• ADALET DOSYASI /// Prof. Dr. Tülay Özüerman : TELEF
  • Yayın Tarihi : 7 Temmuz 2019 Pazar
  • Kategori : YARGI & ADLİYE & CEZAEVLERİ & HUKUK & SİYASİ DAVALAR

Prof. Dr. Tülay Özüerman : TELEF

Demokrasi siyasal partiler olmaksızın yaşayamaz fakat siyasal partiler yüzünden ölebilir de!..” diyen George Vedel’in ünlü sözüne atıfla uyarıyorduk; “Evet siyasal partiler demokrasilerin vazgeçilmez unsurları, fakat çoğu kimse farkında bile değil ki; siyasal partiler demokrasinin  vazgeçilmez tek unsuru değil. Demokrasinizi tamamen bu kurumlara emanet edince, kurumsallaşma sürecini de tamamlamamışsanız, kişiler kurumlara egemen olunca karşınıza otokrasinin parti ile birleştiği partitokrasi çıkabilir. Türkiye’de değişimin önünü tıkayan, yazık ki bu anlamda öncü olması gereken siyasal partilerdir ve demokrasiye katkı vermek bir yana zaman içerisinde demokrasinin gelişmesini engelleyen aktörlerin başında yer almaya başlamışlardır.” Bizi açmaza sürükleyen kurumları sandıktan tekrar tekrar çıkarıp demokrasiye ulaşacağımız yanılgısını anlatmaya çalışan pek çok yazı; tarihe dip not diye diye yazdığım… Bazı alıntıları paylaşmak istiyorum:

“Laik Cumhuriyete meydan okumalar giderek artıyor farkında mısınız?… Gerçekten Türkiye’de bir şeylerin değişmesini istiyorsak, siyasetin kurgusunu değiştirmeliyiz. Zor ama olanaksız değil. Aksi halde aynı fasit daire içerisinde dönüp durmayı sürdüreceğiz.”

“Adını doğru koymak gerek. Yanlış siyaset AKP’nin ürünü değil. AKP yanlış siyaset kurgusunun ürünü. Bu yüzden savaşım yalnız AKP’ye ve onun politikalarına karşı değil, siyasetin yanlış kurgusuna karşı da verilmelidir. Aksi halde AKP gidecek, benzeri  başkası gelecektir.” Çok önce yazılan bu satırlar, AKP kadrolarından koparak parti kurmaya kalkışanlardan demokrasi için umut bekleyen iyimserleri (!) düşündürmek için.

Yeni sistem kendi düşüncesinden kişilerle kendi muhalefetini oluşturmaya başladı, “yeni dedikleri sistem yerleşiyor ve kendi alternatifini oluşturuyor” diye neden kuşku duymazlar da; AKP’nin oyları bölünecek diye sevinirler?!.. Bölünen oylar sandık sonrasında toplanamaz mı? Önceden aynı yolda yürüyenler farklı yola niye sapsınlar?

Sistemin boşluklarını buldukça radikal olan, koruma duvarlarına vurdukça ılımlılığa sarılan hareket, çeşitli oyalama taktikleri ile yerleşti kurumlara. Kabul edelim ki, oyalamada en büyük katkı sık kurulan sandıklardı. İkincisi zamana yayarak ele geçirdikleri ve neredeyse parti organı gibi çalışan “havuz” da denilen “akmedya” oldu. Kumpaslar, yargılamalar, tutuklamalar aracılığı ile yaratılan korku iklimini ve katlanan işsizlik, borçlanma, yoksulluk sarmalını da unutmayalım…

“Anayasalar iktidarın yaratıcısı değildir. İktidarın nasıl kullanılacağını gösterdiği için iktidar gücünün sınırlarının belirleyicisi; rejimin temel kurumlarının hukuki çerçevesidir. Siyasal iktidarın keyfiliğe kayması ve fiili uygulamalarının önünde hukuki bir engeldir. Fiili olan ile hukuki olan arasında git geller yaşanıyorsa; -ki Türkiye’de bugün yaşanan budur- hukukla çatışma ya da siyasal irade ile hukuk arasındaki mesafenin genişlemesi hukuka olan güveni sarsar, rejim aşındırılır.” Bu uyarı da; “Adaletsiz terazi… Hukuksuz demokrasi(!)” başlıklı yazımdan… “Bu yazı; cemaat soruşturması nedeniyle, hukuk gaspı ile Ergenekon zincirine eklemlenen Cumhuriyet Başsavcısı Cihaner’in yaşadıklarını da açıklamak; süreç devam ederse, zincire yeni isimlerin ekleneceği gerçeğini anımsatmak için yazılmıştır. Bu zincir ne kadar daha uzayacak? Ergenekon torbasında daha kaç kişiye yer var? Tüm kurumlar kendilerine sıra gelince mi ses çıkaracaklar? Tek tek koltuklarında oturan ve bu edindikleri yerlerden hoşnut olup hükümete yaranmaya çalışmıyor gibi yaparak, yerlerini korumaya çalışanlar ne zaman muhasebe yapmaya başlayacaklar? Adaletin bozuk işleyen terazisi ortada dururken, adil olmayan düzenin bekçiliğini dolaylı yoldan da olsa yapıyor olmanın vicdani sorumluluğu daha ağır olmalı. Ses çıkaranların ödediği bedelden daha az olmayacak sessiz kalanların ödediği bedel. Sahi sıra şimdi hangi kurumda?!…” diye soruyordum.

“Sosyal barış ve adaletin olmadığı bir yerde devletin varlığından söz edilebilir mi? Ergenekon davası vicdanlarda siyasetin hukuku tasfiyesi olarak yer etmiştir. Sosyal barış bizzat devleti yöneten partinin uyguladığı yoksullaştırma ekonomisi ve ayrıştırıcı söylemleri ile tehdit altındadır. Devlet iktidar eli ile çözülüyor.” tespitini yaptığım 2008 tarihli yazımın başlığı; “Karşı devrim sürecinde Türkiye”… Aynı yazıda:

‘Yeni’  başlıklı  günümüz müzakereci (!) demokrasisi, süreç içinde sağlamlaştırılan kurumları tartışmaya açarak, bu kurumları sahiplenenlere tasfiye ettiriyor.  Her tartışma  görünür bir sonuca ulaşmasa da karşı ideolojileri zorlama, sıkıştırma, baskılama ile  yumuşatıyor. Küreselleşmeyi yalnızca neo-liberal açılımlardan okumak hata. İdeolojiler karşıtlarını dönüştürdükçe büyürler. Konjonktürel olarak yükseltilen liberalizmin kendi gücü yanında, ona karşı güçlerin direnme kararlılığı ve azmi ne kadar azaltılırsa, karşı ideolojinin yükselme şansı da o kadar fazla olacaktır. Küresel güçler, direnmesi gereken güçlerin kendileri kalmakta ısrarcılıktan vazgeçtikleri kadar  ilerliyorlar.”

“Türkiye bir an önce yargı odaklı, hukukun dinamizmini kıracak çatışmaların dışına çıkmalıdır. Hukuk öne çekilmeden bu sürecin sıkıntıları aşılamaz. Hukuk ve yargı geriye itildikçe; iddianame, suçlama, tutuklama zinciri uzamakta ve bu zincire dahil edilenler taraf medya tarafından yargısız infaza tabi tutulmakta; kamu vicdanında ise aklanmaktalar. Bu garip ve vahim durum hiçbir kuruma yarar sağlamaz. AKP rejimin temelini oluşturan kurumlarla çatışmak yerine; erimekte oluşunun muhasebesini  yapmalıdır.” Yukarıdaki satırlar uyarılarımızdan bazıları…

“Hüzünlü bir veda ile uğurlayacağız saygın bir insanımızı daha. Acımız sonsuz ve tarifsiz. Gidenin arkasından dökülen gözyaşlarımızdan suçluluğumuz akacak. Peki, demir kapıların ardında çile çektirilen aydınlarımız için ne yapacağız? Onlar için de bir başka gidişte mi buluşacağız? Sahi biz ne yapacağız? İzlemeye devam mı edeceğiz ve tüm bu insanlık ayıplarına “demokrasi” adını vermeyi hala sürdürecek miyiz?” diye soruyordum; Türkan hocanın vefatının ardından yazdığım  “Saylan değil, insanlık öldü!..” başlıklı yazıda.

“Aydın kıyımı sürecinden geçen Türkiye, vefatından sonra değer veriyor, vatana, millete hayırlı evlatlarına. Vatanın öz evlatlarına sahip çıkamıyoruz. Son günlerinde suçlayışımızla hastalığının ağırlaşmasına katkıda bulunup, yaşam süresini kısalttık mı bilemeyiz; karşımızda herkese, ölüme bile meydan okuyan yürekli bir kadın vardı. Kesin olan şu ki; biz onu üzdük, fena halde ve hak etmediği biçimde üzdük üstelik!……… Ölmüşüne sahip çıktığımızın yarısı kadar sahiplenebilseydik dirilerimizi, farklı, çok farklı bir ülke olmaz mıydık? Farkını fark ettiklerimize neden bedel ödetiyoruz? Başka ülkelerde başarılı insanlar ödüllendirilirken, biz bizi ileriye taşıyanları cezalandırıp, geriye taşıyanları ödüllendirmeyi nasıl becerebiliyoruz?” diye sormuştum. Yıllar süren bir bedel, haksız yere suçlananlar ve büyük acılar kaldı geriye.

Şimdi haklı bir soru; bizim gördüklerimizi neden karar organlarında ve yargı organlarında yerleri olan yetkililer görmedi? Kamu vicdanının kanayan bir yaraya dönüştüğünü göremeyenlerin gecikmişliğinin bir yaptırımı olmayacak mı? “Yazık oldu” demekle mi yetineceğiz?

Yeniden yazmaya gerek yok. Bu satırlara ekleyeceklerimiz var. Bize düşen; telefi görüp, durdurulmasına katkı koyamamak… Bir de üzerine, zor yetişen değerlerimizin acıları ile acılanmak. Gözlerimizle de tanıklığın utancına bulaşmış olmak!…

Yargı dosyayı kapatabilir, ama vicdanlarda Ergenekon dosyası hep  açık kalacak!…