Mısır sarsılıyordu ve Mübarek, gücü titrek bir şekilde elinde tutuyordu. Her ikisi de Batı tarafından silahlanmış olan İran ve Irak uzun sürecek savaşlarına başlıyordu. İsrail ve Suriye iç savaşın yaşandığı Lübnan’ı ve Rusya da isyancıları Pakistan tarafından desteklenen Afganistan’ı işgal ediyordu. İngilizler tarafından savunulan ve Amerikalılar tarafından da benimsenen, nüfusun azaltılması ve sanayileşmenin engellenmesi planı için büyük bir başlangıç yapılmıştı. (Bakınız: V. Kaynakları ve Notları)
VI. Afganistan, Pakistan, ISI ve BCCI
3 Temmuz 1979’da, Zbigniew Brzezinski gibi danışmanların ısrarı üzerine Başkan Carter, Afganistan’da iktidarda bulunan komünist rejime muhalif fundamentalistlere gizlice yardım yapılmasına izin veren bir direktif imzaladı (1). Bu durum, büyük olasılıkla doğrudan Sovyet müdahalesine yol açacak bir hareket olarak anlaşıldı ve aynı yılın 24 Aralık’ında, Afgan hükümeti tarafından davet edilen Rus ordusunun, hükümet varlıklarını isyancı saldırılardan korumak için pozisyon almasıyla tam da böyle oldu.
Afgan Savaşı’nın başından itibaren CIA, Pakistan İstihbaratı (ISI) ile işbirliği yaptı ve isyancı mücahit savaşçıları finanse etti. Bugün genel olarak radikal İslam’ın en büyük desteği, mücahitlerin Sovyet güçlerine karşı yürüttükleri başarılı cihat sonucunda aldığı düşünülmektedir. Sovyetler 1989’un başlarında Afgan topraklarından çekildiklerinde ülke, daha sonra dikkatlerini Batı’ya çeviren on binlerce işsiz İslami paralı askerle baş başa kalmıştır.
Afganistan’ın tarihi her zaman, daha önce İngiltere’nin kolonisi olan Pakistan ile yakından bağlantılı olmuştur. İngilizlerin alt kıtaya katılımı, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi (BEIC) tüccarlarının İslam Babür İmparatoru Cihangir tarafından ticaret noktaları kurmalarına izin verildiği on yedinci yüzyılın ilk yıllarına kadar uzanır. Hindistan’daki doğrudan İngiliz hâkimiyeti, Robert Clive liderliğindeki BEIC kuvvetlerinin, Plessey Muharebesi’nde Bengal’in Nawab ordusunu yendiği tarih olan 1757’de başlar. 1803’te Babür İmparatorluğu’nu yönetenlere BEIC’ten emekli maaşı bağlanmasıyla Britanya’nın alt kıta üzerindeki kontrolü daha da arttı.
Modern Pakistan’ın merkezi olan İndus Nehri Vadisi, 1848-1849’da Sih İmparatorluğu’nu ele geçirmeyi sağlayan başarılı bir kampanya sonucunda, İngiltere’nin Pencap’ı almasıyla İngilizlerin kontrolü altına girmiştir. O zamandan beri, bugün Hindistan ve Pakistan olarak adlandırılan bölgeler, Britanya İmparatorluğu geri çekilip 1947’de iki ulus oluşturana kadar sürekli olarak İngilizler tarafından yönetilmiştir.
İngiltere geri çekildiğinde, gelişmekte olan Pakistan Ordusu’na yol göstermek (ve kontrol altında tutmak) için bazı İngiliz subayları geride kaldı. Bunlardan biri, Pakistan Ordusu Genelkurmay Başkan Yardımcısı olarak 1948 yılında Pakistan’ın Servisler Arası İstihbaratını (ISI) kuran Tümgeneral Walter Joseph Cawthorn idi.
Cawthorn, 1939-1945 yılları arasında Orta Doğu, Hint ve Güneydoğu Asya bürolarında operasyonlar yürüten Avustralya doğumlu bir İngiliz İstihbarat (MI-6) ajanıydı. 1958’de İngiliz Kraliyeti tarafından şövalye ilan edildiğinde Sir unvanını aldı ve daha sonra Avustralya’da Gizli İstihbarat Servisi’nin (2) başkanı olarak görev yaptı.
Pakistan istihbarat servisi ISI, aslında Keşmir ve diğer sınır sorunları üzerinde Hindistan’a karşı ilk yıllardaki savaşlarda Pakistan’ı savunmak için oluşturulan bir askeri istihbarat servisiydi ama yıllar içinde CIA’nın Pakistan versiyonu haline dönüştü ve İngiliz İstihbaratı ile yakın ilişkilerini sürekli devam ettirdi.
ISI’nin gücü, Pakistan’ın halk tarafından seçilen ilk sivil lideri olan sosyalist Zülfikar Ali Butto’nun 1971’de ortaya çıkmasına kadar ilk yirmi yıl boyunca arttı. Butto hemen Nasır, Musaddık ve Şah ile aynı milliyetçi özellikleri sergiledi ve İngiliz hükümeti ile Batı’nın gözünden düştü. Butto 1972’de ülkesini İngiliz Milletler Topluluğu’ndan çekti ve Rusya, Çin ve Arap ülkeleriyle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başladı.
1977’de kaçınılmaz darbe gerçekleşti ve Cumhurbaşkanı Butto, Gulam Jilani Han’ın ısrarı ile 1976’da Butto tarafından Genelkurmay Başkanlığına atanan General Ziya ül-Hak tarafından devrildi. Butto, Pakistan’daki hapishane hücresinde kaleme aldığı Eğer Suikaste Uğrarsam adını taşıyan kitabında, ISI ile olan sürekli mücadelelerini ve uğradığı ihaneti uzun uzadıya anlatır.
Ayrıca Kissinger’ın Pakistan’ın nükleer enerji programını ilerlettiği için onu nasıl tehdit ettiğini de anlatarak şöyle dediğini aktarır:
”Seni ibret alınacak bir hale getireceğiz!”
Öyle de olmuş ve Butto, dünyanın dört bir yanından devlet başkanlarının itirazlarına rağmen, 1978 yılında sahte bir mahkeme tarafından yargılandıktan sonra idam edilmiştir. (3)
Müslüman Kardeşlerin radikal bir sözcüsü, birkaç yıl sonra şöyle diyecekti:
“Kardeşlik, İran ve Pakistan’ı devraldı. Butto, Batı’nın İslam’a müdahalesine karşı çıkıyordu. Butto Pakistan’ın olmadığı her şeydi. Bu yüzden onu öldürdük. Ve onun ölümünü başkalarına bir uyarı olarak kullanacağız.” (3a)
İngiltere’nin Pakistan yeraltı dünyası ile ilişkisi, BCCI (Bank of Credit and Commerce International / Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası) skandalına bir bakışla netleşiyor. BCCI, Pakistanlı bankacı Ağa Hasan Abedi tarafından 1972 yılında kurulan ilk Üçüncü Dünya çokuluslu bankasıdır.
Başlangıçta Abu Dabi’den Şeyh Zayed tarafından finanse edilen BCCI’nın 2.5 milyon dolarlık işlem hacmi, 1991’de kapatılırken 23 milyar dolara kadar çıkmıştı. Banka, petrol endüstrisi aracılığıyla Orta Doğu’ya akan para nehrinden yararlanmak için tam zamanında kurulmuştu.
BCCI’nin uluslararası nüfuz elde etmek için yaptığı ilk hamlelerden biri, 1976 yılında merkezi İsviçre’nin Cenevre kentinde bulunan Banque de Commerce et Placements (BCP)’nın %85’inin satın alınmasıydı. BCCI bu bankayı devraldıktan sonra Alfred Hartmann’ı müdür olarak atamıştı.
Hartmann daha sonra BCC Holding’in finans müdürü oldu ve böylece BCCI’nin en etkili direktörlerinden biri haline geldi. Hartmann, Rothschild ailesiyle olan bağlantıları sayesinde İngiliz bankacılık sektörünün bir üyesi olmuştu; N.M. Rothschild and Sons Şirketi’nin Londra’daki yönetim kurulu üyesi ve Zürih’teki Rothschild Bank AG’nin de başkanıydı. (4) (Bakınız: VI. Kaynakları ve Notları)
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/BritIslam.htm>

Tamer Güner, 01.07.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri
Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>

V. Kaynakları:
1. A Brutal Friendship, Aburish 2. A Century of War, Engdahl 3. Conspirators’ Hierarchy: The Committee of 300 , Dr. John Coleman, 1992 – order at 1-800-942-0821 4. What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman, 1984, special report, World In Review publications, 2533 North Carson Street, Suite J-118, Carson City, Nevada, 89706 – order by phone 1-800-942-0821 5. “The real Iranian hostage story from the files of Fara Monsoor, <www.freeamerica.com/world/world2.html> ” Harry V. Martin, 1995
V. Notları:
1. Aburish, p. 61
2. Aburish, pp. 61-62
3. Aburish, p. 62
4. Engdahl, p. 151
5. Engdahl, pp. 151-152
6. Engdahl, pp. 150-156
7. Aburish, p. 62
8. Aburish, p. 62
9. Committee of 300, p. 129, www.sedona.net/pahlavi/mrp.html and www.cbc.ca/news/indepth/iran/iran2.html
10. What the Malthusians Say <members.tripod.com/~american_almanac/malthsay.htm> , Establishment plans to stop Third World development and kill off useless eaters
11. What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman
12. BBC Persia brings down two Iranian regimes <www.iranian.com/History/2001/September/BBC/> , and The BBC In Ira <english.ohio-state.edu/people/odlin.1/courses/571/bbciran.htm> n

VI. Kaynakları:
1. The Outlaw Bank: A Wild Ride Into the Secret Heart of BCCI , Jonathan Beaty and S.C. Gwynne, 1993 2. The Nefarious Activities of Pak I.S.I <www.vhp.org/englishsite/g.Challenges/fislamicterrorism/Nefarious_ISI/nefarious_activities_of_pak_03.htm> ., website 3. <www.robbevans.com/html/bccidoc03.html> “Breaking the Bank,” commentary, Wall Street Journal Europe, 8-03-01 4. British India <www.sscnet.ucla.edu/southasia/History/British/BrIndia.html> , ucla.edu 5. Killing Hope ,William Blum, 1995 6. Afghanistan- The Bear Trap, the Defeat of a Superpower , Mohammad Yousaf and Major Mark Adkin, 1992 7. Bin Laden – The Man Who Declared War On America , Yossef Bodansky, 1999
VI. Notları:
1. Interview With Zbigniew Brzezinski <members.aol.com/bblum6/brz.htm> , Le Nouvel Observateur 2. “First Supplement to A Who’s Who of the British Secret State” LOBSTER <www.lobster-magazine.co.uk/> magazine, May 1990 <www.subcontinent.com/sapra/military/military20010920a.html> “Pakistan’s Inter Services Intelligence in Afghanistan,” SAPRA INDIA There to the Bitter End <www.7rar.asn.au/Books/bookreviews.htm> , Anne Blair 3. Zulfikar Ali Bhutto biography <www.ppp.org.pk/zab.html> , ppp.org <www.geocities.com/TheTropics/3328/idr00006.htm> “ISI and its Chicanery in Exporting Terrorism,” by Maj Gen Yashwant Deva, The Indian Defence Review 3a. What Really Happened In Iran, Coleman, p.16, 1984 World In Review, 1-800-942-0821 4. “The Real Story of the BCCI, <www.larouchepub.com/other/1995/2241_bcci.html> ” Bill Engdahl and Jeff Steinberg, EIR, 10-13-95 5. Beaty and Gwynne, p. xv 6. Beaty and Gwynne, p. 118 7. Beaty and Gwynn, pp. 48-49 8. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_aga_khan.html> “Sadruddin Aga Khan: Mujahideen Coordinator,” Scott Thomspon and Joseph Brewda, EIR, 10-13-95. The WWF has been used and abused by British Intelligence since its inception in 1961, as documented by British investigative journalist Kevin Dowling. See related article and stories by Dowling in Noseweek magazine. 9. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_bcci.html> “The Real Story of the BCCI,” Bill Engdahl and Jeff Steinberg, EIR, 10-13-95 10. Beaty and Gwynn, p. 146, also pp. 251, 262, 279, 286-7, 324, 346 11. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_mujahideen_control.html> “The Anglo-American Support Apparatus Behind the Afghani Mujahideen,” Adam K. East, EIR, 10-13-95 12. Beaty and Gwynne, p. 101 13. Beaty and Gwynne, p. 106 14. Beaty and Gwynn, p. 346, and <www.apfn.org/apfn/BCCI.htm> “The BCCI Affair,” overview and key documents 15. <www.a1b2c3.com/drugs/opi012.htm> “Opium History, 1979 To 1994” Alfred McCoy 16. <www.thirdworldtraveler.com/CIA/CIAdrug_fallout.html> “Drug Fallout,” Alfred McCoy, and Pakistan’s statement <www.un.int/pakistan/03971028.htm> to the UN regarding drug trafficking 17. <www.fromthewilderness.com/free/ww3/10_10_01_heroin.html> “The Lies About Taliban Heroin,” Michael C. Ruppert, FTW 18. Blum, pp. 338-352 and <www.fromthewilderness.com/free/ww3/08_01_98_osama_bin_laden.html> “Osama Bin Laden – A CIA Creation and its ‘Blowback,'” Mike Ruppert citing McCoy regarding Hekmatyar’s six labs, and <rawa.fancymarketing.net/gul-kgb.htm> “Gulbuddin Hekmatyar Had Links With KGB,” Imran Akbar 19. “War In Afghanistan Spawned A Global Narco-Terrorist Force, <www.larouchepub.com/other/1995/2241_afghansi_intro.html> ” Steinberg, 10-13-95 EIR 20. Yousef, pp. 40-41, 233-235 21. “CIA ‘tried to kill Afghan warlord,’ <news.bbc.co.uk/1/hi/world/south_asia/1978619.stm> ” BBC, May 10, 2002 22. Yousef, p. 115 23. Bodansky, pp. 101-102
SA8708/TG300: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-IV
Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 10.07.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order

Birinci Bölüm: İngilizler, Orta Doğu ve Radikal İslam
BCCI (Bank of Credit and Commerce International / Uluslararası Kredi ve Ticaret Bankası) başlangıçta gevşek bankacılık kısıtlamaları ile ünlü Lüksemburg’da şirketleşti ve kısa bir süre sonra açılan şube ve holding şirketleri ile dünya çapında yayıldı: Cayman Adaları, Hollanda Antilleri, Hong Kong, Abu Dabi, Washington DC ve hemen hemen her yerde.
Ancak, 1980 yılında, BCCI nihayet Bank of England’a başvurarak lisans aldı, zaten en fazla şube İngiltere’de bulunmaktaydı. Aslında, BCCI’nın birincil ekonomi danışmanlarından biri eski İngiltere Başbakanı (1976-79) Lord James Callaghan (5) idi. BCCI bir Pakistanlı tarafından kurulmuş olabilir ama sonunda İngiltere merkezli ve İngiliz kontrolündeki bir bankaydı.
Yıllar geçtikçe BCCI, bir bankanın; uyuşturucu parası aklama, silah ticareti, rüşvet, dolandırıcılık, vb dâhil olmak üzere, girebileceği hemen hemen her türlü yasa dışı işe bulaştı. CIA tarafından çok kez kullanıldı, İran-Kontra skandalında rol oynadı, Kolombiyalı kokain karteli Medellin tarafından da kullanılan bir bankaydı ve hatta Panama’da Manuel Noriega’nın ülkesinden dışarı çıkardığı para için bir şube kuruldu.
BCCI kapatıldıktan sonra İngiliz The Guardian gazetesi, terörist Ebu Nidal’ın BCCI hesaplarını koruduğunu bildirdi. Skandalı haberleştiren Time muhabirleri Jonathan Beaty ve S.C. Gwynne, şöyle yazıyor:
“The Guardian’ın kaynaklarına göre, Nidal grubu uzun zamandır BCCI’nin Londra’daki bir şubesini, Batılı hedeflere saldırıda kullanılan parayı taşımak için kullanmıştı ve CIA’nın İngiltere’deki eşdeğeri olan MI5’in hesaplardan haberi vardı. BCCI bankacılarının kiminle uğraştıklarını tam olarak bildiklerine şüphe yok: Londra şubesindeki bankacılardan biri, milyarlarca dolarlık hesaplarını korumak için teröristlere her türlü hizmeti sunmaktan ne kadar endişeli olduklarını anlattı.” (6)
Ancak BCCI’nin temel amacı ve hızlı bir şekilde yükselişinin nedeni, Afganistan’da Sovyetler Birliği’ne karşı savaşan ISI ve mücahitlerle olan bağlantısıydı. Ziya ül Hak, Pakistan devlet başkanı olarak Butto’nun yerine geçtikten sonra, 1978’de, arkadaşı Fazıl Hak’ı Pakistan’ın Kuzey-Batı Sınır Eyaleti’nin valisi olarak atadı. Burası Hayber Geçidi üzerinden tonlarca uyuşturucu ve silahın kaçırıldığı Afganistan’ın sınır bölgesiydi. Fazıl Hak, BCCI’nin kurucusu Abedi’nin önemli bir dostu ve destekçisiydi ve BCCI milyonlarca dolarlık ISI uyuşturucu gelirini aklamak için kullanıldı (7).
Tesadüfen, 1983 yılında, İngiltere merkezli Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Pakistan’ın kuzeybatısında iki milli park oluşturulmasını önerdi. Doğal yaban hayatı açısından çok da uygun olmayan bu alanların, haşhaş yetiştiriciliği ve Afganistan’a mücahit akınları düzenlemek için mükemmel yerler olduğu daha sonra anlaşılacaktı. (8)
Eski Senato müfettişi Jack Blum, ABD Kongresi’ne verdiği ifade sırasında, BCCI’nin Afgan savaşıyla olan bağlantısı hakkında şunları söylemişti:
“Bu banka Afgan Savaşı’nın bir ürünüydü ve mücahitlere çok yakın olan insanlar, Afgan isyancı hareketine yardım ve destek sağlamada derinden rol oynayan birçok Pakistanlı askeri yetkilinin, dış yardım paramızı çaldığını ve BCCI’yi, çaldıkları bu parayı saklamak; dağıtmaları gerekirken çaldıkları Amerikan silahlarını pazarlamak ve mücahit gruplardan biri tarafından tasarlandığı anlaşılan eroinin satışından gelen fonları pazarlama ve yönetme işi için kullandıklarını söyledi” (9)
General Ziya Pakistan’ı ele geçirdiğinde büyük uyuşturucu işi, sahtekârlık ve dolandırıcılık için bütün parçalar yerine oturmuş oldu. Beaty ve Gwynne’ye göre Ziya, iktidarı ele geçirdiğinde BCCI kurucusu Ağa Hasan Abedi ile zaten “yakın ve işbirliğine dayalı bir ilişki” yaşamaktaydı (10).
General Ziya hükümeti, (Ziya’yı güçlendiren) ISI ve BCCI üçgeni, daha sonra İngiliz istihbaratı üzerinden gelen veri ile Afgan mücahitlerin CIA için ayaklanmasını yürütmeye devam etti. Afgan savaşı boyunca, Amerikan vergi mükelleflerinden elde edilen 5 milyar dolara yakın para savaş için kullanıldı ve Pakistanlı ISI, bu süre zarfında yaklaşık 83.000 Müslüman mücahit savaşçıya eğitim verdi.
Şimdi çoğu zaman göz ardı ediliyor olsa da, İngiltere’nin Afgan tecrübesinin gerçekleşmesindeki rolü çok önemliydi. Sovyetlerin Afganistan’ı işgalinden hemen sonra, İngiliz istihbarat ajanı Lord Nicholas Bethell, mücahitlerin sesi Özgür Kabil Radyosu’nu kurdu. Bethell, tüm kariyeri boyunca Rus ve Orta Doğu operasyonlarına katılmıştı ve İngiliz casusu Kim Philby’nin yakın arkadaşıydı.
Özgür Kabil Radyosu’nun diğer üyeleri arasında Winston Churchill III, eski Dışişleri Bakanı Baron Chalfont, Eski Dışişleri Bakanlığı Başkanı Lord Morrison ve İngiliz İstihbarat yetkilisi Ray Whitney yer alıyordu. 1981’de Lord Bethell, direnişe destek vermek için ABD turuna çıkan Başbakan Margaret Thatcher’a eşlik etti ve birlikte 60’ın üzerinde kongre üyesi ve senatörle bir araya gelerek, mücahitlere destek vermek için sürekli kulis yapan ABD merkezli Özgür Afganistan Komitesi’nin kurulmasına öncülük etti. (11)
Bir diğer İngiliz kuruluşu ise İngiliz gazeteci John Fullerton’un eşi tarafından ilk olarak Peşaver, Pakistan’da kurulan Afghan Aid UK adını taşıyordu. Bu grubun ana sponsoru, daha sonra ABD Kongresi Afganistan Özel Müşterek Görev Gücü önünde ABD desteğine yönelik lobi faaliyeti nedeniyle ifade veren İngiliz Vikont Cranbourne idi. Afghan Aid UK kuruluşuna, İngiliz hükümeti ve ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) tarafından önemli miktarda fon sağlanmıştı. (11)
İngiltere, Afganistan’da bir savaş çıkarmak için kulis yapıyordu, Amerikalı vergi mükelleflerinin bu savaşın giderlerini ödemesini istediler ve kendi menfaatleri için mali durumu manipüle ettiler. BCCI, 1991 yılında İngiltere Merkez Bankası tarafından, Rusya’nın çekilmesinden hemen sonra ve ancak o zaman, bir avuç Amerikalı araştırmacının cesur kampanyaları sayesinde kapatıldı. Beaty ve Gwynne şöyle yazıyor:
“İngiltere Merkez Bankası, 5 Temmuz 1991’de BCCI’ya tetiği çekmiş ve böylece Ağa Hasan Abedi’nin buluşunu küçük parçalara ayıran küresel bir zincirleme reaksiyon başlatmış olsa da, bunu isteksizce ve olağanüstü bir süre bekledikten sonra yapmıştı. Kahramanca olmaktan çok korkakçaydı; sadece Federal Rezerv Bankası ve Manhattan bölge savcısı arasında gerçekleşen bir ABD ittifakı sonrasında bunu yapmak zorunda kalmıştı.” (12)
BCCI ile ilgili son ABD kongre raporunda şu ifadeler yer alıyor:
“Anlaşma ile İngiltere Merkez Bankası aslında BCCI, Abu Dabi ve Price Waterhouse ile felaket niteliğindeki milyarlarca dolarlık çöküşten kaçınmaya çalışırken birbirleriyle işbirliği yapma karşılığında, BCCI’daki gerçek durumun gizli tutulması şartıyla bir plan içine girmiş oldu. Böylece Nisan 1990’dan itibaren, İngiltere Merkez Bankası artık BCCI’nın suçunun örtbas edilmesi işine istemeden de olsa ortak olmuştu.” (13)
BCCI Orta Doğulu teröristler, silah ve uyuşturucu kaçakçıları, Güney Amerika uyuşturucu kartelleri, organize suç lordları ve hatta ISI, Mossad, MI6 ve CIA gibi istihbarat servisleri için tercih edilen bir bankaydı.
Aslında o zamanki CIA müdür yardımcısı Robert Gates bir keresinde BCCI’dan şakayla “Sahtekârlar ve Suçlular Bankası” (14) diye bahsetmişti. En az on yıl boyunca İngiliz yetkililer tarafından rahatça çalışmasına izin verilen bankanın kapanmasından sonra da önemli kayıtları mühürlendi ve Amerikalı müfettişlerden saklandı. Skandal patlak verdiğinde medyanın tepkisi öncelikle BCCI’nin Amerikan bağlantıları ve CIA üzerine odaklandı ama sadece İngiliz kuruluşunun gizlilik ve hasar kontrolündeki uzmanlığı yüzünden. Büyük ihtimalle gerçek tüm ayrıntısıyla asla bilinemeyecek.
Afganistan’daki savaşın şiddeti azalıp Rusya’nın geri çekilmesi kaçınılmaz oldukça, durum çok daha karmaşık hale geldi. CIA fanatik bir Afgan hükümetinin kurulmasına direnmeye çalışırken Mücahitlere yönelik Amerikan desteği de azaldı. Yeni savaş lordları ortaya çıktı ve uyuşturucu kaçakçılığının diğer yolları, İran ve güneydeki Sovyet cumhuriyetleri aracılığıyla giderek daha fazla kullanılmaya başlandı. ABD Hükümeti’nin para ve silah kaynaklarının bozulması, uyuşturucu para kaynağının azalmasıyla birleşince BCCI’nın düşüşü de hızlanmış oldu.
Bu noktadada, uyuşturucu endüstrisine ve Afganistan’ı şekillendirmede olan etkisine odaklanacağız. Peter Dale Scott, Alfred W. McCoy ve Michael C. Ruppert bu alanda üç yetkili isim. Kısacası, bu adamların deneyimleri ve araştırmaları ile varılan sonuç, uyuşturucuların (en önemlisi kokain ve eroin) Batı destekli karmaşık üretim, dağıtım ve nakit akışı sistemlerine sahip petrol, altın ve elmas gibi kontrol edilen mallar olduğudur.
Bugün küresel uyuşturucu endüstrisi yılda yaklaşık 600 Milyar dolar üretiyor ve bu paranın büyük çoğunluğu Anglo-Amerikan bankalarına ve/veya Wall Street’e aktarılıyor (aklanıyor). Bu araştırmacılar, Batı istihbarat servislerinin en önemli görevlerinden birinin, Anglo-Amerikan finans sistemine uyuşturucu para akışının engellenmeden devam etmesini sağlamak olduğunu ifade etmektedir. (Ve evet, Londra merkezli BCCI, nereden bakılırsa bakılsın, bir Anglo-Amerikan bankasıydı.)
Ne denirse densin, İngiltere ve CIA’nın Afganistan’a müdahil olmasıyla afyon üretiminin de fırladığını belirtmekte fayda var. Yetmişli yılların başında yılda sadece 100 ton olan tahmini afyon hasatı, 1982 yılında 300 tona, 1983 yılında ise 575 tona yükselmiştir. Seksenlerin ve savaşın sonlarına doğru ise Afgan afyon üretimi yılda yaklaşık 1600 tona ulaşmıştır. (15)
CIA’nın uyuşturucu işi o kadar başarılıydı ki; 1981’de, Amerikan eroininin yaklaşık %60’ı, sadece iki yıl öncekine göre neredeyse ihmal edilebilir miktardaki katkıyla Afganistan’dan sağlanmıştı. Ürün Afganistan’da yetiştiriliyor, Pakistan-Afganistan sınırının her iki tarafındaki laboratuvarlarda eroine dönüştürülüyor ve daha sonra ABD ve Avrupa’ya kaçırılıyordu. Aynı anda sınırın kendi tarafındaki haşhaş mahsulünü azalttığı için aldığı uluslararası övgülere rağmen General Ziya hükümeti de eroin denizinde boğulmaktaydı ve Pakistan’ın eroin bağımlısı nüfusu 1981’de yaklaşık 5.000 iken 1985’e gelindiğinde 1.2 milyonun üzerine çıkmıştı. (16)
ABD önderliğinde Taliban rejimine karşı yürütülen savaşın, şimdiye kadar görülen en başarılı haşhaş yok etme programlarından birinin ardından meydana geldiğini de belirtmekte fayda var. Temmuz 2000’de Molla Ömer haşhaş yetiştirmeyi yasakladı ve Şubat 2001’de BM uyuşturucu kontrol yetkilileri, haşhaş üretiminin Taliban kontrolündeki bölgelerde sanal bir durma noktasına geldiğini doğruladı. Beklenen uyuşturucu geliri kaybı, Batı’nın Taliban’ı ortadan kaldırması için fazladan bir teşvik miydi? Bu durum Afgan çiftçilerin, Taliban rejiminden sonra en sevdikleri ihracat mahsullerine hızlı bir şekilde dönerken çok az direnç göstermelerinin sebebini de açıklar mı? (17)
CIA, Afganistan’a müdâhil olduğunda, istihbarat ve savaşı yönlendirmede rehberlik için neredeyse tamamen Pakistan istihbaratı ISI içindeki bağlantılarına bağımlıydı. Savaş geliştikçe Amerikan desteği, ISI’nin emriyle, Peşaver Yedilisi olarak bilinen yedi bağımsız Afgan mücahit savaş lordundan oluşan bir gruba yönlendirildi.
Sonunda yedi kişiden biri, Gülbeddin Hikmetyar adında bir savaş lordu, komünist geçmişine, radikal İslam yanlısı görüşlerine ve bariz Amerikan karşıtlığına rağmen Amerikan yardımının birincil alıcısı olarak ortaya çıktı.
Hikmetyar, Kabil Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi almış, daha sonra atılana kadar Kabil Askeri Akademisi’nde bulunmuştu. Hikmetyar, 70’lerin başında Müslüman Kardeşlerle bağlantı kurdu ve Afgan savaşı sırasında, klasik bir İslam eğitimi almamış olmasına rağmen, Hizb-i İslami ya da İslam Partisi adlı bir grubun lideri oldu. Yıllar geçtikçe Hizb-i İslami’nin takipçileri katı Müslüman fanatizmleriyle tanınacak (peçe takmayı reddeden kadınların yüzlerine asit atmalarıyla ünlü olmuşlardı) ve Hikmetyar Afganistan’ın en büyük afyon üreticisi olacaktı. Binlerce dönüm haşhaş tarlası vardı ve McCoy’a göre Hayber Geçidi’nin Pakistan tarafında en az altı eroin laboratuvarı bulunuyordu. (18)
Mart 1990’da ABD Meclisi Terörizm ve Konvansiyonel Olmayan Savaş Görev Gücü Cumhuriyetçi Araştırma Komitesi, CIA’nın Hikmetyar’ın “İslam Partisi” ile olan ilişkilerinden bahseden ve grubun yarattığı sorunları örtbas ettiği için onu eleştiren 19 sayfalık bir rapor sundu. Zaman içinde Hikmetyar’ın BCCI aracılığıyla parasını aklayan ve birçok rakip arasında en güçlü savaş lordu statüsünü sağlama almak için Rus KGB ile de işbirliği yapan bir ISI elemanı olduğu ortaya çıkacaktı. EIR’den Jeffrey Steinberg durumu şöyle özetliyor:
“Pakistan’a gönderilen Amerikalı diplomat ve istihbarat subayları, Hikmetyar’ın Batı karşıtı ve İran yanlısı güçlü görüşleri konusunda sık sık uyarıda bulunup, olası Sovyet KGB bağlantıları hakkında spekülasyonlar yapsa da; hatta onun Afganistan’ın “eroin kralı” olarak tartışmasız statüsünü kabul etseler de; Hikmetyar’a bağlı kuvvetler, Afgan Savaşı boyunca Amerika ve diğer uluslar arası güçlerden gelen askeri desteğin en büyük kısmını almaya devam etmiştir. Savaşın gidişatı hakkında Washington’a giden istihbarat raporları herkesin bildiği gibi yanlıydı ve Hikmetyar’ın mücahitlerini en başarılı savaşçılar olarak gösteren dezenformasyonla doluydu. Genellikle, Pentagon ve CIA’e gelen raporlar İngiliz istihbaratı tarafından hazırlanan raporlarla aynı yazım ve tipokrofik hataları içeriyordu. Daha güvenilir olay yeri raporları, Hikmetyar’ın rakip mücahit gruplarla savaşmak için, Sovyetlerle savaşırken harcadığından daha fazla zaman ve çaba harcadığını gösteriyordu.” (19)
ISI’nın Afgan Bürosu eski başkanı Tuğgeneral Muhammed Yusuf’un (eski bir İngiliz Ordusu subayıyla birlikte yazılmış) Hikmetyar’ı “titiz bir şekilde dürüst” ve en sert ve en güçlü mücahit lideri olarak tanımladığı Afganistan: Ayı Tuzağı kitabında ISI’nın durumla ilgili yorumu yer alıyor. ISI’nın mücahitlerle ilgili biriminin direktörü olan Yusuf, savaşın gereğinden uzun sürdüğünü, çünkü ABD’nin Hikmetyar’a ve İslamcılara yeterli desteği vermediğini, Sovyetler hala Afganistan’ı işgal ederken 80’lerin sonlarında bu desteğin azalmaya başladığını savunuyor. Yusuf kitabında, Taliban’ın birkaç yıl süren iç savaştan sonra ortaya çıkmasına rağmen, CIA’nın İslamcılara ezici bir zafer kazandırmamasına içerliyor. (20)
Yusuf’un bakış açısı, The News International’dan gazeteci İmran Akbar’ın bu makalede de ele alınan ve Hikmetyar tarafından sürdürülen şüpheli KGB bağlantılarının da ayrıntılarını içermekte olan, 1990 tarihli ABD Temsilciler Meclisi Cumhuriyet Raporu ile karşılaştırılabilir.
Taliban iktidara geldikten sonra Hikmetyar İran’a kaçmak zorunda kaldı. Aynı yılın Şubat ayında İran hükümeti Hikmetyar’ın İran’daki operasyonlarını durdurdu ve onu Afganistan’a geri sınır dışı etti. Amerikan askerlerinin öldürülmesi karşılığında para ödülü koyan ve ABD’nin yeni kurduğu Afgan hükümetini gayrimeşru olarak nitelendiren Hikmetyar, Amerikan karşıtı görüşlerinde her zamanki gibi açık sözlü oldu. Mayıs ayında, Kabil yakınlarında maiyeti ile birlikte giderken, insansız bir Predator İHA’sından ateşlenen bir füzeyle CIA’nın Hikmetyar’ı öldürmeye çalıştığı rivayet ediliyor. ISI’nın bu favori elemanı, bugün de Afganistan’ın en tehlikeli oyuncularından biri olmaya devam etmektedir. (21)
Muhammed Yusuf kitabında, Amerikan personelinin Afgan mücahitlerin intibaklarına hiç katılmadığını ortaya koymak için büyük çaba sarf ediyor:
“1989’un başlarında, Sovyetlerin Afganistan’dan çekilmesine kadar, hiçbir Amerikalı ya da Çinli eğitmen, Mücahitlere herhangi bir silah veya teçhizat konusunda eğitim vermedi. Hatta ağır ve daha sofistike silah sistemleri için bile … Mücahitleri eğitenler her zaman Pakistanlı ekiplerimizdi. Bu, CIA’nın ve daha sonra ABD Savunma Bakanlığı’nın kontrolü ele almalarına izin verilmesi için artan baskılarına rağmen, ısrarla değiştirmeyi reddettiğimiz planlı ve üzerinde dikkatlice düşünülmüş bir politikaydı. Amerikalılar başından itibaren silahların dağıtımı, operasyonların harekât planlaması ve gerillaların eğitimine doğrudan müdahil olmak istediler. En başından, son Sovyet askeri ülkeyi terk edene kadar, başarılı bir şekilde direndik.” (22)
Finansör ve silah tedarikçisi olmanın dışında, Amerikan CIA’i işin dışındaydı. Sovyetlere karşı Afgan cihadını yöneten Yusuf’un ISI’siydi ve CIA desteğini en istenmeyen Afgan savaş lordlarına yönlendiren de ISI idi. Bu dönemin kayıtları incelendikten sonra, ISI’nin gündeminin ve genel olarak Afgan Savaşı’nın, CIA’ya nazaran çok daha büyük bir derecede İngilizlerin kontrolü altında olduğu açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. İngilizler, Amerikan müdahale planını formüle etmiş ve desteklemişlerdi; savaşı yöneten ISI ile yakın ilişkiler içinde oldular; savaştan büyük ölçüde menfaat sağlayan bankayı kontrol ettiler ve savaş sona erdiğinde İngiltere’ye iltica başvurusunda bulunan mücahit gazileri memnuniyetle kabul ettiler.
Bu gazilerden biri olan Usame bin Ladin, 1994’ün başlarında bir mülk satın alarak Londra’nın Wembley banliyösünde kısa bir süre yaşadı. Londra’da bulunduğu süreçte, ekonomik ağını denetlemek için Danışma ve Reform Komitesi’ni kurdu ve Londra’daki Şeyh Ömer Bekri ve dünyanın en etkili Arapça gazetelerinden biri olan El-Kuds el-Arabi’nin editörü Abdül Bari Atwan ile olan bağlantıları sayesinde Batı dünyasıyla arasındaki propaganda bağlantılarını sağlamlaştırdı. Bin Ladin’in en çok satan biyografisinin yazarı Yusuf Bodansky şöyle yazar:
“Bin Ladin Londra’dan ayrıldığında, sağlam -ama gizli- bir finansman kaynağına sahip olan, kapsamlı bir varlık sistemini konsolide etmişti. Londra merkezli bu veri yayma sistemi hala verimli bir şekilde çalışmaktadır.” (1999 yılında yazıldı). (23) (Bakınız: VI. Kaynakları ve Notları)
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/BritIslam.htm>
Tamer Güner, 10.07.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri

Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>

VI. Kaynakları:
1. The Outlaw Bank: A Wild Ride Into the Secret Heart of BCCI , Jonathan Beaty and S.C. Gwynne, 1993 2. The Nefarious Activities of Pak I.S.I <www.vhp.org/englishsite/g.Challenges/fislamicterrorism/Nefarious_ISI/nefarious_activities_of_pak_03.htm> ., website 3. <www.robbevans.com/html/bccidoc03.html> “Breaking the Bank,” commentary, Wall Street Journal Europe, 8-03-01 4. British India <www.sscnet.ucla.edu/southasia/History/British/BrIndia.html> , ucla.edu 5. Killing Hope ,William Blum, 1995 6. Afghanistan- The Bear Trap, the Defeat of a Superpower , Mohammad Yousaf and Major Mark Adkin, 1992 7. Bin Laden – The Man Who Declared War On America , Yossef Bodansky, 1999
VI. Notları:
1. Interview With Zbigniew Brzezinski <members.aol.com/bblum6/brz.htm> , Le Nouvel Observateur 2. “First Supplement to A Who’s Who of the British Secret State” LOBSTER <www.lobster-magazine.co.uk/> magazine, May 1990 <www.subcontinent.com/sapra/military/military20010920a.html> “Pakistan’s Inter Services Intelligence in Afghanistan,” SAPRA INDIA There to the Bitter End <www.7rar.asn.au/Books/bookreviews.htm> , Anne Blair 3. Zulfikar Ali Bhutto biography <www.ppp.org.pk/zab.html> , ppp.org <www.geocities.com/TheTropics/3328/idr00006.htm> “ISI and its Chicanery in Exporting Terrorism,” by Maj Gen Yashwant Deva, The Indian Defence Review 3a. What Really Happened In Iran, Coleman, p.16, 1984 World In Review, 1-800-942-0821 4. “The Real Story of the BCCI, <www.larouchepub.com/other/1995/2241_bcci.html> ” Bill Engdahl and Jeff Steinberg, EIR, 10-13-95 5. Beaty and Gwynne, p. xv 6. Beaty and Gwynne, p. 118 7. Beaty and Gwynn, pp. 48-49 8. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_aga_khan.html> “Sadruddin Aga Khan: Mujahideen Coordinator,” Scott Thomspon and Joseph Brewda, EIR, 10-13-95. The WWF has been used and abused by British Intelligence since its inception in 1961, as documented by British investigative journalist Kevin Dowling. See related article and stories by Dowling in Noseweek magazine. 9. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_bcci.html> “The Real Story of the BCCI,” Bill Engdahl and Jeff Steinberg, EIR, 10-13-95 10. Beaty and Gwynn, p. 146, also pp. 251, 262, 279, 286-7, 324, 346 11. <www.larouchepub.com/other/1995/2241_mujahideen_control.html> “The Anglo-American Support Apparatus Behind the Afghani Mujahideen,” Adam K. East, EIR, 10-13-95 12. Beaty and Gwynne, p. 101 13. Beaty and Gwynne, p. 106 14. Beaty and Gwynn, p. 346, and <www.apfn.org/apfn/BCCI.htm> “The BCCI Affair,” overview and key documents 15. <www.a1b2c3.com/drugs/opi012.htm> “Opium History, 1979 To 1994” Alfred McCoy 16. <www.thirdworldtraveler.com/CIA/CIAdrug_fallout.html> “Drug Fallout,” Alfred McCoy, and Pakistan’s statement <www.un.int/pakistan/03971028.htm> to the UN regarding drug trafficking 17. <www.fromthewilderness.com/free/ww3/10_10_01_heroin.html> “The Lies About Taliban Heroin,” Michael C. Ruppert, FTW 18. Blum, pp. 338-352 and <www.fromthewilderness.com/free/ww3/08_01_98_osama_bin_laden.html> “Osama Bin Laden – A CIA Creation and its ‘Blowback,'” Mike Ruppert citing McCoy regarding Hekmatyar’s six labs, and <rawa.fancymarketing.net/gul-kgb.htm> “Gulbuddin Hekmatyar Had Links With KGB,” Imran Akbar 19. “War In Afghanistan Spawned A Global Narco-Terrorist Force, <www.larouchepub.com/other/1995/2241_afghansi_intro.html> ” Steinberg, 10-13-95 EIR 20. Yousef, pp. 40-41, 233-235 21. “CIA ‘tried to kill Afghan warlord,’ <news.bbc.co.uk/1/hi/world/south_asia/1978619.stm> ” BBC, May 10, 2002 22. Yousef, p. 115 23. Bodansky, pp. 101-102
SA8860/TG305: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-V
Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 19.09.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order
İkinci Bölüm-1-Müslüman Kardeşler – Küreselcilerin Gizli Silahı
I. İslami Terörizmin Kökenleri
Son yarım yüzyıldır din, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğunda geriledi. Yaşam standartları yükseldikçe, maneviyat materyalizmle takas edildi ve popüler kültür de neredeyse tamamen seküler hale geldi. Orta Doğu’da durum neden farklı? Yahudi-Hıristiyan ahlakı aşınırken nasıl oldu da İslam ahlakı bariz bir canlanma yaşadı?
Bu çalışma, bu durumun nasıl tesadüfen meydana gelmediğini açıklamaya çalışacak ve militan İslam’ın, egemen Anglo-Amerikan düzeninin küresel elitleri tarafından uzun vadeli dünya hükümeti hedefine ulaşmak için oynanan bir kart olduğuna dair kanıt sunacaktır. 11 Eylül olaylarına dönmeden önce, ideolojiyi geliştiren küçük Müslüman âlimler grubuna bakmalıyız ve sonra devam ettikçe hareketin gerçekte ne kadar sıkı örülmüş ve yakından bağlantılı olduğu anlaşılacaktır. (Militan İslamcılık) İslam dini içinde küçük bir harekettir, ancak çok etkilidir ve etkinliği, felsefesine bağlı olanların sayısını saymaktan başka yollarla ölçülmelidir.
Birinci Bölüm <www.sonsuzark.com/2020/06/sa8664tg297-globalistler-ve-islamclar.html> ‘de anlattığımız gibi, İngilizler I.Dünya Savaşı’nda Ortadoğu’yu ele geçirdikten sonra Ürdün, Irak, Suudi Arabistan ve Filistin’deki kukla yöneticilerini meşrulaştırmak için İslam’ı kullandılar. Bu nedenle İslam, Arap halkının çoğu tarafından yozlaşmış sömürge düzeninin sadece diğer bir parçası olarak görülüyordu. Nasır, Musaddık ve Butto gibi meşru sömürge karşıtı hareketlerin, doğası gereği öncelikle seküler olmasının nedeni budur. Bu milliyetçi hareketler, İngiliz nüfuz alanı dışında başarılı olmaya başlayınca, İngilizler bu bağımsız rejimleri devirmek için İslami müttefiklerine yöneldi. Müslüman Kardeşler, Ortadoğu’da bu dönemin en önemli karşı devrimci hareketidir ve İngiltere merkezli Küreselcilerin bugün en önemli stratejik değerlerinden biri olarak öne çıkmaktadır.
Müslüman Kardeşler, 1928’de “20. yüzyılın en büyük ve en etkili Sünni dirilişçi örgütü” haline dönüşmek üzere Mısır’da ortaya çıktı. Örgüt, aynı zamanda bir müellif ve yerel bir caminin lideri olan saygın bir şeyhin ilk oğlu Hasan el-Benna tarafından kurulmuştur.
1906 doğumlu olan Hasan, babasının vesayeti altında tamamen İslam odaklı bir şekilde büyümüştür. Kuran’ı ezberleyen ve on iki yaşında Ahlaki Davranış Derneği adlı bir organizasyon kuran Benna, kısa bir süre sonra da Haramları Engelleme Derneği adlı başka bir grup kurdu. Kendini inancına adamış samimi bir Müslüman’dı ve on altı yaşında öğretmen olmak için eğitim almak üzere Kahire’de bir İslam okuluna kaydoldu. Genç Hasan el-Benna, Hasefîyye Kardeşler adlı Sufi tarikata katıldı. Tarikatta faaldi, eline geçen tüm tasavvuf literatürünü okuyordu ve Hasefîyye Refah Cemiyeti adında bir Sufi grubu kurdu. (1)
Bu çalışmanın Birinci Bölümü <www.sonsuzark.com/2020/06/sa8664tg297-globalistler-ve-islamclar.html> nde, Müslüman Kardeşler’in İngiliz İstihbaratı ve / veya İngiliz Masonları tarafından yaratıldığı, içine sızıldığı veya en azından desteklendiği yönündeki birkaç iddiayı aktarmıştık. Dr. John Coleman örgütün, “İngiliz Orta Doğu istihbaratının büyük isimleri …” tarafından yaratıldığını iddia ediyor. Stephen Dorril ise, Kardeşliğin İngiliz İstihbaratı ile İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Freya Stark aracılığıyla bağlantı kurduğunu ve İran Şah rejiminin, örgütü İngiliz Masonluğunun bir aracı olarak gördüğünü yazıyor.
Bazı Müslümanlar inanmakta güçlük çekseler de bu iddiaları düşünmeden reddetmemeleri gerekir. Hasan el-Benna, önceliği İslam olan dindar bir Müslüman’dı ancak Britanya’nın Mason Kardeşliği’nden etkilenmesi ya da hareketini ilerletmek için İngiliz yardımını en azından erken dönemlerde kabul etmesi akıl almaz sayılmamalıdır. İslam, Mısır dışında İngilizler tarafından etkin bir şekilde kullanıldı, öyleyse neden Mısır’da da kullanmaya çalışmış olmasınlar?
Mısır’da Masonluk, Napolyon’un 1798 fethinden hemen sonra, bir Fransız Masonu ve Napolyon ordusunun en üst düzey komutanı olan General Kleber’in Isis Locası’nı kurmasıyla ortaya çıktı. 1882’de İngiliz işgalinden sonra İngiliz locaları görünmeye başlayana kadar Fransız masonluğu Mısır’a hükmetti. Yirminci yüzyılın ilk yarısında masonluk çok popülerdi ve ülkeyi işgal eden İngiliz yönetici ve aristokratların yanı sıra birçok önemli Mısırlı da Masondu. Aslında, Hidiv İsmail’den Kral Fuad’a Mısır hükümdarları, hükümdarlıklarının başlangıcında onursal Büyük Üstat oldular. 1940’tan 1957’ye kadar Mısır’da yetmişe yakın Mason locası bulunuyordu. Bir zamanlar, Milliyetçi parti ve Vefd partisinin liderleri ve yönetimdeki işgalci İngiliz komutanları ve aristokratları ile haşır neşir olan Mısır parlamentosunun birçok üyesi de Masondu.(2)
Mısır’daki iki çok önemli İslami lider, Cemâleddîn-i Efgānî ve Muhammed Abduh da Masondu. Efgānî, Mısır’a gelmeden önce İran ve Rusya’da eylemlerde bulunan ve daha öncesinde Afganistan başbakanı olan bir yabancıydı. “Siyasi pan-İslami hareketin kurucusu” olarak kabul edilir ve hareketi Selefiye olarak bilinir. İngiliz emperyalizmine karşı propaganda yaparken aynı zamanda Müslüman dünyası için modernleşmeyi savunuyordu. Mısır’dan atılmadan önce Kahire’deki El-Ezher Üniversitesi’nde önemli bir kişi haline gelen Efgānî’nin en önemli öğrencisi ise Muhammed Abduh idi. Hayatı boyunca Müslümanların kendi kaderini tayin etmesini savunan bir aktivist olan Efgānî, birkaç kez Londra’yı ziyaret etti ve bir biyografi yazarına göre, “mensubu olduğu loca üyeleriyle yeniden bağlar kurdu.” Efgānî 1897’de öldüğünde, arkasında daha sonraki İslamcı hareketlerin temelini oluşturacak çok sayıda siyasi ve dini yazı bıraktı. (3)
Efgānî 1879’da Mısır’dan atıldıktan sonra Muhammed Abduh onun reformist mesajını yaymaya devam etti. Bu nedenle Abduh da 1882’de sınır dışı edildi. Sürgünü sırasında Paris’te Efgānî ile bir araya gelerek bir Müslüman dergisi yayımladılar ve burada Mason Kardeşler içindeki ilişkilerini genişlettiler. Dört yıl sonra fikrini değiştiren İngilizler, Abduh’un geri dönmesine izin verdi. El-Ezher Üniversitesi’nde öğretici olan Abduh, prestijli İslami kurumda reform yapmaya odaklandı. Aynı zamanda, Ulusal Mahkemelerde yargıç olmak için hızla yükseliyordu. İngilizlerin dayattığı sürgünden döndükten yalnızca on bir yıl sonra, iktidardaki İngiliz vali Lord Cromer, 1899’da Şeyh Muhammed Abduh’u Mısır Başmüftüsü ilan etti. O artık İslam’ın Papasıydı. (4) Aynı zamanda, Mısır Birleşik Mason Locası’nın Büyük Üstadı idi. (5)
Elbette Cromer’in Abduh’u tüm İslam’ın en güçlü figürü yapmasının gizli bir nedeni vardı. 1898’de El-Ezher Üniversitesi yönetici konseyi, tefeciliğin ve dolayısıyla Batı modeline dayalı bankacılığın, İslam Hukukuna göre haram (gayrimeşru) olduğunu yeniden onaylamıştı. Lord Cromer için bu kabul edilemezdi çünkü gerçek adı Evelyn Baring olan Lord Cromer, Hindistan ve Çin’deki afyon ticaretinden zenginleşen İngiltere’nin prestijli Baring bankacılık ailesinin önemli bir üyesiydi.
Lord Cromer, bankacılığı yasaklayan yasayı değiştirmek için arkadaşı Şeyh Abduh’u görevlendirdi; Abduh, Başmüftü olduktan sonra, yasaklanmış tefeciliğe izin veren bir boşluk uydurmak için Kuran’ın çok liberal ve yaratıcı bir yorumunu kullandı. İngiliz bankaları daha sonra Mısır’a hükmetmek üzere özgür bir saltanat kurdu. Lord Cromer yazılarında, “Arkadaşım Abduh’un gerçekte bir agnostik olduğundan şüpheleniyorum” diyor ve Abduh’un Selefiyye hareketini “Onlar Avrupalı reformcunun doğal müttefikleridir” diyerek yorumluyordu. Cromer bile İslamcı hareketin Britanya’nın lehine kullanılabileceğini görmüştü. (6)
Şeyh Muhammed Abduh’un 1905’te ölümünden sonra, Selefiyye hareketini sürdürme misyonunu üslenen önemli iki öğrencisi vardı. Bunlardan biri Hasan el-Benna’nın babası Şeyh Ahmed Abd el-Rahman el-Benna idi. Diğeri ise Şeyh Abduh’un iyi arkadaşı ve The Lighthouse (Deniz Feneri) adlı aylık derginin yayıncısı olan Özgür Mason Muhammed Reşîd Rızâ idi. Selefiyye hareketinin sözcüsü olan bu dergi, ilk olarak 1897’de basıldı ve Rızâ otuz yedi yıl boyunca derginin yayımcılığına devam etti. Reşîd Rızâ, İngiliz nüfuz çemberinin içinde yer alıyor ve yayınladığı dergi ile Osmanlı İmparatorluğu’na karşı gerçekleştirilen kışkırtma hareketinde İngiliz bakış açısını yansıtıyordu. Reşîd Rızâ, Özgür Mason Jön Türk hareketini desteklemişti ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Atatürk döneminde gerçekleşen Türk milliyetçi devrimini kıyasıya eleştirdi. (7)
Hasan el-Benna’nın gençlik hayatı tüm bu faktörlerden etkilendi: İslami hareket, İngiliz işgali, babası, en önemli akıl hocası Muhammed Reşîd Rızâ. El-Benna, Reşîd Rızâ’nın yayınlarını okuyarak büyüdü ve aile bağlantıları aracılığıyla iyi arkadaş oldular. Rızâ, 1935’te ölürken İslam’ın yeniden dirilişi için tüm umudunu el- Benna’nın Müslüman Kardeşleri’ne bağlamıştı. Hasan el-Benna’nın hayatındaki diğer etken ise Özgür Masonluktu. El-Benna, genç bir adam olarak çok sayıda dini mezhep ve siyasi grupla deneyimler yaşamış ve ayrıca Mason Kardeşliği’nin bir üyesi olmuştu. Bu, o zamanlar Mısır toplumunun üst kademelerinde büyüyen biri için tamamen normaldi ve üyeliği bugün olduğu gibi İslami değerlere bir ihanet olarak görülmemişti. (8)
Hasan el-Benna, 1927’de üniversiteden mezun olduktan sonra, yirmi bir yaşında İsmailiyye’deki bir okulda Arapça öğretmek üzere atandı. Bu kasaba, İngiliz işgali altındaki Kanal Bölgesi’nin başkenti ve İngiltere’nin Süveyş Kanalı Şirketi’nin merkeziydi. Hasan el-Benna bir yıl sonra orada Müslüman Kardeşler’i kurdu. Süveyş Kanalı Şirketi, 1930’da İsmailiyye’de inşa edilen ilk Müslüman Kardeşler camiinin finansmanını sağladı. (8a)
Önemli bir soru, çok sayıda rakip İslami örgüt arasında, Müslüman Kardeşler’in nasıl bu kadar büyük bir hızla genişleyerek, sadece on yıl sonra 500.000’den fazla aktif üyeye ulaştığıdır? El-Benna başa geçtiğinde sadece yirmi iki yaşındaydı ve örgüt, ilk dört yılında İngiliz işgali altındaki bölgenin merkezinde bulunuyordu. Çağdaş tarihsel kaynaklar, Kardeşler’in başarısını doğrudan El Benna’nın örgütsel becerilerine dayandırmaktadır:
Bu dramatik genişlemeyi mümkün kılan en önemli faktör, el-Benna tarafından sağlanan örgütsel ve ideolojik liderlikti. Kurumsal inşa, taban düzeyinde durmak bilmeyen aktivizm ve kitle iletişimine güvenerek umduğu değişiklikleri gerçekleştirmeye çalıştı. Sofistike yönetişim yapıları; köylüler, işçiler ve profesyoneller arasında toplumun değerlerini ilerletmekten sorumlu bölümler; mesajın yayılması, İslam dünyası ile irtibat, basın ve çeviri dâhil olmak üzere temel işlevlerle görevlendirilmiş birimler; finans ve hukuki işler için uzmanlaşmış komiteler aracılığıyla karmaşık bir kitle hareketi inşa etmeye devam etti.
El-Benna bu örgütü Mısır toplumuna bağlarken, usta bir şekilde, önceden var olan yapılara, özellikle camiler, İslami yardım dernekleri ve mahalle grupları etrafında inşa edilen sosyal ağlara güvendi. Geleneksel bağların, belirgin bir şekilde modern bir yapı içine bu şekilde örülmesi, başarısının kökenini oluşturmaktaydı. (9)
Sonuç olarak, Müslüman Kardeşler’in başarısı İngiliz iktidar kurumunun onayı olmadan elde edilemezdi ve el-Benna’nın Mason Kardeşliği ile ilişkisi, örgütün ne kadar etkin bir şekilde organize edildiğini ve Mısır toplumuna ne kadar sorunsuz bir şekilde uyduğunu da açıklıyor. Müslüman Kardeşler de Mason Kardeşliği gibi, başlangıçta bir hayır kurumu olarak kurulmuştu. Bununla birlikte, Masonluk liberal bir karaktere sahipken ve tüm inanç mensuplarının bünyesine katılmasına izin verirken, Müslüman Kardeşler özellikle İslam’a odaklanmıştı. Sadece Müslümanlara yönelik bir mason organizasyonu gibiydi. Masonluğa benzer şekilde, Müslüman Kardeşler de gizliliğe önem veriyor ve piramidal bir komuta yapısına göre yönetiliyordu. En alttaki üyelerin, tepedeki liderlerin gerçek hedefleri hakkında hiçbir fikri yoktu.
Müslüman Kardeşler, İngiliz düzeninin onayı ve desteğiyle kurulmuştu ancak böylesi kitlesel bir halk hareketinin kontrol edilmesi zor oldu. Mısır halkı derin bir İngiliz karşıtı öfke besliyor ve bu duygu kaçınılmaz olarak Müslüman Kardeşler’e de hâkim oluyordu. Örgüt, 1930’ların sonlarında, Filistin Arap ayaklanmasını İngilizlere ve artan Yahudi göçmen akışına karşı desteklemek üzere siyaset alanına girdiğinde, yalnızca hayırsever ve dini bir kuruluş olmaktan çıkacaktı. İngiliz karşıtı faaliyet kısa süre sonra Müslüman Kardeşler içinde de görülmeye başladı ve II. Dünya Savaşı’nın başlarında el-Benna, örgütünün kontrolden çıkmasına izin verdiği için İngiliz yanlısı rejim tarafından kısa süreliğine hapse atıldı.
II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra el-Benna, Mısır’daki en güçlü liderlerden biri olduğunu fark etti. Kendisini monarşiye ve laik Vefd partisine karşı bir güç mücadelesinin içinde buldu ve örgütü en militan, en radikal ve en tehlikeli yapı olarak görülmeye başlandı. Müslüman Kardeşler üyeleri 1948’de, Kahire polis şefinin suikastına karıştılar ve Başbakan Nukraşi Paşa’nın Aralık 1948’de Müslüman Kardeşleri fesheden bir bildiri yayınlamasıyla hükümet bu eyleme karşılık misilleme yaptı. Örgütün merkezi ve şubeleri kapatıldı, mal varlığı ve fonlarına el konuldu. Yüzlerce üyenin tutuklanarak hapsedilmesi üzerine Müslüman Kardeşler yer altına çekildi. Haftalar sonra Nukraşi Paşa, Kardeşler tarafından öldürüldü ve ardından 12 Şubat 1949’da, Hasan el-Benna’nın kendisi de Mısır gizli servisi tarafından gerçekleştirilen bir suikastın kurbanı oldu.
1950 yılının Mayıs ayında hükümet Kardeşler ile uzlaşmaya çalıştı ve üyelerin çoğunu hapisten salıverdi. Ertesi yıl Müslüman Kardeşlere yönelik yasak kaldırıldı ancak Mısırdaki birçok farklı dernek, grup ve kuruluşu düzenlemek üzere çıkarılan yeni bir yasaya göre varlığını sürdürmek zorunda kaldı.
Halkın beğenisini kazanacak şekilde İngiltere’nin kontrolünden uzaklaşma noktasında çok yavaş hareket eden Monarşinin popülaritesi azalmaya devam ederken, perde arkasında Mısır’ın kaderini kontrol etmek için iki yıkıcı grup planlandı: Özgür Subaylar ve Müslüman Kardeşler; ordu ve köktendinciler. Ordu, özellikle El Benna’nın ölümünden sonra üstünlük sağladığını kanıtladı ve nihayetinde Mısır’ı bağımsız bir yola götüren adam olarak Nasır ortaya çıktı. İlk başta Kardeşler orduyu destekledi ve yeni hükümete dâhil olmak için girişimlerde bulunuldu ancak Kardeşler gücünü ve nüfuzunu abartarak çok fazla talepte bulunmuştu. Nasır’ın, General Necib’e karşı iktidar mücadelesini kazanmasıyla Müslüman Kardeşler kendilerini zor bir geleceğin beklediğini anlayacaktı.
Şu veya bu şekilde, 1954’ün sonuna gelindiğinde neredeyse tüm liderleri de dâhil olmak üzere binlerce Müslüman Kardeşler üyesi hapsedilmiş ve altısı idam edilmişti. Müslüman Kardeşler ile İngiliz ve Amerikan istihbarat servisleri arasında yeni bir ilişkinin yolunu açan işte bu kopuştu çünkü hepsi Nasır nefretinde birleşmişlerdi. Ne yazık ki Batı için Kardeşlik, hayatına yönelik birkaç girişimde daha bulunmuş olsalar da, Nasır’ın hükümdarlığı boyunca Mısır’da büyük ölçüde etkisiz kaldı. Bu süre zarfında, kaçan birçok üye, bugüne kadar varlığını sürdürdükleri Londra’da memnuniyetle karşılandı ve bir kısmı da Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan’a taşındı.
Hasan el-Benna, Arap tarihçiler tarafından “en büyük modern İslami hareket” olarak tanımlanan bir örgüt kurmuştu. El-Benna’nın bilinen bir sözü şu şekildedir:
“Planlarımızı gerçekleştirmek için üç nesile ihtiyacımız var – biri dinlemek, biri savaşmak ve bir diğeri de kazanmak için.” (11)
El-Benna, 43 yaşında, genç bir yaşta öldü. Onun nesli “dinleyen” olmasına rağmen o konuşmacıydı. Erken ölümünden sonra, militan köktendinci İslam içindeki inananlara talimat vermeye devam etmek üzere birkaç başka lider ortaya çıktı.
Bunlardan biri Seyyid Kutub adında bir adamdı. Nihayetinde el- Benna’dan sonraki Müslüman Kardeşler’in “baş ideoloğu” olarak tanınan Kutub’un kapsamlı yazıları, bugün radikal İslamcıların inançlarını meşrulaştırıyor. Müslümanlar Kutub’un yazdığı bir şeyi okumadan nadiren İslam’ın radikal yolunu seçerler.
Kutub, el-Benna ile aynı yaştaydı ve o da bir Özgür Masondu, ama El Benna’nın ölümüne kadar Müslüman Kardeşlerin arasına bile katılmış değildi. Bir süre Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşadıktan sonra Batı’yı eleştirmiş ve Mısır’a döndüğünde köktendinciliği benimsemişti. Kardeşler içinde çok hızlı bir şekilde yükseldi ve 1954’te Kardeşliğin resmi süreli yayınının editörü olmadan önce Suriye ve Ürdün’de örgütün temsilciliğini yaptı. Ancak Nasır’a “suikast girişimi” üzerine birçok yurttaşıyla birlikte tutuklandı, zalimce işkence gördü ve daha sonra bir çalışma kampında on beş yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bir yıl sonra Nasır tarafından gönderilen bir temsilci, bağışlanma dilemesi şartıyla ona af teklif etti. Kutub bu teklifi reddetti ve hapishanede kaldı, İslam’ın modern dünyadaki rolü üzerine çalıştı ve yazdı. İslam’a göre Mısır gibi modern Arap devletlerinin, barbarlık olarak çevrilebilecek bir terim olan Cahiliyye tarafından istila edildiğini savunan doktrini geliştirdi. Kutub, esas olarak Batı kültürünün ve siyasi sistemlerin nüfuzu ile alakalı olan Cahiliyye konusunda şöyle diyor:
“Dünyada geçerli olan Cahiliyye kavramları ile uzlaşmak veya aynı topraklarda bir cahili sistemle birlikte var olmak İslam’ın özelliği değildir … Cahiliyye sistemi kanunlarını, yönetmeliklerini, alışkanlık ve standartlarını ve değerlerini Allah’tan başka bir kaynaktan türetir. Öte yandan İslam, Allah’a teslimiyettir ve işlevi insanları Cahiliyyeden İslam’a doğru yöneltmektir. Cahiliyye, bazı insanlara başkaları tarafından ibadet edilmesidir; yani, bazı insanlar baskın hale gelir ve diğerleri için Allah’ın emrine aykırı olup olmadığına ve yetkilerini kötüye kullanıp kullanmadıklarına aldırmadan yasalar yapar. İslam ise insanların yalnızca Allah’a ibadet etmeleri, Allah’ın otoritesinden kavram ve inançlar, kanunlar ve düzenlemeler çıkarmaları ve Allah’ın kullarına kulluktan kurtulmalarıdır. Bu İslam’ın doğası ve dünyadaki rolünün doğasıdır. İslam, Cahiliyye ile herhangi bir şekilde bir araya gelmeyi kabul edemez. Ya İslam ya da Cahiliyye var olacaktır; yarı yarıya bir durum mümkün değildir. Hakimiyet ya Allah’a aittir ya da Cahiliyyeye; ya Allah’ın şeriatı galip gelecektir ya da insanların arzuları … ” (12)
Kutub, Arap devletlerinin İslami Şeriat kanunlarının Cahiliyye ile uzlaşı içinde olduğu başka bir sistem tarafından yönetildiğine inanıyor ve özellikle Nasır’ın Mısır’daki rejimi olmak üzere Cahiliyyeyi ortadan kaldırmak amacıyla politik sistemlerin şiddet yoluyla devrilmesini savunuyordu. Kutub şöyle diyordu: “İslam’ın en önemli görevi , Cahiliyyeyi insanlara önderlik konumundan alaşağı etmektir.” (13)
1964’te Kutub, ziyarete gelen Irak devlet başkanının ısrarı üzerine affedildi ve serbest bırakıldı. Kutub daha sonra belki de en önemli eseri olan Yoldaki İşaretler adlı bir kitap yayınladı. Nasır, Kutub’u bir kez daha hapsetmek için kitaptaki militan dili bir bahane olarak kullandı. Aynı zamanda, rejimine karşı yeniden düzenlenecek bir Müslüman Kardeşler komplosundan korkan Nasır, diğer 20.000 şüpheli üyeyi de tutuklattı. Nasır 29 Ağustos 1966’da, Seyyid Kutub’u ibret olsun diye asarak idam etti.
Seyyid Kutub, hayatı boyunca 24 kitap ve 30 ciltlik Kuran tefsiri yayınladı. Bugün çalışmaları Mısır ve dünyadaki köktenci Müslümanlara ilham veriyor ve hayatı, zulüm ve sıkıntılar karşısında nasıl bir tutum sergileneceğine dair mükemmel bir İslami örnek olarak gösteriliyor.
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/MB.htm>
Tamer Güner, 19.09.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri

Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>
I. Kaynakları:
1. Holy War , Wilhelm Dietl, 1983 2. Hostage To Khomeini , Robert Dreyfuss, 1980
I. Notları:
1. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna 2. Freemasonry In Egypt <www.egy.com/community/99-03-01.shtml> , Insight Magazine, March 1, 1999 3. Biography <www.angelfire.com/rnb/bashiri/Afghani/Afghani.html> of Jamal al-Afghani 4. Biography <www.cqpress.com/context/articles/epr_muhammadabduh.html> of Mohammed Abduh 5. Commentary <digilander.libero.it/islamic/questions1.html> from Shaykh Abdul Hadi of the Italian Muslim Association 6. Excerpt <www.geocities.com/Athens/Delphi/6588/rkhaliphate.html> from “The Return of the Khalifate” by Shaykh Abdalqadir as-Sufi 7. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna; Dietl, p. 26; Dreyfuss, p. 139-140 8. Commentary <digilander.libero.it/islamic/questions1.html> from Shaykh Abdul Hadi of the Italian Muslim Association, 8a. Dreyfuss, p. 143 9. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna 10. Dietl, p. 56 11. Dietl, p. 32 12. Excerpt <web.fares.net/w/.ee7f1e8> from “The Right To Judge,” by Sayed Qutb 13. Excerpt <web.fares.net/w/.ee7f1e8> from “The Right To Judge,” by Sayed Qutb 14. Dietl, pp.37-39 15. Dietl, p. 38 16. Dietl, p. 42 17. Dietl, p. 43 18. Dreyfuss, pp. 106-108 (excerpt <www.hoveyda.org/aspen77.html> ); What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman, 1984, p. 24 (1-800-942-0821) 19. Dreyfuss, pp. 106-108 20. Dietl, p. 45
SA8882/TG307: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-VI
Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk

Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 30.09.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order
Birinci nesil devrimci İslamcı militanların “konuşmacılarından” bir diğeri de Mustafa el-Sibai idi. Suriye’de doğdu ve Mısır’ın Kahire kentindeki seçkin İslami El Ezher üniversitesinde eğitim gördü. Orada Müslüman Kardeşler’e katıldı. İngilizler tarafından bir süre hapsedildi. Suriye’ye döndükten sonra sürekli devrimci faaliyetleri nedeniyle bu kez Fransızlar tarafından tutuklanarak tekrar hapse atıldı. Mustafa el-Sibai, cezasını çektikten sonra 1946’da Mısır merkezine bağlı bir şube olarak Suriye Müslüman Kardeşler Cemiyeti’ni kurdu.
El-Sibai’nin Suriye’deki kariyeri sonunda oldukça başarılı oldu. Doktorasını İslam hukuku alanında tamamladı ve Şam’da Arapça ve din dersleri vermeye başladı. 1951’de güçlü bir Şam ailesinin kızıyla evlilik yaptı. Batı’yı dolaştı, kitaplar yayınladı, dersler verdi ve 1964’te ölümüne kadar Müslüman Kardeşler’in yönetiminde rol aldı. (14) El-Sibai, İslami hareketin en açık sözcülerinden biriydi ve Ortadoğu’da ne olup bittiğine dair güçlü bir anlayışa sahipti. Pek çok makalesinden birinde, Batı’nın Arap topraklarındaki ticari çıkarları hakkında şöyle yazıyordu:
Bunlar, ülkenin iç meselelerine dış müdahalenin doğrudan nedenidir ve bağımsızlık ve haysiyete sahip olmanın önündeki büyük engeldir. Bir yandan, [petrol] imtiyazları Türklerin mirasıdır; öte yandan bu imtiyazlar, ülke ve halk için ekonomik açıdan iyi olacağına dair örtülü iddialarla verilmiştir. Ancak tarih, bu tür firmaların sömürgeciliğin başlangıcını oluşturduğunu göstermiştir. (15)
Pakistan İslami hareketinin babası Ebu’l Ala Mevdudi olarak kabul ediliyor. 1903’te doğan Mevdudi, ilk nüfuzunu 1937’de Lahor’daki İslami Araştırma Enstitüsü müdürü olduğunda kazandı. Pakistan 1948’de bir ulus haline geldiğinde, İngiliz destekli hükümetin laik yapısına karşı çıktı ve bunun için 1948’de ve yine 1952’de hapishanede yattı. Yayımlanmış seksen kitabı ve risalesinin yanı sıra, Cemaat-i İslami veya İslami Toplum örgütü Mevdudi’nin kalıcı eserleri arasındadır. Mevdudi ve grubu Müslüman Kardeşler ile yakın bağlar kurdu; Dietl şöyle yazıyor: “Her iki örgüt de kendilerini hala aynı hareketin kolları olarak görüyor. Müslüman Kardeşler bazen Mevdudi’yi ideologları El Benna ve Seyyid Kutub’un yasal halefi olarak görmüştür.” (16)
Mevdudi, ideal İslami devleti ifade etmesiyle tanınır ve tanımı militan İslamcı hareket içindeki Müslümanların çoğunluğu tarafından kabul edilir. Aşağıdaki pasajda demokrasi üzerine yorum yapıyor;
İslami demokrasi ile Batı demokrasisi arasındaki fark elbette şudur: İkincisi halkın egemenliği anlayışına dayanırken, ilki halkın hilafeti [liderlik] ilkesine dayanır. Batı demokrasisinde halk egemendir; İslam’da egemenlik Allah’a aittir ve halk onun halifesi veya tebasıdır. Batı’da yasayı halkın kendisi yapar; İslam’da insanlar, Tanrı’nın peygamberleri aracılığıyla bildirdiği yasalara uymalı ve itaat etmelidir. Bir sistemde hükümet halkın iradesini yerine getirir; diğerinde hükümet ve insanlar birlikte Tanrı’nın niyetlerini amellere çevirmelidir. Kısacası Batı demokrasisi, gücünü özgürce ve kontrolsüz bir şekilde kullanan bir tür mutlak otoritedir, İslami demokrasi ise ilahi hukuka tabidir ve yetkisini Allah’ın emirleri ile uyum içinde ve Allah’ın belirlediği çerçeve içinde uygular. (17)
Üzerinde duracağımız devrimci İslam ideologlarından sonuncusu, Ali Şeriati adında bir İranlı. İşte İslami hareket ile Masonluk arasındaki başka bir somut bağlantı; zira Ali Şeriati’nin kendisi de bir masondur. Babası Muhammed Taki Şeriati de bir Masondu ve aynı zamanda, en azından bir zamanlar, İngiliz İstihbaratının uzak doğu bölümünün bir ajanıydı. (18)
Ali Şeriati 1934’te doğdu. Meşhed’de okula gitti ve İslam Hakikatini Yayma Merkezi adlı devrimci bir İslami merkeze liderlik eden babasının gölgesinde büyüdü. Başbakan Musaddık devrilip Şah başa geçince Ali Şeriati, Ulusal Direniş Hareketi’ne katıldı. 1957’de babası ve bir avuç başka aktivistle birlikte tutuklandı ve altı ay hapis yattı.
Şeriati ailesinin yüksek mevkilerde güçlü arkadaşları vardı ve Ali, Fransa’daki prestijli Sorbonne Üniversitesi’ne kabul edildi. Çalışmalarına 1960 yılında sosyoloji ve İslam tarihi alanında doktora yaparak orada başladı. Fransa’dayken, Varoluşçular olarak bilinen bir grup elitist entelektüelin fikirleri ile tanışarak bunlardan büyülendi. Bu elitist entelektüller Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon, Albert Camus, Jacques Berque, Louis Massignon ve Jean Cocteau’nun da dâhil olduğu bir grup anti-kapitalist ve anti-materyalist yazardı. Şeriati ayrıca pek çok Marksist fikre yönelik sağlıklı bir anlayış geliştirdi.
Şeriati, 1965’te İran’a döndü ve hemen tutuklandı. Fransa’dayken Şah’ı devirmeye çalışan gruplarla ilişkisi olduğu biliniyordu ve Avrupa için İran Ulusal Cephesi’nin kurulmasına yardım etmişti. Ancak hemen serbest bırakıldı ve daha sonra Meşhed yakınlarında öğretmenlik yapmaya başladı. Sonraki beş yıl boyunca yazmaya, İslam’a bakışını geliştirmeye ve Müslüman Kardeşler ve diğer direniş gruplarıyla bağları geliştirmeye odaklandı.
1970’lerin başında Dr. Şeriati, siyaset ve din üzerine dersler vermeye başladı, yazılarını kamuoyuna duyurdu ve endüstriyel altyapıyı geliştiren, ekonomik kalkınmayı ilerleten ve modern laik eğitimi savunan Şah’ın görüşlerine taban tabana zıt olan görüşlerini öne sürdü. Şeriati şöyle diyordu:
“Gelin dostlar, Avrupa’yı terk edelim, Avrupa’ya yönelik bu mide bulandırıcı, maymunca taklide son verelim. Her zaman insanlıktan söz eden ama bulduğu her yerde insanı yok eden bu Avrupa’yı geride bırakalım.” (19)
Ayetullah Humeyni, Şeriati’nin Şah’a karşı entelektüel bir görünüm altında yapmış olduğu ve İran’ın öğrencileri ve köktencilerine odaklanan sürekli ajitasyonu olmasaydı asla başarılı olamazdı. Şeriati bir süre Tahran forumlarında en etkili konuşmacı olarak kabul edildi. Dietl şöyle yazar:
Şeriati’nin önemi, İran devriminin yalnızca eski mollalar ve ayetullahlar tarafından değil, aynı zamanda diğer modellerden bir ölçüde etkilenen ajite gençlik tarafından da beslendiğini gösteriyor.
Şeriati tarafından verilen halka açık konferanslara 5.000 kadar dinleyici katıldı. Yazılarını bulundurmanın cezası, tutuklama ve işkence olmasına rağmen, yüz binlerce kişiye dağıtıldı. Çoğu zaman, mütevazı ve sessiz olan Şeriati bütün gün konuşuyor ve sonra gece geç saatlere kadar tartışmalara katılıyordu. 100’den fazla konferans verdikten sonra, SAVAK [gizli polis] onu tutuklamaya çalıştı ama Şeriati kaçtı; ancak babasını rehin almalarından sonra polise teslim oldu. İki yıl boyunca Komite hapishanesinde korkunç bir şekilde işkence gördü. Serbest bırakıldıktan sonra herhangi bir öğretim faaliyetine girmesine veya herhangi bir komplocu teması sürdürmesine izin verilmedi. Gizli polis her hareketini takip etmekteydi. (20)
Nihayet 1976’da Ali Şeriati Londra’ya kaçmayı başardı ve orada Amerika Birleşik Devletleri’ndeki aile üyeleriyle buluşmak üzere uçak beklerken beyin embolisinden öldü. Şu anda neredeyse herkes tarafından kabul edilen olağan iddia, SAVAK ajanlarının Şeriati’yi kobra zehirine batırılmış zehirli bir iğneli ok kullanarak öldürdüğü yönündedir. Gerçek şu ki, Şah Dr. Şeriati’den ve savunduğu baskıcı görüşlerden nefret etse de Şeriati’nin beyin embolisinin nedeni asla kanıtlanamamıştır.
Hasan el-Benna, İslami hareketin Ortadoğu’yu ele geçirmesinden önce üç neslin geleceğini öngörmüş, birinci neslin “dinleyicilerden” oluşacağını belirtmişti. Kendisi, Seyyid Kutub, Mustafa el-Sibai, Ebu’l Ala Mevdudi ve Ali Şeriati modern İslamcı hareket için ideolojik zemin hazırlayan en önemli stratejistlerden birkaçıydı. El-Benna, gelecek neslin ise “savaşan” bir nesil olacağını öngörmüştü.
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/MB.htm>
Tamer Güner, 30.09.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri
Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>
I. Kaynakları:
1. Holy War , Wilhelm Dietl, 1983 2. Hostage To Khomeini , Robert Dreyfuss, 1980
I. Notları:
1. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna 2. Freemasonry In Egypt <www.egy.com/community/99-03-01.shtml> , Insight Magazine, March 1, 1999 3. Biography <www.angelfire.com/rnb/bashiri/Afghani/Afghani.html> of Jamal al-Afghani 4. Biography <www.cqpress.com/context/articles/epr_muhammadabduh.html> of Mohammed Abduh 5. Commentary <digilander.libero.it/islamic/questions1.html> from Shaykh Abdul Hadi of the Italian Muslim Association 6. Excerpt <www.geocities.com/Athens/Delphi/6588/rkhaliphate.html> from “The Return of the Khalifate” by Shaykh Abdalqadir as-Sufi 7. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna; Dietl, p. 26; Dreyfuss, p. 139-140 8. Commentary <digilander.libero.it/islamic/questions1.html> from Shaykh Abdul Hadi of the Italian Muslim Association, 8a. Dreyfuss, p. 143 9. Biography <www.arabies.com/Special%20Report/Hasan%20al-Banna.htm> of Hasan al-Banna 10. Dietl, p. 56 11. Dietl, p. 32 12. Excerpt <web.fares.net/w/.ee7f1e8> from “The Right To Judge,” by Sayed Qutb 13. Excerpt <web.fares.net/w/.ee7f1e8> from “The Right To Judge,” by Sayed Qutb 14. Dietl, pp.37-39 15. Dietl, p. 38 16. Dietl, p. 42 17. Dietl, p. 43 18. Dreyfuss, pp. 106-108 (excerpt <www.hoveyda.org/aspen77.html> ); What Really Happened In Iran, Dr. John Coleman, 1984, p. 24 (1-800-942-0821) 19. Dreyfuss, pp. 106-108 20. Dietl, p. 45
SA8893/TG309: Globalistler ve İslamcılar: Yeni Bir Dünya Düzeni İçin ‘Medeniyetler Çatışması’nı Kışkırtmak-VII
Sonsuz Ark/ Evrensel Çerçeveye Yolculuk
Sonsuz Ark’ın Notu:
Aşağıda çevirisini yayınladığımız metin, Red Moon Rising – The Rapture and the Timeline of the Apocalypse Paperback ‘in yazarı Peter D. Goodgame’ın ‘The Globalists and the Islamists’ adlı kitabına aittir. “Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca dinin etkisi, dünyanın Batı kesiminde ve Doğu’nun çoğu kesiminde azaldı. Maneviyat, yaşam standartları yükseldikçe ve popüler kültür de neredeyse tamamen laik hale geldiğinden materyalizmle yer değiştirdi. Orta Doğu’da durum neden farklıydı? Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı? Bu çalışma, bu durumun tesadüfen meydana gelen bir şey olmadığını ve militan İslam’ın, uzun vadede bir dünya hükümeti kurulması hedefine ulaşmak için baskın Anglo-Amerikan kurumların küresel seçkinleri tarafından oynanan bir kart olduğunu açıklamaya çalışacaktır.” şeklindeki sunumuyla geçmiş yüzyılların resmi tarih söylemlerinin arkasına sarkan ve günümüzdeki kaosun, yaygınlaşan dinsizliğin ve ahlaksızlığın temel nedenlerini, Globalistlerin ‘Militan İslam’ kavramını üreterek ve müslümanları satanist küresel bir devlet kurmak amacıyla kullanarak Yahudi-Hristiyan Etiğinin aleyhine İslam Etiği’nin lehine bir canlanma yaşayıp yaşamadığını sorgulamaktadır. Eylül 2013’te planladığım ve üzerinde çalıştığım ve 7 Ekim 2018 Pazar günü yayınladığım <www.sonsuzark.com/2018/10/sa6940sd1156-islamclk-zehirli-maya-as.html> ‘SA6940/SD1156: İslamcılık; Zehirli Maya (Aşı) ya da Masonik Kara Büyü’ başlıklı çalışmamda ‘İslamcılık’ maskesi ve ‘Masonluk’ aracılığı ile Osmanlı İmparatorluğunun müslüman topluluklarının nasıl ayrıştırıldığını ve kurulan yapay ulus-devletlerin kukla yönetimler tarafından nasıl Satanizmin hizmetine sunulduğunu ve Satanist Masonların İslam’ın içini nasıl boşaltmaya çalıştığını incelemiş ve mason olduğu kesin olarak açığa çıkan câni Fetullah Gülen liderliğindeki dinî cemaat-nurculuk maskeli FETÖ üyesi generallerce, 15 Temmuz 2016’da, ahlakı ve dinî değerleri önceleyen politikalara sahip Erdoğan liderliğindeki Türkiye’ye askerî darbe yapmaya çalışan ve halk tarafından durdurulan Masonik İslamcılığı şöyle tanımlamıştım: “İslamcılık, 1789’la Fransa’da egemen hâle gelen masonların, yer küredeki bütün imparatorlukları yıkma girişimlerini içeren bütüncül bir organizasyonun Osmanlı İmparatorluğuna yönelik olan hamlesinin adıdır ve Sultan III. Selim’den itibaren güçlenerek II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdülhamid liderliğindeki Osmanlı İmparatorluğu’nu, İstanbul, İzmir, Selanik, Manastır, Mısır, Şam, Beyrut gibi merkezlerde kurulan gizli mason localarında olgunlaştırılarak parçalayan ve yıkan bir hançerdir. Günümüz tartışmalarının amacı da yeniden güçlenen, bölgesel ve küresel bütünleşik bir strateji izleyerek masonların hakimiyet alanlarını daraltan Türkiye Cumhuriyeti’nin Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki yönetimini hedef hâline getirerek yeniden parçalamak ve etkisiz hâle getirmekti”, 06.09.2008 tarihli ‘SA24/SD5: İslamcılık: Kara Büyü’ <www.sonsuzark.com/2012/08/sa24sd-5-islamclk-kara-buyu.html> başlıklı çalışmamda da Peter D. Goodgame’un “Yahudi-Hıristiyan etiği nasıl aşındı, buna karşılık İslam etiği bariz bir canlanma yaşadı mı?” şeklindeki sorusunu o sormadan (2014) 6 yıl önce (2008) cevap vermiştim: “İslamcılık anaforu, Müslüman zihinlerden sürekli yeni kurbanlar devşirmektedir. Geleneksel diye, dışlanan ve aşağılanan bozunmaya uğramış 17,18,19 ve 20. yüzyıl İslam algısına alternatif olarak ortaya konan ve terakkîyi hedefler görünen İslamcılık kara büyüsü, daha fazla tahrif ve tahribe aracılık etmeden Müslümanların düşüncelerinden uzaklaştırılmak zorundadır.” Satanistler, önce kendi topluluklarını, Yahudileri -Siyonist-Laik-Fanatik-Ortodoks diyerek parçaladılar ve Yahudi etiğini, tahrif edip etkisizleştirdiler, eş zamanlı olarak Katolik-Ortodoks-Protestan etiğini ve İslam Etiğini yetiştirdikleri profesyoneller aracılığı ile yok ettiler; bugün diktatör Arap liderleri, aynı satanist gücün birer piyonu olarak elde ettikleri dokunulmazlıkla hem İslam’a hem de Müslümanlara yönelik soykırım politikalarını acımasızca uygulamaktadırlar. Yayınladığımız bu çeviri seti, eksik bilinenlerle örtülmek istenen gerçeğin açığa çıkması için faydalı olacaktır diye düşünüyoruz.
Seçkin Deniz, 07.10.2020

The Globalists and the Islamists:
Fomenting the “Clash of Civilizations” for a New World Order
II. ‘Kriz Yayını’ Yaratmak
1970’lere gelindiğinde elitist entelektüeller ve küreselci kurumlar, insan ırkının en öncelikli iki düşmanı olarak nüfus artışı ve endüstriyel kalkınmaya odaklandılar. Birleşmiş Milletler, Roma Kulübü, Tavistock ve Aspen Enstitüleri ve yönetici elitlerin sözcülüğünü yapan diğer birçok kuruluş, çevrenin yok edildiğini ve sanayileşmenin korkunç bir tehdit haline geldiğini haykırmaya başladı. Teknoloji, bilim ve insan gelişimi gözden düşüyordu. Elitler, yeryüzünün kaynaklarını kendi mülkleri olarak görüyor ve bunları yükselen ve gelişen bir Üçüncü Dünya ile paylaşmak istemiyorlardı.
Lord Bertrand Russell, karanlık çağlara dönüşü savunan bu insan karşıtı “hümanistlerin” en önemlilerinden biriydi. Russell şuna inanmaktaydı:
“Dünyadaki beyaz nüfus artışı yakında duracak. (Asya ırkları ve zencilerin) Doğum oranları, savaş ve salgın hastalıkların yardımı olmadan sabit kalmaya yetecek kadar düşmeden önce, Asya ırklarının ömrü uzamış olacak; zencilerin ömrü onlardan da uzun olacak. Bu olana kadar sosyalizmin amaçladığı faydalar ancak kısmen gerçekleştirilebilir ve daha az doğurgan ırklar, gerekli olsalar bile iğrenç yöntemlerle kendilerini savunmak zorunda kalacaklar.”
Russell aynı zamanda dünya hükümetinin de bir savunucusuydu;
“Nüfus sorunundan daha önce bahsetmiştim, ancak politik yönü hakkında birkaç söz eklemek gerekiyor. … Belli derecede eşitlik sağlanıncaya ve Dünya Hükümeti’nin gücüne her yerde belli ölçüde rıza gösterilene kadar, dünyanın tatmin edici bir durumda olduğunu düşünmek imkânsızdır. Dünyanın daha fakir ulusları nüfus bakımından aşağı yukarı durağan hale gelene kadar bunların olması mümkün değildir. Düşündüğümüz gerçekler tarafından yönlendirildiğimiz sonuç şudur: Bir Dünya Hükümeti gerçekleşinceye kadar büyük savaşlar kaçınılmazken; bir Dünya Hükümeti, her önemli ülke neredeyse sabit nüfusa sahip olana kadar istikrarlı olamaz.”
Russell için nüfus kontrolü, Dünya Hükümeti için bir ön şarttı. (1)
Daha 1947’de, önde gelen bir Avustralyalı bilim adamı, Avustralya Savunma Bakanlığı’na gönderdiği gizli bir raporda şu öneride bulunuyordu:
“… aşırı nüfuslu Asya ülkeleri tarafından işgal tehdidine karşı en etkili karşı saldırı, tropikal gıda mahsullerinin biyolojik veya kimyasal yollarla tahrip edilmesi ve Avustralya haricinde, tropikal koşullarda yayılabilen bulaşıcı hastalıkların yayılmasına yöneltilmelidir.”
Bu arketipik çılgın bilim adamı, 1951’de İngiliz tacının şövalyesi ve 1960’da Nobel Ödülünün sahibi olan Sir Frank MacFarlane Burnet idi. (2)
1968’de Stanford biyologu ve Bertrand Russell hayranı Paul Ehrlich en çok satan The Population Bomb <www.pbs.org/kqed/population_bomb/> (Nüfus Bombası) isimli kitabı yazdı. Kitabında şöyle yazıyordu:
“Kanser, hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalması; nüfus patlaması ise, insanların kontrolsüz bir şekilde çoğalmasıdır…. Çabalarımızı semptomların tedavisinden kanserin ortadan kaldırılmasına kaydırmalıyız. Bu operasyon, anlaşılan o ki; acımasız ve insafsız kararlar gerektirecektir.”
Ehrlich kitabında doğum kontrol kimyasallarının dünyadaki gıda kaynaklarına yerleştirilmesini savunuyordu. (3)
Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü’nün (UNESCO) oluşturulmasında öncü rol oynayan İngiliz bilim adamı ve entelektüel Sir Julian Huxley, hemen hemen aynı görüşlere sahipti. Penisilin, DDT ve su arıtma gibi bilimsel gelişmeleri iki ucu keskin bir kılıç olarak görüyordu. Huxley bir yazısında şöyle demişti:
“Gelecekteki kaderinde insan ırkının daha fazla içsel doygunluğa ulaşmasını sağlamak için, gerçek anlamda dini özveriyle kendimizi adayabiliriz ve adamalıyız da. Nüfusun kontrolü … insanlığın kaderinde herhangi bir radikal gelişme için bir ön şart olduğundan, bu amacı gerçekleştirirken nüfus sorununa şiddetli ve uyumlu bir saldırı da gereklidir.” (4)
Huxley’in aşırılık yanlısı görüşleri Birleşmiş Milletler içinde de kabul gördü ve dünyanın ilk Dünya Zirvesi’nde, 1972’de Stockholm İnsan Çevresi Konferansı’nda sunuldu. Maurice Strong, bu konferansı düzenlemek için BM Genel Sekreteri U Thant tarafından seçilmişti ve sonraki yıl Strong, yeni oluşturulan BM Çevre Programının başına getirildi.
1972 aynı zamanda Club of Rome’un kötü şöhretli raporu Büyümenin Sınırlar <propagandamatrix.com/archive_club_of_rome.html> ı’nı yayınladığı yıldır. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü tarafından yapılan araştırmanın desteklediği bu rapor, gezegeni ekolojik felaketten kurtarmak için temelde sanayileşmenin durdurulması gerektiği sonucuna varmıştı. O zamandan beri, Kulübün Maurice Strong gibi en sadık hayranları bile raporun “erken” yazıldığını ve teknolojideki gelişmeleri hesaba katmadığını itiraf etmiştir. (5)
Club of Rome, 1970 yılında İngiliz bilim adamı ve diplomat Dr. Alexander King ve İtalyan sanayici Arelio Peccei tarafından kurulduğundan beri dünya hükümetini destekleyen en etkili gruplardan biri olmuştur. Kulüp1973’te, on bölgeye bölünmüş tek bir dünya hükümeti sistemi modelini sunan, Küresel Dünya Sisteminin Bölgeselleştirilmiş ve Uyarlanabilir Modeli başlıklı bir rapor yayınladı.
Aspen Enstitüsü <www.aspeninst.org/> bir diğer önemli küreselci düşünce kuruluşudur. 1949’da üç Chicago’lu tarafından kuruldu: Bir işadamı, Chicago Üniversitesi’nin başkanı ve aynı üniversiteden bir profesör. Chicago Üniversitesi Rockefeller finansmanıyla kuruldu ve Aspen Enstitüsü her zaman Rockefeller’in nüfuz alanı içinde var oldu. Aspen Enstitüsü tarihinin en önemli noktalarından biri, 1970’te gerçekleşen ve 1972’de Stockholm’de yapılacak BM Dünya Zirvesi’nin yolunu açan “Teknoloji: Sosyal Hedefler ve Kültürel Seçenekler” konulu bir konferanstı.
The World Wildlife Fund [WWF] (Dünya Yaban Hayatı Fonu), hümanist bir çevre örgütü kılığına giren bir başka elitist ırkçı kurumdur. Kraliçe’nin kocası İngiltere Prensi Phillip tarafından oluşturulmuştur. Kayıt altına alınan bir konuşmasında; Reenkarne olursa, aşırı nüfus sorununu çözmeye yardımcı olmak için katil bir virüs olarak geri dönmek istediğini söylemiştir. O zamandan beri diğer WWF yöneticileri de aşırı nüfus konusunda aynı endişeleri dile getirmiştir. (6)
WWF direktörü Dr. Arne Schiotz şöyle demiştir:
“Malthus haklı çıktı, gerçeklik sonunda Malthus’u yakaladı. Üçüncü Dünya aşırı kalabalık, ekonomik bir karmaşa içinde ve bu kadar hızlı bir nüfus artışıyla bu karmaşadan kurtulabilmelerinin hiçbir yolu yok. Felsefemiz: Köye geri dönmektir. ”
WWF’nin eski başkanı Sir Peter Scott ise şöyle diyor:
“Olaylara nedensel olarak bakarsak, dünyadaki en büyük sorun nüfustur. İnsan sayılarına bir tavan koymalıyız. Tüm kalkınma yardımları, güçlü aile planlama programlarının varlığına bağlı hale getirilmelidir. ”
WWF’nin eski başkan yardımcısı Thomas Lovejoy <research.amnh.org/biodiversity/symposia/archives/climate/biolovejoy.html> şunu açıkça ifade ediyor:
“En büyük sorun, bu gelişmekte olan ülkelerin lanet olası ulusal sektörleridir . Bu ülkeler, kaynaklarını uygun gördükleri şekilde geliştirme hakkına sahip olduklarını düşünüyorlar. Güce sahip olmak istiyorlar.”
Bu baskıcı görüşler, küresel finans kuruluşlarının en önemli yöneticilerinden bazıları tarafından bile benimseniyor. Bank for International Settlements [Uluslararası Ödemeler Bankası] (dünya bankacılık merkezi) başkanı Fritz Lutweiler:
“Nüfusun çoğunluğunun hâlihazırda asgari varoluş düzeyinde veya hatta altında yaşadığı ülkelerde reel gelirin azaltılması anlamına geliyor. Bu zor, ama çok borçlu olan ülkeleri bu zor yoldan ayırmak mümkün değil. Kaçınılmaz.” (7)
Dünya Bankası başkanı Robert McNamara: “10 milyarlık bir dünyanın önlenebilmesi için yalnızca iki olası yol var. Ya mevcut doğum oranları daha hızlı bir şekilde azalmalı ya da mevcut ölüm oranları yükselmelidir. Başka bir yol yok. Elbette, ölüm oranlarının artabileceği pek çok yol var. Termonükleer bir çağda, savaş bunu çok hızlı ve kararlı bir şekilde başarabilir. Kıtlık ve hastalık, doğanın nüfus artışı üzerindeki kadim kontrol araçlarıdır ve ikisi de hala sahnededir… Basitçe söylemek gerekirse: Aşırı nüfus artışı, gelişmekte olan dünyadaki toplumların çoğunun ekonomik ve sosyal ilerlemesinin önündeki en büyük tek engeldir. ” (8)
Nihayetinde bu görüşler Amerikan dış politika kurumu tarafından kabul edildi. 1974 yılında Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, “ABD Güvenliği ve Denizaşırı Çıkarları için Dünya Çapında Nüfus Artışının Etkileri” başlıklı Ulusal Güvenlik Çalışması Memorandum 200’ü <forever.freeshell.org/health/popcontrol.htm> (NSSM 200) sundu. Sonuç şu şekildeydi:
“Dünya nüfus artışı, Hükümet tarafından , acil önlemler gerektiren en yüksek büyüklükte mevcut bir tehlike olarak geniş ölçüde tanınmaktadır… [Devam eden hızlı nüfus artışının] dünyanın ekonomik, politik ve ekolojik sistemlerine ve bu sistemlerin başarısız olmaya başlamasıyla birlikte insani değerlerimize ciddi zarar verme riski vardır.”
NSSM 200, 1979’da halkın bilgisine açılacaktı ancak 1989’a kadar başarılı bir şekilde gizli tutuldu. Kariyeri boyunca Kissinger, nüfus kontrolünün dış politika stratejisinin temel taşı olarak kalmasını sağladı ve ondan sonra ideolojik ortağı Zbigniew Brzezinski de Carter yönetiminde aynı gündemi devam ettirdi. Her ikisi de Rockefeller ailesiyle yakından bağlantılıdır ve ikisi de Harvard’dan, Oxford eğitimli İngiliz yanlısı Profesör William Yandell Elliott ile çalışmışlardır.
Worldwatch Enstitüsü <www.worldwatch.org/> , ,Amerika’nın dış politika kurumunda desteklenen NSSM 200 ile aynı süreçte, Rockefeller Brothers Fund (Rockefeller Kardeşler Fonu) tarafından sağlanan hibe ile 1974 yılında kuruldu. 1984’ten beri Worldwatch Enstitüsü tarafından yıllık olarak yayınlanan “Dünyanın Durumu” serisi, medya tarafından her zaman öne çıkarıldı ve Enstitünün yayınlamış olduğu yüzlerce alarmcı sözde bilimsel makale ve rapor, o zamandan beri solcu ve elitist savaşta cephane olarak kullanıldı.
Peter D. Goodgame, 11 Ağustos 2002, RedMoonRising <www.redmoonrising.com/Ikhwan/MB.htm>
Tamer Güner, 07.10.2020, Sonsuz Ark, Stratejik Araştırma, Çeviri

Tamer Güner Yazıları <www.sonsuzark.com/search/label/Tamer%20G%C3%BCner>
II. Kaynakları:
1. <members.tripod.com/~american_almanac/malthsay.htm> “What the Malthusians Say,” from The American Almanac, 1994 2. Where On Earth Are We Going? Maurice Strong, 2000 3. Holy War, Wilhelm Dietl, 1983 4. Hostage To Khomeini , Robert Dreyfuss, 1980
II. Notları:
1. Russell quotes from “Malthusians” above 2. <www.lifesite.net/interim/2002/april/02nobelwinner.html> “Nobel winner supported biological warfare as form of population control,” from The Interim, April ’02 3. “Malthusians” 4. Julian Huxley, <www.acponline.org/cgi-bin/medquotes.pl> “Essays of a Humanist,” 1964 5. Strong, p. 119 6. “Malthusians” 7. “Malthusians” 8. “Malthusians” 9. Biography <www.ppp.org.pk/zab.html> of Zulfikar Ali Bhutto 10. Dietl, p. 72 11. Islam in the British Isles <www.mcb.org.uk/scrd181298.html> , a timeline 12. Dreyfuss, excerpt <www.hoveyda.org/aspen77.html> , 12a. Dreyfuss, pp. 72-83, 12b. Dreyfuss, pp. 92-95 13. 1979 <pakistanspace.tripod.com/1979.htm> in Pakistan history (see April 3) 14. Interview <members.aol.com/bblum6/brz.htm> with Brzezinski

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış