Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

ULUSLARARASI İLİŞKİLERDE
İKİ TEMEL YAKLAŞIM : REALİZM VS. İDEALİZM


KAYNAK : http://politikaakademisi.org/2014/05/22/uluslararasi-iliskilerde-iki-temel-yaklasim-realizm-vs-idealizm/


Uluslararası
İlişkiler disiplininde küresel sistemin işleyişini ve devletlerin bu sistem
içerisindeki hareket biçimlerini açıklayan iki temel teori bulunmaktadır.
Bunlar Realizm ve İdealizm ya da diğer adıyla Liberalizm’dir. Bu yazıda Prof.
Dr. Haydar Çakmak’ın Uluslararası
İlişkiler “Giriş, Kavram ve Teoriler”
kitabından[1] özetle bu iki
temel yaklaşımı ve birbirleriyle olan benzerlik ve farklılıklarını sizlere
özetlemek istiyorum.


1. Realizm:


Realizm veya
Gerçekçilik felsefi-siyasi kökleri antik Yunan’a hatta Sun Tzu’ya kadar götürülebilecek
olan ve özellikle II. Dünya Savaşı sonrası çok popüler olan bir Uluslararası
İlişkiler teorisidir. Thucydides, Makyavel, Hobbes gibi düşünürler Realizm’in
öncüsü kabul edilebilirler. Realizm İdealizm’in ideallerinin I. Dünya Savaşı
sonrasında başarısız olması sonucu buna tepki olarak ortaya çıkmış ve dünyada
kabul görmüştür. Realistler, İdealistleri ütopyacı olmakla suçlamış ve gerçekte
ne olduğuyla değil, ne olması gerektiğiyle ilgili oldukları için dünyayı
anlamakta yetersiz kaldıklarını iddia etmişlerdir.


Modern
Realizm’in en önemli kurucusu Hans Morgenthau’dur. Morgenthau, II. Dünya Savaşı
sonrası oluşan konjonktürde uluslararası politikanın güç açısından tanımlanan
ulusal çıkara dayalı objektif ve evrensel kurallarla yönetildiğini savunmuştur.
Morgenthau’ya göre uluslararası politika bir güç mücadelesidir. Morgenthau’ya
göre Realizm’in 6 önemli ilkesi bulunmaktadır. Bunlar şöyle sıralanabilir;


1-)
Uluslararası politika evrensel ve objektif kurallar tarafından yönetilmektedir
ve bu kuralların kaynağı insan doğasıdır. Realistlere göre insan doğası
İdealist veya Liberallerin belirttiği gibi iyi değildir. İnsanlar tam tersine
bencil canlılardır ve çıkarlarının peşinde koşmaktadırlar.


2-)
Ulusal çıkarlar güç perspektifinden tanımlanmalıdır. Devletlerin amacı
güçlerini arttırmaktır, dolayısıyla hareketlerini bu bağlamda değerlendirmek
gerekir.


3-)
Güç açısından çıkarlar sabittir ve değişmez, ancak çıkarın içeriği ve bu çıkarı
gerçekleştirmek için uygulanması gereken politikalar zamana ve içinde bulunulan
kültürel ortama göre değişiklik gösterebilir.


4-)
Moral-ahlaki değerlerin uluslararası politikada herhangi bir etkisi yoktur.


5-)
Uluslararası politika, ekonomi ve hukuk gibi alanlardan farklı otonom (özerk)
bir alandır ve esas olan devletlerin askeri-siyasi gücü ve çıkarlarıdır.


6-)
Uluslararası politikayı şekillendiren temel aktörler ulus-devletlerdir.
Uluslararası ya da ulusüstü yapılar etkisizdir.


Klasik
Realizm’e Liberalizm’den gelen yoğun eleştiriler sonrası Neo-Realizm akımı
ortaya çıkmıştır. Kurucusu 1979 yılında yazmış olduğu Uluslararası Politika Teorisi (Theory
of International Politics)
[2] kitabı ile Kenneth Waltz’dur. Waltz
bu eserinde klasik Realizm’in eksikliklerini gidermeye çalışmış ve Klasik
Realizm’in sadece ulus devletler üzerinde yoğunlaşması geleneğini değiştirmeye
çalışmıştır. Waltz’a göre devletler kadar sistemin geneli de uluslararası
politikayı analiz etmek için iyi incelenmelidir. Waltz uluslararası siyasi
yapıyı üç temel boyutta tanımlamaktadır;


1-)
Uluslararası sistem anarşiktir ve ülkelerin içyapıları gibi belirgin değildir.
Sistem kendi kendine oluşur ve devletlerin temel amacı ayakta kalabilmektir.


2-)
Devletler sistemin temel aktörleridir. Uluslararası ve ulusüstü yapılarda da
devletler kendi çıkarlarını savunurlar.


3-)
Devletler farklı özelliklerine rağmen sistemde fonksiyonel olarak aynıdırlar
sadece kapasiteleri farklıdır.


Uluslararası
sistemin anarşik yapısı nedeniyle devletler arasında işbirliği olasılığı
azalmaktadır. Böyle bir sistemde devletler sadece kendilerine güvenmek
zorundadırlar.  Zira devletler herhangi bir işbirliği durumunda mutlak
kazançlarını değil göreceli kazançlarını düşünmektedirler. Göreceli kazançla
kastedilen işbirliği nedeniyle karşı tarafın kazancı ve o ülkenin kazancı
arasındaki dengedir. Bu nedenle bir devlet ancak diğer devletten göreceli
olarak daha çok kazandığı veya eşit ölçüde kazandığı zaman işbirliğine
yanaşmalıdır. Böyle zor bir sistemde doğal olarak devletlerin kendilerine
yeterli ve her tehlikeye karşı güçlü olmaları gerekmektedir.


2. İdealizm (Liberalizm):


Liberalizm veya
İdealizm köklü bir siyasal ideoloji olup, temellerini John Locke, John Stuart
Mill, David Hume, Adam Smith, Montesquieu, Voltaire, Immanuel Kant gibi
düşünürlerden alır. Tarihsel olarak Avrupa’da yükselen burjuvazinin
aristokrasinin ayrıcalıklarını kısıtlamasıyla ortaya çıkmış ve burjuva
demokrasisini getirmiştir (sınırlı oy hakkı, Cumhuriyet, laiklik,
parlamentarizm vs.). İdealizmin insan doğası hakkında olumlu görüşleri
bulunmaktadır. Birey hak ve özgürlüklerini siyasal iradesinin temeline
koymaktadır. Bu yaklaşımda bireylerin akılcı oldukları varsayılır. Bireyler
gibi devletler de rasyonel-akılcı olabilirler ve barışa rahatlıkla
ulaşılabilir. İdealizm, serbest piyasa ekonomisi modeline dayanır ve bu anlamda
bireyciliği nedeniyle altta kalanın canı çıksın anlayışına dönüşebildiği için
kimi çevrelerce eleştirilir.


Bir dünya
görüşü ve ideolojik olarak Liberalizm, Uluslararası İlişkiler disiplinindeki
birçok teoriyi derinden etkilemiştir. Bunlardan ilki, I. Dünya Savaşı
sonrasında yeni bir dünya düzeni kurma çalışmaları sırasında ortaya çıkan ve
zamanın ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın öncülüğünü yaptığı İdealizm teorisidir.
I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bu akım büyük ölçüde Alman filozof
İmmanuel Kant’ın düşüncelerinden etkilenmiştir. Kant’ın Demokratik Barış
Teorisi uyarınca, dünya sisteminde demokratik ülkelerin birbirleriyle
savaşmayacağı öngörülüyordu. İmmanuel Kant’a göre uluslararası kanunların hüküm
süreceği özgür devletlerden oluşacak bir dünya federasyonu kurulursa sürekli
barışa ulaşılabilirdi. Bu nedenle İdealizm; ulusal alanda otoriter-mutlakıyetçi
rejimler yerine demokrasinin yerleştirilmesi ve uluslararası sistemde gizli
diplomasi yerine açık diplomasinin geliştirilmesi, uluslararası hukukun güçlendirilmesi
ve yeni uluslararası kurumların kurulması hedeflerine ulaşmak istiyordu. Bu
doğrultuda ulaşmak istediği idealler vardı ve zaten tam da bu nedenle İdealizm
olarak adlandırılıyordu. Bu yaklaşımda, I. Dünya Savaşı’na neden olarak
demokratik olmayan ülkeler görülüyor ve bu ülkeler demokratik olduğu iddia
edilen ülkeler tarafından paylaştırılarak bu ülkelere ağır koşullar empoze
ediliyordu.


İdealistlere
göre uluslararası ilişkiler sadece güçle belirlenmiyor, uluslararası hukuk,
moral değerler ve uluslararası örgütlerin de uluslararası politikanın
belirlenmesinde etkili olduğu ve olması gerektiği düşünülüyordu. Yine
İdealistlere göre güç politikaları ve Realist yaklaşımlar savaşlara neden
oluyordu. Oysa insan Liberal öğretide belirtildiği gibi (John Locke) özünde iyi
bir canlıydı ve doğru koşullar oluşursa uluslararası politika da dostça bir
ortamda yürütülebilirdi. Bu nedenle I. Dünya Savaşı sonrasında ABD, İngiltere
ve Fransa önderliğinde Milletler Cemiyeti kurulmuştur. ABD Başkanı Wilson,
Milletler Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük ederek, kolektif savunma yerine
kolektif güvenlik ilkesine dayalı yeni bir kurumsallaşmaya gidilmesine ön ayak
olmuştur. Milletler Cemiyeti’nin temel amacı yeni bir kolektif güvenlik sistemi
kurarak, ulusal çıkarlarını genişletmek adına daha küçük devletlere saldıran
devletleri engelleyebilmekti. Ancak bu yaklaşım daha çok I. Dünya Savaşı
mağluplarına yönelik olarak gerçekleşiyor, savaşın galiplerinin
imzalattırdıkları ağır ateşkes ve barış antlaşmalarının yeni sorunlara neden
olacağı görmezden geliniyordu. Kolektif güvenlik sistemine göre, eğer herhangi
bir devlet başka bir devletin saldırısına uğrarsa, Milletler Cemiyeti’ne üye
devletler bir araya gelerek ya saldırıyı caydıracak, eğer saldırı
gerçekleşmişse de güçlerini birleştirerek saldırganı püskürtmeye
çalışacaklardı. Bu düşüncenin altında yatan temel felsefe siyasal şiddeti
ortadan kaldırmaktı. Milletler Cemiyeti’nin başarısı, aslında ABD’nin
izolasyonist (içe kapanmacı) politikalarından vazgeçerek dünya liderliğine soyunmasına
bağlıydı. Ancak gerek savaş sonrası imzalattırılan haksız antlaşmaların
toplumlar üzerindeki negatif etkileri, gerekse 1929 Buhranı ve sonrası ABD’nin
içe kapanmacı politikalarını sürdürmesi nedeniyle Milletler Cemiyeti ve
kolektif güvenlik politikaları başarılı olamadı. Türkiye Cumhuriyeti ve
özellikle de Sovyetler Birliği gibi iki yeni ve güçlü devletin kurulması da
Batı dünyasının planlarını altüst eden gelişmelerdi.


Uluslararası
İlişkiler disiplininde ilk büyük tartışma 20. yüzyılın ilk on yıllarında işte
bu prensipler etrafında İdealistler ve Gerçekçiler (Realistler) arasında
gerçekleşiyordu. II. Dünya Savaşı sonrası Realizm ve Kritik Teori (Marksizm)
dünyaya hâkim olurken, 1970’lerde itibaren neo-liberalizm gündeme gelmeye
başlamıştır. Neo-liberalizm,1970’lerde Chicago Üniversitesi’nden Friedrich Von
Hayek ve Milton Friedman gibi akademisyenler tarafından geliştirilen teoriler
bütünüdür (Chicago Okulu). 1973 Opec Petrol Krizi sonrasında Batı dünyasında
güçlenmiş ve devletin yeniden küçültülmesini savunmuştur. Bu iki düşünüre göre
devlet elini sağlık ve eğitimden bile çekmeli ve her şey piyasaya
bırakılmalıdır. Neo-liberalizm güçlendikçe özelleştirme yaygınlaşmış ve
devletler küçültülmüştür. Bu sayede kimilerine göre vahşi kapitalizme geri
dönüş yaşanmış ve dünyada sık sık ekonomik krizler yaşanmaya başlamıştır.
Neo-liberalizm, dış politikada da Soğuk Savaş’ın bitmesine rağmen barış ortamı
sağlayamamış ve dünyayı birçok etnik çatışmaya ve felakete sürüklemiştir.



İdealistlerin
temel görüşleri ise şunlardır;


1-)
İdealistler Realistlere karşı ulus devlet ve ulusal çıkarların dış politikayı
belirleyen tek aktörler olduğunu reddediyor ve uluslararası ve ulusüstü
yapıları (Milletler Cemiyeti vb.) ve bir devlet içerisindeki farklı grupları
(etnik-mezhepsel azınlıklar, stö’ler vs.) ve bireyleri de ön plana
çıkarıyorlardı.


2-)
İdealistler ulus devletin her zaman kendi çıkarları doğrultusunda rasyonel
(akılcı) kararlar alan aktörler olduğunu reddediyorlardı. Dahası devletlerin
sabit politika tercihleri de yoktu.


3-)
İdealistler sadece güvenlik meseleleriyle (yüksek politika) değil ekonomik
gelişme ve siyasal özgürlükler (alçak politika) konusunda da çalışmalar
yapıyorlardı.


4-)
İdealistlere göre barış, kendi kaderini tayin hakkı (self-determinasyon) gibi
ahlaki değerler de dış politikada var olmalıydı.


5-)
Uluslararası politika sadece rekabet ve güçten ibaret değildir, devletler
işbirliği de yapabilir.


3. Realizm vs. İdealizm


Realizm ve
İdealizm’in temel değerlerini bir tablo ile şöyle anlatabiliriz.


Yrd. Doç. Dr. Ozan ÖRMECİ


[1] Satın almak için; http://www.idefix.com/kitap/uluslararasi-iliskiler-haydar-cakmak/tanim.asp?sid=NI009ZDUB7OFU83DV8M7.


[2] Satın almak için; http://www.amazon.com/Theory-International-Politics-Kenneth-Waltz/dp/1577666704.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış