Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Karl
Marks’a göre, küreselleşme, insanların ihtiyaçlarını görmezlikten gelen ve
onları ekonomik bakımdan sömürerek şahsiyetlerini ezen bir insanlık sorunudur.
Bugünkü mevcut manzara dikkatle tahlil edildiği ve özellikle de 1.5 milyar
insanın günlük 1 dolardan az bir gelirle hayatta kalmaya çalıştığı gerçeği
dikkate alındığı takdirde Karl Marks’ın haklı olduğu görülecektir. Küreselleşme
açık bir ekonomik sömürü düzenidir, ancak etkileri ve gerçek hedefleri
bakımından bundan çok daha öte bir şeydir. Zira küreselleşme, aynı zamanda,
‘küresel’ siyasi ve kültürel hedefleri olan bir sürecin adıdır.


Küreselleşme;
şirketler, hükümetler, farklı uluslar ve toplumlar arasında ulus-ötesi ticaret
ve yatırım hedefleri güden bir süreç olarak tanımlanır. Buna göre,
küreselleşmenin çevre, kültür, siyasi sistemler, ekonomik gelişme ve refah
üzerinde ciddi tesirler icra ettiği açıktır. Bu çerçevede, küreselleşmenin
bireysel ve toplumsal ilişkiler üzerinde de olumsuz ve hatta tamiri ‘imkânsız’
sonuçlara sebep olduğunu tahmin etmek zor değildir.


Küreselleşmeyi
ulus-ötesi ticaret ve yatırım hedeflerine yönelik bir ‘süreç’ kabul edenler, bu
olgunun yeni bir durum olmadığını, binlerce yıllık bir geçmişinin bulunduğunu
söylerler ve tarihteki ‘ipek yolu’nu buna örnek gösterirler. Onlara göre,
günümüz küreselleşmesi ile tarihteki ipek yolu arasındaki fark, birincinin
dünyanın her bölgesini içine alması, daha hızlı, ucuz ve köklü olmasıdır.


Bu
anlatıma bakarak, küreselleşmeyi masum bir gelişme veya süreç olarak görmek
pekâlâ mümkündür. “Canım ne var bunda? Dünya artık küçük bir köy! Serbest
rekabet var, isteyen istediğini üretir, istediği yerde de satar. Güçlü olan
ayakta kalır” diyenlerin sayısı giderek çoğalıyor. İşte yapılmak istenen,
verilmek istenen algı, tam da bu!


Yerküremizde
süregiden adaletsizliklere, zulümlere, haksızlıklara, sömürülere rıza
gösterenlerin safında değilse bile, sessiz kalanların, göz yumanların safında
buluveriyorsunuz kendinizi. Birilerinin hadsiz hudutsuz ekonomik kâr ve
kazanımlarının, birilerinin ezilmesi ve sömürülmesi demek olduğu gerçeğine sırt
dönmüş oluyorsunuz. Yeryüzü coğrafyasının bir kısım bölgelerinde planlı bir
şekilde yıllardır sürdürülen yıkma, yakma, tahrip etme, yok etme eylemlerine
gözünüzü kapatıyorsunuz. Zulümleri kanıksar hale geliyor, nemelazımcı bir tavır
bütün benliğinizi kaplayıveriyor. Körlük, sağırlık, dilsizlik karakteriniz
oluveriyor.


Gerçekte
dünyanın mevcut manzarası hiç de iç açıcı değil. Bunda küreselleşmenin payı
büyük; görebildiklerimiz, şahit olduklarımız buzdağının yalnızca görünen kısmı…
Ne kastettiğimizi açıklamaya çalışalım.


İlk
olarak, küreselleşme, dünyanın herhangi bir yerindeki ham maddeye ne pahasına
olursa olsun ulaşmak, onu en kolay ve en ucuz yöntemlerle elde etmek, daha
sonra bu ham maddeden mamul ürünleri dünyanın her bir köşesindeki pazarlarda
istediği fiyata satmaktır. Bunu yapan güç, “Kâr hep kâr; her ne pahasına olursa
olsun kâr; her zaman her yerde kâr” düsturunu fütursuzca uygulayan küresel
tekelci sermayenin, yani küresel tekelci kapitalizmin, yani tekelci oligarşik
finans ve sermayenin bir avuç patronudur.


