• ERGENEKON DAVASI : ASRIN KUMPASI BERAAT İLE BİTTİ /// ŞİMDİ KARAÇARŞAFLAR, KİRLİLER DÖKÜLMEYE BAŞLANDI !!!!!
  • Yayın Tarihi : 11 Temmuz 2019 Perşembe
  • Kategori : YARGI & ADLİYE & CEZAEVLERİ & HUKUK & SİYASİ DAVALAR


ÖZEL BÜRO NOTU : ASRIN KUMPASI ERGENEKON DAVASI TÜM SANIKLARIN BERAATİ İLE SONUÇLANDI AMA KARAÇARŞAFLAR, KİRLİLER BİR BİR DÖKÜLMEYE BAŞLANDI. ERGENEKON SANIKLARI KUMPAS SÜRESİNCE BİRLİK OLUP TEK YÜREK SAVAŞTILAR. AMA ANLAŞILAN DAVA BİTİNCE SANIKLAR ARASI SORUNLAR YADA O DÖNEM YAŞANILANLAR GİZLİ KALMAYACAK. AŞAĞIDA İKİ AYRI KAYNAKTAN İKİ AYRI HABER VAR. İLK HABER ERGENEKON’DA İLK TUTUKLANAN İSİMLERDEN MEHMET DEMİRTAŞ’IN AYDINLIK RÖPORTAJINI, DİĞER HABERDE DE ERGENEKON DA İLK TUTUKLANAN VE EN SON ÇIKANLARDAN YAZAR ERGÜN POYRAZ’IN YURT SİTESİNE YAZDIĞI YAZIYI OKUYACAKSINIZ. BİZ BURADA BİR YORUM YAPMIYORUZ. HER İKİ HABERDE TAZE. YANİ 1-2 GÜNLÜK. İSTEYEN İSTEDİĞİNE İNANIR. YADA İNANMAZ. BİZİM İŞİMİZ İKNA DEĞİL. BİZ SADECE KAMUOYUNUN ÖĞRENMESİNDE FAYDA GÖRDÜĞÜ HABER, BİLGİ VE VİDEOLARI PAYLAŞIR, GERİSİNE KARIŞMAYIZ. BUYRUN ŞİMDİ YAZILARI OKUYUN. KEYİFLİ PAYLAŞIMLAR DİLERİZ.

Sadece Silivri'nin değil Türkiye'nin duvarları yıkıldı 

KAYNAK : https://www.aydinlik.com.tr/sadece-silivri-nin-degil-turkiye-nin-duvarlari-yikildi-toplum-temmuz-2019-1

Ergenekon davasının ilk gözaltına alınan ismi olan Mehmet Demirtaş, yargılamalar sırasında halktan güç bulduklarını söyleyen ekliyor: Hiçbir şey yemeden, su içerek kırk gün dayanabilirsiniz. Ama işte arkanızda, o duvarları yıkan manevi güç varken sonsuza kadar yaşarsınız.

Ergenekon davasının ilk gözaltına alınan ismi olan Mehmet Demirtaş'la tertibi ve sonrasında yaşananları konuştuk.

Ergenekon tertibini başlatan ilk adım Ümraniye'deki gecekonduda 'ihbar' üzerine yapılan arama oldu. Evin eski sakini Mehmet Demirtaş, FETÖ'cü polislerin çatıda bulduğunu iddia ettiği bombalarla irtibatlı gösterildi. Yeniden yargılaması yapılan Ergenekon davasında Demirtaş'a, tertibin temelini oluşturan, kimsenin görmediği sözde bombalar yüzünden 3 yıl 4 ay hapis cezası verildi.

Oktay Yıldırım'la beraber Ergenekon davasında en uzun tutuklu kalan Mehmet Demirtaş, 12 Haziran 2007'den bu yana yaşadıklarını, Türkiye'nin bu süreçten çıkarması gereken dersleri Aydınlık'a anlattı.

Demirtaş içerde kaldığı süre boyunca dışardan gelen desteğin içerde büyük bir güç yarattığını, bu gücün duvarları yıktığını söyledi. “Barikatların yıkılması sadece bizim cezaevinden çıkmamız değildi. Türkiye'nin de barikatları yıkıldı” diyen Demirtaş duruşmalarda sürekli hücumda olduklarını belirtti: “Hiç savunmada kalmadık. Karşıdan gelen bir saldırı vardı. Biz onlara karşı sürekli hücumdaydık.”

-Niye ilk siz alındınız?

Biz 2007'de tutuklandık. 2006'da menfur Danıştay saldırısı vardı. Orada rahmetli Muzaffer Tekin'nin adını geçirdiler. Savcı Muzaffer Tekin'i serbest bırakmaya karar verdi. O esnada Muzaffer Tekin'i ben tanımıyorum, Oktay Yıldırım tanıyor. Ben 94-95 yılında Yıldırım ile birlikte askerlik yaptım. Bize askerliği sevdiren, asker doğmuş bir adam... Askerden sonra yeniden bağlantımız bir askerin annesine kan aranırken oldu. Oktay Yıldırım biliniyor, muhalif yazıları var. Aynı zamanda gösteri yürüyüşlerinde yer alıyor. Buna bir şekilde ulaşılmalıydı. Ben alındıktan 6 saat sonra o gözaltına alınıyor. Ondan sonra zaten Muzaffer Tekin ile irtibatı var, görüşmesi var denilerek Muzaffer Tekin alınıyor. Onlar başladıklarında nereye kadar gideceklerini çok iyi biliyorlardu. Biz de az buçuk tahmin edebildik. Ben askerde onbaşıydım. Ama onbaşıdan başlayıp Başbuğ'a kadar devam edeceklerini düşünemiyorduk.

'DEVLET İMZALA DEDİ İMZALADIK'

Bir de ben gözaltına alınmadım. Telefondaki polis, devlet memuruna yakışmayacak şekilde konuşunca sinirlendim. Aradıktan sonra polisin istediği yere gittim. Çünkü ben hala öyle düşünüyorum; Polis devlettir, çağrınca gidersiniz. Mesela tutanak geliyor, imzalıyorum. Karşımızda devlet var çünkü. Bakıyorsun imzalıyorsun. Ben mesela sözde aramaya eşlik etmişim ve hiçbir zararımın olmadığına dair kağıdın altına imzamı atmışım. Evet bir kayıt var mı var. Ama ben aramada yokum. Bunu ben imzalamışım. Durum şu; Vatan'da TEM şubede bana yüzlerce tutanak imzalattılar. Yemek yiyorsunuz ona bile 'imzala' diyorlardı. O dönem bir fetokulli olur diye aklımızdan geçmiyor ki. Şimdi okumadan, avukatıma da okutmadan asla bir şey imzalamam.

-Cezaevinde 'biz niye buradayız' sorusuna cevap ararken zihninizden neler geçti?

Oktay Yıldırım bana şöyle dedi; 'Çocuk, bu içerdekilerin sorunu olduğu kadar, dışardakilerin de sınavıdır. Büyük bir sınavdan geçiyoruz. Nerede duracağımızı ona göre belirleyeceğiz.'

Ben aktif olarak siyasi açıdan aktif biri değildim. Kendi halinde çalışan bir işadamıydım. Haberleri bile gece haberlerinden takip ediyordum.

'YANAN AMPÜLE BİLE ÜZÜLDÜM'

-Devlet buradan hangi dersi almalı?

Burada bütün sanıklar çok zarar gördü. Ama zararın en büyüğünü gören memleketimiz oldu. Bunca harcanmış zaman... Orada yanan ampüle, nöbet tutan askere bile çok acıdım. Kaybettiğimiz şeyler oldu ama çok da kazanım var.

Bu adamların arkasında emperyal güçler var. Bir general bir sümüklü vaize neden biat eder. Şunun için; sizin devlet olarak, çocuklarımızı üniversiteye gönderdiğimizde, liseye gönderdiğimizde barındıracak yurdunuz yok ise sümüklülere mecbur kalınır. Bu adamların hepsi hain damgası yedi. Hepsi bu memleketin kaybedilmiş birer değeridir. Neden? Çünkü bir SAT komondosu 20-30 yılda yetiştirilir. Devlet buna para harcar, emek harcar. Devlete hizmet etsin diye...

Bir de şu var; liyakatsiz adamları bu bizden, şu sizden deyip bir yerlere getirirseniz memleketin başına bela etmiş olursunuz.

-Siz 90'lı yılların başında Refah Partisi'nde siyaset yaptınız değil mi?

Tabii ki. İnsan geçmişini saklayamaz. Refah Partisi 1994'te belediye başkanlığını kazandı ve biz aktif siyasetten çekildik.

-Neden çekildiniz?

Refah Partisi'nde millici olan adamların hiçbiri, hiçbir yerde değiller. Çocuğunun ilaç parasını seçim döneminde bayraklara harcayan gerçek millici insanlar, kenarda köşede kaldı.

BAYRAK İYİ DALGALANIYORSA SAĞINA SOLUNA BAKMAM

-Silivri’de Vatan Partililer ile yattınız. Nasıl karşıladınız?

Şöyle diyelim öncesinde Vatan Partisi'ne soğuk bile bakıyordum. İnsan medyadan duyduğu ile hareket ederse yanılıyor. Önümüzde koca koca komutanlar geldi kürsüye çıktı. O zamanki İşçi Partisi'nden kürsüye kim çıkarsa çıksın ağzından dökülene imza atmamak imkansız. Bizim yaptığımız savunma değil, her zaman hücumdu. Hiç savunmada kalmadık. Karşıdan gelen bir saldırı vardı biz onlara karşı hücumdaydık sürekli. Yani böyle bir duruş sergilediklerinde orda durmak gerektiğini anlıyorsunuz.

'VATANSEVERLİK METREYLE ÖLÇÜLMEZ'

Aslında şunu gördüm; Vatanseverlerin birbirinden bir farkı yok. Ben en sağdan geldim. Şu an en soldayım, evet. Bayrak burada iyi dalgalandırılıyorsa ben onun sağına soluna bakmam. Çünkü benim tek bir derdim var o da vatan. Kimse kimsenin vatanseverliğini metre ile, kilo ile ölçemez, zor anlarda verebileceği refleks ile ölçülür. Yani mevziden kaçan olursa ben o adamın vatanseverliğinden şüphe ederim.

-15 Temmuz’da neredeydiniz ?

Evdeydim.

-İlk haberi nereden aldınız? Ne düşündünüz?

İlk haberi radyodan aldım. O gece sürekli telefon aldım. Tabi herkes bizim FETÖ ile savaştığımızı biliyor.

'SABAHA BU İŞ BİTER'

-Ne cevap verdiniz?

Dedim ki; FETÖ darbe yapmaya kalkıştı. Hiç merak etmeyin. Sabaha bu iş biter.

-Neye güvenerek bu tepkiyi verdiniz?

Türk Milletine güvenerek.

'SİZ DIŞARIDAN BİZ İÇERİDEN...'

-Silivri yargılamalarından sizde iz bırakan görüntü ne?

Bu dava hukuk fakültelerinde birinci sınıfta okutulmalı. Bir ceza davası düşünün dosya içerisinde turşu tarifinden basur tedavisine kadar her şey var. Gelecekte hak, adalet savaşçısı olarak yetiştireceğimiz avukatlarımız, hakimlerimiz, savcılarımız bu dersleri alarak bundan sonra tertiplere asla yol vermeyeceklerdir.

-İçeride kimlerle yattınız?

Oktay Yıldırım, Hikmet Çiçek, Deniz Yıldırım, Turhan Özlü, Ayhan Atabek, Kenan Temur, Gazi Güder, Bekir Öztürk, Halil Behiç Gürcihan vardı. Tabi bir süre sonra bazı isimleri tahliye ettiler. Köksal Şengün başkanlığında... Köksal Şengün ben dahil olmak üzere herkese tahliye istedi. Çünkü hukuk adamıydı. Zaten devam etme şansı olsaydı kalırdı.

GIDAMIZ TÜRK MİLLETİNİN GÜCÜYDÜ

-Çadırın sesi geliyor muydu içeri?

Çadırın sesi içeri çok güzel geliyordu. İçerdekine dışardakinin duruşu güç veriyordu. Kürsüye çıktığımızda karşı cepheden gelen saldırıya hücum ederken birbirimizden güç alıyorduk. Arkamızda Türk Milleti var korkmayın. Nice badireler, nice sıkıntılar atlatmış böyle bir millet var.

İnsan vücudunun yemek yemeden ayakta kalabilme süresi kısıtlıdır. Hiçbir şey yemeden, su içerek kırk gün dayanabilirsiniz. Ama işte arkanızdaki o manevi güç, yani o duvarları yıkan manevi güç varken sonsuza kadar yaşarsınız. Sizi hiçbir şey öldürmez eğer öyle bir gıdadan besleniyorsanız, arkanızda Türk Milleti gibi bir gıda var ise duvarlara dayanır barikatları yıkarsınız.

'TÜRKİYE ORAYA NEFES ALMAYA GELMİŞTİ'

-Silivri'den çıktığınız günden aklınızda kalan bir şey var mı?

İçerde çok uzun süre kalınca değişik insan yüzüne hasret, oksijene hasret çıkıyorsunuz. Uzun süre böyle suyun altına tutulup sonra bir yukarı çıkış gibi... Ben şöyle bakıyordum; Türkiye oraya gelmiş. Türkiye nefes almaya çıkmış. Yani taşlar ondan sonra yuvarlandı. Barikatların yıkılması bizim sadece cezaevinden çıkışımız değildi ki... Türkiye'nin de barikatları yıkıldı. Ülkenin bir refaha kavuşması, ülkenin önündeki duvarların yıkılması gibiydi.

Türk ordusunu kafesledik diyorlardı...

Bu ordu öyle kolay kolay kafeslenecek bir ordu değil. Elinde silahı olmasa da tankın altına boynunu uzatabilecek kadar yürekli gencecik çocukları var bu vatanın.

'MEDYA DOĞRUYU SÖYLEMEMİZDEN KORKUYOR'

-Ergenekon'un bedelini ödeyen, içerde yatan isimleri televizyonlarda göremiyoruz. Sizi neden çağırmıyorlar?

Bizim de çağırıldığımız kanallar oluyor. Doğruyu anlatırız diye korkuyorlar. Arkanızda bir holding varsa, ticari işleriniz varsa biraz zor. Davanın başından sonuna kadar orada olan hukukçu Zeynep Küçük var. Onu da çağırmıyorlar. Çünkü babası Veli Küçük. Onu soranlara ben şöyle bir şey diyorum; benim babam hakkında iki bin kere müzakere yazılsaydı mutlaka bir eksiği çıkabilirdi. Ama Veli Küçük hakkında iki bin kere müzakere yazıldı. Canlı tanığıyız, suçlayacak bir şeyleri olsa suçlayacaklardı. Tek suçu vatanı sevmekti bu adamların.

'EKONOMİYLE GÜÇLENMELİYİZ '

FETÖ'nün vücudunu dövüyoruz ama parası ve aklı dışarda.

Güçlüye kimse yanaşamaz. Bu memleket güçlü olursa bunun uzantıları da bunu desteklemekten vazgeçerler. Bu millet zor anlarda, her zaman tek yürek olmuş ama bir çok şeyin başında ekonomi geliyor. Nasıl güçlü olacağız elbette üreterek.

-FETÖ siyasi atak yapar mı sizce?

Siyasi atağı nerden başaracak bu adam? Artık bu memlekette bir alıcısı yok. Bu memlekette gerçek, masum, dindar insanlar var. Onların bile artık onun adını duymaya tahammülü yok. Bu millete kurşun sıkarken biraz da kendi ayaklarına sıktılar.

***


Ergün Poyraz : Ergenekon işbirlikçileri (1)

KAYNAK : https://www.yurtgazetesi.com.tr/ergenekon-isbirlikcileri-1-makale,16580.html 

05 Temmuz 2019,

Her şey Ümraniye’de bir gecekondu damında saklanan bombaların sahne almasıyla başladı. Emekli bir astsubayın askerlik görevi sürecinde çalıp, yanında getirdiği bombaları AKP’li Mehmet Demirtaş’a ait bir gecekonduda saklaması ve Demirtaş’ın yakınlarının korkmasıyla jandarmaya ihbarı sonucu başlayan operasyonlar zinciri gün geldi adını Ergenekon olarak aldı. Emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın bombaları önce kabul ettiği sonradan da inkara kalktığı günlerce konuşuldu. Mehmet Demirtaş gözaltında her soruya cevap vermiş, ancak...  "12.06.2007 tarihinde Trabzon İl Jandarma Komutanlığına yapılan bir telefon ihbarı ile ilgili olarak yakalandınız ve yakalanmanıza konu olan yirmi yedi adet el bombasını yakalandığınız esnada askerlik yaptığınız dönemde komutanınız olan astsubay Oktay Yıldırım’ın bıraktığını beyan ettiniz ve bu beyanınıza istinaden Oktay Yıldırım isimli şahısta yakalanmıştır. Neden bu şekilde beyanda bulundunuz? Bu konu hakkında detaylı bilgi veriniz?..." Mehmet Demirtaş bu soru karşısında süt dökmüş kediye dönmüş ve "Bu soruda susma hakkımı kullanıyorum” demişti. Yıldırım, gazi olmadığı halde kendini gazi olarak tanıtmış, yetmemiş levazımcı görevini yaptığı halde yine özel harpçi olduğu şeklinde kendi hakkında gerçek dışı bilgiler yaymıştı. Ne garip ki, bu bilgilerin yayılmasında Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal ve tabii ki Doğu Perinçek başrolü oynamıştı. Oktay Yıldırım alelade bir astsubay olmasına rağmen Ergenekon tezgahından bir süre önce ABD’nin İstanbul Başkonsolosu ve konsolu ile görüşmüş, bu görüşmenin kayıtları dava dosyasında olmasına, Yıldırım tarafından inkar edilememesine rağmen, kendini eleştiren herkese “ciyacı” diyen Perinçek hiçbir tepki göstermemişti.

Oysa Yıldırım, Perinçek için "PKK'ya sempatisi var", "Ruh doktoruna ihtiyacı var" demişti. Yıldırım, bu sözlerini "Basın Danıştay’ın neresinde" adlı yazısında paylaşmış, bu yazı Perinçek başta olmak üzere tüm partililer tarafından görülmüştü. Ne garip ki, Yıldırım'a "CİYACI" diyemeyen Perinçek, onu partisinin genel başkan yardımcılığına kadar yükseltti. Şaban Gülbahar Ankara Emniyetinin Fetullah Gülen’in yargılandığı Ankara DGM ye gönderdiği belgelerde FETÖ'nün yüksek istişare kurulunda yer alıyordu. Perinçek'in yayın organlarında bu durum defalarca işlenmişti. Şaban Gülbahar başka bir AKP'li isim olan Mahmut Öztürk ile Oktay Yıldırım’a vakıflardan kafe yeri ayarlamış, o dönem ortak olan bu ikiliye her türlü desteği vermişti. Yıldırım’ın telefon kayıtlarında Şaban Gülbahar başı çekiyordu. Yine ne yaman çelişki ki, FETÖ ile mücadele ettiği masalına sık sık sarılan Perinçek ve avanesi Oktay Yıldırım'ın bu özelliğini de görmemeyi tercih etmişti. Perinçek'in Oktay Yıldırım'ın avukatı ve yine Oktay Yıldırım'ın "can dostum" dediği Ahmet Ülger, gazeteci Metin Göktepe’yi döve döve öldüren polislerin de avukatıydı. Avukatın abisi ise polis müfettişi...

Ne garip değil mi? Perinçek'in Oktay’ı bir de kasatura hırsızlığından yargılanıyor ve evinde bulunan 307042 seri numaralı G-3 Piyade tüfeği kasaturasının aşırılması sebebiyle 3.Kolordu Askeri Mahkemesinin 21.10.2010 tarih ve 2010/67-60-8 sayılı gerekçeli kararı sonucu 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılıyor, bu ceza da kesinleşiyordu. Oktay Yıldırım’ın bombalarıyla ilgili dava aynı kasatura davası gibi ayrı görülmeliydi! Doğu Perinçek'in kahraman olarak lanse ettiği Oktay Yıldırım be Mehmet Demirtaş, bombaların Ali Yiğit’in babasına ait olduğuna dair Ali Yiğit'e sözde bir iftiraname imzalatarak, kendi suçlarını Yiğit ve babasına yıkma oyununa girişiyorlar, Yıldırım ile Demirtaş, Ali Yiğit'i tehdit ve baskı altına alıyor, özellikle Oktay Yıldırım tarafından çocuklarının ve ailesinin ölümle tehdit edilmesi suretiyle Mehmet Demirtaş tarafından yazılan iftiraname imzalatılmak isteniyordu. Ali Yiğit'e imzalaması için, Mehmet Demirtaş tarafından yazılan ifade, insanlık adına tam bir yüz karası ve insanlık değerlerinin nasıl ayaklar altına alındığının net kanıtıydı. Perinçek'in kahramanı Oktay Yıldırım'ın tehdit ve baskılarıyla Ali Yiğit'ten dayısı yani Mehmet Demirtaş eliyle babasını ateşe atması isteniyordu. Öyle ki, Ali Yiğit bu sözde itirafı imzalamazsa çocukları dahil, yakınları ölümle tehdit ediliyordu. Doğu Perinçek'in kahramanı Oktay Yıldırım, sevindirik halde Muzaffer Tekin’in yanına geliyor ve “Komutanım, komutanım bu işten kurtulduk. Bombaların Ali Yiğit’in babasına ait olduğuna dair ifade” diyerek Mehmet Demirtaş tarafından yazılan kağıdı Tekin’e uzatıyor, O da bu kağıdı "ayıp ayıp" sözleriyle fırlatıp atıyordu.

Gelin şimdi Perinçek’in kahramanlarının Ali Yiğit’e tehdit ve baskı ile imzalattırdıkları beyanı okuyalım: "Cezaevinde bizi ihbar edenin babam olduğunu öğrendim. Ben bombaları ilk gördüğümde babam zaten kaçak silah alıp sattığı için bunları da öyle yaptığını düşünmüştüm. Oraya en çok babam girip çıkardı. Babamın arka bahçedeki merdivenden inip çıktığını büfeyi işleten Burhan amca da defalarca görmüştür. Şu anda korkunç bir vicdan azabı çekiyorum. Çünkü hem kandırıldım hem polisin vaatlerine kandım. Bugün, 2007 yılı Haziran ayının 19. günü. Ben; Şevki oğlu, Trabzon ili Of ilçesi Eskipazar Köyü nüfusuna kayıtlı 1984 Sürmene doğumlu Ali Yiğit yukarıdaki ifadeyi hiçbir baskı ve cebir altında kalmadan, polis baskılarından kurtulup, Bayrampaşa B1 üst ve 15 No’lu karantina hücresinde yazdığımı beyan ederim." Yukarıda üç sayfa olarak kaleme alınan sözde itirafname Ali Yiğit tarafından yazılmış süsü verilerek savcılığa yollanmıştı. 06.05.2013 tarihinde İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde mütalaaya karşı beyanlarında Mehmet Demirtaş’ın üçüncü sınıf orta oyuncuları gibi verdiği ifadeyi okuyalım: "Bu yazı hakkında Mehmet Demirtaş, mealen Ali Yiğit’e sipariş verildiğini 'Oktay’ın ya da Mehmet’in yazısını getireceksin' talimatını verdi, işin özü budur. Bu mektubu dilekçeyi savcılığa gideceğini bile bile ben temize çektim. Ama şöyle bir şey vardı. Savcılık makamında bir Cumhuriyet savcısı oturduğunu düşünüyordum. Yanılmışım. Her insan hata yapıyor. Sayın Başkan her insan hata yapıyor. Temel’i idam etmişler. Hakim demiş ki son sözünü söyle “bu bana ders olsun” demiş. Bu da bana ders olsun...”

İşçi Partili Mehmet Demirtaş ve yine İP’li Oktay Yıldırım’ın gecekondu damında sakladıkları bombalarını Ali Yiğit’in babasının üzerine yıkma için cezaevinde yaptıkları tertipleri de Muzaffer Tekin’in 10 Eylül 2007 tarihinde savcıya yazdığı mektuptan görelim: "Oktay, ‘Komutanım olay çözüldü, bakın konuyu sizde öğrenin’ diyerek Ali Yiğit’e söz verdi. Karşımda baskıdan ruh gibi bir adam ürkek, elinde bir kağıt ‘bombaları babam koymuş vs’ Yarı ezber, yarı okuyarak saçmalıyor, canım sıkıldı ‘yarın dinlerim’ dedim ve kendi bölmeme geçerek ilk anda bir tepki koydum. Ertesi gün, Çarşamba öğlen yine aynı konu açılınca insiyaki olarak Ali Yiğit’e dönerek ‘sen utanmadan nasıl öz babanı böyle bir olayın içine karıştırırsın, yarın baban vefat ettiğinde hangi yüzle mezarının başına gidersin. Her şeyi bir kenara bırak sen bir Karadeniz delikanlısısın. Senin bu ihanetini ailen affetmez. Yazıklar olsun’ dedim ve diğerlerine dönerek (Oktay, Mehmet) iki defa elimi göğsüme vurarak bağırdım be bu bombalar bana ait olsa aslanlar gibi çıkar ve ne için bulundurduğumu da söylerim’ dedim..." Rahmetli Muzaffer Tekin, “bu bombalar bana ait olsa aslanlar gibi çıkar be ne için bulundurduğumu da söylerim” demişti. Tabi ki onu söylemek için aslan olunması gerekir, Oktay Yıldırım değil... Bize ayrılan yeri doldurduk ve aştık bile. Devamında görüşmek üzere...

https://www.yurtgazetesi.com.tr/ergenekon-isbirlikcileri-1-makale16580.html  

Yurt Gazetesi