• PENTAGON DOSYASI : Hollywood-Pentagon Aforizmaları
  • Yayın Tarihi : 5 Ekim 2017 Perşembe
  • Kategori : ULUSLARARASI EMNİYET VE GÜVENLİK KURUMLARI


LİNK : http://www.derindusunce.org/2016/02/02/hollywood-pentagon-aforizmalari/

Hollywood-Pentagon Aforizmaları

·         Türkiye bir bağımsızlık savaşı veriyor. Asker ve polisin silahlı mücadelesi kadar önemli olan bir cephe de bilgi cephesidir.

·         Beyin yıkama ve psikolojik harp tekniklerine karşı koyabilmenin tek yolu bilgilenmek. Ancak bu yolla korkutma ve kışkırtmalara direnebiliriz.

·         Cahil kalanlar « yandaş » olarak da tehlike arz ediyor. Üzerimize gelen gücün çok uluslu olduğunu, finans ve enerji ayaklarının önemini herkes anlamalı.

·         Bu tarz bir saldırıya maruz kalan ilk ülke değiliz. Güney Amerika’da bir çok darbe bu yolla yapıldı.

·         ABD içindeki bazı güçler; CIA’nın bir bölümü, bazı büyük şirketler ve ordu subayları işin içinde. Finans ve medya patronları işin içinde.

·         Komplo teorisi gibi mi geldi? 4 ABD başkanı öldürmüş bir çeteden bahsediyorum: Abraham Lincoln James A. Garfield, William McKinley ve John F. Kennedy!

·         Buna ek olarak 20’den fazla suikast denemesi ve bir o kadar da suikast olduğundan şüphelenilen ölüm. Her seferinde deliller kaybolmuş!

·         Ne zaman bir ABD başkanı bankaları, orduyu, silah ticaretini kontrol etmek istese öldürülmüş yahut bizim çapulcu tarzı ayaklanma çıkmış.

·         ABD dünyanın en saldırgan ve çok insan öldüren devleti. Buna rağmen herkes ABD’de çalışmak, okumak istiyor. Neden?

·         1950’lerden beri sonsuz zenginlik ve fırsatlar ülkesi olarak sunulan Amerika’ya en başta içinde yaşayanlar direnmeliydi. Direnmiyorlar. Neden?

·         ABD’nin bir yeryüzü cenneti olmadığını Amerikalılar da biliyor ama yoğun ve zekice planlanmış bir beyin yıkama içindeler.

·         Meselâ 2 Ağustos 1990′da Irak ordusunun Kuveyt’e girmesi Amerikan halkına acil bir millî güvenlik sorunu olarak anlatıldı. Bu durum onlara meşru müdafaa gibi anlatıldı. Sanki Irak birlikleri ABD’ye girmek üzereymiş gibi.

·         ABD ordusu insanların, şehirlerin üzerine 88.500 ton bomba atmıştı. Asker sivil ayırd etmeden yapılan bu katliam ne ilk ne de sondu.

·         Halkın her zokayı bu kadar kolay yutması basit bir medya kontrolüyle açıklanamaz. İnsanların bazı şeyleri hemen kabul etmesinin bir sırrı var. Nedir?

·         ABD ordusu, 1965-1973 yılları arasında “Komünizm tehlikesini durdurmak için” Vietnam’da yaşayan insanların üzerine 6 milyon ton bomba attı.

·         Irak’a atılan bombalar 2ci dünya savaşında bütün cephelerde atılan bombaların 3 misliydi. ABD halkı nasıl susturuluyor?

·         Bunu anlamak için ilk etapta ABD’nin 2ci Dünya Savaşı’na girdiği günlere dönmek gerekiyor. Sene 1941, yani 6 yıl sürecek bu küresel savaşın 3cü yılındayız, kimin kazanacağı henüz belli değil.  Amerikan halkı savaşa şiddetle karşı.

·         Savaşa girmek isteyen başkan Franklin Roosevelt ve endüstri patronları halkı “ölmeye ve öldürmeye ikna etme” konusunda sıkıntı çekiyor.

·         Rastlantı(!) bu ya, 1941 yılı sonunda 11 Eylül saldırısına benzer, bahane üretici bir mucize(!): 7 Aralık 1941‘de Japon ordusu Pearl Harbour’a saldırıyor, 2400 ölü. Tabi sonra savaş ilanı vs.

·         Tuhaf bir şey oluyor bundan sonra: 1942 senesinde başkan Franklin Roosevelt en ünlü sinema yönetmenlerini Beyaz Saray’da bir salonda topluyor: John Ford, Franck Capra vs

·         Sonra Roosevelt bu adamlara 10 kadar propaganda filmi sipariş ediyor. Yine aynı günlerde Pentagon Hollywood’da bir irtibat bürosu açıyor.

·         Halkı savaşmaya ikna edecek ya… Franck Capra o dönemde “Why We Fight” (=Niçin savaşıyoruz?) adlı bir dizi film çekiyor:

 

Korkutucu bir soru soralım şimdi. Hollywood-Pentagon işbirliği sadece 2ci dünya savaşı için miydi yoksa hâlâ devam ediyor mu?

Meselenin dedikodudan ibaret olmadığını anlatabilmek için birkaç kaynak tavsiye edelim; isteyen araştırıp okusun:

·         Evet… Az önceki soruya dönelim, ABD sineması sanat mıdır yoksa Amerikan hayranlığını arttıran, savaşı sevdiren bir beyin yıkama makinesi mi?

·         Kendinize şunu sorun: Son yıllarda gördüğünüz Hollywood filmleri ABD dış politikasını destekliyor mu?

·         Cevap: 11 Kasım 2001′de yani 11 Eylül saldırısından tam 2 ay sonra Hollywood’da Jack Valenti ve Karl Roove‘un da katıldığı, ordunun beklentilerinin sanat(!) dünyasına “tavsiye” edildiği bir toplantı yapıldı.

·         Jack Valenti ve Karl Roove neden önemli? Cevap:

·          

  • Valenti politik danışmanlık ve lobicilik yapan Weekley & Valenti şirketinin kurucusuydu. J-F. Kennedy’nin öldürülmesinin ardından başkanlık görevini üstlenen Lyndon Johnson‘un özel danışmanı oldu. 1966′da Walt Disney Pictures, Columbia Pictures (Sony Corporation), Paramount Pictures, (Viacom), 20th Century Fox (News Corporation), Universal Studios (NBC Universal), Warner Bros. (Time Warner) şirketlerini temsil eden MPAA (Motion Picture Association of America) birliğine başkanlığına getirildi.
  • Rove ise G.W. Bush’un danışmanı ve Office of Political Affairs, the Office of Public Liaison, ve White House Office of Strategic Initiatives‘in yöneticisiydi. Beyaz Saray‘dan ayrıldığından beri Fox News, Newsweek ve Wall Street Journal gibi medya kuruluşlarında politik danışmanlık yapıyor.
  • Sinemacıları, asker ve bürokratları bir araya getiren bu toplantılarla birlikte ABD’nin ideolojik düşman tarifi yaptığı iki önemli kanun var, öcü komünizm ve öcü terör (=İslâm) :
  • National Security Act (26 Temmuz 1947)
  • Patriot Act (26 Ekim 2001)

·         Ayrıca unutmayalım, Amerikan sineması Charlie Chaplin ve Orson Welles gibi istisnalar dışında sanat değil bir endüstridir. Senaryo vs piyasaya göre şekillenir.  Para önemlidir. Ordu / devlet sübvansiyonu gereklidir.

·         11 Eylül saldırısından 4 gün sonra kürsüye geçen G. W. Bush “we are so good…” diyordu. (biz öyle iyiyiz ki, kim bizim kötülüğümüzü istemiş olabilir?)

·         Bir başka deyişle; eğer birisi iyiliğin ta kendisi(!) olan ABD’nin kötülüğünü istediyse o ancak kötülüğün ta kendisi olabilir! “Ya bizden yanasınız ya da bize karşısınız!”

·         Bush’un “Axis of Evil” (şeytan/kötülük ekseni) dediği Irak, İran, Kuzey Kore ya da Huntington‘un uygarlıklar çatışması tezi daha iyi anlaşılıyor.

·         Yeri gelmişken bir örnek daha verelim: “Take my Breath away”isimli romantik parça ile akıllarda yer eden Top Gun filminin çekimi için Amerikan Deniz Kuvvetleri USS Enterprise (CVN-65) isimli uçak gemisini ödünç verdi. Deniz Kuvvetlerinin pilot bulmakta zorluk çektiği bir dönemdi. Vietnam kompleksi insanları askerlikten soğutmuştu. Teknolojinin, pilotların “özgür” cinsel hayatının ve ordunun “yüceltildiği” film Vietnam yenilgisinin utancını unutturmada etkili oldu. Sinema salonlarının çıkışına yerleştirilen kayıt büroları Deniz Kuvvetlerinin insan kaynakları sorununu çözdü. 1986 yapımı olan filmin baba ve oğul Bush gibi savaşçı bir başkan olan Ronald Reagan’ın dönemine (1981-1989) denk gelmesi ayrıca dikkate değer. Yine Regan’ın Hollywood’dan gelen bir aktör olması ve başkanlığı sırasında “Yıldız Savaşları” gibi aşırı pahalı askerî projelere büyük kaynaklar aktarması düşündürücüdür.

·         Amerikan filmlerinde daima bir bayrak görünür, daima kiliseye gidilir ve filmin sonunda kötü adamı tepeleyenler askerler olur.

·         Amerikalının devletiyle ordusuyla bölünmez bir bütün olduğu saplantısını pekiştiren film çoktur.

·         İkinci dünya savaşında öcüler Alman ve Japon. Soğuk savaşta Ruslar ve müttefikleri. Komünizmden sonra Müslümanlar öcü oldu.

·         Tabi şu sorgulanabilir: Halk neden gerçeği aramıyor? Neden sinema ekranlarında, medyada gösterilenler gerçekleri unutturabiliyor?

·         Acı “gerçek” şu ki artık insanlık yaşadıklarına değil gördüklerine önem veriyor. Görünen var, varsa görünür.

·         Vietnam filmleri utanç verici bir tarihi kafalardan silip “şerefli” bir şeyler yazmak için yapıldı. Başarılı da oldu.

·         Amerikan’ın yaptığı katliamları sadece Amerikan halkına değil bütün dünyaya “haklı” göstermek için de işe yaradı sinema. Meselâ Vietnam’da katliam yapan Amerikan askerlerinin sivilleştirildiği, insanlaştırıldığı birçok film yapıldı. Uncommon Valor (1983) veya Missing in Action (1984)  gibi ürünler arasında en ünlülerinden biri  First Blood (1982) oldu elbette. « Zavallı » bir komandonun savaşta çektiği acıları ve ülkesinin ona sırt çevirmesini « anladık » ve üzüldük iyi insan Rambo için. Rambo sayesinde Vietnam’da Amerikalıların öldürdüğü yüzbinlerce sivili unuttuk, bütün savaşın bir avuç “iyi insan” Amerikalının omuzlarına yüklendiğine inandık.

·         Soğuk savaşın bitişiyle yeni korkular, görünmez düşmanlar üretilmeliydi. Artık tehditler Japonlar ya da Komünistler gibi görülebilir ve öngörülebilir olmaktan çıktı. Tehdit her yerde ve görünmez oldu. Önleyici savaş yapmak kaçınılmaz. Bunu ise ancak Putsal Devletimiz (ordusuyla) yapabilir! İslâm ve/veya genel olarak terörizm yaşam biçimimiz için en büyük tehdittir. Yeni bir haçlı seferi başlatmalıyız. Araplar ve diğer Müslümanlar bizim kötülüğümüzü istiyor. Hâlbuki biz onlara sadece iyilik yaptık bugüne kadar. (“We are so good” [G.W. Bush]) Bu kategoride ilk akla gelen filmler arasında John Travolta’nın teröristlere karşı teröristçe savaştığı Swordfish (2001) ,George Clooney’in oynadığı The Peacemaker (1997), teröristlerce çalınan bir atom bombasının ABD’nin Baltimore şehrinde patladığı The Sum of All Fears (2002) sayılabilir.

·         Amerikan Millî güvenlik sineması bu ülkede milliyetçiliği ve militarizmi ayakta tutmak için kullanılan en güçlü propaganda aracı.  Amerika’da yaşayan sıradan insanların zihinlerinde gazete veya kitaplardan çok daha güçlü bir iz bırakır sinema. Neden?

  • Sinema tekniği sayesinde patlamaların, yaralanma ve ölümlerin “güzelleştirilmesi” (anlaşılır, kabul edilebilir hale getirilmesi)
  • Bir kaç hafta içinde milyonlarca insanın aynı salonlara toplanarak aynı görüntüleri izlemesi,
  • Filmi seyrederken izleyicilerin aynı anda korkup aynı anda gülmesi, duygulanması,
  • Filmin arkasından piyasaya sürülen bilgisayar oyunu, DVD, t-shirt vb ürünler ile zihinlerde yaşatılması…
  •  gibi etkenlerle sinema insanların hafızasında bir eğlence aracı olmanın çok ötesine geçebiliyor. Vietnam savaşı örneğinde olduğu gibi Amerikalıların “içtimaî hafızası” gerçek tarih ile tamamen zıt bilgilerle(!) doldurulabilmektir.