Hammaddenin
kolay yollardan ve yok pahasına elde edilmesine engel olmaya çalışanlar, bu
patronların şirketlerince üretilen mamullerin kendi pazarlarında engelsiz,
gümrüksüz, keyfi fiyatlarla satılmasına muhalefet edenler bir şekilde ortadan
kaldırılır. Güney Amerika ülkelerindeki darbeleri bu açıdan mercek altına
almanızı tavsiye ederim.


Kendilerini
‘seçkin / seçilmiş’ kabul eden bu patronlar için dünya topyekûn bir pazardır;
yeryüzünün verimli her metrekaresi tecavüz edilmesi ve sömürülmesi gereken bir
alandır. Küreselleşme onların gücüne güç katmaktadır. Kurallarını kendilerinin
belirledikleri kapitalist ekonomi, ‘sonsuz’ kazanç iştahlarını sürekli
kabartmaktadır. Ne kadar çok kazanırlarsa, kendileri ile ‘öteki/ler’ arasındaki
farkın her anlamda o kadar çok büyüyeceğini düşünürler. Kazandıkları ölçüde
ölümden uzaklaşacaklarını zannederler. Güya servetleri onları ölümsüz kılacak,
her türlü belâ ve musibete karşı kalkan vazifesi görecektir.


Hâlbuki
bir zamanlar Hz. Musa’nın kavminden olan Karun da dillere destan zenginliği ile
böbürlenen bir zalimdi. Zenginliği ile büyüklük taslar, halkına zulmederdi. “Bu
serveti bilgim ve becerimle ben kazandım, ben biriktirdim, ben çalıştım” diyen
zorba Karun’u helâk olmaktan, ölüm gerçeği ile yüzleşmekten o sınırsız serveti
kurtaramamıştı (28/Kasas, 76-81). Karun’un hikâyesi, küreselleşmenin mimarları
olan ve servetleri dudak uçuklatan bir avuç günümüz sermayedarının hikâyesi
arasında büyük benzerlik vardır.


Neticede,
fakirler ile zenginler arasındaki uçurum sürekli artmaktadır. Aynı şekilde
fakir ülkeler daha da fakirleşmekte, zengin ülkeler daha da zenginleşmektedir.
Bu işin bir boyutudur.


Diğer
taraftan, isim, amblem ve logolarını dünyanın nereye gidersek gidelim
gördüğümüz ulus-ötesi şirketlerin sahipleri olan bu patronlar, dünya siyasetini
ve ekonomisini belirleyen ve gidişatını tayin eden güçlerdir. Devletler,
hükümetler üzerinde büyük güç ve nüfuz sahibidirler. Gücü tekeline alan
kuruluşlar, organizasyonlar kurarlar, karar mekanizmalarına doğrudan veya
dolaylı (hükümetler eliyle) müdahale ederler.


Sözünü
ettiğimiz patronlar, dünyanın en zengin ailelerinin fertlerinden oluşur. Bu
zengin ailelerin sayısı kimilerine göre sayıları on üç, kimilerine göre on beş,
kimilerine göre yirmi, kimilerine göre de çok daha fazladır. Onların kim olduğunu
merak edenler, Forbes dergisinin her yıl yayınladığı “Dünyanın En Zenginleri”
listesine bakabilirler. Buna göre, 19. yüzyıldan bu yana hızla büyüyen ve
bankerlik yoluyla zenginliğine zenginlik katan Rotschild ailesinin sahip olduğu
maddi servetin toplamının 300-400 milyar dolar civarında olduğu tahmin
edilmektedir. Gerçi siz, en zenginler listesinde ne Rotschild ne de Rockefeller
ailesini görürsünüz. Onlar hep perde arkasındadırlar…


Ulus-ötesi
bu devasa şirketler, yeryüzü ticaretinin asıl ve büyük oyuncularıdır. Onların
olduğu yerde küçüklere ve bilhassa “milli”, “yerel”, “yerli” olanlara hayat
hakkı yoktur. Ticaretin ahlâki düsturları geçersizdir; ‘acımasız’ rekabetin
kuralları geçerlidir. Ezmek, sömürmek ve yok etmek için her şey mubahtır.
Zayıfın yok olduğu, güçlünün ayakta kaldığı ‘doğal seleksiyon’ söz konusudur.


Gerçekte
oyun, ‘liberal kapitalizm’in kurallarına göre oynanır. Kapitalist toplum
anlayışının bir gereği olarak, mağdurlara, fakirlere el uzatmaz onlar. Zayıf ve
güçsüz yok olmalı; güçlü ayakta kalmalıdır, zira zayıflık ve güçsüzlük onun
beceriksizliğinden, akılsızlığından kaynaklanmaktadır.


Bu
oyunun kurallarını belirleyenler, denetleme mekanizmalarını kurmayı da ihmal
etmemişlerdir. Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret
Örgütü vb. kuruluşlar bu denetleme mekanizmalarının başlıcalarıdır. Rahmetli
Aytunç Altundal’a göre, Avrupa Birliği (AB) de bu amaçla kurulmuştur. Dünyanın
önde gelen merkez bankaları, özel bankalar, kredi derecelendirme kuruluşları da
ya onlarındır ya da denetimleri altındadır.


İkinci
olarak, küreselleşmenin ardında yatan gerçeklik, bir ‘yeni dünya düzeni’
inşasıdır. Yeni dünya düzeni’ kavramı ile ne kastedildiğini anlamak önemlidir.
Bu kavramın ardında kendini iyi kamufle eden bir güç eliti var. İsterseniz buna
son zamanlarda sıkça duyduğumuz Üst Akıl / Varlık diyelim. Yukarıda sözünü
ettiğimiz dünyanın en zengin ailelerinin üyelerinden oluşan bu Üst Akıl’ın
peşinde olduğu şey ise, tarihin zirve noktasını ifade eden bir ‘otoriter’ dünya
hükümeti kurmaktır.


Bunun
için öncelikle, tek tip insan, tek tip toplum, tek tip kültür, tek tip tüketim
kültürü, tek tip düşünce, tek tip hayat tarzı dayatılır. Farklılıklar
törpülenir, insanlar robotlaştırılır. Onlar için ideolojiler, sloganlar,
üretilir. Ahlâki duyguları, inançları, kültürel değerleri, milli hisleri
zayıflatılır.


Yeni
Dünya Düzeni mimarları, sürekli bir hedef düşman üretirler. Burada amaç, farklı
olan ‘öteki’yi bertaraf etmektir. ‘Otoriter’ dünya hükümetinin tekerine taş
koyabilecek, kapitalist sömürünün çarklarına çomak sokabilecek muhalifleri
ortadan kaldırmaktır. Onun üzerinden korkuları, endişeleri beslerler. Bu
çerçevede bir zamanlar düşman ‘komünizm’ idi.


Komünizmi
bir tehdit unsuru olmaktan çıkarmak için ‘Yeşil Kuşak Projesi’ üretilir. Bu
projenin amacı, ‘Kızıl’ tehlike olan Sovyetlerin ilerlemesini ve yayılmasını
durdurmak, bilhassa petrol bölgelerini ele geçirmesini önlemektir. Bu amaçla,
doğal yeraltı zenginliklerine sahip tüm İslam ülkelerinde İslamcı gruplar
desteklenir; var olanlarına yenileri eklenir. Komünist ‘düşman’a karşı
‘radikal’ İslam kartı sürülür. İlk defa Afganistan’da denenir bu kart ve
başarılı olur. Şunu da ifade edelim ki, NATO’nun kurulması da bu projeyle
mutlak surette bağlantılıdır. Nato’ya katılır katılmaz, Amerikan menfaatlerini
savunmak için 1950-60 yılları arasında binlerce kilometre ötede Kore’de savaşan
‘Kore Türk Tugayı’na mensup şehit ve gazi askerlerimizi bu vesile ile minnetle
anmış olalım.


Yeşil
Kuşak Projesi henüz bitmiş değildir. Radikal örgütlerin kurulması ve tam
teşekküllü bir biçimde muharebe meydanlarına salınması işi devam etmektedir.
Somali, Nijerya, Irak, Suriye, Libya, Afganistan gibi ülkelerde bu işlem devam
etmektedir. DAEŞ bunun en son örneğidir. Ne var ki, masa başındaki planlar
arazide tutmamıştır. Bu üretilen, desteklenen, ellerine silah verilen örgütler
Amerikan menfaatlerini zedelemeye başladığı ve tamiri güç bir takım siyasi
sonuçlar doğurmaya, ekonomik zararlar vermeye başladığı andan itibaren yeni bir
proje üretme ihtiyacı doğmuştur.


Ancak
bu örgütlerin faydası yok da değildir. Faaliyet gösterdikleri ülkelerin
istikrarsızlaşmasına, göçlere sebep olmakta, şehirlerin, kasabaların köylerin
birer harabeye dönmesine vesile olmaktadırlar. Bu durum, söz konusu bölgelere
Amerikan müdahalesini gerektiren, o bölgelerde üsler kurarak çöreklenmesini
meşru kılan bir gerekçe işlevi görmektedir.


Her
ne hikmetse, Berlin duvarının yıkılması ve Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle
birlikte komünizm tehlikesinin bittiğine kanaat getirilir. Hemen piyasaya yeni
bir düşman üretilir: İslam ve Müslümanlar.


Düşmanı
‘öcü’ göstermek esas olduğuna göre, İslam öcüdür. İslam’ın Batılı ilkelerle ve
insani değerlerle çatıştığı, özünde şiddet barındırdığı propagandası yapılır.
Müslümanlar radikal, köktenci ve şiddet yanlısıdır. Dünyadaki terörü üretenler
de onlardır. İslamofobi kavramı üzerinden hayali ‘medeniyetler çatışması’
senaryoları kurgulanır. İslamofobi kavramı etrafında, yukarıda dediğimiz gibi,
İslam’ı ve Müslümanları ‘ıslah’ projeleri tasarlanır.


‘Ilımlı
İslam’ projesi sahneye konulur. Bu proje bir anlamda Yeşil Kuşak Projesi’nin
yeni baştan tashihi anlamı taşımaktadır. Buna göre, zararlı radikal gruplar
değil, ‘ılımlı’ gruplar desteklenecektir. Amaç, rayından çıkan, hırçınlaşan
İslam dünyasının ehlileştirilmesi; Batılı norm ve değerlerle uyumlu çizgiye
getirilmesidir. İslam dünyası ile çatışmak yüklü bir maliyet getirmektedir.
Dolayısıyla, köktenci İslamcılara karşı ılımlı İslam’ın demokratik unsurları
desteklenmeli ve bütün İslam ülkelerinde hâkim konuma gelmeleri sağlanmalıdır.


İslam
dünyasının kilit ülkesi Türkiye’dir. Ilımlı İslam projesinin merkez üssü de
Türkiye olmalıdır. Ancak Türkiye üzerinden yürüyecek bir projenin İslam
ülkelerinde başarılı olma ihtimali vardır ve bu ihtimal hiç de yabana atılır
bir seçenek değildir.


Bunu
yaparken yol haritası son derece sağlam belirlenmeli, bu iş için seçilecek
yapı, grup, örgüt, cemaat, hareket –adını ne koyarsanız koyun– iyi tespit
edilmeli ve mutlaka ‘içerden’ biri olmalıdır. Herkesin rahatlıkla
yanaşabileceği, kabul edebileceği özelliklere sahip olmalıdır: sıradan, doğal,
masum, sevecen, sıcakkanlı, güler yüzlü, ılımlı, modern, medeni, donanımlı… Bir
dolgu malzemesinde bulunması gereken müspet unsurlar fazlasıyla bulunmalıdır.
Neticede, her türlü kaynak, destek ve kolaylık esirgenmeyeceğine ve
maddi-manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınılmayacağına göre, emek ve yatırımlar
heba olmamalıdır. Bu amaçla harekete geçer Üst Akıl…


Acaba
Üst Akıl, figüran olarak kullanmak için kimi seçti dersiniz?


İsterseniz
şimdilik burada keselim, zira yazımız çok uzadı… Devamını bir sonraki yazımıza
saklayalım…


Hepinize
sağlık, mutluluk ve afiyet dilerken, mübarek Kurban bayramınızı şimdiden tebrik
ediyor, sizleri Allah’a emanet ediyorum.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış