Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Poverty, New World Order and Islam


Lütfullah Cebeci


Prof. Dr., Atatürk Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi.


Dünyamız asırlardan beri, uzayda İlahî iradenin kendi için
belirlemiş olduğu çizgide alabildiğine hızlı bir şekilde son kaderine doğru yol
alıyor. İnsanlık da onunla birlikte kaderini kovalayıp, kıyametine doğru
koşuyor.


Bu uzun zaman içinde hem dünya yıpranmış, hem insanlar
kirlenmiş… İnsan için özel bir misafirhane olarak hazırlanıp, gerekli her
türlü donanım ile teçhiz edilmiş, yeri ile göğü ile insanlığın hizmetine
sunulmuş olan dünya (Lokman, 20), misafirleri olan insanlar tarafından sınır
tanımaz bir şekilde kullanıla kullanıla kaynaklarını neredeyse tüketmiş ve
suyu, havası, çevresi ile kirlenmiş; Kur’an’ın ifadesi ile “İnsanların
ellerinin yaptıkları şeyler yüzünden karada ve denizde, yani bütün dünyada
fesat yayılmış/anormallikler ortaya çıkmış.” (Rum, 41). İnsanlar dünyayı
kirletmekle kalmamış, kendilerini de tarihinin hiç bir döneminde olmadığı kadar
manevî kir ve pasların içine atmışlar; en güzel (Tin, 4) ve şerefli (İsra, 70)
bir şekilde yaratılmış olmalarına rağmen hayvanlar derekesine, hatta daha da
aşağılara düşmüşlerdir (A’raf, 179). Çünkü konumlarını, görevlerini ve
sorumluluklarını unutmuş; kullandıkları maddî ve manevî uyuşturucular yüzünden
akıllarını/kalplerini, gözlerini, kulaklarını gereği gibi kullanamaz olmuşlar,
gerçek dünyadan kopup, sanal bir âlemde hayallere kapılmışlar, büyük bir
sapkınlıkla ve ahmaklıkla kendi tanrılıklarını ilan etmişlerdir.


İnsan bu şekilde kendi gerçeğini tanımayınca, evrenin gerçeğini de
göremez ve bütün bu âlemleri yaratan-yöneten yüce bir Rabbin varlığını kabul
etmez hale geldi. Çünkü ancak “Kendini tanıyan, Rabbini de tanımış-bilmiş
olur.”1 Kendini dev aynasında görmeye başlayıp firavunlaşan
insan, dünyanın gerçeklerinden sıyrıldı, kendini her şeyin merkezi sanır oldu.


Tarihin önceki asırlarında da böyle nemrutlar, firavunlar vardı;
kendilerini tanrı ilan etmiş ve adamlarını toplayıp “Ben sizin en büyük
rabbinizim.” (Naziât, 23-24), “Ben de yaşatır ve öldürürüm.”
(Bakara, 258) demişlerdi. Fakat insanların çoğu onlar gibi azmış değillerdi;
doğru veya yanlış, bir dine inanır, az-çok bir sınır tanırlardı. Çağımıza
gelince insanların genelinin kimyası bozuldu; inançlar iyice zayıfladı;
özellikle değişik şekillerde de olsa çoğu insanda bulunan ahiret inancı
neredeyse kayboldu ve bu hayata verilen önem, her şeyi bastıracak şekilde
arttı. Sonuçta bir çok insan nemrutlaştı/firavunlaştı ve İslam’ın ilk yıllarında
peygambere direnen Mekke müşrikleri gibi, “Biz bir kere öldük mü iş biter,
artık dirilmemiz mümkün değil…” (Duhan, 35) diye düşünmeye başladı.
Böylece çoğu kimse hayat felsefesini, Kur’an’ın ifadesi ile bu “dünya
hayat”a, yani “bu değersiz-alçak” şeye göre dizayn etmeye,
değerler sistemini bu inanca göre revize etmeye başladı.


Böylece insanlar ve dünya daha hızlı kirlenmeye başladı: Adalet,
merhamet, insaf, yardımlaşma, diğergamlık, fedakarlık, -tek kelimeyle ifade
etmek gerekirse- “insanlık” zayıflamaya başladı; bireysellik,
açgözlülük, bencillik, insafsızlık, zulüm, sömürü artmaya başladı. Bunun adını
da önce küreselleşme, sonra da yeni dünya düzeni koydular. Bu düzende zayıfa,
güçsüze, yoksula yer yoktu, daha doğrusu hizmetçi olmaktan ve sömürülmekten
başka yer yoktu. Çünkü bu, gerek fert, gerek millet olarak, zengini daha
zengin, fakiri daha fakir eden bir düzen idi.


Bu yeni düzenin arkasında, aralarında iç hesaplaşmalar ve menfaat
çatışmaları olmakla beraber, Batı Dünyası var. Aslında “Batı” denince,
Yahudi’nin güdümündeki Hıristiyan dünyası akla geliyor, kurdukları modern
medeniyet de temelinde onların düşünce dünyasını barındırıyor. Fakat burada
sözünü ettiğimiz Hıristiyanlık, Hz. İsa’nın (a.s.) peygamberi olduğu merhamet
temelli dinden çok uzak. Zaten bütün peygamberlerin insanlığa ulaştırdığı ve
ortak adı İslam olan dinlerin hepsi merhamet temellidir. Nitekim mesela, gökten
inen o ilk Tevrat levhalarında “Rablerinden korkup çekinenler için hidayet
ve rahmet” (A’raf, 154) olduğu bildirilmiş ve son peygamber Hz. Muhammed’e
(s.a.v) hitaben Cenab-ı Allah, “Biz seni ancak bütün âlemlere rahmet
olarak indirdik.” (Enbiya, 107) buyurmuştur.


Hıristiyan dünyanın, izinden gittiklerini iddia ettiği Hz. İsa da
bir rahmet pınarı idi. Allah ona İncil’i vermiş ve ona samimi olarak uyanların
kalplerine bir şefkat ve merhamet yerleştirmişti (Hadid, 27). Fakat sonra
aradan geçen asırlar, cahil ve art niyetli liderler ve ruhbanlar eliyle bu
şefkat ve rahmet pınarını kuruttu. Çünkü bu eller kendi menfaatleri için
Allah’ın mesajını değiştirdiler; insanın hem dünyasını, hem ahiret mutluluğunu
garanti eden, dejenere olmamış fıtrata ve haddini bilen akla uygun olan bir din
yerine, çelişkilerle dolu olan ve inananlarını sömürme temeline oturan bir din
oluşturdular. Uzun zaman buna dayanan, sesini çıkaramayan insanlar, önce
kontrolsüz bir şekilde de olsa bu duruma isyan ettiler. 14-15. yüzyılda
başlayan Rönesans, hemen peşinden dinde, yani Hıristiyanlıkta reform
hareketlerini getirdi. Zaten bunlar temelde dine, diğer bir ifade ile,
kilisenin temsil ettiği Hıristiyanlığa bir tepki olarak doğduğu için; 17.
asırdan itibaren Aydınlanma Felsefesinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.


Aydınlanma hareketi içinde yer alan felsefeciler, düşünce ve ifade
hürriyeti, dini eleştiri, akıl ve bilim değerini öne almak, insanı her şeyin
merkezine yerleştirmek, bir diğer ifade ile “tanrılaştırmak” gibi
tavırları ile seküler düşüncelerin, ateizmin, deizmin ve bugünkü modern
toplumların ortaya çıkmasına büyük katkı sağlamıştır. Bu sonuç normal idi,
çünkü aydınlanma felsefesinin ekseri düşünürleri ateist, yahut deist idi.
Hıristiyanlıktan nefret eden bu düşünürler, batıl inançları, bağnazlığı ve
sahip oldukları dini, insanlığın ilerlemesinin önündeki en büyük engel olarak
görmüşler ve ona karşı çıkmışlardı. Bunu yaparlarken, ölçülerini kendilerince
belirledikleri bir akıl ve bilime sarılmış; çoğunlukla evrene müdahale eden bir
tanrının varlığını kabul etmemiş, yahut, evrene hiç müdahale etmeyen,
yarattıktan sonra karışmayıp onu sadece seyreden bir tanrının olabileceğini
kabul etmişlerdi.


Böylece kilisenin baskısından bıkmış insanları arkalarına alarak
muharref Hıristiyanlığa bilim eliyle ağır bir darbe vurdular.2
Bunların sonucunda sanayi devrimi doğdu. Bu devrimin temelinde Batılıların
denizaşırı seyahatlerle elde ettikleri çoğu gasp yoluyla gelen sermaye
birikimi, hammadde aktarımı, diğer ülkelerin yer altı zenginliklerinin adeta
çalınması ve köleleştirme vardır.3 18. yüzyılın ortalarında başlayan
bu yeni gelişme ile Batılı toplumların yaşamlarında, köklü değişiklikler,
üretim ve ulaşımda da büyük gelişmeler oldu. Makineleşme gelişti, nüfus daha
hızla artmaya başladı. Buluşlar arka arkaya ortaya çıktı ve bu buluşlar üretimi
artırırken üretim için harcanan fiziksel çaba giderek azaldı, yani insana/insan
gücüne olan ihtiyaç azaldı.


Bozulmuş şekliyle bile insanları ahlaki davranmaya iten, kontrol
eden bir dinin elinden kurtulmuş olan bu insanların dünyaya bakışları değişti;
açgözlülük ve doyumsuzluk gibi duygular gönülleri tamamen sardı. Böylece
peygamberlerin kurduğu sevgi ve şefkat medeniyetlerinin yerine, dünyanın başına
bela olacak yeni bir medeniyetin, güçten ve menfaatten başka değer tanımayan
bir medeniyetin ayak sesleri duyulmaya başladı


Bu yeni medeniyet, ruhbanlar eliyle bozulmuş olan o dinin işine
gelen taraflarına da dayanarak dünyada bir sömürü dönemi başlatmıştır.
“Batı kültüründe kendisinden olmayanı adamdan saymama düşüncesinin
siyasete yansıması olan tahakküm, yine Hıristiyan kültüründe Kutsal Katolik
Kilisesi’ne tanrı tarafından verilmiş görev olan ‘Hıristiyan olmayan dünyayı
zorla dize getirme’ doktrini ile birleşince, Batının Batı dışına karşı aşırı
derecede menfi bir tavır takınmasına yol açmış, her türlü sömürüye meşruiyet
zemini oluşturmuştur. Bu zihniyet Kapitalizm çağı ile birlikte yeni bir veçhe
kazanmış, sömürü ve talan, dünya çapında bir nitelik kazanmıştır. İşte bu
dönemde bu talan ve yağmanın felsefesi de yapılmış, gücü olanın her şeye hakkı
bulunduğu fikri genel bir kabul görmüş.”4


Böylece sermaye, iş gücü ve teknolojinin sınır tanımaz bir biçimde
güçsüzü ezmesi ve sömürmesi döneminin, yani küreselleşmenin kapıları ardına
kadar açılmış; aslında normal şartlarda bütün insanlara yeterli olan dünya
nimet ve imkanları, büyük oranda gücü elinde bulunduranların eline geçmiş ve
şairin, “Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul; bu taksimi kurt
yapmaz kuzulara şah olsa…” dediği gibi, alabildiğine haksız bir paylaşım
ortaya çıkmış; daha doğrusu güçlülerin dünya imkanlarını zorla gaspı durumu
ortaya çıkmış. Bu dünya köyünün zorbası olan büyük sermayeli şirketler,
bilimsel metotları da kullanarak, bir taraftan insanlığı fakir bırakırken,
diğer taraftan semirdikçe semirmişlerdir.


Bu gerçeği görmek için şu rakamlara bakmak yeter: Bugün için
dünyanın GSMH’sının, 35 trilyon Dolar civarında olduğu hesaplanmaktadır. Bunun,
10.5 trilyon Doları ABD, 4.2 trilyon Doları Japonya ve 2.4 trilyon Doları ise
Almanya tarafından elde edilmektedir. Dünyanın toplam hasılasının (yaklaşık)
yarısını oluşturan bu üç ülkenin toplam nüfusu ise 500 milyon civarındadır.
Yani 6 milyar olan dünya nüfusunun on ikide biri kadardır. UNICEF’in 2001
yıllığına göre, en gelişmiş yedi ülkede gelir, kişi başına 10-11 bin dolardan
30 bin dolar sınırına ulaşırken, geri kalmış ülkeler yerlerinde saymış, aradaki
gelir farkları, uçurum olarak nitelenebilecek derinliğe ulaşmıştır. 1960’lı
yılların başlarında en zengin ile en yoksul ülke arasında gelir farkı 30/l
dolayında iken, günümüzde 80/l’e yükselmiştir.


Bu yüzden, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın verileriyle Birleşmiş
Milletler 2000 İnsani Gelişme Raporu’na göre; dünya nüfusunun neredeyse yarısı,
yani yaklaşık 3 milyar insan, günde iki dolar, 1.2 milyar insan ise bir
dolardan da az bir gelirle yaşamaya çalışıyor. Diğer bir ifadeyle dünya
nüfusunun yaklaşık yüzde yetmişi yoksuldur. Dünyanın en fakir 61 ülkesinin
dünya toplam gelirinden aldıkları pay sadece % 6 kadardır. Az gelişmiş 43
ülkede yaşayan 582 milyon insanın toplam gelirleri ise, sadece 146 milyar
doları ancak bulmaktadır. İstatistiklere göre, 800 milyon insan, yani her 7
kişiden biri her gün yatağına aç giriyor.


Buna karşılık dünya nüfusunun altıda birini temsil eden gelişmiş
ülkeler, toplam dünya gelirinin % 78’ine sahiptir. Dünya zenginlerinin sahip
oldukları servet, ülkelere meydan okumaktadır. Human Development Report (İnsan
Gelişimi Raporu) 2000’e göre, 1965-1995 yılları arasında dünyanın en zengini
olan % 20’lik insan kitlesi, dünyadaki toplam gelirlerini % 70’den % 86’ya
çıkarırken, en yoksul olan % 20’lik kitlenin geliri % 2.3’ten % 1.3’e düşmüştür.
1960’larda dünyanın en zengin % 20’lik kitlesi, en yoksul l milyar nüfusun
gelirinin 30 katı fazla gelire sahipken, 1990’larda bu, 80 kat olmuştur.


Dünyanın zengin ülkeleri aslında kendi içlerinde de adil olmayan
bir paylaşım uyguluyorlar, yani sadece geri kalmış diye isimlendirdikleri
ülkeleri yoksullaştırmıyor, kendi insanının bir kesimini de aynı sona mahkum
ediyorlar. Mesela, ABD’de 60 milyon, Avrupa Birliği ülkelerinde 80 milyondan
fazla insan yoksulluk sınırında yaşıyor. Dünyanın en zengin ülkelerinde de çok
fakir ve evsiz-barksız insanlar var. Chicago’da kira ödeyemediği için, 80
binden fazla insanın evsiz olduğu bildirilmiştir. Küreselleşme sürecinde zengin
ve fakir Amerikalılar arasındaki uçurum öylesine açılmıştır ki, 1990’larda 2.5
milyon zengin, alt basamaktaki 100 milyon ile hemen hemen aynı oranda gelir
elde etmeye başlamışlardır.


“Top 200; The Rise of Corporate Global Power” adlı
raporda, dünyanın en büyük 100 ekonomisinin 51’inin şirketlerden oluştuğunu,
sadece 49’unun ülkelerden oluştuğu, en büyük 200 şirketin toplam satışının
yoksulluk içindeki 1.2 milyar insanın yıllık gelirinin 18 katı olduğunu; yine
bu 200 şirketin satışlarının dünya ekonomik faaliyetlerinin dörtte birinden
fazla, fakat dünya işgücünün yalnızca 0.78’ini istihdam ettiğini görüyoruz.


BM raporuna göre, dünyanın en zengin 225 kişisinin serveti,
dünyadaki 2.5 milyar yoksula yetecek boyuttadır. 225 zenginin serveti l trilyon
doları bulmaktadır. Dünyanın en zengin 3 kişisinin servetleri, en yoksul 48
ülkenin milli hasıla geliri toplamını aşmaktadır. Zengin ülkelerin tüketimi
rekor seviyeye ulaşırken yoksul ülkeler her zamankinden daha çok açlık,
sefaletle kıvranmaktadır. Oysa zenginlerin sadece kedi-köpek mamalarına
harcadığı parayla yoksulların eğitim ve sağlık hizmetlerinin karşılanabileceği
ifade edilmektedir.


Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) yıllık raporunda, dünyadaki gıda
üretiminin 6 milyar insan için yeterli olduğu, ancak çeşitli nedenlerden ötürü
insanlara yiyecek ulaştırılamadığı ya da üretim yapılamadığı belirtilmiştir. 35
trilyon dolara ulaşmış olan yıllık dünya geliri, kuramsal olarak eşitlikçi-adil
paylaşıldığında dünyada her kişi başına 5 bin dolar düşüyor. Demek ki, daha
önce de ifade ettiğimiz gibi, normalde dünyanın imkanları misafirlerinin
hepsine yetebilecek kadar çoktur. Öyle ise dünyadaki beslenme sorunu, haksız
paylaşımdan kaynaklanmaktadır. Nitekim, dünya servetinin yarısını elinde
bulunduran 400 milyarderin % 4 oranında vergilendirilmesi olanaklı olsa,
yeryüzündeki yoksulluk ve sağlık sorunu kökünden çözülmüş olabilecektir (Michel
Chossudovsky, Yoksulluğun Küreselleşmesi, Çivi Yazıları, İstanbul, 1999).5


Dünya, hem üretilenler, imkanlar açısından, hem de doğal kaynaklar
açısından yeterli olduğu halde dünyaya hakim olan güçler, yoksulluğu azaltmak
yerine artırarak hem güçlerini ve kontrollerini, hem servetlerini artırıyorlar.
Çünkü dünyanın ipi kimin elinde ise onun inanç ve kanaatleri genele hakim
oluyor; sonuçta da bu günkü durumu ile, “paylaşımda adaletsizlik ve
açgözlülük”, “zulümde yardımlaşma” ve “sömürü için
dayanışma” ortaya çıkıyor. Fakat Allah gerçek inananlara, “Ey iman
edenler … birr ve takva/iyilik etme ve fenalıktan sakınma konusunda bir
birinize destek olun, günah işleme ve düşmanlık/başkalarına saldırı konusunda
yardımlaşmayın, Allah’tan ittika edin. (Çünkü) Allah cezalandırması çok
şiddetli olandır. ” (Maide, 2) diye sesleniyor.


Eğer bugün dünyanın hakim gücü Müslümanlar olsaydı, manzara aynı
olur muydu; sömürü bu kadar yaygın, merhametsizlik bu kadar ileri; gücün zulüm
ve gasp için kullanımı bu kadar kolay olur muydu? İnanan insanlar,
kendilerinden olan bir tarafa, kendilerinden olmayanları bu kadar kolay
harcarlar mıydı? Elbette hayır! Gönüllerinden bu yanlış düşünceleri geçirseler
bile, dinleri ve imanları buna izin vermeyecekti. Dolayısıyla son asırlardaki
yanlışlarımız, sorumsuzluklarımız ve tembelliklerimiz yüzünden, İslam dünyası
mahkum, Batı Dünyası hakim olmuş ise, insanlığın bu yeni dünya düzeni yüzünden
karşı karşıya kaldığı global yoksulluk ve kölelik günahına biz de ortağız.
Çünkü biz bireysel sorumluluğunu yerine getirmekle kurtulacağını sanan bir
inancın müntesipleri değiliz. “Dicle kenarında bir kurt bir kuzuyu kapsa
adl-ı İlahi gelir de onu Ömer’den sorar.” diye inanan bir dinin sahibiyiz.


Evet, Cenab-ı Allah insanları farklı imkanlara sahip olarak
yarattı; kimini zengin, kimini yoksul kıldı; insanlık tarihinde bu gerçek hep
var oldu. Fakat bunu birbirlerini ezsinler ve servetlerini Karun gibi diğer
insanlara karşı bir silah olarak kullansınlar diye değil; çeşitli sorumluluklarla
diğerlerine yardım etsinler, merhamet göstersinler, iyilik yarışında
bulunsunlar, “insan” olduklarını gösterecekleri bir imtihandan
geçsinler diye böyle düzenlemişti.


Öyle ise Müslüman’a düşen görev, zengini ile fakiri ile bu
bilinçte olmak; bir taraftan alabildiğine helal yolla kazanmaya çalışırken,
diğer taraftan yine dinin izin verdiği bir harcama ile, israfa düşmeden
yaşamak; sonra imkanı oranında zekat, sadaka ve benzeri bütün yardım yolları
ile, öncelikle dindaşlarına destek olmaktır. Müslüman’ın görevi bununla
bitmemektedir; kendi içinde yoksulluğa karşı bir şeyler yaparken global
yoksulluğa da çare aramalıdır.6 Çünkü günümüzde yoksulluğun rengi ve
şekli çok değişmiş; küresel bir düzenin olmazsa olmaz bir parçası haline
gelmiştir.


Çünkü asrımızda milletlerarası mücadele artık ekonomik sahaya
kaymış; savaşların şekli değişmiştir. Koca ülkeler bir tek kurşun atılmadan
darmadağın ediliyor; bir gecede ülkenin maddi varlığı sıfıra indiriliyor ve
teslim alınıyor. Siyon Protokolleri üçüncü maddesinde denildiği gibi,
“Artık savaş ekonomik alana çekilmiştir.” Sermayeyi elinde
bulunduranlar “Tek Dünya Devleti” hedefine ulaşmak için, ekonomileri
çökerterek ülkeleri ele geçirme gibi çağdaş bir yol keşfetmişlerdir. Nitekim
banker James Warburg, 1950’de ABD Senatosu’nda yaptığı bir konuşmada, kendine
güvenen bir edayla şöyle diyecektir: “Sevsek de sevmesek de bir dünya
devletimiz olacak.” Burada mesele Tek Dünya Devleti’nin fetihle mi, yoksa
rızayla mı kurulacağıdır.7


Bugünkü adı küreselleşme olan bu dünya devleti kurma çalışmalarına
çoğu hükümet ister istemez ortak olmaktadır. Richard Faik’in, “Yırtıcı
Küreselleşme” (Küre Yayınları, İstanbul, 2001) adlı kitabında ifade ettiği
gibi, Küresel Kapitalizmin oyun sahasına giren bir hükümetin, kendisinden
istenen oyunu oynamaktan başka hiçbir seçeneği olmamakta; şayet bu oyunu
oynamayı reddederse veya jeopolitik muhafızlar siyasi veya ideolojik
sebeplerden ona bu oyunu oynama fırsatı vermezlerse ya sermaye kaçışı, ya
durgunluk, ya da dış destek kaybı ve müzmin fakirlik gibi problemlerle
karşılaşmaktadır. Çünkü post-modern bir sömürgecilik olarak değerlendirilmesi
mümkün olan küreselleşme, küçük bir köy haline dönüşen dünyanın, güçlüler
tarafından daha iyi kontrol edilebilmesine ve üretilen değerlerin çoğunluk kısmına
el konulabilmesine imkan vermektedir.


Küresel firmalar rakip istememekte, onları ortadan kaldırmanın her
yolunu denemekte ve piyasada tekel oluşturmak için büyük kavgalar vermekteler.
Modern dünyada paraya ve kredi mekanizmalarına hükmedenler maalesef, toplumları
yönlendirme gücüne sahip unsurlar olarak, dünyada krizler çıkarabilmekte ve
dengesizliklerin en önemli sebeplerinden biri olmaktalar. Dolayısıyla küresel
manada ve ülkelerin iç bünyelerinde ortaya çıkan göreli ve mutlak yoksulluğun
da en önemli sebebi onlardır.8


Bu anlamda sefaletin küreselleşmesi dünya çapında ucuz emeğe
dayalı bir ihracat ekonomisinin gelişimine destek olmaktadır. Ve arz kendi
talebini ortaya çıkarmamakta, aksine yoksulluk düşük üretim maliyetleri
anlamına gelmekte ve ucuz emek ekonomisinin bir girdisi olmaktadır. Bu durum
küreselleşme sürecinin oluşturduğu zenginliğin giderek daha az sayıdaki
varlıklı kesimde yoğunlaşması ve geri kalanların sistemin yararlarından
dışlanması anlamına gelmektedir.9 Bunun için faiz ekonomisi kullanılmakta,
faize dayalı iktisadi dünya sistemi adeta bütün haksızlıkların ve
adaletsizliklerin kaynağı olarak, milletleri ağır faiz yükü altında ezmekte;
Avrupa ve Kuzey Amerika başkentlerinde bulunan büyük bankalar dünyadaki
krizlerin orkestra şefliğini yapmaktalar.10


Nitekim 1997’deki Rusya ve Uzak Doğu krizlerinde, yukarıda
zikredilen uluslararası finans güçlerinin çok ciddi katkıları olmuştur. Benzeri
bir şekilde 2000 ve 2001’deki ekonomik krizlerde ülkemizdeki dolar bazındaki
GSMH 200 milyar dolar seviyelerinden 150 milyar dolar seviyelerine
gerilemiştir. Ülkemizin göreceli olarak fakirleşmesine yol açan bu durum,
kesimler arasındaki uçurumu daha da büyütmüştür. Son 11 yılda (1990-2001), dış
borçlara ödediğimiz bir tarafa, sadece iç borç faizine ödediğimiz 190 Milyar
Dolar ile neler yapılabileceği düşünülürse, nasıl bir tuzağa kapıldığımız daha
iyi anlaşılır.


İşte bu noktada Müslüman’a yeni bir görev daha düşüyor: Bu küresel
soyguna dur demek, bu insanlık dramını engellemek! Çünkü potansiyel olarak bu sömürü
düzeninin önünde durabilecek tek alternatif, İslam’ın inanç ve hayat
sistemidir. Bu yüzdendir ki, Batı dünyası ve özellikle küresel soygunun
korsanları, artık göstermelik düşmanı olan “kızıl”ı bırakmış, hep
içinde gizlediği asıl düşmanı olan “yeşil”e dönmüş ve onunla birlikte
önünde durabilecek her şeyi terörist ilan etmiştir. Fakat bu kendiliğinden
oluverecek bir iş değil, gayret ve fedakarlık isteyen bir önemli görevdir.
Görevdir, çünkü Rabbimiz bize bütün asırlarda geçerli bir emir ile, “Düşmanlara
karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın, savaş atları yetiştirin ki, bu
hazırlıkla Allah’ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı ve onların ötesinde
sizin bilmeyip de ancak Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutup
yıldırasınız.” (Enfal, 60) buyuruyor; genel bir ifade ile “kuvvet
hazırlığı”ndan söz ediyor. Her çağın farklı bir kuvveti ve savaşı var. O
zaman Müslüman her çağa uyan bir güç hazırlığı içinde olmalıdır. Madem ki,
çağın silahı sadece top-tüfek değil, sermaye, öyle ise biz de asıl savaş gücü
ile birlikte buna da sahip olmalı ve bunları adalet ve yardım için
kullanmalıyız. Meydanı sömürücülere bırakmamalıyız. İşte bu İslam’ın
omuzlarımıza yüklediği ağır bir sorumluluktur ve gereği yapılmadıkça dünyadaki
bütün zulümlerin vebali omuzlarımızda olacaktır.


***


Öz


Dünya ve insanlar günümüzde çok değişmiş ve kirlenmiş bir
durumdadır. Bunun sonucu olarak zulüm ve sömürü her zamankinden ileri
düzeydedir. Aslında dünyanın kaynakları yeterli olduğu halde, bu zulüm ve
sömürü insanların ekserisini yoksulluğa mahkum etmiştir. Bugün dünyanın ipini
ellerinde tutan Batı, bütün dinî ve ahlakî bağlarından kurtulmuş olarak
merhametsiz bir dünya düzeninin kurulması için çalışmaktadır. Buna engel
olabilecek, küresel soyguna dur diyebilecek ve bir sevgi medeniyeti kurabilecek
yegane alternatif güç İslam’dır. Bunun için Müslümanlar’a büyük görevler
düşmektedir.


Anahtar Kelimeler: İslam, Sömürü, Yoksulluk, Alternatif Güç,
Küresel Soygun, Dünya Düzeni


Abstract


The world and people change and are corrupted in the contemporary
world. As a result, exploitation and oppression is more obvious than all the
times in past. Even the resources of the world are sufficient, this oppression
and exploitation make most of the people subject to the poverty. The hegemonic
West attempts to establish an uncompassionate world order that is exempted from
all of the religious and ethical values. The mere alternative power is Islam
which will stop this development and global plunder and to establish a
civilization of passion. Therefore, Muslims should burden many duties.


Keywords: Islam, Exploitation, Poverty, Alternative Power, Global
Plunder, World Order


Dipnotlar


1. Keşfu’l-Hafâ, 2/262 (Tasavvuf büyüklerinin hikmetli
sözlerinden…)


2. Felsefe Sözlüğü, Ahmed Cevizci, Paradigma, İstanbul, 2000, s.
99-100; 651-654; Felsefe Sözlüğü, heyet, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara,
2003, s. 138139; Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1980,
s. 181-188, 200-206, 325-330.


3. Dünya Sistemi ve Yoksulluk İlişkisi, Erhan Erken 1/312,
Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul, 2003.


4. Küreselleşme, Küresel Köy, Küresel Yağma ve Küresel Yoksulluk,
Durmuş Hocaoğlu, 1/284, Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul,
2003.


5. Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul, 2003
içinde; Yoksulluk Coğrafyası, Ramazan Özey, 1/134- 147; Küreselleşme, Küresel
Köy, Küresel Yağma ve Küresel Yoksulluk, Durmuş Hocaoğlu 1/ 291-293; Sefaletin
Küreselleşmesi, Halil Mutioğlu , 1/301304; Dünya Sistemi ve Yoksulluk İlişkisi,
Erhan Erken 1/311; Küreselleştirmenin Acımasız-Bilinçli Silahı: Yoksullaştırma,
Ahmed Saltık, 3/330-350.


6. İslam’ın yoksulluk konusundaki temel bakışı için bakınız:
Kur’an ve Yoksulluk, Lütfullah Cebeci, 2/286-303, Yoksulluk Sempozyumu, Deniz
Feneri Yayınları, İstanbul, 2003.


7. Küreselleştirmenin Acımasız-Bilinçli Silahı: Yoksullaştırma,
Ahmed Saltık, 3/330-350, Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları,
İstanbul, 2003.


8. Dünya Sistemi ve Yoksulluk İlişkisi, Erhan Erken, 1/314,
Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul, 2003.


9. Sefaletin Küreselleşmesi, Halil Mutioğlu, 1/305, Yoksulluk
Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul, 2003.


10. Dünya Sistemi ve Yoksulluk İlişkisi, Erhan Erken, 1/315,
Yoksulluk Sempozyumu, Deniz Feneri Yayınları, İstanbul, 2003.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış