ABD’deki
Yahudi Gücü


SAAF- Kuroş Ahmedî’nin, “ABD’deki İsrail Yanlısı Lobi” adlı bu çalışması,
İran’da yayınlanmakta olan Rahbord dergisinin 25. sayısında yayımlandı, yazıyı
Alptekin DURSUNOĞLU çevirdi.



Giriş


“Amerika’daki Yahudi gücü” özellikle Orta Doğu
ülkelerinde, bölge ile ilgili Amerikan kararlarının izahı noktasında çok
kullanılan tanıdık bir kavramdır.


Bu kavram, Amerikan dış politikasının
oluşturulmasında Yahudilerin siyâsî nüfuzunu açıklamaya dönük olmak üzere,
dünyanın başka birçok bölgesinde de kullanılmaktadır. Gerek bu kavram gerekse
bundan türeyen “Yahudi lobisi” kavramı, çoğunlukla bazen masonluğu ve benzer
bazı örgütleri çağrıştıran bir gizemlilik halesiyle kaplanmış bir hâlde
bulunmaktadır.


Adına Amerikan siyasî karar süreci denen
karmaşık olguyu tanımayı, Amerikan uygulamalarının sebebini anlama noktasında
bir gereklilik olarak kabul ediyorsak ve onu etkilemek için çalışmayı gerekli
görüyorsak; Amerika’daki Yahudi gücünün oluşum sebeplerini, etkenlerini ve
nasıl çalıştığını anlamayı, özellikle Orta Doğu ile ilgili meselelerde Amerikan
dış politikasını anlamanın ve bu çerçevedeki sır perdesini aralamanın
gereklerinden biri olarak kabul etmeliyiz.


Bununla birlikte tek başlına “Yahudi gücü ya da
lobisi” kavramı, İsrail çıkarlarını sağlama hedefi doğrultusunda
Washington’daki siyâsî kararları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen
şeylerin tümünü açıklıyor değildir.


Resmen kayıtlı olan ve Amerikan hâkim gücünün
İsrail’le ilgili meselelerdeki kararlarını etkilemeyi kendine görev edindiğini
açıkça ortaya koyan birkaç güçlü baskı grubu (lobi), Amerika’da benzer hedefler
peşindeki geniş etkin kesimin sadece bir kısmını oluşturmaktadır.


Bununla birlikte Amerikalı Yahudilerin sahip
olduğu ve gösterdikleri faaliyetler açısından kendilerinden doğrudan “lobi”
olarak söz edilemeyecek birçok güçlü dernekleri ve örgütleri de vardır. Bu
örgütlerin büyük bir bölümü, sadece Yahudilerin geniş kesimlerle ilgili
işlerdeki eylem birlikteliğini korumak; bu cümleden onları yerel, bölgesel ve
federal siyasî faaliyetlere teşvik etmek ve Yahudilerin çıkarları ile ilgili
noktalarda yayın ve iletişlim alanlarında işbirliği yapmak konularında
çalışmaktadır.


 


Muhtemelen sayıca Yahudilerden az olmamalarına
rağmen, Amerika’daki Müslümanların büyük bir çoğunluğunun, sosyal ve kültürel
faaliyetlerdeki tecrübesizliklerini, düzenli siyâsî ve kültürel faaliyetlere ve
örgütlere değer vermeme özelliklerini, daha önce bulundukları ülkelerden
Amerika’ya kendileriyle beraber taşıdıklarını görmekteyiz.


Bu siyâsî tavırsızlığa, bir de derin
ayrılıkları ve başka birtakım sorunları eklediğimizde, Amerikan toplumunda
infialden, siyâsî pazarlıklarda oyuna dâhil edilmemekten ve asla da
edilemeyecek olmaktan başka bir sonucun çıkmadığını görmekteyiz.


Elbette Yahudilerin Amerika’daki gücü, sadece
Yahudilerin etkinlikleriyle sınırlı değildir. Amerika’da, üyeleri Yahudi
olmamakla birlikte İsrail çıkarlarını Yahudilerden çok daha şazla koruyan başka
gruplar da bulunmaktadır. Bu noktada sağcı Hıristiyanlarla (fundamentalist
Hıristiyanlar ya da Siyonist Hıristiyanlar diye de şöhret yapmışlardır.) Yeni
Muhafazakârlar da zikredilmeye değerdir.


“Amerika’daki Yahudi gücü” şeklindeki avamî
tasavvurla, bu konuda nesnel ve gerçekçi incelemeler sonucunda elde edilen
birikim arasında kesinlikle bir ayrıma gitmek gerekmektedir.


 


Birinci tasavvur kadercidir. Bu tasavvur,
egemen şartları nazarı dikkate alarak, bilinmeyen aktörlerin sınırsız gücünden
kaynaklanan “meçhul” ve “esrarengiz” bu güç karşısında ümitsizliği ve
teslimiyeti öğütler. Böylece fiilen tam da bu lobilerin istediği davranış
biçimine uygun bir zemin oluşturur. İkinci olarak söylenen birikim ise,
Amerika’daki Yahudilerin sahip oldukları nesnel gücü, gerçekçi bir şekilde
tanımaya çalışır. Şüphesiz ancak böylesine gerçekçi bir tanıma, Amerika’daki
Yahudilerin gücü karşısında etkin bir karşı koyuşlun yollarını gösterebilir.


Bu makale, birinci tasavvurdan uzak durarak,
ikinci yolda adım atmaya dönük olarak hazırlanmıştır.[1]


Bu yazıda öncelikle, Amerika’daki nesnel Yahudi
gücünü tanımanın gerekliliği kısaca anlatılacaktır. Daha sonra Amerikan
siyasetinin oluşumundaki Yahudi nüfuzuna ve bunun geçmişline işaret edilerek,
böylesi bir nüfuzun nasıl ve hangi araçlarla kazanılmış olduğu incelenecektir.
Sonuç bölümünde de, Amerika’daki Müslümanların ve Arapların kendi menfaatlerini
yürütmeye dönük faaliyetlerine değinilecektir.


Konunun önemi


Amerikan dış politikasının, dünyanın çeşitli
bölgelerindeki önemli, bazen de tayin edici etkisi inkâr edilemez. Büyüyen
Amerikan ekonomisi ve Amerikan askerî gücü, bu ülkeye uluslararası ilişkilerde
benzeri görülmemiş bir etkinlik imkânı kazandırmıştır. O kadar ki, dünyanın
herhangi bir bölgesindeki dikkate değer herhangi bir değişlim, Amerikan
politikalarının tayin edici etkisinden uzak kalamamaktadır.


Gerek Amerikalılar, gerekse başka milletlere
mensup uzmanlar, ABD’nin dünyanın tek süper gücü olduğu konusunda
hemfikirdirler. Fakat hemfikir olunan konu, sadece bundan ibaret değildir.
Amerika, ekonomiden askerî güce, diplomasiden kültürel belirleyiciliğe kadar
her alanda kendisini en yakından takip eden birçok ülkeyi çok çok geride
bırakmıştır.


Paul Kennedy, on yıldan şazla bir zaman önce
Büyük Güçlerin Yükselişli ve Çöküşlü adlı kitabında, 500 yıl öncesindeki
dünyanı n büyük güçlerinin değişlim seyrini incelemiş, ABD’nin ekonomik ve
askerî gücünün sonraki aşlaması konusunda olumsuz görüş belirtmişti. 1990’lı
yıllarda ise Amerikan ekonomisinin benzeri görülmedik bir şekilde gelişmekte
olduğuna dair bir makale yazmış ve Amerikan gücünden “mevcut tek süper güç”
olarak söz etmiştir. Kennedy’ye göre: “Şimdi güçler arasındaki [ABD ve diğer
dünya güçleri arasındaki] şark, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar şazla
açılmıştır.”


 


Kennedy’nin belirttiğine göre, Amerika’da yeni
malî yılda askerî bütçede sadece arttırılması önerilen 48 milyar dolarlık
rakam, İtalya’nın tüm askerî bütçesinden iki kat ve İngiltere’nin tüm askerî
bütçesinden ise (32 milyar dolar) üçte bir oranında daha büyüktür (Hâlbuki
İngiltere, nitelik açısından dünyanın ikinci önemli askerî gücüdür).


Kennedy’ye göre, böylesine devasa bir bütçenin sadece
askerî harcamalara ayrılmasını mümkün kılan tek şey, Amerikan ekonomisinin
gücüdür. Kennedy, Büyük Güçlerin Yükselişli ve Çöküşü adlı kitabında, 1980’li
yılların sonundaki ABD’yi; gayri safi yurt içi üretimi, dünyadaki tüm üretimin
yüzde 22’sine denk olduğu için tükenmekte olan bir güç olarak nitelemişti. Son
makalesinde ise, ABD’nin gayri safi yurt içi hâsılasının tüm dünyanınkinin
aşağı yukarı yüzde 30’u olduğunu belirtmekte ve bu devasa askerî bütçenin,
Amerikan gayri safi yurt içi hâsılasının yüzde 3,2’sine ulaşmamasından dolayı
rahatlıkla tahammül edilebilir[2] olduğunu ifade etmektedir.


Böylesi bir gücün liderliği taraşından alınacak
kararların, uluslararası ve bölgesel değişimlerde tayin edici etkiler
yaratacağından hiç kuşku duyulmamalıdır. Şüphesiz Amerikan ekonomik ve askerî
gücü, Amerikan dış politikasında uygun bir tercüman bulmuş ve bu da onun
etkinliğini ve işlevselliğini arttırmıştır. Bu yüzden Amerika’nın uluslararası
tavırları ve bu tavırların nasıl oluştuğu son derece önemlidir. Amerikan dış
politikasının esaslarının belirlenmesinde yardımcı olan her şey, küçük bile
olsa etkili olduğu için son derece büyük bir öneme sahiptir.


Amerikan hükümetinin dış politika ile ilgili
konularda karar alma sürecinin niteliğine ve sınırlı bir süre için karar verici
organların başkanlığında yer alan şahısların güçlerinin sınırlılığına dair
nesnel ve gerçekçi bir bilgi kazanmanın zarureti ortadadır.


Bilgisizlik, eksik bilgi, tahmine, zanna, ön
yargıya, mesnetsiz varsayımlara dayalı yaklaşımlar, ülkelerin ulusal çıkarları
için vahim zararlara sebep olabilir.


 Bu genel
esaslar çerçevesinde, Yahudilerin Amerika’daki nüfuzları ve oynadıkları rol,
ancak gerçekçi bir şekilde incelenip nesnel veriler halinde ortaya konarak
anlaşılabilecektir. Bu noktada hedef, İsrail yanlısı lobilerin Amerika’daki
karar alma süreci üzerinde nasıl ve ne ölçüde etkili oldukları konusunda ön
yargıdan uzak, nesnel ve titiz bilgiler kazanmak olmalıdır.Paul


 Açıktır
ki, ciddi bir şekilde kendi ulusal çıkarlarının peşlinde olan devletler,
Amerika’daki karar alma sürecinin nasıl gerçekleştiğini anlamaya olağanüstü bir
önem vermekle kalmıyorlar; bu anlamayı, bu süreci etkilemenin bir ön adımı
olarak da değerlendiriyorlar.


 


Bu yüzden geçtiğimiz on yıllar boyunca, dış
politika alanında mevcut Amerikan yasalarının[3] tanıdığı serbestlik sayesinde
şekillenmiş olan ve çoğunlukla millî ve dinî telkinlere dayalı baskı grupları
(lobiler), kendi görüşleri doğrultusunda Amerikan dış politikasında son derece
önemli bir rol oynadılar.


 Amerikalı Almanlar, Amerikalı İrlandalılar,
Amerikalı Kübalılar vs. gibi gruplar, bu noktada dikkate değerdir. Resmî
Amerikalı Yahudi lobisi de esasen bu çerçevede ele alınmalıdır.


Bu doğrultuda gerek büyük, gerekse orta halli
tüm dünya ülkeleri, Washington’da şarklı derecelerde nüfuz grupları
oluşturmakta ya da bu grupları desteklemektedir. Bu gruplar, kamuoyunu ve
hükümeti, çeşitli şekillerde etkilemek için yoğun bir şekilde çalışmaktadır.


Amerika’daki Yahudilerin Rolü ve İsrail
Karşısında Amerikan Devlet Politikası


Amerikan Başkanı George W. Bush’un Cumhuriyetçi
Parti’deki 24 Haziran 2002 tarihli konuşmasını, bir Amerikan başkanının yaptığı
sadece en İsrail yanlısı konuşma değil, temsilciliğini Ariel Şaron’un yaptığı
en İsrail sağı yanlısı konuşma olarak değerlendirmek mümkündür. Bu noktada asıl
şaşırtıcı olan, böylesi bir tutumun Cumhuriyetçi bir hükümet taraşından
sergilenmiş olmasıdır. Zira Cumhuriyetçiler, Demokratlara oranla çok daha az
İsrail yanlısı idi ve sürekli olarak Araplarla da normal ilişkiler kurmaya çalışırlardı.


Bush, İsrail’in Batı Şeria’ya yönelik
saldırısının ilk günlerine denk gelen 4 Nisan 2002 tarihli önceki konuşmasında,
açıkça “İsrail’in Batı Şeria’dan çekilmeyi başlatmasını” istemişti.  Kendisi, yaklaşık olarak bir hafta sonra da
bu isteğini ikinci kez çok daha vurgulu bir şekilde ifade etmişti. Fakat İsrail
yanlısı lobiyle onların Amerika’daki destekçilerinin seferber olması üzerine,
bir kenarda durup İsrail’in işgal altındaki topraklarda gerçekleştirdiği
operasyonları izlemeğe mecbur olmuştu. Bush’un, Şaron’u işgal altındaki
topraklardan çıkarma konusundaki güçsüzlüğü, Powel’ın 2002 Nisan’ında,
İsrail’in işgal altındaki topraklardaki saldırılarını sürdürdüğü bir sırada
bölgeye yaptığı neticesiz ziyaret ve son olarak da Bush’un 24 Haziran’daki konuşması,
Amerika ile İsrail’i birbirine bağlayan stratejik, siyasî, kültürel ve dinî
bağların gücünü göstermektedir.



George Bush’un 24 Haziran’daki konuşması, 4
Nisan’dan beri yaptığı konuşmalar içerisindeki en olumsuz konuşmaydı. Hâlbuki
o, 4 Nisan’da açıkça “Bir Filistin devleti kurulması hedefini” desteklemiş ve
İsrail ile kurulacak Filistin devletinin bir arada yaşamasını bir çözüm yolu
olarak ortaya koymuştu. Daha sonraki konuşmasında, “Filistinliler demokrasiyi
kabul etmeleri, yolsuzlukla mücadele etmeleri ve terörü şiddetle reddetmeleri
durumunda, Amerika’nın geçici bir Filistin devleti kurulmasına yönelik
desteğini bekleyebilir” dedi.


 Bush, 24
Haziran’daki konuşmasında barışın gerçekleşmesinin “yeni ve farklı bir Filistin
liderliğine” bağlı olduğunu söyledi ve Amerika’nın, kurulacak bir Filistin
devletine olan desteğinin, Filistin halkının “yeni bir liderliğe ve yeni
kurumlara sahip olmasına ve komşularına karşı yeni güvenlik tedbirleri
almasına” bağlı olduğunu söyledi. Ayrıca “Bugün Filistin liderleri, terörizme
karşı çıkmıyorlar, tersine onu destekliyorlar” dedi.


Bush, Colin Powell ve Rumsşeld’i de yanına
alarak Beyaz Saray’da yaptığı bu konuşmasında, daha önceki konuşmasının aksine,
İsrail’in Batı Şeria’dan çekilmesine yönelik olarak hiçbir şey söylemedi. Hâlbuki
bu konuşmanın yapıldığı sırada bu bölgedeki yedi büyük şehir, İsrail’in çeşitli
derecelerdeki işgali altında bulunuyordu.


Bush, İsrail’in Eylül 2000 öncesi (intifadanın
başlamasından önceki) duruma dönmesinin güvenlik konusunda sağlanacak
ilerlemelere bağlı olduğunu ifâde etti ve şunları söyledi: “İsrail
vatandaşlarının öldürülmesi durumunda İsrail kendisini savunmaya devam
edecektir.”[4]


Bush’un 24 Haziran 2002’de söyledikleri, Likud
Partisi tavrının bir Amerikan başkanı taraşından kabul edilmesi demekti ki,
böylesi bir şey daha önce hiç gerçekleşmemişti. Bundan daha da önemlisi,
böylesi bir tutumun cumhuriyetçi bir hükümet taraşından sergilenmiş olmasıdır.
Bu durum yaşlanmakta olan değişlimin önemini çok daha şazla arttırmıştır.


Carter ve Reagan dönemlerinde, ABD’nin İsrail
Büyükelçiliği görevini yürüten Sam Lewis’in deyimiyle, Bush’un bu açıklamaları,
“Bir ABD başkanının, İsrail sağının barışlın sağlanması için atılması gereken
ön adım konusundaki yorumunu neredeyse tamamen kabul ettiği anlamında kesin bir
hüküm içeriyordu. Ayrıca bu açıklama, Bush’un terörizmle mücadele konusunda
hangi önceliğe inandığını da göstermektedir.”


Bu konuşma Bush’un, “Bizim dışımızdakiler,
terörizmle mücadelemizde ya bizden, ya da teröristlerden yanadırlar” sloganıyla
tam bir uyum içerisindedir. Bununla Orta Doğu şartlarında “Filistin liderliği”
teröristlerden yana bir konuma yerleştirilmektedir. Bu ise Şaron hükümetinin
uzun zamandan beri propaganda etmekte olduğu şeydir.[5]


 Bu
konuşmadan sonra birçok kişi, Bush’un bu sözlerinin Orta Doğu gerçeklerine
dayalı olmadığını; bunun Amerikan iç politikasını göz önünde bulundurarak
yapılmış bir konuşma olduğunu fark etmiştir. Sadece Yahudi lobisi ve
Amerika’daki Yahudi seçmenler değil, Bush’u iktidara getiren koalisyonun önemli
bir kısmını oluşturan sağcı Hıristiyanlar ve “Yeni Muhâşazakârlar” da bu
konuşmanın en önemli hedef kitlesiydi. ABD’de yapılan bir kamuoyu araştırması,
Filistinlileri destekleyenlerin oranını yüzde 15’ten az gösterirken, Amerika’daki
siyasî aktivistlerin dikkate değer bir kısmının İsrail yanlısı olduğu
bilinmektedir.


 Amerikan
ölçütlerine göre işlerini yürütmeyi ve yeniden seçilmeyi düşünen bir ABD
başkanının, kendi çıkarına olan bir yolu tercih edecek olması doğaldır. Nitekim
çoğu kimse baba Bush’un 1992’de işgal altındaki topraklarda yeni Yahudi
yerleşim merkezleri kurmaya çalışan sağcı İsrail hükümetiyle ters düşmesinin,
onun seçim yenilgisi almasında çok etkili olduğunu düşünmektedir.


 Sonraki
bölümlerde göreceğimiz üzere, Yahudi lobisi ve özellikle de İsrail’in Yahudi
olmayan taraftarları, Bush’un yukarı da söz konusu edilen iki konuşması
arasındaki üslup şarkında çok etkili olmuştur. İsrail yanlısı lobilerin, ABD
Kongresi üzerindeki nüfuzunun, onların yürütme gücü üzerindeki nüfuzlarından
çok daha şazla olduğu konusuna ilişkin ileride daha açıklayıcı bilgiler
verilecektir.


 Geçmiş


 Yahudilerin Amerika’daki karar alma süreci
üzerinde etkili olma yönündeki ciddi çabalarının geçmişli, İkinci Dünya Savaşlı
sonrasının ilk yıllarına uzanmaktadır. Bir taraştan İsrail’in kurulması, diğer
taraştan da Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan en güçlü ülke olarak çıkması;
Amerikalı Yahudileri, İsrail devle-ti için Amerikan desteğini kazanma
arayışlına sevk etti. Onlar, tersi bir durum olması durumunda yani Amerika’nın
Arap ve İs-lâm ülkelerini desteklemesi ya da bir anlamda taraşsız kalması
durumunda, hem İsrail’in hem de kendilerinin Yahudilerin genel çıkarlarını
temin etmek üzere başka bölgeler aramak zorun-da kalacaklarından şüphe etmiyorlardı.[6]


İnsan hakları boyutu ve Yahudi meselesine olan
sempati, Amerika’daki Yahudi gücüne ait nüfuzun şekillenmesini başlattı.


Yahudilerin Avrupa’da incitilmesi ve bazı
Amerikalıların iki dünya savaşlı arasında Yahudilere yardım etmemekten
kaynaklanan suçluluk duygusu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yahu-dilerin
Amerikan toplumuna çeşitli düzeylerde kabul edilmesine uygun zemin hazırladı.


Daha sonra Soğuk Savaş’ın başlaması ve iki
süper gücün nüfuzlarını Orta Doğu’ya yayma konusunda rekabete girişmesi, Yahudi
meselesinin jeopolitik ve stratejik boyutlar kazanmasına sebep oldu. Bu mesele,
özellikle 1967 yılındaki Altı Gün Savaşı’ndan sonra artan bir önem kazandı.


Bu konuya eklenen diğer bir boyut da,
taraşların “demokrasi” de birleşir tarzda ortak bir siyasal düzene ve
muhtemelen ortak toplumsal ve siyasal değerlere inanmalarıdır.


Daha ileri düzeyde bakacak olduğumuzda,
Amerikan toplumunun belli bir kısmının, itikadî meselelerde Yahudi-Hıristiyan
müştereklerini de bu bütüne eklediklerini görmekteyiz. Bütün bu faktörler,
Amerika’daki Yahudi toplumunun faaliyetleri için uygun zeminler yarattı.


Yahudiler, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen
ardından Amerikan toplumundaki nüfuzlarını kararlı bir şekilde genişlettiler ve
bu yöndeki çalışmalarını hukukî ve medenî alanlarda ve bir azınlık olarak
onların konumlarını doğrudan etkileyen temel özgürlükler alanında
genişlettiler.


Onların faaliyetlerinin ilk adımı Demokrat
Parti’de oldu ve bu hâlâ devam etmektedir. İsrail’in kurulması da Amerikan
Yahudilerini dış politikayla ilgili kıldı; bu süreç özellikle 1967’de hız
kazandı.


Amerikalı Yahudiler, çok uzun bir süre boyunca
sadece iki defa geri adım attılar. Birincisinde Süveyş Kanalı’nın İsrail,
Fransa ve İngiltere taraşından ele geçirilmesi sırasında Eisenhower’ın
ültimatomu (Kruşçev ile birlikte), söz konusu üç ülkenin geri çekilmesine sebep
oldu. Bu ise Amerikalı Yahudilerin Cumhuriyetçi Eisenhower hükümetine öfke
duymasına yol açtı. İkincisi, 1990’lı yılların başlarında (Baba) Bush
dönemindedir. Yahudiler, bu dönemde Bush’u İsrail karşıtı adımlar atmakla
suçlamışlardır.


Onların rahatsızlığı, İsrail’in, Irak’ın
kendisine yönelik füze saldırısına karşılık vermesinin Amerika taraşından
engellenmesiyle başlamıştı.


Bush’un ve Dışişleri Bakanı James Baker’in,
İzak Şamir hükümetini 1991 Ekim’indeki Madrid Barış Konferansı’na katılmaya
zorlaması, ABD’li Yahudileri kızdıran bir başka husus oldu. Nihayet Bush
hükümetinin işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim merkezleri kurulmasına
muhalefet etmesi ve Kongre’den İsrail’e yapılacak maddî yardımı ertelemesini
istemesi, Washington’daki İsrail yanlısı lobi açısından bardağı taşıran son
damla oldu.


 


Bazıları, Bush’un 1992 seçimlerinde Clinton
karşısında aldığı yenilgiyi, Yahudi lobisinin Bush’a karşı olmasıyla açıklamaya
çalıştı. Bush’un yenilgisinde oy oranı itibariyle Yahudi lobisinin rol oynamış
olması imkânsızsa da, Demokratların, o dönemde Cumhuriyetçiler ile Yahudiler
arasındaki ayrılıktan en üst düzeyde faydalanmaya çalıştığından şüphe yoktur.


Clinton’ın yardımcısı Al Gore, 2000 yılında
düzenlenen bir AIPAC toplantısında şunları söyledi: “Aşağılayıcı ilişki
kavramını propaganda eden ve böylece İsrail’e ayrılan ödeneği İsrail’i
korkutmak için bir sopa gibi kullanmaya çalışan Bush’un danışmanlarına karşı
çıkışımı hatırlıyorum.”[7]


Savaştan sonraki 15–20 yıl içerisinde kilit
noktadaki birkaç siyasal tavır, Amerika’daki Yahudi azınlığın etrafında gizemli
bir siyasal güç halesi oluşmasına yardım etti. Bu, Yahudi örgütlerinin açıkça
kavrayamadıkları; ama buna herkesi inandırmaya çalıştıkları bir güç halesiydi.
Burada önemli olan, Amerika’daki tüm siyasî yelpazenin bunu ciddiye
almalarıydı. Amerikan Arap Enstitüsü Başkanı James Zogby: “Seksen Kongre üyesi,
İsrail’den çok Arap-Filistin tezine yakın olmasına rağmen; bunların çoğunun
İsrail lobisinin gücü konusunda oluşmuş olan kanaat-ten dolayı, bu
düşüncelerini açıklamaktan çekinmekte” olduklarını söylüyor.[8]


Senatör Charles Percy’in (Illinois eyaleti
Cumhuriyetçi adayı) 1984’teki yenilgisi, Yahudilerin onun rakiplerine geniş
ölçüde seçim yardımında bulunmasına bağlandı. Yahudilerin Charles Percy’den
rahatsızlıkları, onun bazı askerî teçhizatın özellikle de Awacs uçaklarının
Suudi Arabistan’a satışlı sırasında oynadığı rolden kaynaklanmaktaydı.


(Percy, zihinlerin bir köşesinde saklı kalsın).
Daha sonraki yıllarda öyle bir noktaya gelindi ki, pratikte temsilcilerin
zihni, oy zamanı yaklaştığında İsrail’e yönelik tasarı ve tekliflerle meşgul
olmaya başladı. Yahudi gazetesi Şorward’ın yazı işleri müdürü J. J. Goldberg’in
deyimiyle: “Kongre’de ‘Yahudilerin kırmızıçizgisinin geçilmemesi gerekiyor,
aksi takdirde isminin altı çizilir’ şeklinde bir yargı oluştu.” O, daha sonra
sözlerine şunları ekliyor: “Yahudilerin böylesi bir zımnî tehdidi hayata
geçirmeye güçlerinin yetip yetmeyeceğinin çok şazla bir önemi bulunmuyor; çünkü
birçoğu, onların bunu yapabileceklerine inanıyor.”[9]


Kongre’deki Yahudi gruplar, “Terörizme karşı
mücadele olarak İsrail ideali” ve “Orta Doğu’daki tek demokrasi” söylemlerinin,
seçmeni ve Amerikan Kongresi’ni motive eden etkenler olduğunu iddia
etmektedirler. Yahudi grupları bu iddianın ispatı için şu örneği
zikretmektedir. Kongre’de İsrail lehine ve Filistin aleyhine gündeme getirilen
tasarılara, İsrail yanlısı lobilerin beklentilerinin bile üstünde bir öncelik
verilmektedir.


Amerika’daki Yahudi liderlerin söylediklerinden
ve yazdıklarından şu iki konuda kaygılandıkları ortaya çıkmaktadır. Birincisi,
İsrail’in yok olmasıdır[10] (İsrail ordusunun dünyanın en güçlü dördüncü ordusu
olarak nitelendirilmesine rağmen). İkincisi ise, Yahudi kavminin tarihî
tecrübesinin de ortaya koyduğu gibi, Amerikan siyasî gücünden yararlanılmaması
durumunda, Amerikan toplumunda ve dünyanın diğer bölgelerinde çeşitli
tehlikelerle karşılaşılmasıdır. Sonuç olarak tüm alanlardaki siyasî
faaliyetler, Amerika’daki Yahudiler açısından bir çeşit “siyasî fariza” hâline
getirilmiştir.


Yahudiler, geçen yarım yüzyıl boyunca
Amerika’nın Orta Doğu politikaları üzerinde her zaman belli bir nüfuza sahip
olmuştur. Ama onların bu etkinlikleriyle orantılı başarıları, Eylül’den sonra
her zamankinden çok daha şazla artmıştır. Bu durum hem Kongre’ye hem de kamuoyu
yoklamalarına yansımıştır. Filistinlilerin İsrail’deki Şehâdet operasyonları da
bu meselede çok etkili olmuştur. Çünkü “bu operasyonlar İsrail’de başarıya
ulaştıkça, dünyanın diğer yerlerinde de başarıya ulaşacaktır, 11 Eylül de bunun
bir benzeridir.” tarzında birçok propagandalar yapıldı. Sonuç olarak, daha önce
Amerika’da İsrail’e yönelik böylesi bir desteğin benzeri görülmüş değildi;
tarih boyunca da bir ülkenin içinde bir başka ülkeye bu kadar büyük bir
desteğin verildiği çok az görülmüştür.


11 Eylül’den sonra Amerika’daki İsrail yanlısı
lobi, 11 Eylül’ün İsrail’e yönelik olumsuzluklarını gidermek, terörizm
konusunda Amerikan ve İsrail görüşlerini birbiriyle kaynaştırmak, terörizmle
mücadeleyi Amerika ve İsrail’in ortak savaşlı olarak propaganda etmek
hedeflerine dönük olmak üzere tüm alanlarda seferberlik başlattı.


Bu çerçevede şu örnek zikredilmeye değerdir. 13
Eylül 2001’de Richard Pearle, Şrank Gaşşney, William Kristol ve Jeane
Kirkpatrick gibi Amerikalı muhafazakârlar taraşından kurulan “Demokrasileri
Savunma Vakfı”, “eğer ‘intihar stratejisi’ bir yerde başarılı olursa, her yerde
zafer kazanacaktır” içeriğine dayalı bir televizyon reklâmı yayınlatmaya
başladı.[11]


Yahudilerin nüfuzu, Amerikan kamuoyunda ve
Kongre’de İsrail’e destek şeklinde tecessüm etmektedir. Onların medyadaki,
devlet kademelerindeki ve bazı araştırma merkezlerindeki nispeten sınırlı
nüfuzları daha sonra gelmektedir. New York birinci senatörü Charles Schommer ve
Amerikan Senatosu’ndaki İsrail’in en ateşli taraftarlarından biri olan bir
senatör, Amerika’da İsrail taraftarlarının siyasî güçleri konusunda üç alandan
söz etmektedir. O, Kongre’nin Amerika’daki diğer kurumlardan çok daha şazla
İsrail yanlısı bir kurum olduğunu belirtmektedir. Onun tabiriyle, Amerikan
kamuoyu ikinci sırada, Beyaz Saray ise son sırada yer almaktadır.


ABD’DEKİ YAHUDİ GÜCÜNÜN ASLÎ ÜSLERİ


Aşağıda ABD’deki Yahudi gücünün üslerine kısaca
işaret edilecektir.


Kamuoyu


ABD’deki olumlu kamuoyu, Yahudi örgütlerin bu
ülkedeki faaliyetleri için uygun zemin yaratmakta ve ABD ile İsrail arasında
yakın ilişkiler kurulmasını sağlamaktadır.


Amerikan halkının olumsuz görüşlerinin, Yahudi
lobilerinin kurduğu dengeyi bozacağından şüphe yoktur. Fakat geçen on yıllar
boyunca yapılan geniş kamuoyu yoklamaları, ABD kamuoyunun çoğunlukla İsrail
yanlısı olduğunu ortaya koymaktadır.


Bu açıdan mevcut göstergeler, Avrupa ile ABD
kamuoyunun İsrail konusundaki yaklaşımlarının birbirinden oldukça şarklı olduğunu
ortaya koymaktadır. Nisan 2002 tarihindeki İsrail ile Filistinli mücahitler
arasındaki çatışmaların doruk noktaya çıktığı bir sırada ABD’de yapılan geniş
kapsamlı bir miting, İsrail’in lehine gerçekleştirilmiştir. Hâlbuki Avrupa
şehirlerinde Filistin taraftarları, muhaliflerine oranla daha büyük mitingler
gerçekleştirdiler.


5 Mayıs’ta New York’ta düzenlenen “İslâm
İsrail’e karşı” yürüyüşlünün tertip komitesi başkanının iddiasına göre, bu
yürüyüşle katılmak için 100 bin kişi ismini yazdırmış ve 700 ila 800 bin kişi
de bu gösteriyi izlemek üzere caddelere çıkmıştır.[12]


15 Nisan’da Washington’daki İsrail lehine
yapılan bir başka gösterinin tertip komitesi başkanının iddiasına göre de, bu
gösteriye 60 bin kişi katılmıştır. Bağımsız ya da muhalif kaynakların
bildirdiklerine göre de bu rakam 25 bin ila 40 bin arasında değişmektedir (Bu
miting bir bakıma George Bush’un 4 Nisan’daki konuşmasına itiraz amacıyla
yapılmıştı). Kamuoyu araştırmaları, ABD’lilerin çoğunluğunun İsrail’i destekler
tavrını daha açık yansıtmaktadır. Bu kamuoyu araştırmalarına göre her üç
ABD’liden biri İsrail’i desteklemektedir. Hâlbuki Avrupa’da bu rakam 2’de bir
oranında Filistinlilerin lehinedir.


Nisan 2002 tarihinde Gallup ve NBC taraşından
yapılan bir kamuoyu araştırması, ABD halkının İsrail’e olan sempatisinin 5 yıl
önce yapılan kamuoyu araştırmalarına göre yüzde 10 oranında artmış olduğunu
ortaya koymaktadır. Bu kamuoyu araştırmalarına göre, ABD’de Filistinlilere
yönelik sempati, yüzde 11 iken bu rakam geçmişte yüzde 15 oranında bulunuyordu.
Aynı kaynağa göre, nisan ayında ABD’lilerin yüzde 59’u İsrail’in Batı
Şeria’daki askerî operasyonlarının “Amerika’nın Afganistan’da Usame bin Ladin’e
karşı gerçekleştirdiği askerî operasyonlardan şarksız” olduğuna inanmaktadır.
Bu ankete cevap verenlerin yüzde 70’i, Filistinlilerin taktiklerini bir savaş
olarak değil, “terörizm” olarak görmektedirler. Buna karşın bu ankete cevap
verenlerin yüzde 53’ü, İsraillilerin Filistin hedeflerine yönelik girişimlerini
savaş olarak nitelemekte ve sadece yüzde 30’luk bir kesim, bunu “terörizm”
olarak görmektedir.[13]


Kongre


ABD kamuoyunun İsrail yanlısı eğilimi,
Kongre’yi İsrail çıkarlarına sevk eden önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca
kamuoyunun şekillenmesinde ve bunun sonuçlarının en üst düzeyde gerçekleşmesinde,
Yahudi lobilerinin izlediği taktiklerin çok önemli bir rolü bulunmaktadır.
Kongre, 1980’li yılların sonlarından beri, ABD’nin İsrail’e yönelik yaptığı 3
milyar dolarlık özel ekonomik ve askerî yardım konusunda çok önemli bir rol
oynamıştır. Kongre’nin İsrail lehine olan bu tür tasarıları kabul etmekle
oynadığı rol, İsrail’in daha şazla desteklenmesini sağlarken, Araplara yönelik
baskının da daha da artmasına ve ülkedeki medya propagandasının oluşumuna
yardım etmiştir.


Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da 2 Mayıs
2002’de kabul edilen iki karar, İsrail yanlılarının ABD yasaması üzerindeki
nüfuzunu açıkça göstermektedir. Bu iki kararın yürütme üzerinde ilzam edici bir
yönü bulunmuyorsa da, yürütme gücü, Orta Doğu politikalarını oluştururken, bu
kararları dikkate almazlık edememektedir. İsrail’in nisan ayında Batı Şeria’ya
yönelik giriştiği saldırıların ve İsrail güçlerinin Cenin’de gerçekleştirdiği
cinayetlerin hemen ardından kabul edilen bu iki karar, Kongre’nin İsrail’e ve
Şaron’un işgal altındaki topraklarda giriştiği cinayetlere tam destek verdiğini
ortaya koyuyordu.


Senato’daki 100 senatörden 94’ü bu karar
tasarısına olumlu oy verdi. İki senatör buna muhalif oy verirken, 4 senatör de
oylamaya katılmadı. Senato’daki karardan çok daha sert olan Temsilciler
Meclisi’ndeki oylamalarda ise, 435 kişiden oluşan temsilcilerin 352’si karara
olumlu oy verirken, sadece 21’i buna karşı oy kullandı. Temsilciler
Meclisi’ndeki kararda “Yaser Arafat’ın barışlı gerçekleştirme konusunda uygun
bir ortak olmamasından” endişe edildiği belirtilmekteydi. Senato’daki ve
Temsilciler Meclisi’ndeki bu iki kararda, “Amerika ve İsrail’in terörizme karşı
birlikte mücadele ettikleri” belirtilmekte ve İsrail’in Filistin topraklarında
yaptıkları, terörist altyapıyı yok edip, halkının güvenliğini sağlamaya dönük
tedbirler olarak tanımlanmakta ve bununla dayanışma içerisinde olmak gerektiği
bildirilmekteydi.[14]


Dikkate değer bir Arap nüfusun yaşadığı
Michigan eyaletinin Demokrat Partili senatörü olan David E. Bonior, Temsilciler
Meclisi’ndeki kararla ilgili olarak şöyle demiştir: “Bu karar, İsraillilerin
Filistinlilere yönelik olarak yaptıklarını körü körüne desteklemekte ve
Filistinlilerin nesiller boyunca katlandıkları sıkıntıları, tümüyle yok
saymaktadır.” Senato’daki karara olumsuz oy veren senatörlerden Ernest B.
Hollings (D. South Carolina) ve Robert C. Byrd (Democrat oş West Virginia),
senatörlerin, seçim sırasında maddî yardım almak peşlinde olduklarına işaret
etmişlerdir.


Çoğunluktaki Cumhuriyetçilerin, aynı zamanda da
Hıristiyan sağcıların lideri olan Dick Armey, Temsilciler Meclisi’ndeki
oylamadan önce Oslo Anlaşması aleyhinde bile konuşma yapmıştır. MSNBC
televizyonundaki Hardball programındaki mülâkatında şöyle demektedir:
“İsrail’in tüm Batı Şeria’yı kendi topraklarına katmasından memnun olacağım.”
Bu programın devamında kendisine yönelik yöneltilen bir soruya cevaben de:
“Artık Filistinlilerin bu bölgeyi terk etmesi gerektiği inancını taşımaktayım”
demişti. Armey, birkaç saat sonra, önceki sözlerini biraz düzeltmeye çalışarak
şöyle demektedir: “Yalnızca terörizmi destekleyen Filistinliler sürgün
edilmelidir.”[15]


Senato’daki çoğunluğun lideri olan ve aynı
zamanda da 2004’teki başkanlık seçiminde Demokrat Parti’nin muhtemel
adaylarından biri olan Tom Dashell, AIPAC’taki bir toplantıda Avrupa’yı,
Arapları ve BM makamlarını eleştirerek, onları anti semitist olmakla ve Yahudi
devleti konusunda samimi olmamakla suçlamış ve şöyle demiştir: “ABD’nin,
İsrail’e olan deste-ğ i mutlak ve sarsılmaz olmalı ve ABD, İsrail’in askerî
üstünlüğü konusunda verdiği taahhüde bağlı kalmalıdır.”[16]


Elbette İsrail’in aşırı bir şekilde
desteklenmesinden dolayı, ABD’nin arabulucu konumunun zayıflamasından dolayı
endişelenen bazı insanlar da mevcuttur. Saygın bir dış politika uzmanı olan
Cumhuriyetçi senatör John Warner, oylamadan önce kendisine yöneltilen Filistin
karşıtı karara oy verip vermeyeceğine ilişkin bir soruya: “Henüz karar
vermedim… Amerika’nın bölgede oynadığı arabulucu rolünün zayıflatılmasına
gerek var mı diye endişe ediyorum.”[17]


Yahudilerin ABD Kongresi’ndeki nüfuzlarında
kamuoyunun, ülkedeki genel havanın, Yahudi seçmenlerin ve onların yaptıkları
seçim yardımlarının dışlında hem resmî Yahudi lobisinin örgütlü faaliyetlerinin
hem de buna karşı çıkan örgütlü bir muhalif sesin bulunmamasının çok önemli bir
etkisi bulunmaktadır. Meclis Uluslararası İlişkiler Komitesi Başkanı ve
Temsilciler Meclisi üyesi Henry Hyde, son durumu açıklarken: “İsrail yanlısı
lobi, Temsilciler Meclisi üyelerinin üzerinde fazlaca konuşmasını gerektirecek
bir şey değildir.” demekte ve Orta Doğu meselesi ile ilgili olarak İsrail
yanlısı lobilerin kendisine müracaat ettiklerini; ama Arap ya da ABD’li
Müslüman grupların kendisinin yanına bile gelmediklerini belirtmektedir. Hyde,
ayrıca bundan dolayı kendisinin başkanlığını yaptığı komitenin, uzun yıllar
boyunca İsrail çıkarlarına hizmet eden kararlar aldığını ve bu yüzden de “küçük
Knesset” diye ün yaptığını ifade etmektedir.[18]


 


Kongre, malî konulardaki rolü itibariyle
İsrail’e yaptığı yıllık 3 milyar dolarlık ekonomik ve askerî yardımla İsrail
açısından kader tayin edici bir rol oynamaktadır. 1989 yılından beri artarak
devam eden bu yardımlar, hiçbir kayıt ve şart olmaksızın en iyi koşullarda
yapılmaktadır. İsrail yanlıları, bu yardımların İsrail hükümetinin izlediği
politikalarla hiçbir ilgisinin bulunmaması konusunda hassasiyet göstermektedir.


ABD Kongresi’nde Yahudilerin artan orandaki
mevcudiyetleri de, Kongre’nin İsrail çıkarlarını güçlü bir şekilde savunuyor
oluşlunda önemli bir etkendir. Tarihsel açıdan Yahudiler, yoğun faaliyetlerine
rağmen seçimle yüksek mevkilere gelememiş idiyse de, bu durum geçen on yıl
içerisinde değişmeye başladı. Mevcut Kongre’de (107 kişi) 10 Yahudi
bulunmaktadır (yüzde on). Bu cümleden, etkili isimlerden Joseph Liberman, 2000
yılındaki başkanlık seçiminde Al Gore’un başkan yardımcısı adayıydı. Yahudiler,
Temsilciler Meclisi’nde de 27 üye ile (yüzde 6) temsil edilmektedir.


Bu arada Kongre üyelerinin kendilerinin güçlü,
tehditkâr ya da saldırgan bir lobinin etkisi altında kaldıkları yönündeki
ifadelerden alındıklarına ve bunu kendileri için bir hakaret saydıklarına da
dikkat çekmek gerekmektedir. Onlar, dış politikayla ilgili olarak kendi
yargılarına ve değerlendirmelerine göre karar verdiklerini iddia etmektedirler.


Yürütme gücü


Hükümetin tayini üzerindeki nüfuz, ABD’deki
Yahudilerin gücünü gösteren diğer bir unsurdur. ABD’deki yürütme organı, Kongre
ve genel kamuoyuna göre İsrail yanlısı lobilerin etkisin-de daha az
kalmaktadır. Demokratlarla Cumhuriyetçilerin İsrail yanlısı lobilerin nüfuzu
karşısında şarklı tavırlar takındıkları bu son döneme kadar, CIA ve Dışişleri
Bakanlığı, Yahudi nüfuzuna karşı direnen önemli merkezler olarak söz konusu
edilirdi. Fakat şimdi her iki parti şarklı şekillerde de olsa, dikkat çekici
bir şekilde söz konusu lobilerin etkisi altında bulunmaktadır.


Clinton döneminde birer Yahudi olan Dennis Rose
ve yardımcısı Aaron Miller, Clinton’un İsrail-Filistin meselesi konusundaki
özel temsilciliği görevine getirildiler. Yine Clinton, ilk defa bir Yahudi’yi,
Martin Indyk’i ABD’nin İsrail Büyükelçisi olarak tayin etti (Bu arada şunu da
söylemek gerekir ki, bunların hepsi, İsrail İşçi Partisi’nin görüşlerine ve
barış karşılığı toprak fikrine inanan insanlardı).


Clinton’ın, ABD Yüce Divanı için atadığı iki
yargıç Yahudi’ydi. Clinton’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Sandy Berger, Tarım
Bakanı Daniel Glickman ve daha onlarca üst düzey yönetici Yahudi’ydi.
Partisinin önemli bir ayağını, Yahudi olmamakla birlikte İsrail taraftarı olan
Yeni Muhafazakârlar (neo conservatives) ve Hıristiyan sağcılardan oluşturan ve
seçimlerde onlardan büyük bir destek gören Bush, Yeni Muhafazakâr Yahudi
unsurlardan birçok kişiyi hükümetin önemli makamlarına tayin etti. Savunma
Bakanı Yardımcısı Paul Wolşovitz, Planlamadan Sorumlu Savunma Bakan Yardımcısı
Douglsh Şeith, Savunma Politikası Kurulu Başkanı Richard Pearl, vs. Bush
hükümetinde önemli makamlara getirilmiş olan Yahudilerdendir.


Bununla birlikte siyaset dışlı profesyonel
gövdenin [bürokrasinin] İsrail yanlısı lobinin etkisinde çok şazla kalmamış olması,
ABD yürütme gücü ile ilgili olan önemli bir husustur. Bu lobi de diğer lobiler
gibi, seçimle iş başına gelen makamlara seçim yardımları yaparak nüfuz
edebilmektedir. Askerî makamlar, dış politika ve istihbarat makamları gibi
bürokratlar üzerinde şazla bir etki yapamamaktadır. Bu yüzden söz konusu
lobiler, uzun yıllar boyunca bu tür makamlara karşı onları itibardan düşürmek
ve onlar taraşından ortaya konmuş uzman görüşleri tezyif etmek amacıyla aleyhte
propagandalar yapmışlardır. Bu çerçevede söz konusu lobi unsurları, bu tür
bürokratik makamları ve bazı ABD Dışişleri Bakanlığı mensuplarını Arabist
(Arapçı) diye adlandırmaktadır. İsrail lobisinin, ABD Dışişleri Bakanlığı
yöneticilerine ve bürokratlarına karşı giriştiği propagandalara ilişkin örnekler
aşağıda yer almaktadır:


Tam anlamıyla bir Siyonist yayın organı olan
New York Post gazetesi, Bush’un 24 Haziran 2002 tarihli konuşmasından sonra bu
durumu, “Başkan Yardımcısı Dick Cheney, Savunma Bakanı Rumsşeld ve Ulusal
Güvenlik Danışmanı Condalezza Rice gibi kararlı İsrail taraftarlarının,
İsrail’e daha şazla talep dayatmak peşlinde olan Dışişleri Bakanlığı’ndaki
Arabistlere karşı zaferi” olarak nitelendirdi.[19]


Washington’daki Güvenlik Politikası Merkezi[20]
başkanı neo muhafazakâr Frank Gaffney, neo muhafazakâr görüşleri yansıtan sağcı
National Review adlı yayın organında şunları yazdı: “…Başkan Bush, CIA Başkanı
George Tenet’e Saddam rejimini devirme talimatı vermiş olsa da; CIA,
Dışişleri’ndeki Arabistlerle bir olup, klasik yöntemlerle Washington’da bu
girişime muhalefet etmektedir. Bu açıdan onlar, Irak Ulusal Kongresi’ni
itibardan düşürüp zayıflatmak için büyük bir çaba içerisine girmiştir.”
Gaffney, daha sonra şu neticeye varıyor: “Dışişleri Bakanlığı ve CIA, Irak
Ulusal Kongresi’ni zayıflatıp, yüz binlerce ABD askerinin konuşlandırılması
gerektiğini söz konusu edip, komutanların buna muhalefet etmesini sağlayarak;
bunu gazetelere sızdırıp Saddam’ın devrilmesini gerçekleşmeyecek bir iş olarak
göstermeye çalışmaktadır.”[21]


Radikal Siyonistlerden William Safire de, New
York Times’ta yazdığı makalesinde, Colin Powell tarafından 2002 Haziran’ında
söz konusu edilen geçici bir Filistin devletinin kurulmasına bile karşı çıkarak
şöyle demiştir: “Dışişleri Bakanlığı’nın Arabistleri, iddia etmektedirler ki; bu,
Bush’un İsrail’e verilen kesin destekten uzak durduğunun bir göstergesi
olacaktır.”[22]


İsrail’deki sağ cenahın sözcüsü olan Jerusalem
Post da, 2002 Haziran’ında “Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın Arabistlerini” şu
şekilde suçlamaktadır: “Mısır, Suudî Arabistan, İsrail solu ve Amerikalı
Yahudiler arasındaki destekçileri; bu cümleden Beyaz Saray ve Dışişleri
Bakanlığı’ndaki Yahudiler, el birliği yaparak yıllar boyunca Arafat’ın hâmisi
oldular.”[23]


2002 Haziran’ında gazetelerde yayımlanan
haberlerden ve ABD Genelkurmayı’na bağlı generallerin Saddam’ı devirmek için
yüz binlerce askeri seferber etmenin mantıklı bir şey olup olmadığı konusunda
tereddütlerini dile getirmesinin ardından, İsrail yanlısı lobiye bağlı
unsurlar, gazetelerinde onları “korkak” diye adlandırdılar.


İsrail yanlısı lobi, Amerikan istihbarat
çevrelerine de güvenmemektedir. Hatta bunlar bu lobi taraşından bazen “Yahudi
düşmanı” olmakla bile suçlanmaktadır. CIA’nin, İsrail casusu Jonathan
Pollard’ın affedilmesine karşı çıkması bunun sebeplerinden biridir (Pollard,
ABD Deniz Kuvvetleri’nde karşı istihbarat görevi yapmakta olan bir kişiydi ve
İsrail adına casusluk yapmak suçlamasıyla tutuklanıp mahkûm edilmişti).


Amiral Boby Ray Inman, İsrail yanlısı lobinin
askerî ya da sivil bürokratlara yönelik karalamalarına ilişkin bir örnektir.
Clinton’ı n kendisini Savunma Bakanlığı’na aday göstermesinden sonra, Amerikan
sağcı Yahudilerinden William Safire, New York Times’da yazdığı makalede onu,
“Jonathan Pollard’ın ağır cezaya mahkûm edilmesinde rol oynamak”la suçladı.
Inman ise, buna cevaben, “Kendisi 1981’de CIA Başkan Yardımcılığı
makamındayken, İsrail’e ABD gizli bilgilerine ulaşma konusunda sınırlama
getirilmesine ilişkin talimat verdikten sonra, William Safire’in, dönemin CIA
Başkanı William Casey’yi bu karardan vazgeçirmeye çalıştığını” yazdı. Nihayet
Inman bunu, yeni McCartyizm olarak niteleyip, itiraz ederek çekildi.[24]


ABD hükümetindeki Yahudi nüfuzu


Tarihsel geçmiş, iç politika ve hassasiyetler,
Amerika’da Yahudi lobisi üzerine konuşmayı güçleştirmektedir. Yahudi nüfuzu
fiilen öyle bir noktada bulunmaktadır ki, Washington’da onlar hakkında çok az
sayıdaki politikacı, aleni olarak konuşmaya yanaşmaktadır. Onlar bu konuda ya
hiç konuşmamayı ya da çok özenli ve ölçülü konuşmayı tercih etmektedir. Bu
lobilerden söz etmek, Kübalıların ve Suudilerin lobilerinden ya da petrol ve
silah lobileriyle kişisel lobilerden söz etmek gibi değildir. Yahudilerin
siyasî nüfuzları hakkında eleştirel konuşmak daima tehlikeli bir şey olarak
görülmektedir. Çünkü “Yahudi düşmanı” olmakla, “küresel Yahudi komplosu”na
inanmakla vs. suçlanabilirler. Ayrıca hâlihazırda veya gelecekte seçimlere
katılma niyetinde olan politikacılar çok daha dikkatli bir yol izlemektedir.
Buna karşın seçime katılmak ya da görev almak gibi bir uğraş peşlinde olmayan
politikacılar, İsrail ve Yahudiler hakkında daha açık konuşabilmektedir.


Örneğin Jimmy Carter, New York Times’te yazdığı
bir makalede, Şaron’u tüm barış anlaşmalarını reddetmesinden; Filistinlilerin
evlerini ve köylerini tahrip etmesinden; George Bush’un işgal ettiği
topraklardan terk etmesi yönündeki isteğine açıkça karşı çıkmasından ötürü
eleştirmiş ve ABD hükümetinden elindeki iki kozdan birini kullanmasını
istemişti. ABD’nin elindeki birinci koz, İsrail ordusunun saldırılarda -Cenin’de
yapıldığı gibi- ABD silahlarını kullanmasının önlenmesi; ikinci koz ise,
İsrail’e yapılmakta olan ekonomik ve askerî yardımların durdurulması
şeklindedir. O, bu makalede “ABD’de İsrail’in iknasına dönük çabaların
olağanüstü hassasiyet içerdiğini anlamakta” olduğunu belirterek, ABD
hükümetinden İsrail konusunda yaptığı diplomatik girişimlerin sonuç vermemesi
durumunda “daha fazla güç” içeren adımlar atmasını istemektedir.[25]


Amerika’da Yahudilerle, Yahudi olmayanlar
arasındaki karşılıklı tereddüt ve kuşkuları gösteren bir başka örnek de, Beyaz
Saray’da ortaya çıkan bir bant olmuştur. Bu bant, Nixon ile 60’lı, 70’li
yıllarda Beyaz Saray’ın resmî papazı olan rahip Billy Graham’ın konuşmalarını
içermektedir. Bu bantta Graham, Nixon’a şöyle diyor: “Yahudiler, çevremi
kuşattılar, bana dostluk gösteriyorlar; çünkü benim İsrail’in dostu olduğumu
düşünüyorlar. Hâlbuki benim kendileri hakkında nasıl düşündüğümü bilmiyorlar.”
Yahudi karşıtı duyarlılıklarıyla meşhur olan Nixon ise buna cevaben şöyle
diyor: “Bunu anlamalarına izin vermemelisin.” Bu kasetin yayınlanması
Amerika’da büyük gürültülerin kopmasına sebep oldu. Newsweek konuyla ilgili
olarak şunları yazdı: “Yahudiler, başkalarının kendileri hakkındaki gerçek
düşüncelerinden ve başkalarının yapacaklarından çok nadir olarak emin
olmaktadır.”[26]


Yahudi nüfuzunun ABD siyasî karar alma düzenini
tazmin ettiği böylesi şartlarda Yahudiler, ABD toplumundaki temel, nesnel ve
maddî unsurlardan yararlanarak, bu yolla kendi çıkarlarını güvence altına
almaktadırlar.


ABD’deki Yahudi gücünü genel olarak resmî ve
gayri resmî lobi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. ABD’de küçüklü büyüklü
yüzlerce Yahudi örgütü faaliyet gösteriyor olmakla birlikte, onların çok az bir
kısmı resmî ve müstakil olarak İsrail çıkarları için çalışmaktadır. Bu
örgütlerin büyük bir kısmı, konuşma yapma, sergi düzenleme, çeşitli programlar
için konu hazırlama vs. gibi alanlarda eğitim vermek ya da iletişlim ve
tartışma forumları düzenleme alanlarında faaliyet göstermektedir. Bu örgütlerin
eğitim faaliyetlerinden bazılarının da siyasî sonuçları olmaktadır. Örneğin
bazı örgütler, seçilmiş bazı kişileri ya da adayları çeşitli konularda konuşma
yapması için davet etmektedir.


Bu tür programlar, Amerika’da İsrail’e verilen
desteği örgütlemek için eğitim ve iletişlim üslerini oluşturmaya dönüktür. Bu
tür örgütlerin doğrudan İsrail çıkarlarına yönelik siyasî faaliyetlere ilgisiz
davranmalarının sebebi, ABD vergi kanununun, gayri intifâî kuruluşların [sivil
toplum örgütleri] siyasî faaliyetlerini yasaklamış olmasıdır. Böyle olmaması
durumunda, halk yardımlarının bu örgütler taraşından toplanması da vergi
imtiyazlarının lağvedilmesi sebebiyle çok zor olmaktadır.


Yukarıdaki sebeplerden dolayı Amerikalı Yahudi
örgütler, İsrail lehine yapılacak olan resmî ve müstakil faaliyet yapma
görevini, sınırlı sayıdaki bazı örgütlere bırakmakta ve onları karşılaştıkları
problemler konusunda desteklemektedirler. Kamu Meseleleri İçin Amerikan İsrail
Komitesi (AIPAC) ve Amerikalı Yahudi Örgütleri Kongresi bu türdeki örgütlerin
başlıcalarıdır. Bunlar, Kongre ve hükümet nezdinde İsrail çıkarlarını korumaya
dönük olmak üzere doğrudan faaliyet göstermektedir.


Aynı şekilde Amerika’daki sağcı Hıristiyanlar
ve muhafazakârlar da, İsrail’i himaye etmekle meşguldür. Hatta onlardan
bazıları, Yahudilerden çok daha faal ve serttir. Genel kamu-oyunda oynanacak
rol, Yahudi azınlığın tutumu ve Yahudilere oy verme konusunda örneklik vs. de,
ABD’deki İsrail yanlısı gayri resmî lobinin faaliyetleri arasında sayılabilir.
İsrail’i destekleme açısından resmî ve gayri resmî şekillerin ABD
politikalarında yaptığı etki, bazı noktalarda birbirine karışmakta ve
birbirinden ayrılamaz bir hâle gelmektedir.


Bu yüzden “Yahudi lobisi” kavramı, gerçeğin bir
kısmını ifade ediyorsa da, “ABD’deki İsrail yanlısı lobisi” kavramı daha
kapsamlı ve gerçekçi olarak gözükmekte ve bu lobinin gözettiği hedefleri daha
iyi yansıtmaktadır. Bu temelde İsrail yanlısı lobiyi şu şekilde tarif etmek
mümkündür: “İsrail yanlısı lobi, ABD politikalarını İsrail’i himaye etme
doğrultusunda doğrudan ve dolaylı olarak etkilemeye çalışan resmî ya da gayri
resmî aktörleri kapsamaktadır.”


ABD’DEKİ RESMÎ YAHUDİ LOBİSİ


ABD’deki Yahudi toplumu, kendi görüşlerini
hayata geçirmek üzere ABD başkentinde resmî örgütler kurmuşlardır. Bu örgütler,
karmaşıklık, örgütlülük, malî güç ve şantajdan, mazlum gözükmeye varıncaya
kadar çok çeşitli taktiklerden yararlanma açılarından Washington’da eşsiz diye
nitelendirilir.


 


ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler
Komitesi eski başkanı ve Uluslararası Woodrow Wilson kurumunun şimdiki başkanı
Lee Hamilton, Washington’daki araştırmacılar için “görev yaptığı dönemde
Kongre’de Amerikalılar ile İsrailliler arasında nasıl bir kültürel ve
psikolojik yakınlık bulunduğunu ve bunun Amerikan dış politikasını en güçlü bir
şekilde etkileyebilecek bir faaliyete nasıl dönüştüğünü” anlatıyor.


Hamilton’a göre Amerika ve İsrail ilişkileri,
son derece kompleks, demokrasi, serbest pazar, Hıristiyan ve Yahudi mirasına
dayalı olmak ve Amerikalılarla İsraillilerin kişisel irtibatlarına dayalı olmak
gibi ortak değerler üzerine oturan bir ilişkidir. Hamilton’un deyimiyle:
“Amerikalı Yahudilerin böylesi bir temel üzerine kurdukları bazı lobiler,
komplekslilikleri, örgütlülükleri ve malî güçleri açısından Washington’da
rakipsizdir. Onlar soldan işçi sendikalarıyla, sağdan da Evanjelik
Hıristiyanlarla kurdukları ilişkilerle, her akımı İsrail’i destekleme konusunda
seferber etmeyi başarmıştırlar… Bu, benim ABD federal devletini etkileme
bakımından ortaya konan, ömrüm boyunca gördüğüm en şaşırtıcı ve en göz alıcı
siyasî olgudur.”[27]


AIPAC


Kamu Meseleleri İçin Amerikan ve İsrail
Komitesi,[28] ABD devletinin muhtelif kesimlerini, İsrail’i himaye etmeye sevk
etmek için kurulmuş doğrudan ve resmî olarak faaliyet yürüten bir örgüttür.
Daha önceki adı, “Genel Meseleler İçin Amerikan Siyonist Komitesi” olan bu
örgüt, 1991 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’nın muhalefetine rağmen Kongre’den
İsrail’e yardım yapmasını istemek amacıyla kuruldu. Bu grubun elebaşları, her
yıl İsrail menfaatine olan 100 planın ABD Kongresi’nde kabul edilmesine yardım
ettiklerini iddia etmektedir.[29]


AIPAC’ın hâlihazırda tam gün çalışan 140
görevliye ve yaklaşık olarak 412 milyon dolarlık bir bütçeye sahip olduğu
söylenmektedir.[30]


Bu yönüyle, Washington’da ABD dış politikası
üzerinde lobi faaliyetlerinde bulunan diğer örgütler ile kıyaslandığında adeta
bir dev gibidir.


Fortune dergisi Washington’da faaliyet gösteren
lobiler üzerine yayımladığı bir sıralamada, AIPAC’ı ABD’nin en güçlü 4. lobisi
olarak belirtmiştir. Hâlbuki AIPAC’ın önünde yer alan üç örgüt (Ulusal Tüfek
Derneği, Amerikan Emekliler Derneği ve ABD Ticaret Odası), ABD iç işlerini
ilgilendiren menfaatler alanında faaliyet göstermektedir. Bu sıralama
doğrultusunda AIPAC’ı n açık arayla ABD dış politikası üzerine faaliyet
gösteren diğer lobilerin en güçlüsü olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.[31]


 


AIPAC’ın 2001 yılının Nisan ayında
Washington’da düzenlediği yıllık siyasî kongresi, bu örgütün insanları seferber
etme gücünü ve konumunu ortaya koymaktadır. Bu kongrede ABD’nin her taraşından
AIPAC’a bağlı 5 bin (önceki yılın 2 katı) temsilci hazır bulundu. Ayrıca 100
Amerikalı senatörün 50’si, Temsilciler Meclisi’nin 90 üyesi ve Bush hükümetinin
13 üst düzey yöneticisi, bu cümleden Beyaz Saray Personel Başkanı Andrew Card bu
kongreye katıldı. Senato’da çoğunlukta bulunan Demokratların lideri Tom Dashell
ve Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu oluşturan Cumhuriyetçilerin organizatörü
Tom Delay kongrede konuşma yaptı.[32]


AIPAC, genellikle Kongre üzerinde
yoğunlaşmıştır; ama gücünün belli bir bölümünü de Amerikan yürütme gücü
üzerinde sarf etmektedir. AIPAC mensupları, Kongre üyeleri ile olan yüz yüze
temaslarının yanı sıra Senato’daki ve Temsilciler Meclisi’ndeki muhtelif
komitelerde ve alt komitelerde de hazır bulunmakta ve İsrail’i ilgilendiren
çeşitli konularda konuşma yapmaktadır. AIPAC, icra komitesinde 4,5 milyon üyeye
sahip 40 Yahudi örgütünün başkanlarının hazır bulunduğunu; bundan dolayı da
Amerika’daki Yahudilerin çoğunluğunun temsilcisi olduğunu iddia etmektedir.


AIPAC, siyaset dışlı olduğunu, yani ABD’deki
başlıca iki siyasî partinin rekabeti konusunda taraşsız kaldığını iddia ederek;
meclis üyeleri hakkında değerlendirmede bulunma, onları teyit etme ve onlara
malî yardımda bulunma gibi işlere resmen karışmamaktadır.


AIPAC, Amerika’daki mevcut siyasî partilerden
hiçbirine taraftar olmama anlamında siyaset dışlı kalmaya özen göstermekte ve
her iki parti nezdinde de kendi çıkarlarını kollamaktadır. AIPAC, daima
Amerikan ulusal çıkarlarının temsilcisi olduğunu iddia etmekte ve İsrail’in
desteklenmesini de bu çerçevede gün-deme getirmeye çalışmaktadır.


AIPAC, bir taraştan ABD’nin İsrail’e yönelik
yaptığı yıllık ekonomik ve askerî yardımlar örneğinde olduğu üzere, özellikle
Kongre’nin rol oynadığı kararlarda İsrail çıkarlarının korunmasına ve teminine
çalışmakta; diğer taraştan ise, Amerikan hükümetinin muhtelif kesimlerinin
İsrail’in zararına olacak bir karar almaması noktasında gözetmen rolü
oynamaktadır. AIPAC’ın faal elemanları, Kongre çalışılmalarının ayrıntılarını
ve yapılması gerekenleri bilen, daha önce Kongre’de görev yapmış kişilerden
seçilmektedir.


AIPAC’ın yaptıkları, lobi yapma konusunda
başvurulan normal taktiklerin daha ötesindedir. AIPAC, Amerikan Yahudi
toplumunu seferber etmek için kurulmuş bir şebekeye dayanmaktadır. Bu şebekenin
İsrail’i bir şekilde destekleyen 75 muhtelif Yahudi örgütünden oluştuğu
söylenmektedir.[33]


 


Bu örgütler çoğunlukla yasal açıdan lobi
çerçevesi içerisinde faaliyetler yapabilme durumunda olmayan kurumlardır. Fakat
onların bazılarının temsilcileri, AIPAC yönetim kurulu üyesidir ve yürütülen
çeşitli süreçlere yardım etmektedir. Bu örgütler yayın teşkilâtlarına da sahip
oldukları için, üyeler arasındaki bilgi akışlının hızlanması mümkün olmakta ve
sonuçta onların Kongre’yle uyumlu bir şekilde harekete geçmeleri
sağlanmaktadır. Kongre üyelerinin seçim bölgelerindeki sözde halk faaliyetleri
ile onlar üzerinde baskı oluşturulması, bu etkinliklerin bir parçasıdır.


AIPAC’ın, geçen 20 yıl boyunca kendi
görüşlerine muhalif oy veren Kongre üyelerini bir çeşit izlemeye aldığı
söylenmektedir. Bu noktada dört veya beş defa, onların muhaliflerini
destekleyerek yenilmelerine sebep oldukları meşhurdur. Bu durum Kongre üzerinde
ağır bir hava yaratmıştır ve gerek Kongre üyelerinin gerekse Kongre üyeliğine aday
olan şahısların, AIPAC’ı n gücünü göz önünde bulundurmalarına sebep olmuştur.
Bir BBC muhabirinin, Amerikan senatörlerinden birinin asistanından naklettiğine
göre: “İsrail söz konusu olduğunda, ABD Kongresi’yle kıyaslandığında Knesset’te
(İsrail Parlamentosu) daha şazla özgürlük mevcuttur.”[34] Aynı muhabir, Lübnan
asıllı Amerikan Kongre üyesi Dara Lisa’nın, İsrail’deki bilinen en kötü
politikacı olmasına rağmen Şaron’un seçim sonrasında İsrail Başbakanlığına
getirilmesini tebrik eden karara oy verdiğini; buna oy vermeyen az sayıdaki
kişiden biri olmak istemediğini belirttiğini nakletmektedir. Söz konusu
muhabirin belirttiğine göre, Dara Lisa, İsrail yanlısı lobi hakkında konuşmaya
yanaşan tek Kongre üyesi idi.[35]


AIPAC ve diğer Yahudi aktivistler, genel olarak
Kongre’deki diğer lobileri desteklemeyi hedefleri açısından daha uygun görmekte
ve bu amaç doğrultusunda sendikalar, Hollywood, Hıristiyan din adamları,
üniversiteler ve zenci liderler gibi diğer aktif akımlarla koalisyonlar kurmak
yönünde geniş çaplı faaliyet göstermektedir.


AIPAC’ın Hıristiyanlarla çalışmaya dönük
programları bulunmaktadır ve bu amaç doğrultusunda “İsrail İçin Ulusal
Hıristiyan Önderlik Konferansı”[36] adlı bir teşkilât kurmuş ve İsrail yanlısı
olan ya da İsrail’e eğilim duyan Hıristiyan gruplar arasında koordinasyon
gerçekleştirmiştir.


Temel Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları
Konferansı[37]


Temel Amerikan Yahudi Örgütleri Başkanları
Konferansı, 55 muhtelif Yahudi örgütünün başkanlarından oluşmaktadır. Bu örgüt,
temelde dış politikayla ilgili çeşitli meselelerde “Yahu-di tutumunu”
belirleyip düzenleme görevini üstlenmiştir. Böylece İsrail yanlısı lobi, ilgili
konularda görüş birliği içerisinde olmaktadır. AIPAC, faaliyetlerini Kongre
üzerinde yoğunlaştırmışken, Konferans da Yahudi toplumuyla Amerikan yürütme
gücü arasında ilişkiyi sağlamaya dönük çalışmaktadır.


AMERİKA’DAKİ GAYRİ RESMÎ YAHUDİ LOBİSİ


Amerikalı Yahudiler


Her demokraside toplumsal gruplar, ancak
örgütlü oldukları zaman siyasî kararlarda etkili olabilmektedir.


Örgütlü ve etkin katılımlar, etkili, hatta
belirleyici olabilmektedir. Belirli bir yapı kazanmamış, örgütsüz, genel
duyarlılıklar; ne kadar geniş ve bol taraftarlı olurlarsa olsunlar, nihaî
noktaya varamamaktadır. ABD’deki Yahudi derneklerinin çalışma biçimi, mevcut
imkânların en üst düzeyde nasıl kullanılabileceğine ilişkin açık bir örnek
oluşturmaktadır.


Bir taraftan ABD içindeki bir azınlık olan
Yahudilerin müzmin tarihî kaygıları ve onlara özgü durumlar, diğer taraştan da
siyasî özgürlük açısından ABD’deki uygun ortam, onları geniş siyasî
faaliyetlere yöneltmiştir. ABD’deki Yahudi azınlığa ait şirketlerin geniş
ölçekli faaliyetleri, yerel eğitim ve öğretim kurullarında oy vermekten,
başkanlık seçimlerine kadar her alanda etkili bir blok halinde davranan bir seçmen
yaratmıştır.


İstatistiklere göre ABD, 6,5 milyon kişilik bir
Yahudi azınlığa sahiptir. Yani ABD Yahudileri, toplam nüfusun yüzde 2,2’sini
oluşturmaktadır. Bu azınlığın en önemli özelliklerinden birisi, onların çok
büyük bir yüzdesinin seçimlere katılıyor oluşludur. İstatistiklere göre seçmen
niteliği taşıyan Yahudilerin ortalama yüzde 89’u yapılan her seçime
katılmaktadır. ABD’deki genel nüfusun seçimlere katılım oranının genellikle
yüzde 50 ila 60 arasında olduğu düşünüldüğünde, Yahudilerin yüzde 90 oranın-da
seçimlere katılımı onların seçimlerdeki rolünü arttırmaktadır.


Yahudilerin oyunu etkili kılan önemli
etkenlerden biri de, Yahudi nüfusun ABD’deki muhtelif eyaletlere dağılış
biçimidir. ABD’deki yaklaşık 6 milyonluk Yahudi nüfusun 5 milyonu, Amerika’nın
en önemli 9 eyaletinde yoğunlaşmıştır. ABD’deki seçim sisteminin kendine özgü
niteliği dikkate alındığında, bu 9 eyaletin başkanlık seçimlerinde son derece
belirleyici bir rol oynamakta olduğu görülmektedir.


Bu eyâletler ve Yahudilerin buralardaki nüfus
dağılımı şu şekildedir: New York (yüzde 7.7), California (yüzde 2.9), Florida
(yüzde 3.9), New Jersey (yüzde 5.6), Pennsylvania (yüzde 2.3), Illinois (2.2),
Maryland (yüzde 4.1), Massachusetts (yüzde 4.3), Connecticut (yüzde 3.2)[38]


 


Yahudilerin ABD’nin muhtelif eyaletlerindeki
yerleşim biçimine ilâveten, Yahudi seçmenlerin seçime katılımlarının yüksek
düzeyde olması, adaylara maddî yardımlarda bulunmaları ve örgütlülükleri;
onların seçimlerdeki etkinliklerinin, genel nüfus içindeki sayılarına nispetle
çok daha etkili olmalarına sebep ol-maktadır.


Bu da onların ABD dış politikası üzerinde,
nüfuslarının çok üzerinde bir etkinliğe sahip olması sonucunu doğurmaktadır.


Anket verilerine göre, sayıca en azından
Yahudiler kadar olan İsrail yanlısı seçmen sayısı düşünüldüğünde, İsrail’in,
ABD seçmeninin en büyük grubunun desteğine sahip bulunduğu açıkça ortaya
çıkmaktadır. İki aslî partiye mensup adayların oy oranlarının birçok yerde
başla baş olduğu bir ortamda, kendilerine özgü çıkarlara ve mülâhazalara göre
oy veren Yahudilerin oyunu kazanabilmek çok büyük bir önem arz etmektedir. Bu
durum da, Yahudilerin ABD’deki nüfuslarına orantısız bir siyasî nüfuz elde
etmelerine sebep olmaktadır.


ABD başkanlığı için planları olan Kongre
üyeleri ve siyasî aktivistler, kendilerini Yahudilerin hoşnutsuzluğuna sebep
olacak tavır ve davranışlardan uzak durmak zorunda hissetmektedirler. ABD’deki
Arap ve İslâm lobisinin zayıf olduğu bir ortamda, bir politikacının Yahudi
çıkarlarına aykırı davranması, kendisine herhangi bir kazanç getirmediği gibi;
bu tür kişiler (birkaç istisna dışında), Yahudilerin ve onların Yahudi olmayan
müttefiklerinin seçim yardımlarından mahrum olmakta ve zarar görmektedirler.


Siyasî makamlara oynayanlar, genel olarak
belirgin bir şekilde İsrail yanlısı lobiye destek vermektedirler. Bu açıdan
adayların büyük bir çoğunluğu, kendilerini dış politika ile ilgili meselelerde
Yahudilerin ilgilerini göz önünde bulundurmak ve seçim mücadelesi sırasında
onlara yönelik sözler vermek zorunda hissederler.


Yahudilerin seçim ve siyasî faaliyetleri


Demokrat Parti, ABD’deki Yahudilerin geleneksel
üssü olagelmiştir. 1990’daki başkanlık seçimlerinde, Yahudi seçmenlerin
yaklaşık yüzde 80’i Clinton’a oy vermiştir.[39] George Bush, 2000 yılındaki
başkanlık seçimlerinde Yahudi oylarının yalnızca yüzde 19’unu elde
edebilmiştir.[40]


Başka bir deyişle, Yahudi seçmenlerin yüzde
80’inden fazlası, seçimlerde Al Gore lehinde oy kullanmıştır. Bununla birlikte
yaklaşık olarak son bir kuşlak boyunca Cumhuriyetçi Parti içinde de değişlimler
olmuş ve bu değişlim sonucunda İsrail yanlısı lobinin bu parti içindeki nüfuzu
artmıştır.


 


Reagan döneminde, 1980’li yıllarda özellikle
Yahudi olmayan İsrail yanlısı lobi odaklarından Cumhuriyetçi Parti’ye
hissedilir oranda bir geçiş olmuştur. Daha ileri bakacak olursak, Yeni
Muhafazakârların Demokrat Parti’den tedricen Cumhuriyetçi Parti’ye geçişleri,
bu partinin dış politika ile ilgili görüşlerini İsrail lehine etkilemiştir. Öte
yandan Hıristiyan sağcı akımın Cumhuriyetçi Parti içinde güçlenmesi (Bu akım,
dinî ve siyasî nedenlerden ötürü İsrail’i destekleme konusunda sağcı
Yahudilerden bile daha aşırıdır), bu partinin İsrail konusundaki politikalarını
etkilemiştir. Cumhuriyetçi Parti’de bu odağın güçlenişli, işgal altındaki
topraklarda 2002 baharında yaşlanan buhranda açıkça kendisini göstermiş; bu
grup, Bush hükümetinin tutumunu kontrol etmede çok etkili olabilmiştir.


Bu değişlimden önce ABD’deki Cumhuriyetçi
hükümetler, Orta Doğu politikalarını, genellikle gerçekçi bir bakış temelinde
ve Amerikan ulusal çıkarları doğrultusunda belirlemeye çalışmaktaydı. Bu,
genellikle Amerika’nın Arap ve İslâm ülkelerin-deki çıkarlarına zarar
vermeyecek şekilde İsrail’le dayanışmayı vurgulayan ve İsrail’in varlığını
garanti altına alan bir siyasetti. Eisenhower’ın ve baba George Bush’un, İsrail
saldırılarını sınırlandırmak için çaba göstermeyi öngören siyasetleri, bu
konudaki iki önemli örnektir. Ama (oğul) George Bush’un işbaşına gelmesinden
sonra, onun partideki iki muhafazakâr akıma (Yeni Muhafazakârlar ve Hıristiyan
Sağ) olan bağlılığı ortaya çıktı. Kendisine Orta Doğu politikalarında önemli
bir manevra imkânı verecek olan 4 Nisan’daki konuşmasında, İsrail’in Batı
Şeria’dan derhal çekilmesini söyleyerek ortaya koyduğu politikadan çark etmesi,
bunu açıkça göstermektedir. Onun bu geri adım atışlında Yeni Muhafazakârların
ve Hıristiyan Sağ’ın girişimlerinin önemli bir etkisi olmuştur. Sonuç
itibariyle bugün Cumhuriyetçi Parti de belki de en az Demokratlar kadar İsrail
yanlısı olmuştur. Bu değişlimden sonra 2002 Kasım’ındaki Kongre seçimlerinde ve
2004’teki başkanlık seçimlerinde Yahudilerin oylarında herhangi bir
değişikliğin olup olmadığına bakmak gerekecektir.


Bugün ABD siyasî sisteminde İsrail yanlısı
lobinin karşısında yer alan kayda değer bir ses mevcut değildir. Patrick
Buchanan ve Joseph Sobran gibi şahısların sözcülüğünü yaptığı ve ABD’nin
uluslararası meselelere çok şazla karışmaması gerektiğini söyleyen; İsrail’le
ve özellikle de Likud Partisi’yle birlikte davranmanın ABD çıkarlarıyla
örtüşmediğini savunan geleneksel muhafazakârlar, önemli ölçüde sahne dışlına
itilmiş durumdadır. Genellikle yeni solun etkisiyle Filistinlilere eğilimli
olan Demokrat Parti’nin sol kanadı, suskun durumdadır. Solcu Yahudiler de
“intihar saldırısı” diye adlandırdıkları eylemlerin etkisiyle Arafat ile
işbirliği konusunda kötümserleşmiştir. Bütün bunların sonucunda ABD’deki iç
siyasî sistem, gün geçtikçe kendi politikacılarını İsrail’deki Likud Partisi’ne
daha şazla serbestî tanımaya mecbur edecek şekilde bir değişlim göstermiştir.


Siyasî faaliyetler ve seçim yardımları


İsrail yanlısı resmî lobinin siyasî, Yahudi
örgütlerin de yasal mülâhazalardan dolayı adaylara doğrudan seçim yardımı
yapamadıkları şartlar içerisinde, İsrail yanlısı adayları desteklemek üzere
“İsrail Yanlısı Siyasî Eylem Komitesi”[41] diye adlandırılan bir örgüt
kurulmuştur. Bu komiteler, siyasî partilere yardım yapmak yerine doğrudan
adaylara para yardımında bulunmaktadır.


Bu tür yardımlar, ABD’deki Yahudilerin en
önemli nüfuz araçlarından biri olarak olagelmiştir. Desteklenmesi gereken
adayın tespit edilmesi söz konusu komiteler için son derece kolay ise de, bu
tür yardımların etkilerini somut olarak belirleyebilmek o kadar kolay değildir.


Bu türdeki ilk komite 1978 yılında kuruldu; ama
ilk ciddi faaliyetler, 1982 yılında başladı. Bu çerçevedeki 33 komite, Kongre
adaylarına yaklaşık olarak 1.87 milyon dolarlık yardımda bulundu. Genellikle bu
tür yardımların çoğu, geçmişte Demokratlarla yaptıkları işbirliğinden ötürü
Kongre üyesi olan üyelere verildi. Bu yardımların yüzde 80’i Kongre’deki
Demokrat adaylara verildi. 1984 yılında yaklaşık olarak 70 İsrail yanlısı
komite, takriben 4 milyon dolarlık yardımda bulundu.[42]


Elbette Yahudilerin yardım miktarı, işçi
sendikalarının, avukatların, doktorların ve ticarî birliklerin yardımlarıyla
kıyaslandığında çok azdır. 2000 yılı seçim döneminde, İsrail yanlılarının seçim
yardımları yaklaşık olarak 6,5 milyon dolardı. Bunun yüzde 34’ü
Cumhuriyetçilere, yüzde 66’sı da Demokratlara yapıldı.[43]


Medya


ABD medyası, bir bütün olarak Yahudilerin bu
ülkedeki nüfuz ayaklarından biridir. Kamuoyu oluşturmada ve politika
belirlemede rol sahibi olan Yahudi örgütleri, medyada İsrail’le ilgili olarak
ne söylenip ne yazıldığı konusu ile yakından ilgilidir.


Ayrıca şu da bir gerçek ki, ABD’deki Yahudilerin
toplumsal varlıklarıyla orantılı olmayan ekonomik konumları ve servetleri,
Hollywood’da ve televizyonlarda yoğunlaşmıştır. Onlar bu yolla Amerikalıların
zihinlerini şekillendirmede ve yine bu yolla dünyayı istedikleri gibi
yönlendirmede çok önemli bir rol oynamaktadırlar. Yahudilerin ABD medyasında
böylesi bir varlığa sahip olmamaları durumunda, onların ilgi ya da kaygı
duydukları hususların şarklı şekillerde yansıyacağından şüphe yoktur.


 


Bununla birlikte köklü iletişlim gelenekleri ve
Yahudi toplumuyla siyasal toplum arasındaki teamülün niteliği konunun
beklenenden daha karmaşık bir şekil almasına sebep olmaktadır. Filistin ve
İsrail’le ilgili haberleri yansıtma açısından aslî medyayı ve medya
çalışanlarını, insaftan uzak olanlar ile bir dereceye kadar insaflı olanlar
biçiminde iki gruba ayırmak mümkündür.


Birinci gruba Wall Street Journal, Washington
Times ve Fox News’i örnek olarak verebiliriz. Washington Post, Los Angeles
Times, Christian Science Monitor ve bir ölçüye kadar da ABC kanalı[44] da ikinci
grup içerisinde sayılabilir. Bununla birlikte her iki grup da ABD’nin İsrail’in
varlığını koruması gerektiği inancındadır.


Bazı istisnalar göz ardı edilecek olursa,
birinci grubun en önemli özelliği, İsrail’i açıkça desteklemesi ve
Filistinlilerin haklarını yok saymasıdır. Bu gruptakiler, haberlerini
İsrail’deki sağcı cenahın görüşleri istikametinde yansıtmaktadır. İkinci
gruptakilerin ise, baş makalelerde yansıtılan yazı işleri politikası, Batı
Şeria ve Gazze’deki işgale son verilerek burada bir Filistin devletinin
kurulmasını savunan ve İsrail’in işgal altındaki topraklarda Yahudi yerleşim
merkezleri kurmasına karşı çıkan doğrultudadır. Bu gruptaki medya, İsrail
sağının Filistinlilere dönük sert tutumlarını yumuşatmasını savunmaktadır.
Bunlar, “Filistin terörizmi” adlandırmasına karşı çıkmakta ve Filistinlileri
anlamaya çalışan bir yayın çizgisi izlemektedirler. Bu grup, bölgeden verdiği
haberlerde “objektiflik” ve “ilgili tarafların görüşlerini insaflıca
aksettirme” ilkelerine uygun davranmaya çalışmaktadır. Bu grubun bu iki ilkeye
riayet etmeye çalışması, bazen bu gruba mensup medya ile İsrail yanlısı lobi
arasında çatışmaların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır.


Hâlbuki ilk grupta yer alan medyadaki sabit ve
değişken köşe yazarlarının hemen hemen tamamı, İsrail sağınının taraftarlığını
yapmaktadır. İkinci gruptaki köşe yazarları ise çeşitlilik arz edebilmektedir.
Örneğin New York Times gazetesinde hem Thomas Friedman hem de William Safire
sabit köşe yazarlığı yapmaktadır. Friedman, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze’yi
işgal altında tutmasına karşıdır ve Yahudi yerleşim merkezleri yapma
politikasını “aptalca” diye nitelemektedir. William Safire ise, tamamen Ariel
Şaron’un görüşlerine benzer görüşler ileri sürmekte; hatta Batı Şeria’yı “Judea
ve Samarra”, Yahudi yerleşimcileri ise “civarda meskûn olanlar” diye
adlandırmaktadır. Bununla birlikte New York Times yazı işleri kadrosu ve diğer
köşe yazarları, William Safire’in görüşlerinden çok Friedman’ın görüşlerine
yakındır. İkinci grupta yer alan diğer gazetelerde de durum, aşağı yukarı
benzer şekildedir.


 


Ayrıca bu gruptaki medyada var olan bir başka
sorun da, güncel olayları kendi tarihsel ve siyasal bağlamlarının dışlında
sunmalarıdır. Örneğin Amerikan halkı, medyadan, İsrail eski başbakanı Ehud
Barak’ın, 2. Camp David’de Filistin devletinin kurulması yönünde iki hediye
gibi öneri sunduğunu; ama Arafat’ı n bunları düşünmeden reddettiğini defalarca
işitmiştir. Fakat Ehud Barak taraşından yapılan öneri ile kendi kaderini tayin
eden muktedir ve birleşik bir Filistin devletinin somut olarak kurulamayacağını
çok az Amerikalı duymuştur.


Bu arada ABD’de avama hitap eden çok tirajlı
müptezel birçok gazete de vardır ki, onlar da Araplara ve Müslümanlara olan
husumetlerinden dolayı İsrail’deki sağ cenaha büyük bir destek vermektedir. New
York Post, bu tür gazetelerden biridir. New York kentinde yaşayan Arap ve
Müslümanlara ait gazete satış yerleri ve büfeler, bu tür gazeteleri ırk ayrımı
yapmalarından ve müptezel içeriklerinden dolayı tepki göstererek dağıtmadılar.
Bununla birlikte bu hareketin bu tür gazetelerin tirajlarını ne ölçüde
etkilediği bilinmemektedir.[45]


ABD medyasının, Filistin bunalımı konusundaki
faaliyetlerinin bazı boyutları, bu faaliyetleri izleyen çatışan taraşlara ait
kurumlar aracılığı ile de anlaşılabilir. Bu kuruluşlar, Orta Doğu’daki
gelişmelerin ABD medyasında nasıl yansıtıldığını takip etmekten başka çeşitli
yollarla onları etkilemeye de çalışmaktadır. İsrail yanlısı olan “ABD’deki Orta
Doğu Haberlerinin Doğruluğundan Yana Olan Komite”[46] adlı kuruluş, İsrail
aleyhine garazkâr tutum içinde olmakla suçladığı gazeteleri takip etmektedir.
“Filistinli Medya Gözlemcileri”[47] ise, Filistinlilerin görüşlü doğrultusunda
benzer bir şekilde faaliyet gösteren birkaç kuruluştan biridir.


Örneğin Filistinli Medya Gözlemcileri, el-Aksâ
İntifâdası’nın başlamasından itibaren 19 ay boyunca yaptığı incelemelerden şu
sonuçlara varmaktadır: Washington Post’taki 32 haberde, İsrail askerlerinin
Filistinlilere yönelik askerî girişimlerine işâretle, “misilleme” ya da “misillemede
bulunmak” kelimeleri kullanılmıştır. Böylesi bir kullanım, İsrail askerlerinin
ilk saldıran değil kendini savunan taraş olduğunu ifade etmektedir. Bu kuruluş
taraşından yapılan benzer bir başka araştırmaya göre de, bu gazetede Şubat ve
Mart 2002 aylarında Filistinlilerin hareketlerini ifade etmek üzere 16 kez
“terörist” veya “terör” kelimesi kullanılırken; intifadanın başlamasından
itibaren 17 ay boyunca, Filistinlilere yönelik cinayet işleyen İsrail ordusuna
bağlı olmayan İsraillileri nitelerken, 7 defa “vigilante”[48] kelimesi
kullanılmıştır.[49]


 


Yukarıdaki örnekler, ABD medyasında
Filistinlilere karşı nasıl bir yönlendirmenin sürdürülmekte olduğunu ortaya
koymaktadır.


Bununla birlikte ABD’li Yahudi gruplar, “Orta
Doğu’daki şiddeti örtmeye dönük insafsız habercilik” diye adlandırarak, daha
önce benzeri görülmedik bir şekilde New York Times, Washington Post, Los
Angeles Times, CNN ve NPR gibi medya kuruluşlarına sert bir şekilde saldırarak
onları boykot etmiştir.


İsrail’in Nisan 2002’de Batı Şeria’ya
saldırması, orada geniş çaplı katliamlara girişmesi ve Filistinlilere ait
evleri yıkması medyada yansıtılınca, ABD’deki Yahudi grupların itirazları
doruğa ulaştı.


Filistinlilerin ve onları destekleyenlerin son
derece hızlı bir iletişlim aracı olan interneti iyi kullanmaları, ABD
medyasının bu gelişmeleri yansıtmasında çok önemli bir rol oynamıştı.


CNN Haber Müdürü Eason Jordan, Yahudilerin
tepkisiyle ilgili olarak, “Yahudilerden, bir gün içinde Filistin’deki bunalımı
yansıtmalarından dolayı tepki gösterir nitelikte 6 bin elektronik posta aldık”
diyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: “Arafat ile Şaron’un anlaştığı tek bir
husus var; o da CNN’in karşı taraşın lehine yayın yaptığıdır.”[50]


New York Times, 2002 Mayıs’ında gazetelerinin
sinagoglardaki birçok haham taraşından mahkûm edildiğini bildirdi. Bu hahamlar,
fotoğrafları, fotoğraf altındaki yazıları ve manşetleri gerekçe göstererek, bu
gazeteyi sert bir şekilde eleştirmekteydi. Ama onların özellikle eleştirdikleri
husus, “iki taraş arasında yanlış bir eşitlik kurulması ve Filistinlilerin
acılarına gereğinden şazla dikkat çekilmesi” idi. New York Times’in haberine
göre protestocular, mayıs ayının başlarında bu gazetenin ilk sayfasında
yayımlanan resimleri sert bir şekilde kınayan yüzlerce öfke dolu elektronik
posta göndermişlerdi. Bu fotoğraf, “İsrail’le Dayanışma Yürüyüşü”nden bir
kareyi yansıtıyordu. Fotoğrafta Filistin yanlısı birkaç göstericinin “İşgale
son verin” yazan pankartı yer alıyordu. Fotoğrafın arka planında ise, İsrail
yanlısı göstericilerin pankartları ve İsrail bayraklarıyla ilerleyişleri yer
almaktaydı. Aynı sayılı gazetenin iç sayfasında, bir başka fotoğraf daha vardı.
Bu fotoğrafta da “Siyonizm’le nazizm eşittir” sloganının yazıldığı bir pankart
yer alıyordu.[51]


New York Times Yazı işleri Müdürü, bir gün
sonra üzüntülerini dile getirerek şu açıklamayı yaptı: “Yürüyüşle ilgili
fotoğraflar ve bu cümleden iki taraşın katılımcılarının sayılarındaki şark,
gerçekçi ve objektif bir şekilde yansıtılmalıydı”[52]


İsrail yanlıları, New York Times’a mayıs ayı
boyunca boykot uyguladılar. Yahudi toplumu liderleri de, gazete abonelerine bir
ay boyunca aboneliklerini iptal etmeleri çağrısında bulundular. New York Times
sözcüsü Catherine Mathen, “Bu boykot bir kısım abonelerimizin aboneliklerini
iptal etmesine sebep oldu” demekle birlikte, herhangi bir rakam vermedi.


Manhattan bölgesi Yahudi toplumu liderlerinden
ve bu boykotu örgütleyenlerden biri olan Hezekiel Lokstein, verdiği bir
mülâkatta şöyle dedi: “New York Times gazetesinde her gün yayımlanan
fotoğraflar ve özellikle de ‘Savunma Kalkanı Operasyonu’ sırasında
yayımlananlar, Yahudilerin çektiği acıları göstermeksizin, Filistinlilerin
çektikleri acıları yansıtmaktadır.” İbri Raw Readle kurumundan üst düzey bir
haham olan ve boykotu organize edenlerden biri olan Haham Avi Wais de, benzer
bir mülâkatta şöyle dedi: “Bombalı intihar saldırısı yapan bir gençle, bu
saldırının kurbanı olan İsrailli bir genç kızın her ikisinin birden hayatlarına
ilişkin ayrıntılar vermek, bir bakıma ahlâkla sapkınlığı eşit düzeyde yansıtmak
demektir.” New York Times İcra Direktörü Hawel Rinz, bu eleştirilere cevaben
şöyle dedi: “Bizim haber ile ilgili geleceğe dönük planımız, gazetenin insaf ve
denge geleneği çerçevesinde olacaktır. Şu ana kadarki haber veriş biçimi bu
konudaki standartlara uygun olmuştur. Bundan sonra da işlimizi bu şekilde
yapmayı sürdüreceğiz.”[53]


Yahudiler, Washington Post gazetesi ile ilgili
olarak da benzer yaygaralar kopardılar. Kendilerini Washington’daki bir halk
örgütü olarak niteleyen ve tüm ABD’nin desteğini aldıklarını iddia eden bir
grup, kurdukları internet sitesinde halkı 10 ila 17 Haziran tarihleri arasında
Washington Post gazetesini boykot etmeye çağırdı. Bu sitede, Washington Post’ta
Filistin buhranı ile ilgili haberlerin sansürlü verildiği ve “Washington
Post’un İsrail karşıtı bir garazkârlık” içerisinde olduğu ifade edilerek, bu
konudaki tepkiyi dile getirmek için imza toplanıyordu. Yine bu gazetenin
“denge” adına hakikati feda ettiği ve çatışmakta olan iki taraşı ahlâkî açıdan
eşit gösterdiği iddia ediliyordu. Onların iddiasına göre, söz konusu gazete
Orta Doğu ile ilgili haberlerinde gazetecilik ahlâk ilkelerini geniş ölçüde
ihlâl etmekteydi.[54]


Los Angeles Times’a yönelik 2002’deki kısa
süreli boykot, Los Angeles Times sözcüsü Martha Goldstein’in ifadesiyle, bu
gazetenin 1.200 abonesini kaybetmesine sebep olmuştu. Boston’daki Genel Ulusal
Radyo[55] genel yayın müdürü, bu radyonun Yahudiler taraşından boykot edilmesi
yüzünden o yıl içerisinde bir milyon dolarlık yardımı kaybettiklerini, bu
rakamın tüm yıllık bütçelerinin yüzde 4’üne denk olduğunu ifade etti.[56]


ABD’DEKİ YAHUDİ OLMAYAN İSRAİL YANLILARI


 


ABD’deki Yahudi olmayan İsrail yanlıları,
Hıristiyan Sağ ve Yeni Muhafazakârlar olmak üzere başlıca iki grupta
toplanmıştır. Bu iki grubun kendilerine özgü programları ve öncelikleri
bulunmaktadır. Birinci akım, daha çok kürtaj, insan kopyalama, eşcinsellerin
evlenmesini öngören yasanın engellenmesi ve okullarda ve iş yerlerinde dua
edilmesi gibi konularda hassastır.


İkinci akım ise, kendini dış politikanın yüksek
seviyedeki planlamalarına hâkim olmaya adamış aydınlardan oluşmaktadır. Birinci
akım aşırı dinci, hatta köktenci; ikinci akım ise laiktir. İkinci akım dini
mülâhazalarını pratiğe ve siyasete karıştırmamaktadır. Siyasî eğilim açısından
bazı Yeni Muhafazakârlar, 2000 yılında Cumhuriyetçi Parti ön seçimlerinde John
McKane’i desteklediği halde, Hıristiyan Sağ, ona karşı ciddi bir muhalefet
gösterdi.


Bununla birlikte bu iki akım, dünyaya ve
toplumsal meselelere benzer biçimlerde bakmaktadırlar. Her iki akım da olayları
ve olguları yalnızca siyah ve beyazdan ibaret görmekte ve “hayır ile şer”
arasında daimî bir mücadelenin olduğuna inanmaktadır. Onlar, sürekli ve
uzlaşmaz bir mücadeleyi, “şerri/kötülüğü” yenmenin ve “Amerikan değerlerine
karşı çıkanlara” karşı mücadele etmenin tek yolu olarak görmektedirler. Her iki
akım da İsrail’in “şer” ile mücadele ettiği sonucuna varmıştır. Bu durumda ABD,
zerrece tereddüt ve müsamaha göstermeden İsrail’i desteklemelidir. Her iki grup
da uluslararası meselelerde aşırı derecede “tek taraflıcı”dır. ABD ulusal
çıkarlarına şarklı boyutlardan da bakabilen ABD Dışişleri Bakanlığı’na ve
bakanına karşı oldukça kötümserdirler.


Bunların görüşleri oldukça önemlidir; çünkü
geleneksel olarak büyük silah ve petrol şirketlerinin etkisi altında bulunan ve
dış politikada daha gerçekçi bir bakış açısına sahip olan Cumhuriyetçiler, son
15–20 yıl içerisinde önemli değişikliklere uğradılar. Ayrıca Yeni
Muhafazakârlar ve Hıristiyan Sağ, George W. Bush hükümetinin önemli koalisyon
unsurlarıdır ve 2004 seçimlerinde yeniden seçilme konusunda kesin bir umut
içerisinde bulunmaktadır. Bu iki akım, onun yararlandığı görüşler ve
düşlünceler üzerinde doğrudan etkilidir. “Hayır” ve “şer” kelimeleri, George
Bush’un son iki yıllık konuşmalarının eksenini oluşturmuştur.


Onların İsrail’e verdikleri destek, ABD’de
İsrail’in tek destekçisinin Yahudiler olduğu yönündeki suçlamayı
etkisizleştirdi. Bu iki akım, politikacıların kendi seçim bölgelerinde çok az
sayıda Yahudi bulunmasına rağmen, sadece İsrail’i değil, Şaron’un en şerli
politikalarını bile desteklemelerine sebep oldu. Ayrıca bunlar kürtaj vb. gibi
toplumsal meselelerde, geleneksel olarak Yahudi seçmenlerle birlikte hareket
etmekteydi.


Hıristiyan Sağ[57]


 


İsrail’in dünyanın birçok bölgesinde
eleştirildiği, dünya kamuoyunun İsrail’le gittikçe arasının açıldığı şartlarda
ABD’deki sağcı Hıristiyanlar, İsrail’in en kararlı ve en ciddi savunucuları
oldular. Hıristiyan Sağ’ın İsrail’e olan eğilimi yeni bir şey değildir. Fakat Yahudilerin
yalnızlık duygusu içerisine girdikleri bir ortamda, bu akımın İsrail’e verdiği
destek çok daha büyük bir şiddet ve seçkinlik kazandı. Yahudiler de geçmişle
oranla, başka Hıristiyanların da böylesi bir çizgiye girmesi umuduyla onlara
çok daha fazla ilgi duyar oldular.


Hâlbuki ABD’deki Yahudiler, geleneksel olarak
bu ülkedeki Hıristiyan Sağ konusunda olumlu bir görüşle sahip değildiler.
Toplumsal meselelerle ilgili sahip oldukları görüş ayrılıkları bunun temel
sebebiydi. İsrail yanlısı etkin bir Yahudi grubu olan “Karalama Karşıtları
Birliği”[58] 1994 yılında yayınladığı bir makalede, Hıristiyan Sağ’ın İsrail’e
olan desteğini değerlendirirken şunlardan söz etmektedir. “Hıristiyan Sağı’ndan
Yahudi güvenliğine yönelik bir tehdit mevcuttur. Hıristiyan Sağ, ABD’yi
Cumhuriyetçilerin liderliğinde bir Hıristiyan ülkesi yapmaya
çalışmaktadır.”[59]


Bazıları Hıristiyan Sağı’nın köklerini 19.
yüzyıla kadar götürerek, ABD’deki Hıristiyan gruplar arasındaki hareketlerin o
dönemde başladığını söylemektedir. Bu, çocuklarına ve bulundukları yerlere
Ahd-i Atik’ten isim vermekle başlamış bir harekettir. İsrail’in kuruluşlundan
sonra şarkında olarak ya da olmayarak, dinî kitapların bazı bölümlerine
dayanarak yapılan araştırmalarda, Amerikan Hıristiyan topluluklarında özellikle
de Evanjelik (İncilci) Hıristiyan çevrelerinde İsrail’e karşı ilgi oluştu. Bu
eğilimin en aşırı ifadesi, “Büyük yıkıcı savaş”a[60] ilişkin söylemlerde ve
“ahir zaman”ın tahakkuk etmesi için Yahudilerin birlik oluşturması gerektiği
yönündeki inançlarda yankısını bulmuştur. Hıristiyan Sağ’da, İsrail’e yönelik
daha yumuşak bir destek de, İsrail’in “arz-ı mukaddes” olduğu, “Allah’ın
yalnızca Yahudilerle ahitleştiği”[61] temeline dayanmaktadır.


Okullarda dua ederek, kürtajla ve diğer
toplumsal sorunlarla mücadele ederek şeytanla savaşlım içerisine giren Patrick
Robertson ve Jerry Şarwell liderliğindeki eski dindar sağ, bir kenara itilmiş
durumdadır. Yeni Hıristiyan Sağ, özellikle İncilci Kilise taraftarları[62]
enternasyonalist olma, dünyanın her yerindeki insanları hidayete ve kurtuluşla
ulaştırma ve “demokratik değerleri” yaygınlaştırma iddiasındadır. Onlara göre,
içeride toplumsal ve kültürel savaş verilerek zafer elde edilemediği ve
(Demokratların gücü sebebiyle) elle tutulur bir sonuç alınamadığı için, Hıristiyan
Sağ, uluslararası meselelere yönelmiştir. Onlardan birinin deyimiyle çetelerle
mücadeleye girişmiştir.[63] Onlar, Müslümanların, Hıristiyanlarla Yahudilerden
aynı ölçüde neşret ettiğine inanmaktadırlar.


 


Onlar, İsrail’le ilgili meselelerde son derece
hassastırlar. Sürekli olarak Çin’i ve Kuzey Kore’yi eleştirirler. Doğu
Avrupa’dan yapılan kadın ticaretine, Sudan’daki köleliğe karşı çıkmakta ve
AIDS’in Afrika’da yayılmasıyla ilgilenmektedirler. Onların genellikle
Amerika’nın güney ve orta eyaletlerinde nüfuzları bulunmaktadır. Liberaller,
onları tehlikeli gelenekçiler olarak görürler.


Clinton’ın muhalefetine rağmen, onların
faaliyetleri sonucunda 1998’de Uluslararası Din Özgürlüğü Yasası[64] ve 2000
yılında İnsan Kaçakçılığı Kurbanlarını Koruma Yasası[65] Kongre’de onaylanıp
yürürlüğe girdi.


Bu akım, Bush döneminde ABD’nin BM fonuna
yaptığı yardımın durdurulmasının aslî etkeni oldu. Çünkü onların iddiasına
göre, söz konusu kuruluş, ABD yardımlarını diğer ülkelerdeki kürtajla ilgili
programların geliştirilmesinde kullanmaktaydı. Elbette onların birtakım
çalışmaları, bazı açılardan faydalı da olmuştu. Örneğin onların yaptığı
baskılar sonucu, Afrika’da artan AIDS hastalığının önlenmesi için yüz
milyonlarca dolarlık ek yardım yapılması Kongre’de kabul edildi. Onlar, ABD’nin
en cömertçe yardım yapan kesimidir. Belirtildiğine göre, vergiler düşüldükten
sonra gelirlerinin yüzde 10’unu inanç ve hayır işlerine ayırmaktadırlar. On beş
büyük Hıristiyan hayır kurumu, yılda üç milyar dolar yardım toplamaktadır.[66]


Jewish Christian International Şellowship
Society kurumunun başkanlığını yapmakta olan Yehiel Eckstein adlı bir haham,
geçen 8 yıl içerisinde ABD İncilci Kilise mensuplarından, İsrail’e göç eden
Yahudilerin yerleşimi ve refahı için 60 milyon dolar toplandığını
belirtmektedir. Ayrıca kendisi, Washington’da İncilcilerle ortak çalışan AIPAC
benzeri bir lobi kurmaya çalışmaktadır.[67]


Bu yardımlar ve Hıristiyan Sağ’ın kalkınmakta
olan ülkelerdeki rolü hakkında iki üniversite öğretim üyesi, New York Times gazetesi
yazı işleri müdürüne bir mektup göndererek, Güney Afrika’ya yaptıkları
yolculuklar sırasında, uçakta birçok Hıristiyan sağcıya rastladıklarını ve
bölgede de onlarla karşılaştıklarını yazmıştırlar. Bu iki öğretim üyesi ayrıca
şunları söylemektedir: “Onların çoğu Afrika’da yoksullukla ve AIDS’le mücadele
için bulunmamaktadır. Onlar, binlerce kişiyi Hıristiyan yapmak için büyük bir
kilise yaptırmak için para vermektedir. AIDS konusunda ise, bu hastalıkla
mücadele konusundaki diğer yöntemleri reddederek, yalnızca evlilik dışlı cinsel
temasların önlenmesini tebliğ etmektedirler.[68]


 


Her geçen gün gelişen ve ABD nüfusunun yaklaşık
dörtte birini oluşturan (70 milyon kişi) İncilci Kilise mensupları, Hıristiyan
Sağ’ın en önemli kısmını oluşturmaktadır. En azından onların liderleri,
mutlakçılığa, hayır ile şer arasında sürekli bir savaşlın olduğuna ve bu
çerçevede “Büyük Yıkıcı Savaş”ın (Armageddon) olacağına inanmaktadırlar. Tim
LaHaye taraşından yazılan ve şu ana kadar 12 cildi yayımlanan Leşt Behind adlı
kitap, bugüne kadar 50 milyon dolarlık satış yapmıştır. Bu kitap külliyatı da,
Hıristiyan grupların Mesih’in “ikinci kez dönüşlü” sırasında ve ondan önce
yapacakları savaşlar anlatılmaktadır.


Bu akımın bazı mensupları, nihaî savaşlı
engelleyebileceği temelinde, görevleri arasında barışlı korumak da olan BM
Genel Sekreteri’ni Mesih[69] karşıtı görmektedirler. Onlardan birçoğu, 11 Eylül
olaylarının ve Filistin’deki çatışmaların ardından oldukça faal bir hâle
geldiler ve bunları, “Büyük yıkıcı savaş”ın kaçınılmazlığının delilleri
saydılar. Dünya İncilciler Birliği Başkanı Dwight Gibson:[70] “Var olan şiddet,
halkı acaba Mesih zuhur mu ediyor diye düşündürtüyor” demektedir.


İsrail’in en ateşli savunucusu olan ve giderek
Bush hükümetinin ideolojik ayağı hâline gelen ABD’deki Hıristiyan Sağ’ın artan
nüfuzu, Yahudi grupların ABD’deki faaliyetleri için son derece uygun bir ortam
hazırladı. Bu grup, İsrail taraftarı olma konusunda en az Yahudi gruplar kadar,
hatta onlardan daha şazla etkin ve enerji dolu olduğunu göstermiştir.


Hıristiyan Sağ, İsrail’i korumanın dinî ve
itikadî kökleri olduğuna inanmaktadır. Güney Babtist Dinî Okulu Müdürü Albert
Muhler: “ABD’nin İsrail’i himaye etmesinin milyonlarca Hıristiyan’da kökleri
vardır ve bu himaye, bir jestten ya da dinler arası dostluktan ibaret
değildir”[71] diye iddia etmektedir. 3.5 milyon dinleyicisi olan bir radyoda
dinî programlar yapan Janet Parshall, bu konuda şöyle diyor: “İsrail bizim için
birinci dereceden öneme sahiptir; çünkü bizler birer Hıristiyan olarak bu örfün
tamamlayıcılarıyız.” Kendisinin belirttiğine göre, dinleyicilerinin yüzde 80’i,
siyasî ya da stratejik sebeplerden dolayı değil, dinî sebeplerden dolayı İsrail
yanlısıdır.[72]


Geçmiş müşterekler, (Hıristiyanlığın
Yahudilikteki kökleri) hâlihazırdaki durum (Onların iddiasına göre İsrail,
Hıristiyanların mukaddes arzıdır) ve geleceğe dönük perspektif (Hazret-i Mesih,
oraya dönecektir), Amerika’daki bu Hıristiyan grubun itikadî temellerini
oluşturmaktadır. Onlar, diğer dinlere mensup olan insanları Hıristiyanlığa
davet etmenin gereğine, gelecekle ilişkilendirilecek kadar hararetle inanırlar.
Konunun önemini daha iyi anlatabilmek için, ABD’de milyonlarca mensubu bulunan
bir Hıristiyan grubun görüşlerini kısaca aktarmakta yarar var.


Onların inancına göre, Hazret-i İsa Mesih bir
gün dünyaya dönecek ve bin yıl hüküm sürecek. O yapacaklarını 7 aşlamada
(dispensations) yapacak. Şu an altıncı aşamada, yani kilise aşamasında
bulunmaktayız. Bir sonraki aşlama, ahir zaman (end time) olarak da okunabilir.
Bu aşlamada Hazret-i Mesih yeryüzüne dönecek ve Hıristiyan müminlere ikinci bir
hayat bahşedecek. Sonra Deccal (Anti-Christ) yeryüzünde ortaya çıkacak ve
kendini yalan yere Yahudilerin kurtarıcısı olarak görecek. Bazılarının inancına
göre, Orta Doğu’ya zahirî bir barışlı getirmeye güç yetirebilmesi, ona
inanılmasına sebep olacaktır. Deccal, yedi yıl hüküm sürecek ve bu dönem “Büyük
sıkıntı ve imtihan” (Tribulation) diye adlandırılacaktır. Deccal, bu dönemin
ilk yarısında zahirî bir barış kuracak ve bu dönemin ikinci yarısında İsrail’e
karşı adım atacaktır. O böylece tüm insanlığın günahlarını tamamlamış olacak ve
Allah’ın nihaî hükmüne sebep olacaktır. Bununla Yahudilerin eşli görülmedik bir
şekilde incitilmesi dönemi başlayacaktır. Bu dönem, orayı yok etmek isteyen
rakip milletlerin Jerusalem’i (Kudüs) muhasara etmesiyle sona erecek ve ortam
nihaî savaş (Armageddon) için hazırlanacaktır.


Onların inancına göre, bu aşlamada Hazret-i İsa
Mesih, beyaz bir ata binmiş olarak yeryüzüne dönecektir. Onun ardından da
bulutlar dolusu mümin süvariler dolacaktır. İsa Mesih savaştan zaferle çıkacak
ve eski Yahudi tapınağını ihya ederek bin yıllık yönetimine başlayacaktır. Yeni
bir yeri ve cenneti gösterecek ve şeytanı ebediyen susturacaktır.[73]


Bizim açımızdan önemli olan şu ki, muhtelif
derecelerde de olsa, az ya da çok bu inanca sahip olan Hıristiyanlar, ABD’de
Katolik olmayan en büyük fırkayı oluşturmaktadırlar. Bununla birlikte onların
ne kadarının bu inançları taşıdığı, ne kadarının ise taşımadığı belli değildir.[74]


Muhtemelen bu tür inançlardan dolayıdır ki,
Amerika’da yaşayan onlardan bazıları, Orta Doğu’da kalıcı, kuşatıcı ve hakikî
bir barışlın kurulmasını çok zor olmak bir yana imkânsız görmektedirler. “Barış
süreci”, “Oslo Anlaşması” gibi birtakım çabalara da şüpheyle bakmaktadırlar. Bu
tür inançlar, yeri geldiğinde ABD’deki Likud taraftarları ve işgal altındaki
topraklarda Şaron gibi davranan kimseler için dikkate değer bir siyasî üs
oluşturmaktadır. Onlar için siyasî ve stratejik mülâhazalar ya da demokrasi
önemli değildir. Onların ilgilendiği tek şey, 1948 yılında İsrail’in
kuruluşlunun, “peygamberce bir önceden bildirmenin” gerçekleşmiş olmasıdır.


Elbette ahir zaman meselesi, muhtelif
Hıristiyan fırkalarda çeşitli şekillerde söz konusu edilmiştir. İsrail’i
destekleyen Hıristiyan Sağ akımlar, ahir zaman meselesiyle ve bunun İsrail’le
ilişkisi konusuyla ilgili çok şarklı görüşlere sahiptir. Bazıları, Allah’ı n
hâkimiyetini oldukça geniş görmektedir. Buna göre, Allah irade ettiği her şeyi
yapabilir; binaenaleyh Allah’ın hususî bir hedefi gerçekleştirmesi için, belli
bir devletin var olması zorunlu değildir. Nitekim İsrail’in kuruluşlu meselesi,
İkinci Dünya Savaşı’na kadar ciddi bir mesele olarak söz konusu değildi; yalnız
bu savaştan sonra ciddileşti.[75]


Bu noktada şu soru gündeme gelmektedir: İki bin
yıla yakın bir süre boyunca, eksenini İsrail’in oluşturduğu inançlar neden
Hıristiyanlıkta herhangi bir rol oynamadı.


Ralph Reed başkanlığındaki Hıristiyan
Koalisyonu[76] adlı grup, Hıristiyan Sağ çerçevesindeki en etkin kuruluşların
ilkiydi. Ralph Reed, şu an Cumhuriyetçi Parti’nin Georgia eyaleti başkanlığını
yapmaktadır. Fakat 1990’larda son derece güçlü ve etkin olan Hıristiyan
Koalisyonu, bugün artık çok şazla etkin değildir.


 


Hıristiyan Sağ’a mensup diğer liderlerden biri
de Gary Bauer’dır. O, Regan döneminde Eğitim Öğretim Bakanlığı’nda muavinlik
yaptı; 2000 yılında başkan adayı oldu; önceki dönemde Aile Araştırmaları
Komisyonu[77] başkanlığı yaptı. Patrick Robertson ve Jerry Şalwell gibi diğer
fikirdaşlarıyla beraber, 11 Eylül sonrası dönemde iç politikada liberallere
karşı mücadele, dış politikada İsrail’e destek, Araplara ve Müslümanlara ise
düşmanlık tutumuyla daha önce benzeri görülmemiş bir biçimde siyasî sahneye
girdiler. Daha önce onlar hakkında, Müslümanlara karşı örtülü bir haçlı savaşlı
verdikleri söylenmişti.[78] Bu çerçevede onlar, liberalleri ve eşcinselleri
Amerika’nın “talihini tersine çevirenler” olarak değerlendirmekte ve Bush’u
ilâhî misyona sahip biri olarak görmektedirler.[79] Ayrıca onlar, Bush’u kendi
siyasî çıkarları için bir güvence olarak görmektedirler.


Gary Bauer şunları söylüyor: “Önceleri Allah’ın
eli Amerika’nın üstündeydi [Amerika’yı gözetiyordu]; en azından bu ülkenin
başarılarının bir kısmı Allah’ın yardımı sayesindedir.” Yine şöyle diyor:
“Allah ayağa kalkıp yükselmesi için izin vermedikçe, hiçbir lider ayağa kalkıp
yükselemez. Her milletin yükselişli ve çöküşlü, yalnızca Allah’ın
isteğiyledir.” Bauer, daha sonra şöyle devam ediyor: “Bizim onun yolundan
sapmamızdan dolayı, Allah’ın elini bizim üstümüzden kaldırdığına inandığımızda,
diz çöküp Allah’tan hatalarımızdan dolayı bağışlanma dilemeliyiz. Biz
Allah’tan, Hıristiyan liderler olarak bize yapmamız gereken şeyleri
bildirmesini istemeliyiz. Bunlara sebep başkalarının günahıdır diye iddia
etmemeliyiz.” Bauer sözlerine şunları ekliyor: “Şeytanın ABD’ye darbe vurduğu
böylesine kader belirleyici bir dönemde, İncilci Kilise mensupları, George
Bush’un Allah’ın seçtiği biri olduğuna ve bunda gizli bir hikmetin bulunduğuna
inanmaktadır. İncilcilik dünyasında çok güçlü duyarlılıklar bulunmaktadır.
Sonucunun açıklanması bir ay süren tartışmalı seçimlerde, Allah’ın eli bir
şekilde buna müdahale etti ve hayatını İsa Mesih’i kabul üzerine şekillendiren
kişi, Beyaz Saray’a gitti. 11 Eylül’den sonra şöyle bu his vardı: Böylesine
korkunç bir olay gerçekleşeceği için, Allah böylesi bir kişiyi Beyaz Saray’a
göndererek bizi bir kez daha kutsamış oldu. İncilci Kiliselerden bunu defalarca
işittiniz: Al Gore’un başkan olduğu bir dönemde ülkemizde böylesi bir olayın
olduğunu ve nelerin yaşlanabileceğini düşünebiliyor musunuz?” Gary Bauer, bütün
bunlardan şu sonucu çıkarıyor: “Allah George Bush’u böylesi günler için Beyaz
Saray’a gönderdi.”[80]


Cumhuriyetçi Parti’nin sağa eğilimiyle,
Hıristiyan Sağ ile Parti arasındaki şarklar da gittikçe azaldı; o kadar ki bu
ikisinin arasındaki sınır iyice silikleşmiş bulunuyor. Bugün artık Cumhuriyetçi
Parti seçmeninin yaklaşık yüzde 28’ini Hıristiyan Sağ’ın oluşturduğuna
inanılmaktadır.[81] Sonuç olarak Hıristiyan Sağ’a mensup kurumların özel bir
şarklılığı bulunmamaktadır; bunlar Cumhuriyetçi Parti içerisinde veya
çevresinde faaliyet göstermektedir. Başka bir deyişle partiye ve parti liderine
sahip olduktan sonra başka kuruluşllara ne gerek var? Hıristiyan Sağ’ın Cumhuriyetçiler
üzerindeki nüfuzu, onların daha az müstakil ve daha şarksız görünmelerine sebep
olurken, bu durum onları Cumhuriyetçilerin en önemli gövdesi hâline
getirmiştir.


Belirtildiğine göre Ralph Reed, 1990’lı
yıllarda kendi takipçilerinden yaklaşık 16 bin kişiye politikada ve partide
çeşitli makamlara yükselebilmeleri ve Cumhuriyetçi Parti’yi güçlendirmek hedefi
doğrultusunda federal ve eyalet seçimlerinde, bu cümleden belediye ve eğitim
komisyonlarına vs. temsilci olarak seçilebilmeleri için eğitim verdi. Aslında
Hıristiyan Sağ’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki bugünkü konumu, Reed’in
rüyasıydı. Onlar parti içinde bu iyi konuma sahip olmalarının yanı sıra,
merkezî güç üzerinde çok etkili bir rolü bulunan ülke çapındaki halk
kuruluşlarında[82] da iyi bir konuma sahiptirler.


Bush, seçim mücadelesi sırasında, en beğendiği
filozofun kim olduğu yönünde kendisine sorulan bir soruya, Hazret-i Mesih’in
ismini vermişti. Belirtildiğine göre, bu durum Parti’deki İncilci bloğun bir
bütün olarak onun yanında yer almasına sebep oldu ve Bush’un seçimden
başlarıyla çıkmasında önemli bir rol oynadı. Bush, babasının aksine, ilk iş
olarak Beyaz Saray’da Hıristiyan Muhafazakârların isteklerini yerine getirdi.
Yurt dışında, doğum kontrolü ve kürtaj alanında çalışmalar yapan kuruluşlara
yapılan malî yardımın kesilmesi buna örnek olarak zikredilebilir.


Bush, ayrıca bu akıma mensup ya da yakın olan
kişileri kendi hükümetinde önemli makamlara tayin etti. Ashcraft’ın baş
yargıçlığa getirilmesi buna örnek olarak gösterilebilir. Onun mahkemelerin her
gün dua toplantıları ile açılması yönündeki ısrarı, muhafazakâr Hıristiyanların
memnuniyetini beraberinde getirdi. Bush’un insan kopyalama konusundaki
görüşleri, anayasanın toplumsal programlarla din değiştirme ile ilgili
programların ayrılığını vurgulamasına rağmen, federal hükümet kaynaklarından
dinî hayır kurumlarına yardım yapılması konusundaki çabaları, onun sağcı
Hıristiyanlar arasındaki nüfuzunun çok daha fazla artmasına sebep oldu.
ABD’deki muhafazakâr çevrelerde Hıristiyan Sağ akım, malî yardımlardan
yararlanma ve halkı seferber etme açısından en iyi imkânlara sahiptir.


Hıristiyan Sağ, radyo programlarından geniş
ölçüde yararlanmaktadır. Onlar bu yolla, mensuplarının duyarlılıklarından
kaynaklanan enerjilerini, siyasî programlarının yürütülmesi noktasında öfkeye
ve çabaya dönüştürmektedirler. Örneğin James Dobson, Colorado’da “Dikkatin
Odağındaki Aile” adlı bir program yapmaktadır. 2002 Ocak’ında California eyalet
meclisinde, eşcinsellerin evlenebilmesini öngören bir yasa tasarısının gündeme
gelmesi üzerine, bu tasarı programın aslî konusu oldu. Bu programın etkisiyle
California’daki politikacılara yönelik öfkeli telefon ve mektuplar, bu
tasarının geri alınmasına sebep oldu. Bir diğer örnek de şudur: Dışişleri
Bakanı Colin Powell, MTV kanalının bir programında, cinsel açıdan faal olan
gençleri prezervatif kullanmaya çağırdı. Bu radyolar, onun aleyhine büyük bir
tepki dalgası oluşturdular. Öyle ki, daha sonra Bush, bir başka konuşmasında bu
duruma açıklık getirerek AIDS’in yayılmasıyla mücadelede en iyi yol olarak,
cinsel ilişkiden sakınılmasını öneren Beyaz Saray politikasını yeniden
vurguladı.


Sağcı Muhafazakârlar konusunda gerçek Gary
Bauer’in şlu sözlerinde olduğu gibidir: “Siyasî aktivistler ordusu, generalin
emrini yerine getirmek için teyakkuz halindedir. Eğer Bush, oynarsa veya
onların liderliğini bırakırsa veya (Hıristiyan Sağ’ın öngördüğü) konulara
ihanet edilirse, Cumhuriyetçi Parti içeri-sinde sorunlar ortaya çıkacak, parti
ayağa kalkacaktır. Hareket oldukça geniştir ve Parti’deki oyu da oldukça
şazladır. Eğer bu hesaba katılmaz ve bunlar dışlanırsa, parti içindeki liderlik
seçi-mine engel olunur.”[83]


Yeni Muhafazakârlar


Yeni Muhafazakârlık, dış politikada oldukça
etkin olan, müdahaleci, ABD’nin tek taraşlı olarak tüm dünyada gücünü yaymasını
öngören, başta İsrail olmak üzere dostların güçlendirilmesini, düşmanlara ise
askerî müdahalelerde bulunulmasını propaganda eden muhafazakâr aydın grubu
ifade etmektedir.


Onlar açıkça, ABD hegemonyasının yayılmasını
tavsiye ediyorlar; ABD’nin uluslararası jandarma olmasını istiyorlar ve Irak’a,
İran’a ve Sudan’a karşı savaş açılması düşüncesini propaganda ediyorlar. Onlar,
bu yönleriyle muhaliflerinin nezdinde “Savaş partisinin beyinleri” olarak ün
yaptılar.


Onlar, Clinton dönemini, “dış politika
açısından boşla harcanmış yıllar” olarak adlandırmakta ve düzeltilmemesi
durumunda, bu durumun ABD açısından bir tehlike kaynağı olacağını
belirtmektedirler. Onlara göre “ABD’nin askerî açıdan zayıflaması”, “ABD’nin
dünyadaki rolünün tartışılır olması” Clinton yönetimi döneminde meydana gelmiş
önemli sorunlardır. Onlar, bu meseleleri, Saddam ve Miloseviç gibi şahısların
siyasî hayatlarını sürdürmelerine ve 1990’lı yıllarda meydana gelen bunalımlara
sebep olduğunu düşünmektedirler. “Şer rejimleri şeytanî rejimler”[84] tabirini
1990’lı yılların sonlarında ilk kez onlar kullandılar. Bu tabiri, Bush da 29
Ocak 2002’de Kongre’de yaptığı konuşmada kullandı. Yeni Muhafazakârlar, genel
olarak ABD’nin siyasî hedefinin, ABD’nin dışarıdaki hayatî çıkarlarını korumak
değil, tüm dünyadaki hegemonyasını güçlendirmek şeklinde olması gerektiğine
inanmaktadırlar.[85]


 


Bu akım, Orta Doğu meselesi ile ilgili olarak
İsrail sağının görüşlerini desteklemekte, meselenin çözümü noktasında askerî
seçeneği reddetmemekte ve işgal altındaki topraklarda yerleşim birimleri
kurulmasını engellemeye dönük her türlü girişlime karşı çıkmaktadırlar.


Yeni Muhafazakârlar, “terörist” dedikleri
kişilerin, ABD’ye yönelik nefretlerinin sebebi ile ilgilenmedikleri gibi, bunun
sebebini anlamaya dönük her türlü girişlime karşı çıkmakta ve bu tür
girişimleri, “terörizme izah getirmek” şeklinde değerlendirmektedirler. Onlara
göre “teröristler”, insanları öldürmekten zevk almakta; özgürlük, demokrasi ve
insanın üstünlüğü gibi Amerikan değerlerine karşı çıkmakta ve ABD’deki serveti,
refahı ve özgürlüğü kıskanmaktadırlar. Onlar, geçen 20 yıl boyunca İslâm’ın ve
Arapların, komünizmden sonraki en büyük düşman olduğuna ilişkin zemin
hazırlamak yönünde büyük bir çaba göstermişlerdir. Elbette bu tür bir çabadan
da en çok İsrail’deki sağ yararlanmıştır.


Yeni Muhafazakârlar, Yahudi lobisi ve
Hıristiyan Sağ ile birlikte, Bush’un 4 Nisan’daki konuşmasında takındığı
tutumdan geri adım atmasında en önemli rolü oynamıştır. Bu akımın önde gelen
sözcülerinden biri olan William Kristol, bu konuşmadan kısa bir müddet sonra
AIPAC toplantılarından birinde yaptığı bir konuşmada, Bush’un Filistin ile
ilgili konuşmasını “üzüntü verici” olarak niteledi ve İsrail’in operasyonu
bitirmeden Batı Şeria’dan çekilmesi düşüncesini eleştirdi. O, bu konuşmasında,
Başkan’ın Cheney ve Powell’i Orta Doğu’ya gönderme kararını da hatalı diye
nitelendirdi. Bununla birlikte o, “Öyle görünüyor ki Bush bu politikasını
değiştirdi” diyerek şunları söyledi: “Sanıyorum o şimdi ilerledi, bu görüşlünden
geri döndü ve güçlü bir İsrail taraftarı oldu.”[86]


Onlar ayrıca, ABD ve İsrail için sorun çıkaran
rejimlerin değiştirilmesinden yanadırlar. William Kristol, Suudi Arabistan’ın
“İsrail’de intihar saldırısı düzenleyenlere” malî yardımda bulunduğunu iddia
ederek, Suudi Arabistan rejiminin değiştirilmesi imkânlarının araştırılması
gerektiğinden söz etmiştir.[87]


Hâlbuki ABD’deki önde gelen birçok kişi, dış
politika konusuna şarklı derecelerde de olsa ilgisizdirler. Yeni Muhafazakârlar
ise bütün dikkatlerini münhasıran dış politikaya odaklamışlardır ve
Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika ile ilgili siyasetlerini fiilen kontrol
etmektedirler. Onlar, fiilen George Bush’un dış politika danışmanı hâline
gelmişlerdir. Ayrıca onların düşüncelerinin etkileri, ilk tercihleri olan
Demokrat Parti’de de açıkça gözlemlenmektedir. Yeni Muhafazakârlar, ABD dış
politikasının şekillenmesinde ve yürütülmesinde böylesi bir nüfuza sahip
olmalarına rağmen, yurt dışlına hiç çıkmamış olmalarıyla, yabancı bir dil
bilmemeleriyle ve yurt dışlındaki askerî operasyonlara katılmamış olmalarıyla
ünlüdürler.


 


Yeni Muhafazakâr hareket, 1960’lı yıllarda
üniversitelilerden ve gazetecilerden oluşan bir grup taraşından kuruldu. İsrail
karşıtı bir grubun oluşma endişesi, bunun sonucu olarak ABD’de yeni sol
hareketin gelişmesi ve zenci liderlerin Demokrat Parti’deki nüfuzlarının
artması, bu hareketin oluşumunda etkili oldu. Irwing Kristol, Norman Podhoretz
(ABD’deki Yahudi komitesinin yayın organı olan ve daha sonra da Yeni
Muhafazakârları n en önemli yayın organı hâline gelen Commentary adlı yayının
yazı işleri müdürü), Midge Decter, Ben Wattenberg, Nathan Glazer, Daniel Bell
vs. gibi şahıslar, Yeni Muhafazakâr akımı başlattılar. Sonradan hepsi de Soğuk
Savaş’ın radikal teorisyeni olan ve ateşli birer İsrail taraftarı olan Daniel
Patrick Moynihan (New York eyaleti eski senatörü), Richard Pearle, Eliot
Abrams, Kenneth Edelman, Jeane Kirkpatrick, Walt Eugene Rostow gibi şahıslar,
bu Yeni Muhafazakârlara katıldılar. Bunlar gerek bireysel, gerekse grupsal
olarak, Johnson’dan bugüne birçok ABD başkanının dış politikası üzerinde
hissedilir bir etkide bulundular.


New Republic, Commentary ve Weekly Standard,
Yeni Muhafazakârların görüşlerini yansıtan üç temel yayın organıdır. National
Review ve “Ulusal Çıkarlar” adlı yayın organları da bu akıma yakındır. Ayrıca
bunlara ait görüşler, ABD’nin belli başlı gazetelerinde nispeten daha geniş bir
şekilde yayınlanmaktadır. Bunlar arasında Wall Street Journal ve Washington
Times, onların ya da onlara yakın kesimlerin görüşlerini tek taraşlı bir
şekilde yansıtmaktadır. Bununla birlikte New York Times, Washington Post ve
Chicago Tribune vs. gibi gazeteler, Yeni Muhafazakâr birini ya da onlara yakın
birini köşe yazarı olarak bünyesinde barındırıyor olsa da, genel olarak bunlardan
şarklı ya da dengeleyici görüşler çoğunluktadır. Yeni Muhafazakârlar,
Amerika’daki televizyon programlarında da geniş ölçüde yer almaktadırlar.


Yeni Muhafazakârlar, 1968–1972 yıllarında
Richard Nixon’ın rakiplerini desteklediler. Nixon ve Carter’in, gerginliğin
azaltılması, Sovyetlerle ilişkilerin iyileştirilmesi ve Orta Doğu’da bir barış
sürecinin başlatılması yönündeki politikalarına karşı çıktılar ve bu noktada
çaba gösterdiler. Yahudilerin Sovyetlerden İsrail’e göçü meselesi, Sovyetlerle
gerginliğin azaltılması politikalarının etkisiz kılınması konusunda Yeni
Muhafazakârların en çok yararlandığı bir manivela idi.


Yeni Muhafazakârların bazı Demokratlarla olan
ihtilafları, özellikle de Senatör McGoveren’in 1972 yılında Nixon’a karşı parti
adayı olarak seçilmesi, Yeni Muhafazakârlarla Demokrat Parti’nin arasının
açılmasına sebep oldu. Halbuki onlar Cumhuriyetçilerin İsrail konusundaki
nispeten nötr tutumuna da tepki göstermekteydiler.


 


Bununla birlikte o tarihte başlayan süreçte
Carter, Sovyetlerle ilişkilerin iyileştirilmesi gerektiğini daha şazla
vurguladı ve Filistin ulusal hakları daha şazla takviye edildi. Nihayet 1980’li
yıllarda ve daha sonra Cumhuriyetçi Ronald Reagan döneminin başlamasıyla bir
grup Yeni Muhafazakâr, Cumhuriyetçi Parti’ye katıldı. Ayrıca Ronald Reagan’ın
şahsında benzer eğilimleri keşfetmeleri, onların Cumhuriyetçilere katılmalarına
yarayan ortamı güçlendirmişti. Cumhuriyetçiler de Yeni Muhafazakârları
bünyelerine alarak medyadaki ve üniversitelerdeki konumlarını güçlendirmek
istiyorlardı.


Onlar, dış politika ile ilgili meselelerde
Sovyet kampına karşı etkin bir şekilde mücadele edilmesi gereğinden, İsrail’in
kayıtsız şartsız desteklenmesine varıncaya kadar birçok konuda sağcı görüş ve
önerileriyle çok etkili bir rol oynadılar. Çok geçmeden taraşlar birbirlerinin
radikal eğilimlerini takviye ettiler. Doğuyla gerginliklerin azaltılması
sürecinin sonu, Sovyetler’in “şeytan İmparatorluğu” olarak ilan edilmesiyle
neticelendi.


Yeni Muhafazakârlar, tedricen Regan hükümetinde
dış politika ile ilgili makamlara getirildiler. Edelman, Daniel Pipes, Richard
Pearle, Jeane Kirkpatrick, Max Kampelman, Elliot Abrams gibi şu anki Yeni
Muhafazakâr aktivistler, Regan döneminde dış politikada önemli görevlerde bulundular.
Onlar, Reagan’ın Orta Doğu meselesine Soğuk Savaş gözlüğüyle bakmasını
sağlamaya çalışıyorlardı ve Filistin ulusalcılığını da komünizm yayılmacılığı
olarak göstermeye uğraşıyorlardı. Böylesi bir düşüncenin ışığında ABD, Arap
topraklarının işgalini sükûtla ve memnuniyetle karşılayabilirdi (Şu an aynı
politika aşırı İslâmcılık bahanesiyle sürdürülmektedir). Böylesi bir politika,
İsrail’deki sertlik yanlıları için işgal ettikleri topraklardaki kontrollerini
güçlendirme yönünde fırsat veriyordu. (Birinci intifada ve İsrail’in Lübnan
batağına saplanması, Yeni Muhafazakârların “stratejik kazanım”[88] formülünün
neticesiydi.)


Sovyetlerin çöküşlü, Yeni Muhafazakârları,
İsrail’le olan stratejik ittifakın zaruretini izah etmeye dönük olmak üzere
istenen bir “düşman”dan mahrum bıraktıysa ve onları bir müddet için de olsa
krize soktuysa da; Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve son olarak da el-Kaide gibi
örgütlerin eylemlerini “fundamentalist İslâm” ve “küresel intifada” olarak
adlandırmalarına ve bunları komünizmin yerine koymalarına yaradı. Bütün bunlar,
İsrail’le olan özel ilişkilerin zarurî olduğunu anlatmak ve Filistin ulusal
davasına destek verilmesini önlemek için bir propaganda aracı olarak
kullanıldı.


Bu Yeni Muhafazakâr bakış açısı, İsrail’i
Batı’nın bölgedeki “haçlı savaşçısı” olarak tasvir etmektedir. Buna göre
İsrail, sertlik yanlısı Arap devletleri karşısında önleyici bir güç olmakta;
böylece zayıf ve ılımlı Arap devletleri korunup, İslâmcıların bölgede zafer
kazanması önlenmektedir.


Dış politika alanında faaliyet gösteren
muhafazakâr araştırma merkezlerinin büyük bir çoğunluğunda Yeni Muhafazakârlar
hâkimdir.[89] Bununla birlikte şunu da kaydetmek gerekmektedir ki, George Bush
hükümetindeki nüfuzuna rağmen, onların bir bölüm hariç Dışişleri Bakanlığı’nda
belli başlı bir varlıkları bulunmamaktadır. Onlara ait politikaların Dışişleri
Bakanlığı’nda nüfuzları yoktur. Yukarıda söz konusu edilen bir bölümden kasıt
John Bulton’dur. O, daha önce Enterprise Institute’de başkan yardımcısıydı,
şimdi ise silahsızlandırma ile ilgili konularda bakan yardımcısıdır.


Ulusal Güvenlik Danışmanı Condaleezza Rice,
birçok noktada Yeni Muhafazakârlarla ortaksa da onlardan değildir. Başkan
Yardımcısı ve Bush’un Savunma Bakanı, en azından 1990’lara kadar Yeni
Muhafazakârlarla birlikte çalıştı ve onlarla aynı görüşleri paylaştı. Savunma
Bakan Yardımcısı Paul Wolşovitz ise Yeni Muhafazakârların en seçkinlerindendir.


1967 Savaşı’ndan sonra İsrail, bu grubun en
temel konularından biri hâline geldi. Onlar her zaman şu inancı taşıdılar: Güçlü
bir İsrail, Sovyet nüfuzu karşısındaki; ondan sonra da Orta Doğu’daki radikal
İslâm karşısındaki ABD’nin stratejik güç noktasıdır. Bu inançlar sonuç
itibariyle şu sloganla özetlenebilir: “İsrail için iyi olan ABD için de iyidir
ve bunun tersi”. Bu anlamda Yeni Muhafazakârlar içinde bu düşünceye karşı sorun
çıkaranları “anti-semitist” olarak tanıtan güçlü bir eğilim bulunmaktadır.
Onlar, Soğuk Savaş döneminde sürekli olarak şu inancı taşıdılar: ABD’yi
bağlayan kayıt ve sınırlara bağlı olmayan bir İsrail, Sovyet politikalarından
kaynaklanan sorunlarla baş edebilecek bir ülkedir. Yeni Muhafazakâr
propagandistler, İsrail’i ABD için bir örnek olarak göstermektedirler.


Bu şekilde ABD, Vietnam Savaşı’nda yaşadığı
yıkımı unutabilecek ve gücünü yeniden toparlayabilecektir. ABD’nin Grenada ve
Libya gibi yerlere yaptığı tek taraşlı müdahaleler, İsrail’in Orta Doğu’da
izlediği tarza benzemektedir.


Yeni Muhafazakârların içinde dikkate değer
sayıda Yahudi varsa da, bunlar daha çok ABD toplumu ve kültürüyle bütünleşmiş
laik Yahudilerdir. Onlar açısından siyasî bir ideal dinin yerine geçmiştir.[90]


İlginçtir ki ABD’deki Yahudilerin çoğu bu Yeni
Muhafazakârların görüşlerine karşı ilgisizdi ve çeşitli dönemlerde yapılan
seçimlerde oylarının yüzde 80 gibi büyük bir çoğunluğunu Demokrat Parti’ye
vermişti. Ilımlı olan ve İşçi Partisi’nin politikalarını benimseyen ABD’li
birçok Yahudi, İsrail’i ABD’nin stratejik bir kazanımı olarak nitelemenin her
iki ülkeye de zarar vereceği inancındadırlar. Çünkü ABD’nin İsrail’e olan
sınırsız desteği, bu ülkedeki toprak karşılığı barışla karşı çıkan diğer kanadı
güçlendirecek ve Arap ve İslâm dünyasındaki Amerikan karşıtı duyarlılıkları
körükleyecektir.


 


“Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi”,[91] Yeni
Muhafazakârların faaliyet merkezlerinden birine aittir. Bu merkez 1997’de
kuruldu. İlkeler bildirisinde, Clinton dönemindeki Amerikan dış politikasına
hâkim olan şartları değiştirmeyi ve “ABD’nin dünya liderliği için gerekli
destekleri sağlamayı” hedef olarak ortaya koydu. Bu bildiride, dış politikada başarılı
olmanın gerekli şartları olarak “Güçlü bir ordu… Amerikan ilkelerini dünyaya
cesaretle yayacak bir dış politika ve Amerika’nın küresel sorumluluğunu
üstlenebilecek bir ulusal liderlik” hususları sayılmaktadır. Bu bildiride
ayrıca, “bunalımlar ortaya çıkmadan ve faciayla sonuçla-nacak tehlikelerle
karşılaşılmadan şartları oluşturmanın gerekliliği” belirtilmekte, yani 2002
yılında oluşturulan ön strateji[92] ya da Bush Doktrini resmiyet kazanmaktadır.
“Askerî bütçenin arttırılması, düşman rejimlere karşı demokrat müttefiklerle
ilişkilerin güçlendirilmesi, dışarıda siyasî ve ekonomik serbestlik idealinin
yüceltilmesi, istenen uluslararası düzenin korunup geliştirilmesi noktasında
münhasıran Amerikan rolü için sorumluluk kabul etmek” bu bildiride yer alan
diğer başlıklardır.


1997 yılında bu bildiriyi imzalayan 25 kişinin
adlarını belirtmek faydalı olacaktır. Jeb Bush (George Bush’un kardeşli,
Florida valisi), Dick Cheney (Bush hükümetinde başkan yardımcısı) Zalmay
Halilzad (Bush’un Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi ve Afganistan özel temsilcisi),
Peter Rodman (şu anki savunma bakanı yardımcılarından), Donald Rumsfeld (şu
anki savunma bakanı), Paul Wolşovitz (şu anki savunma bakanı yardımcısı).[93]


Yeni Muhafazakârlar, 3 Nisan 2002’de (Bush’un
Orta Doğu ile ilgili önemli konuşmasından bir gün önce) en önde gelen
simalarının imzasıyla[94] George Bush’a hitaben bir açık mektup yayınladılar.
Bu mektupta İsrail’le ve genel olarak Orta Doğu bunalımı ile ilgili görüşlerini
açıkladılar. Bu mektupta yer alan hedeflerle, Bush’un 24 Haziran’daki konuşması
arasındaki benzerlikler oldukça dikkat çekicidir. “İsrail’e olan desteğinizden
dolayı müteşekkiriz” cümlelerinin yer aldığı mektupta, özetle şu hususlar yer
almaktadır:


“Sizin şu an mevcut terörizmle çatışma halinde
bulunan İsrail’e verdiğiniz güçlü desteğinizi takdir ediyoruz. Liberal bir
demokrasi olan İsrail, şu an sivillere saldıran canilerden dolayı tehlike
altındadır ve yardıma muhtaçtır.


ABD ve İsrail’in ortak bir düşmanla karşı
karşıya bulunduğundan şüphe edilmemelidir. Her ikimiz de sizin ‘şer ekseni’
olarak tanımladıklarınızın hedefi durumundayız. İsrail, hem bizim müttefikimiz
olmasından dolayı, hem de diktatörlükler denizinin ortasında bir liberal
demokrasi adası olmasından dolayı saldırıya uğramaktadır.


Sayın Başkan, siz terörizme karşı savaş ilan
ettiniz, İsrail de işte bu savaşlı vermektedir.


 


Arafat ve Özerk Yönetim liderliği terörizm
şebekesinin bir parçasıdır. Barış sürecinin ilerleyememesinden dolayı sizi
kusurlu görenler, hata yapmaktadır… Sorun terörizmden kaynaklanmaktadır. Bu
terörizm Arafat ve yardımcıları taraşından himaye edilen, teşvik edilen,
korunan ve birçok noktada da yönlendirilen bir terörizmdir.


Müzakerelerin ürünü teröristler olmamalı ya da
müzakereler, terörizm tehdidi altında sürdürülmemelidir. Böylesi bir durum,
düşmanlarımıza tehlikeli bir sinyal vermek olacaktır. Bu, uygar milletlerin
terörizmle mücadelede gerekli cesarete sahip olmadığı yönünde bir sinyaldir.


ABD politikası artık Arafat’la görüşmesi
yönünde İsrail’e baskı yapmak şeklinden çıkarılmalıdır. Bizler aynı şekilde
Molla Ömer’le ya da Bin Ladin’le de görüşmek için baskı altına girmek
istemiyoruz. Yine bizler, başkalarının el-Kaide’ye malî yardımda bulunmasını
istemiyoruz. ABD de Orta Doğu’da terörizm aygıtının önemli bir parçası hâline
gelmiş olan Özerk Yönetim hükümetine malî yardım yapmamalıdır.


ABD, terörist şebekelerin kökünü kazımak için
savaşan İsrail’i tam olarak desteklemelidir. İsrail’in işli de bizim
Afganistan’daki ya da diğer yerlerdeki işlimiz gibi çok kolay olmayacaktır.


Sayın Başkan, bizler ayrıca sizden Saddam’ın
ortadan kaldırılması planını hızlandırmanızı istiyoruz… Herkes bilmektedir
ki, Saddam, İran ile birlikte İsrail karşıtı terörizmi mâlî açıdan
desteklemektedir.


İsrail’in terörizmle mücadelesi, bizim mücadelemizdir
ve İsrail’in zaferi, bizim zaferimizin önemli bir bölümü olacaktır. Ahlâkî ve
stratejik deliller, terörizme karşı mücadelesinde İsrail’in yanında bulunmayı
zorunlu kılıyor.”[95]


Yeni Muhafazakârların gücü ve nüfuzu, onlara
bütçe sağlayan Bradly, Olin and Scaişe gibi vakıflara dayanmaktadır. Bu
vakıflar, dış politikayla ilgilenmektedir, çok iyi örgütlenmişlerdir ve dış
politikayla ilgili birkaç noktaya yoğunlaşmışlardır. Ayrıca belirtildiğine
göre, askerî sanayi kompleksine de sahiptirler. Onların istekleri genel olarak
şu şekilde özetlenebilir: ABD’nin bir dünya imparatorluğuna dönüştürülmesi,
Soğuk Savaş dönemindekinden çok daha şazla bir askerî bütçenin temin edilmesi,
bir uluslararası jandarma olarak olabildiğince ileri silahların üretilmesi.


İlginçtir ki, bu akımın sözcüleri, Bush’un 24
Haziran’daki konuşmasından sonra bile daha sağcı bir tutumla, bu konuşmaya
ilişkin memnuniyetsizliklerini ifade ettiler. Orta Doğu Kurulu’ndan Daniel
Pipes, verdiği bir mülâkatta Bush’un planını, “ölü doğmuş bir plan” olarak
adlandırdı. Pipes şunları söyledi: “Arafat’ın kenara itilmesi önemli değildir;
çünkü Filistin kamuoyunun önemli bir bölümünün temsilcisidir. O, Saddam
değildir ki, zorla bulunduğu yerden alınabilsin. Önemli olan Filistin kamuoyunu
değiştirebilmektir.” Pipes, ayrıca şunları ifâde etti: “Bush’un planı,
terörizmin Filistinlilerin geneli arasında istenen bir şey olmadığı, Filistin
halkının İsrail’in varlığını kabul ettiği ve yapılacak reformların sorunu
çözeceği yönündeki bir dizi yanlış faraziyelere dayanmaktadır.”[96]


Amerika’daki Filistin lobisi


Amerika’daki Filistin lobisini incelemek bu
kısa yazının sınırlarını aşmakta ve müstakil bir çalışmayı gerektirmektedir.
Fakat bu konu genel bir bakışla ana hatlarıyla ortaya konabilir ve rakip
lobinin faaliyetlerini anlamak açısından faydalı olabilir.


İsrail yanlısı lobi içindeki muhtelif akımlar,
genellikle ABD’nin dış yardımlarına muhalif olan geleneksel muhafazakârlar
örneğinde olduğu gibi; Arap olmayan bazı muhaliflerinin varlığına rağmen,
Amerika’daki aslî rakiplerinin Arap lobisi olduğunun şarkındadırlar.


Amerika’daki Arap ve Müslüman lobisinin
hâlihazırdaki gücü oldukça az ise de, bir gün fiiliyata geçirilebilme imkânı
olan potansiyel güçler dikkate alındığında, İsrail yanlısı lobinin endişeleri
kesinlikle mantıklıdır.


Arap ve Müslüman lobisi bazı faaliyetler
açısından etkinse de, Yahudi lobisinin oldukça gerisindedir. Muhtemelen bunun
en önemli sebeplerinden birisi, Amerika’daki Müslümanların,


Batılı demokrasilerin normal yasal kanallarından
yapılacak siyasî faaliyetlerin etkili ve faydalı olabileceğine inanmamalarıdır.
Doğu kültürü, bu ülkelerin özel şartları sebebiyle insanların zihnine sivil
kurumlar konusunda bilgisizlik ve güvensizlik tohumları ekmiştir. Görünen o ki,
bu kültür, yaşlanan yeni ortamda da zihinlerdeki hâkimiyetini korumaktadır.


Arap lobisinin sorunları ile ilgili olarak,
Amerika’da oturan Arap ve Müslüman sayısınca, birinci dereceden ihtilaf
sayısının bulunduğu söylenebilir. Bu çerçevede onların Amerika’daki sayısının bir
ila sekiz milyon arasında olduğu söylenmektedir. Siyasî olmayan bir anket
kuruluşlundan[97] John Zogby, Amerika’daki Arapların sayısını yaklaşık olarak 4
milyon olarak vermektedir[98] ki, Arap olmayan Müslümanları da bu rakama
eklemek gerekmektedir. Bu noktada Amerika’daki Müslümanlar, sayı bakımından
Amerika’daki Yahudilerle kıyaslanabilir bir nitelik arz etmesine rağmen;
Müslüman toplumun geri olmasının sebebi, iç örgütlenme ve siyasî faaliyetler
açısından henüz genç olmasıdır. John Zogby’nin deyimiyle, Amerika’daki Araplar,
Amerikan siyasî kurumlarını etkileme noktasındaki çabalar açısından henüz ilk
gençlik döneminde bulunmaktadır. John Zogby’nin kardeşli ve Amerikalı Araplar
kuruluşlunun müdürü olan James Zogby, Arap-Amerikan toplumunun ABD medyasındaki
en gündemde olan sözcüsüdür. Onun belirttiğine göre, çok yakın bir zamana
kadar, başkanlık yarışlındaki hiçbir Demokrat aday, Arapların sözlerine kulak
vermek bir yana, Arap gruplarının hiçbirinden seçim yardımı dahi kabul etmeye
yanaşmamıştı. Bununla birlikte Clinton, 1992 yılında bu durumu değiştirdi.
Bunun sebeplerinden birisi, nüfus dokusundaki değişimdi. O dönemde Arap ve
Müslüman nüfus, Calişornia’nın güneyi, New York, New Jersey, San Şrancisco ve
Chicago gibi seçimler açısından önemli olan bölgelerde yoğunlaşmaktaydı.[99]


Bununla birlikte Amerika’daki Araplar,
Müslümanlar arasındaki şimdiye kadar var olan örgütlenme ve siyâsî faaliyet
zaafı, bu ülkedeki Filistin lobisinin genellikle petrol şirketleri ve Arap
diplomatlarıyla sınırlı kalmasına sebep olmuştur. Genel sonuç şu ki, Amerika’da
oturan Arapların çoğunu, Lübnan asıllı Hıristiyan Araplar oluşturmaktadır ve
bunlar da Amerika’daki Arap lobisinin istekleri ve çıkarları konusunda çok
olumlu bir duyarlılığa sâhip değillerdir.[100]


Bizzat bu durum, Arap lobisinin en önemli
sorunlarından biri olan iç ayrılığı yansıtmaktadır. Bu ayrılıklar, iç
ihtilaflar yoluyla Arap ve İslâm dünyasında daha da güçlenmektedir. Amerika’da
oturan Araplar ve Müslümanlar, çok çeşitli kültürlere ve özelliklere sahip, 50–60
İslâm ülkesinden buraya göçmüş kişilerden ya da bu ülkede İslâm’la müşerref
olmuş Amerikalılardan oluşmaktadır. Bunlar genellikle toplumsal ve siyasî
canlılığın çok şazla olmadığı toplumların kültürlerinden beslenmişlerdir ve
geldikleri bu toplumlarda halkla devlet ilişkileri az ya da çok bunalımlıdır.


Bir yandan istibdatçı eğilimler bulunması
sebebiyle Müslüman ülkelerin birçoğunda gönül birliği olmaması, diğer yandan da
orada azınlıkta bulunmaları, Amerika’daki Arapların ve Müslümanların diğer bir
önemli sorunudur. Bu tür etkenler, şimdiye kadar Amerika’daki Müslümanların
orada örgütlü ve etkili siyâsî faaliyetler yapmalarına engel olmuştur.


Bu tür sorunlar, geçen onlarca yıl boyunca,
Arapların Amerika’daki çıkarlarını koruma konusunda genellikle petrol şirketlerine
ve kendi diplomatlarının faaliyetlerine dayanmasına sebep olmuştur. Denildiğine
göre, 50’li yıllarda Suud kralı, Arap diplomatlardan ASPAC lobisine (diğer bir
AIPAC) karşı koyabilmeleri için Arap lobisine malî yardımda bulunmalarını
istemişti.[101] Gözüken o ki, petrol lobisi de 1973’teki petrol krizinden sonra
daha da güçlenmiştir. Bu lobi bazı dönemlerde Washington’da Arap çıkarlarının
savunusunu açık bir şekilde yapmış; şartların müsait olmadığı, petrol
şirketlerinin kamuoyundaki konumlarının zayıfladığı bazı dönemlerde ise sahne
gerisinde kalmayı tercih etmiştir. Bu şirketlerin desteği bugüne kadar malî
yardımda bulunmak, resmî makamlara baskıda bulunmak ve Arapların hükümetten
taleplerini desteklemelerini sağlamak üzere çalışanlarına ve hissedarlarına
mektuplar göndermek gibi çeşitli şekillerde gerçekleşmiştir.


Deyim yerindeyse bu petro-diplomatik lobi,
Arapların 1972 yılına kadarki tek lobisiydi. Ta ki Richard Shadyac’ın o yıl
“Amerikan Arap Ulusal Birliği”[102]ni kurmasına kadar… “Ulusal İsa Kiliseleri
Konseyi”[103] gibi Arap ve Müslüman olmayan bazı akımlar da İsrail’e karşı
olmalarından dolayı Filistinlileri desteklemişlerdir. Bu cümleden, söz konusu
Konsey, 1980 yılında bir Filistin devletinin kurulmasını istedi. Jesse Jackson,
Arap lobisinin desteklediği Amerika’daki tek başkan adayıydı. O, Araplara ve
Filistinlilere olan ilgisini açıkça ortaya koyuyordu. Arafat’la görüşmenin tabu
sayıldığı dönemde onunla görüşmüştü. Jackson, sonunda Arapların seçim yardımını
alabilmişti.


Arap yanlısı lobinin birtakım özellikleri
vardır. Birincisi, faaliyetlerinin genellikle reaktif yönü bulunmaktadır. Yani
bu lobiler daha ziyade Arap yanlısı tasarı ve planları gündeme getirmek yerine,
İsrail yanlısı plan ve tasarılara karşı çıkmaktadır. İkincisi de, Amerika’nın
kendi çıkarlarını yürütmek için yaptığı önceki girişimlerden istifade
etmektedir.


Bu lobiler taraşından, 1981’de AWACS’ların
Arabistan’a satışlı konusundan başka herhangi bir konuda özel bir tepki ortaya
konmamıştı. Amerika’daki Yahudi lobisi, Amerika’nın Arap ülkelerine silah
satışlına ve bu ülkelerde yatırım yapmalarına çok fazla muhalefet etmemişler ve
böylece Amerikalı şirketlerin çıkarlarını tehdit etmemişlerdi.


Filistin yanlısı lobiler de tıpkı Yahudi
lobileri gibi, kendi temellendirmelerini Amerikan ulusal çıkarlarına
dayandırmıştır. Onlar, İsrail’i desteklemenin Amerikanın ulusal çıkarlarını
tehlikeye attığını; İsrail’e yapılan yardımların ödenen vergileri heba etmek
demek olduğunu; Amerikan çıkarlarının Araplara yakınlaşmakla temin edileceğini
vs. propaganda etmektedirler.


Bununla birlikte sıkı ve şiddetli bir rekabetin
bulunduğu hiçbir seçimin sonucunu etkileyememiş olmaları, Arapların en temel
sorunudur. Sadece bu bile, seçimlerle herhangi bir makama ulaşmak peşlinde olan
kişilerin bunları çok şazla ciddiye almamalarına sebep olmaktadır.


Bu durum da, onların ABD Kongresi’nde zayıf
kalmalarıyla sonuçlanmaktadır. Amerikan Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğu
Lübnan asıllı olan beş Arap üye bulunmaktadır. Buna karşın onların Senato’daki
varlıkları sıfırdır. Bu durum, Filistin yanlılarının Kongre üyeleri ile olan
temasları için de geçerlidir. Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler
Komitesi Başkanı Henry Hyde, Orta Doğu ile ilgili konularda İsrail yanlısı
grupların sürekli olarak kendisine müracaat ettiğini; ama Amerikalı Arapların
ya da Amerikalı Müslümanların ona çok şazla müracaat etmediklerini
söylemektedir.[104]


 


Filistin davası, sol akımlarla Amerikan
medyasının bir bölümü arasında taraftara sahipse de, 11 Eylül’den sonra bunu
gündeme getirip propaganda etmek oldukça zorlaşmıştır. Şüphesiz, ırk temelinde
onların teröristlere para toplamakla suçlanması, işleri daha da
zorlaştırmaktadır.


Amerika’daki İsrail yanlısı lobinin nüfuzu şu
sıralarda zirvede bulunuyorsa da, şüphesiz Müslümanların bu potansiyel lobisi
yüksek bir güce sahiptir ve uygun şartlar altında parlak bir geleceğe sahip
olabilecektir.


Amerika’daki Müslümanların nüfusu, diğer din
mensuplarına oranla daha hızlı artmaktadır. Bu artış hem yeni göçlerle hem de
yüksek orandaki doğumlarla olmaktadır. Ayrıca son dönemlerde Müslümanlar
arasında sivil toplum kuruluşlarına ilgi de artmıştır. Müslümanların siyasal
veya kişisel taleplerini dile getiren örgütlerin faaliyetleri de gittikçe
artmaktadır. Bu durum “Yahudi- Hıristiyan” kültür yapısı tekelini kırmakta,
onun yerine İslâm’ı koymaktadır.


Öte yandan dünyadaki bugünkü iletişlim devrimi
de Müslümanların Amerikan toplumuna olan entegrasyonunu azaltmıştır. Telefon,
faks ve internet yoluyla ana yurtlarla olan irtibat daha da kolaylaşmış, ana
yurtlara yapılan seyahatler de ucuzlamıştır.


Geçmişte ya da yakın geçmişte Amerika’ya göçmüş
olan Müslümanlar, kendi yerel toplumlarıyla teması koruma konusunda daha
isteklidir. Şüphesiz bu şartlar, Müslümanlar için 19. ve 20. yüzyılda sahip
olduklarından daha şazla imkânlar yaratabilir.


Elbette bu durum sadece Müslümanlar için
geçerli değildir. Amerika’daki tüm göçmen toplumlar da aynı şekildedir. Bu
durumda Amerikan toplumunun göçmenleri bünyesine çekip eritme yönündeki yüksek
kabiliyetine işâret eden “melting pot” teriminin hâlâ geçerli olup olmadığı
sorusu gündeme gelmektedir. Öte yandan son dönemlerde göç edenlerin niteliği de
19. ve 20. yüzyıllarda göç edenlerinkine göre dikkate değer bir farklılık arz
etmektedir. Geçmişte göçmenler, genellikle Batı ve Doğu Avrupa ile Rusya’dan
gelmekteydiler ve onların çoğu da Yahudi’ydi.


Son dönemlerde ise göçmenlerin çoğu Latin
Amerika ülkeleriyle aralarında İslâm ülkelerinin de bulunduğu diğer üçüncü
dünya ülkelerinden gelmektedir. Yeni göçmenlerin çoğu, Yahu-di tarihî
geçmişlini bilmeyen ve onların duyarlılıklarına sahip olmayan kişilerdir. Onlar
hakkında olumsuz bir yargıya sahip ol-masalar da en azından bu konuda
nötrdürler.


 


Bu göçmenler, Avrupa’da Yahudilerin katliama
tabi tutulduğu vs. gibi propagandaların etkisinde değildirler. Amerika’daki
Yahudiler konusundaki tek yargıları, Yahudilerin hak etmedikleri halde
Amerika’daki beyaz kesimin en zengin ve en nüfuzlu kişileri olduğudur. Bugün az
bir ücretle Yahudilerin hizmet işlerinde çalışan İspanyol kökenliler, ileriki
yıllarda Amerikan nüfusunun dörtte birini teşkil edecektir (Onların nüfusları
1970’te 800 bin iken bugün 9 milyona ulaşmıştır). Ayrıca bunlar, Yahu-dileri
İsa Mesih’in katilleri olarak gören geleneksel Katolik mezhebi öğretilerinin
etkisindeki Katoliklerdir.


Amerika’da hızla çoğalan diğer dinî gruplara
oranla, Yahudi nüfus artışı sıfırdır. Diğer bir deyişle, Amerika’daki
Yahudilerin sayısı hem mutlak olarak hem de diğer gruplarla mukayeseli olarak
düşünüldüğünde gittikçe azalmaktadır.


Yahudi nüfusun yaşlılığı, onların diğer dinî
gruplarla evlen-meyi ve diğer dinlerden kendi dinlerine geçişli hoş
görmemeleri, Yahudilerin Amerikan toplumu ve kültürü içinde erimelerini
hızlandıran önemli etkenlerden biridir.[105] Bu da Amerika’daki Yahudi toplumunu
tehlikeyle yüz yüze getirmektedir.


Kamuoyu araştırmalarının sonucuna göre, genç ve
dindar ol-mayan Yahudiler, İsrail konusunda daha az duyarlıdır. Ayrıca genel
olarak Yahudilerin sinagog ve dinî okullar gibi Yahudi kurumlarına katılımı
dikkate değer oranda azalmıştır.


Amerika’daki Yahudiler arasındaki küçük bir
azınlık, aşırı dinî tezahürlere sahipse de çoğunluk, bunlardan tamamen
şarklıdır.


ine anket verilerine göre Amerika’daki
Yahudiler, bu ülkedeki diğer din mensuplarına göre daha az dindardır.[106]


Binaenaleyh, Yahudilerin aleyhine ve diğer
grupların ve bu cümleden Müslümanların lehine bir seyir izleyen demografik
etkenler, tek başlına bu ülkedeki siyasal yapıyı değiştiremez.


Diğer toplumsal grupların bu ülkedeki nitelik
değişiminde oynayacağı rol, düşlünce ve siyasal örgütlenme gibi etkenlere bağlı
olacaktır.


ÖZEL BÜRO


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet