Deniz YILDIRIM


Yeni
bir dünya kuruluyor. Arkasında iktisadi açıdan 2008 Dünya Krizi’nin çelişkileri
ve Suriye merkezli vekalet savaşının çözülmesinin yarattığı sonuçlar birlikte
yer alıyor. Kurulan bu dünyanın liderliğini ise giderek Rusya, adını daha da
netleştirirsek Putinizm, Putin merkezli yeni siyaset, yeni iktidar tarzı ve
dünya okuması alıyor.


Hem
Büyükelçi Karlov suikastini hem de Moskova’da imzalanan Deklarasyonu bu yeni
geçiş süreci, bu büyük kırılma haritası içinde konumlandırmak ve olabildiğince
iç siyasal analizlerin ötesine geçerek evrensel bir bağlama yerleştirmek
gerekiyor.


Doğmakta
olanı adlandıralım. İdeolojik ve siyasal düzeyde Putin’in model haline gelmeye
başladığı bir dönemden geçiyoruz. Atlantik merkezli siyasete, liberalizme,
ulusüstü kozmopolit yapılanmalara, Batı merkezli küreselleşme sürecine ve
İslamcılık ile terör karşıtlığına odaklanan bir yeni siyasallaşma biçimi
dünyayı dolaşıyor. Bu süreçte Rusya etki sahasını sadece Ortadoğu’da
arttırmıyor. 2008 Krizi’nin vurduğu Batılı merkezlerde güçlenen tepkisel sağ
siyasetlerin yükselişine model oluyor; model olmakla da kalmıyor, çoğu zaman ya
finanse ediyor ya da açıktan destekleyerek önünü açıyor. Putin merkezli yeni
iktidar tarzı ve siyasal okuması, Batılı merkezlerde de iktidara yürüyor. Yeni
bir enternasyonal oluşuyor ve liderliği açık ki Rusya’da.


Son
aylardaki gelişmelere bakalım. ABD’de başkan seçilen Trump hem iktidar tarzı
hem de uluslararası siyaset okuması bakımından Putin’i övüyor; dışişleri
bakanlığı görevine Rusya ile içli dışlı bir ismi getiriyor. ABD iki haftadır
Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine doğrudan müdahale ettiği, Clinton’a karşı
Trump’ın seçilmesi için kampanyayı belirlediği yönündeki istihbarat
raporlarını, saptamasını konuşuyor. Doğruluğu bir yana, Rusya’nın ABD başkanını
belirler hale gelebildiği yönünde bir aşırı kapasite görüntüsüne/imajına
fazladan katkı veriyor. Trump “hiç değilse Putin lider” diyor; onunla teröre,
özellikle de İslamcı teröre karşı birlikte çalışacaklarını söylüyor; Putin ise “Trump’ın
seçileceğine bizim dışımızda inanan olmadı”
diyor.


İngiltere
Brexit oylamasıyla AB’den çıkmaya karar veriyor. “Çıkalım” cephesinin
siyasal önderliği aşırı sağ UKIP’te; lideri Nigel Farage “model
aldığım, hayranı olduğum lider Putin”
diyor; Trump’ın
seçildikten sonra ağırladığı ilk denizaşırı siyasetçi Farage oluyor.


Fransa’da
başkanlık seçimleri geliyor. Sarkozy’nin 2007’de Atlantikçi programla girip
kazandığı başkanlık seçimlerinde bu kez ikinci tura kalması muhtemel iki isim
de Rusya ile ortaklaşma programını öne çıkarıyor. Merkez sağın ön seçiminden
galip çıkan Fillon için Putin destek açıklaması yapıyor; Fillon’a karşı aday
olan Juppe
“bu, Rusya devlet başkanının Fransa’da kendi cumhurbaşkanı adayını seçtiği ilk
seçim ve bunun şokunu yaşıyorum”
diyor. İkinci turda Fillon’un
karşısına çıkması muhtemel isim aşırı sağın lideri Le Pen’in Milli Cephesi ise
her fırsatta Rusya/Putinizm hayranlığını açıklıyor. Her iki aday da Atlantik
karşısında Rusya ile ittifakı güçlendirmekten ve Fransa’da yükselen radikal
İslamcı teröre karşı Putinist mücadele tarzıyla uluslararası alanda
ortaklaşmaktan söz ediyor. Öncelikler belli; Batı sağcılaşıyor; sağcılaştıkça “anti”
olan programına Rusya/Putin modeli, hem iç hem de dış siyasette somut, elle
tutulur, anti olmanın ötesine geçen bir pozitif ütopya sunuyor. Her koşulda
Fransa’da 2017 seçimleriyle dengenin Rusya lehine kayacağından söz edebiliriz.
Fransa sağı Atlantikçilik’ten Rusya-Çin çizgisine doğru meylediyor. Batı’da
gerçekleşen her terör eylemi, anti-İslamcılık çizgisinde Rusya’nın Suriye
siyasetinin zaferini başka ülkelerde de bir siyasal kazanıma dönüştürme
ortamına katkı veriyor.


Sıklaşan Örnekler, Görünürleşen Yeni Enternasyonal


Bitmiyor.
Kasım ayında iki önemli seçim gerçekleşti. Bulgaristan’da eski bir havacı asker
olan Radev, açıktan popülist ve Putinist bir programla başkan seçildi. Benzer
durum Moldova’da da gerçekleşti. Bulgaristan’da bu durum AB-Atlantik
çizgisindeki hükümetin istifasıyla sonuçlandı.


Diğer
yandan yükselen popülist sağ partilere Rusya iktidar yolunun açılması için her
türlü desteği veriyor. 2014 seçimlerinde Le Pen’in partisine 8 milyon Euro
kampanya kredisi veren Rusya, geçen hafta da Avusturya’nın anketlerdeki birinci
partisi ırkçı Özgürlük Partisi’yle işbirliği anlaşması imzaladı. Macaristan’da
iktidardaki Orban da buradan besleniyor. Macar ekonomisine Rusya katkısının
arttığı ortamda Orban “bizim güçlü kurumlara değil, Putin gibi güçlü liderlere
ihtiyacımız var”
diyor. Avrupa aşırı sağı iktidara yürüyor;
mülteci akınına ve İslamcı teröre karşı askerileşmiş bir Putinist stratejinin
başarılı olacağını düşünüyor; Avrupa Birliği ve liberal-kozmopolit proje
çözülürken ulus-devletçilik, otoriter milliyetçilik, İslamcılık karşıtı
sağcılık Batılı merkezlerde Putinizm programını modelleştirerek iktidara
yürüyor. Rusya’ya uygulanan Ukrayna ambargosunun kaldırılması da ilk hedefleri
arasında.


Bu
durum, Doğu’da İran, Çin, Suriye ve Şangay müttefikleriyle cephesini
sağlamlaştıran Rusya’nın Batı’nın çoklu krizlerinden yararlanarak karşı cepheyi
de bölme, zayıflatma ve bu çatlaklardan yükselen anti-liberal, anti-İslamcı
siyasetleri kendi şemsiyesi etrafında toplama stratejisi izlediğini gösteriyor.


Tabloyu,
bir dönem Büyük Ortadoğu Projesi olarak ilan edilen Atlantikçi-Yeni Osmanlıcı
projenin çözülüşü karşısında Rusya’nın güçlenmesi ve hatta zaferi tamamlıyor.
Suriye’de Rusya merkezli ittifak zaferini ilan ederken, Mısır’da İhvan projesi
askerileşmiş bir iktidar aracılığıyla çökertildi. Sisi bugün Putin’in en önemli
müttefikleri arasında. Ve Libya, bölünmüş Libya’da Putin son 6 ayda giderek
Doğu’daki Haftar iktidarını açıktan destekler hale geldi. Haftar da eski bir
asker; hedefinde ülkedeki İslamcı terör grupları ve özellikle de Katar-AKP
destekli İhvan projesi var. 2017’de bu alanda da önemli gelişmeler yaşanacağını
belirtebiliriz. Batı’da aşırı sağcılaşmış, faşizme yatkın iktidarlar, Kuzey
Afrika ve Ortadoğu’da askerileşmiş iktidarlar. Yükseliyor. Batı’da merkezin,
egemenlerin neoliberal otoriter siyasetlerinin ve bunların çöküşü karşısında
yeni bir otoriter dalga görünürleşiyor. Sol, halkçı-demokratik siyasetlerin
geri çekildiği ortamda ise faşizme meyilli popülizm ve askerileşmiş dikta
biçimleri ana iktidar tarzına dönüşüyor.


Özetle
Rusya, arkasına aldığı Çin ve Doğu ittifakına yaslanarak ve Atlantik sisteminin
ekonomik-siyasal krizlerinden yararlanarak yeni bir düzen kuruyor. Bu düzende
otoriter/Putinist liderlik tarzı model; ideolojik okuma bakımından liberalizm
ve İslamcılık karşıtlığı belirleyici. Batı tipi küreselleşmenin krizine vurgu
yapıyor; Avrupa Birliği gibi ulusüstü yapıların çözülmesi karşısında ülkeleri
önce yeniden “milli
egemenlik”
sahasına çekilmeye ve ardından da bu egemenliklerine
dayanarak Rusya ile tek tek ilişkilenmeye çağırıyor. Batı’daki uluslarararası
bloklaşmaları (Atlantikçilik, Avrupacılık) dağıtıp yalnızlaştırırken, Doğu
cephesinde Avrasyacılık gibi bloklaşmaları da hızlandırıyor.


Filipinler’in
otoriter Devlet Başkanı Duterte geçtiğimiz günlerde bir demecinde ABD
merkezlilikten Rusya-Çin merkezli ittifaka geçmek istediğini ifade ederken “Putin’in
yeni dünya düzenine katılmak istiyoruz”
diyor. Sanıyorum durumu
en iyi bu tarif özetliyor. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor. Liberal-Batılı
küreselleşmenin çözüldüğü, bunun siyasal kurum ve partilerinin gerilediği,
liberalizm ve İslamcılık karşıtlığı üstünden yeni bir “terörle
mücadele”
gündeminin inşa edildiği Putin/Rusya merkezli yeni
bir dünya düzeni. Ekonomik düzlemde ise Çin’in 1 trilyon dolar bütçeyle Çin’den
Doğu Avrupa’ya uzanan, İpek Yolu projesiyle Batıdışı yeni bir küreselleşme
hamlesine başlaması ve Rusya merkezli Avrasya Ekonomik Birliği girişimiyle bu
girişimin bütünleşmesi yer alıyor.


2017’yi
bu ana değişim çerçevesinde okumakta yarar var. Batı, Atlantikçilik, liberalizm
ve küreselleşme krizde. Karşısında Doğu, Avrasyacılık, Batıdışı küreselleşme
yükseliyor. Batı’nın teknokratik otoriterliğinin yerini, Rusya-Çin tarzı yeni
bir otoriter iktidar tarzı hegemonikleşerek alıyor. Geçiş süreci yaşıyoruz.


Dış ile İç Çelişkisi


Tam
da bu genel çerçeve içinde Moskova Deklarasyonu’na ve Türkiye’deki iç iktidar
yapılanmasına etkilerine, yeni çelişki eksenlerine gelelim. Deklarasyon’la
ilgili en iyi tarifi İngiliz Guardian gazetesi verdi: “Rusya kendi
barışını kuruyor”
. Durum tam olarak böyle; Ukrayna’da,
Suriye’de yaşanan vekalet savaşlarından Rusya cephesi galip çıktı ve bu zafer
şimdi sadece diplomatik olarak taçlandırılmıyor. Rusya, “kaosa karşı
düzen kuran”
ülke pozisyonunu görünürleştirmeye çalışıyor.
Kendi barışını kuruyor; Pax Russia.


Bu
deklarasyonla Türkiye’deki Siyasal İslamcı iktidar Suriye’nin laik, demokratik
ve çoğulcu bir cumhuriyet olarak varlığını tanıdığı gibi, Suriye’deki cihatçı
terör örgütleriyle mücadele etmeyi de taahhüt ediyor. Yeni bir aşamayla karşı
karşıyayız.


Öyleyse:
Atlantikçi Yeni Osmanlı projesi büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. Moskova’da bu
fiili durum yazılı hale getirildi. AKP o masada eşit bileşen değil, kaybedip
masaya oturan taraf. Türkiye’deki iktidar o masada eşitlik değil, yenilmiş bir
bağımlılık düzleminde. Türkiye dışarıda eşitlik ve bağımsızlık temelinde
oturduğu masalarda güçlenir. Bunu not edelim, sürdürelim.


Dış
siyasette İslamcı gündemi terk etmek zorunda olduğu zabıt altına alınan
iktidarın, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da Katar’la yürüttüğü İhvancı
enternasyonal kurma projesi de çözülüyor. Körfez gericiliğiyle ittifaka dayalı
dış politika Moskova’da Rusya-İran çizgisinin galibiyetini tescil etti. Suriye,
Mısır ve şimdi Libya’da İhvancı projeye karşı otoriter-askerileşmiş iktidar
seçeneklerini tercih eden ve kazanan Rusya açısından bu masa, AKP ile ittifak
değil çevreleme masası. Bu çevreleme iç siyasete nasıl yansır, yansıyacak?


Önümüzdeki
sürecin iç ile dış çelişkisi; Türkiye’deki İslamcı iktidarın Suriye’yi “laik,
demokratik ve çoğulcu bir cumhuriyet”
olarak tanımak
zorunda kalırken iç cephede Türkiye’yi laik, demokratik olmaktan ve elbette
cumhuriyet olmaktan çıkarmaya dönük rejim değişikliği gündemini hızlandırması
olacak. Moskova’da masada Suriye’nin laikliğini ve cumhuriyet olduğunu tanımaya
iç cephede verilen iki refleks var. Rize’de “devrik bir lider” gibi Atatürk
heykelini kaldırmak; Meclis’te yangından mal kaçırırcasına rejim değiştirecek
anayasayı komisyondan geçirmeye çalışmak. Dünya’da Siyasal İslam’ın alanı
daralırken, AKP içeride Siyasal İslam’ın alanını genişletmeye çalıştıkça bu
çelişki derinleşecek gibi görünüyor.


Bir
diğer çelişki; bugüne kadar oklarını doğrudan iktidara yöneltmemiş Suriye
merkezli El Nusra gibi cihatçı grupların Moskova masasında AKP tarafından terk
edilmesinin yarattığı gündem olacak gibi. El Bab’ta IŞİD’in gerçekleştirdiği
katliam bunun ilk işareti. Türkiye, içeride ve dışarıda cihatçı terörle
mücadele gündemine daha fazla yaslanmak zorunda. Bu bütün ülkeyi tehdit eden
bir çelişki ekseni.


Dış
cephede Rusya ve etrafındaki koalisyon Mısır’da, Libya’da Siyasal İslamcılık
karşısında askerileşirken, Batılı merkezlerde Trump’la, Fillon’la, Le Pen’le,
Orban’la “demokratik”
bir görüntü altında faşizan zeminde yürüyecek. Ancak asıl gündemini İslamcılık
karşıtlığı belirleyecek. Siyasal İslam için tüm dünyada yaşam alanı daralıyor;
mesele Putin’in bir yandan Batılı merkezlerle anti-İslamcı zeminde yürüteceği
ittifakları aynı anda Türkiye’de AKP ile nasıl birarada tutabileceği.
Önümüzdeki dönemde Putinist enternasyonalin, Rusya’nın yeni dünya düzeninin ana
çelişkilerinden birisi ise bu olacak.


Bunun
iç cepheye diğer yansıması ise, Saray’ın özellikle askeri ve ulusalcı
koalisyonunun (Avrasyacı kanat) uluslararası cephede daha da kuvvetlenmesi ve
bu yeni kuvvet dengesine dayalı olarak iç iktidar mimarisinde kendi payını
biraz daha görünürleştirme ya da arttırma eğilimi olacaktır. Demokratik-nizami
siyaset kanallarını kapatıp iktidar oyununu devlet cihazı içi bir koalisyona
dönüştüren Saray, bunu yaparak nicel olarak zayıf aktörleri nitel olarak daha
da etkili hale getirdi ve yeni uluslararası ortam; bu nitel kuvvetleri daha da
güçlü kılabilecek karakterde. Bu da iç koalisyonun çatlaklarının derinleşmesi
ihtimalini gündeme getirecek. Dış gündemle iç gündemi arasında çelişkileri
artan Saray, giderek “dış gündem”le ve kuvvet merkezleriyle daha
uyumlu hale gelen iç ittifaklarıyla koalisyonunu nasıl sürdürecek? Bu da ayrıca
izlenmesi gereken bir durum.


İçeride
ana çelişki ise; ülkenin ekonomiden teröre, can güvenliğine kadar derinleşen
çoklu krizleri karşısında elinde hiçbir çözüm/çıkış reçetesi kalmamış ve gerici
rejim değişikliği dayatan bir iktidarın varlığı. Halkın ihtiyaçları ile
iktidarın araç, gündem ve öncelikleri arasındaki uyumsuzluğun daha da
derinleşmesi olası; bunu görünürleştirmek ise siyasetle mümkün. Yeni bir çıkış
yolu, çıkış programı, halkın sorunlarını çözmeye aday bir kurucu iktidar
seçeneği. Laik, demokratik, halkçı cumhuriyet merkezi. Türkiye’nin ana iç
çelişkisi, sorunlarını çözemeyen bir iktidar varken, sorunları çözebilecek
böyle bir siyasetin henüz yükseltilememesi.


Çare


AKP
iktidara Atlantikçi bir yeni dünya düzeni hamlesiyle gelmişti. Radikal
İslamcılığa karşı Ilımlı İslamcılık modeli olarak. Modelin kısa adı BOP’tu,
Büyük Ortadoğu Projesi’ydi. Kuruluş sürecinde bunu ideolojik olarak netleştirme
görevini üstlenen Yalçın Akdoğan “iç ve dış” ihtiyaçlar arasında belki de ilk kez
bir uyum ortaya çıktığını ve bu durumun Türkiye’de Siyasal İslam’a iktidar
yolunu açtığını söylemişti.


2016
sonuna geldiğimizde ise şunu söyleyebiliriz: Hem Batılı merkezlerin AKP’den
kopuşu hem de Rusya önderliğinin Siyasal İslam karşıtı koalisyonu birlikte
düşünüldüğünde artık iç ile dış arasındaki uyum net olarak bozulmuştur.
Görünen; önümüzdeki süreci belirleyecek ana çelişme burasıdır.


Mustafa
Kemal liderliğinin asıl öncülüğü, hep “iç ile dış” arasındaki diyalektiği gören
karakterde yatmaktaydı. “Yurtta barış, dünyada barış” bu anlamda bir
slogan olmanın ötesinde bu iç-dış diyalektiğini hesaplayan bir realist
programdı. Türkiye’nin bugün yapması gereken belli: Çoklu krizler ve tehditler
ortamında bir an önce iç barışını sağlamak, laik-demokratik cumhuriyet
sözleşmesini güncellemek ve bölge merkezli dış politika çizgisini öne alarak
yeni oluşmakta olan dünya düzeni içinde eşit, bağımsız bir aktör olarak var
olmak.


Ve
en önemlisi: Dünya’da değişen bu kuvvet dengesi Atlantik karşıtı olsa da,
ideolojik-siyasal içeriği otoriter ve görece faşizme yakın. 100 yıl sonra
içinde bulunduğumuz aynı kurtuluş koşullarını diktatörlükle ya da askerileşmiş
iktidarlarla değil; kurucu meclisle, halkçı programla, demokratik bir
cumhuriyet siyasetiyle aşmak dışında yolumuz yok. Yeniden kurtuluş, yeniden
demokratik, laik, gerçekten halkçı bir cumhuriyet kuruculuğunu
siyasetleştirmemizle mümkün. Bu bizi, 21. Yüzyılın yükselen yeni otoriter
iktidar tarzları karşısında 100 yıl sonra yeniden model yapacak. Üçüncü bir yol
varsa, dış çelişkileri doğru okuyarak; çelişkilerden elbette yararlanarak, ama
elbette iç siyasette doğru programla kuvvet olarak biz açacağız. Mecburuz.
Laik, demokratik cumhuriyet, halkçı siyaset ısrarımız bundan. Artık bu programı
demokratik bir iktidar seçeneğine dönüştürmemiz dünyaya da “dengeli,
çokkutuplu bir dış politika içinde üçüncü bir yol mümkün”
diyebilmekle
eşanlamlı.Ve Türkiye’nin Suriye ve Ukrayna’dan sonra vekalet savaşının yeni
cephesi haline gelmesini önlemek de her yurtseverin görevidir.


Günlük
okumalar değil, uzağı gören stratejiler zamanı.


Deniz Yıldırım – @denizyildirim79


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet