Doç Dr. Murteza HASANOĞLU : ALPARSLAN TÜRKEŞ VE TÜRK BİRLİĞİ


4 Nisan 2020


(MHP’nin Kurucu Genel Başkanı Alparslan
Türkeş 23. Ölüm yıldönümünde anılıyor)


Kaynağı kadim döneme kadar uzanan Türk
Milliyetçiliği’nin somut bir fikir akımı hâline gelmesinin kökleri, Osmanlı
Devleti’nin gerileme dönemine uzanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin on sekizin
yüzyılın son çeyreğinden itibaren başlayan irtifa kaybının on dokuzuncu
yüzyılda artarak devam etmesi, yirminci yüzyılın başında Osmanlı’nın artık
dünya siyasetinde dengeleri belirleyen rolünü sona erdirmiş ve “hasta adam”
olarak anılmaya başlamasına yol açmıştır. Bu durum karşısında hâl çareleri
aranırken, çözüm olarak ortaya çıkan üç fikir akımı vardır: Osmanlıcılık,
İslamcılık ve Türkçülük. Türkçü çözüm açısından, Yusuf AKÇURA’nın, “Üç Tarz-ı
Siyaset” adlı eseri, büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada ortaya konan
analizde, Türkçülüğün, çözüm için gerekliliği ortaya konmuş; diğer akımların
başarısızlığa mahkûm olduğu ifade edilmiştir. Türkçülük taraftarları için
önemli diğer bir isim, Ziya GÖKALP’tir. Yazdığı yazılarla, Türkçülük fikrini
sistematik hâle getirmeye çalışan GÖKALP, Cumhuriyet’ten önce İttihat ve
Terakki tarafından destek görmüş ve adeta bu partinin, ideolojik zemindeki
temsilcisi olmuştur. 1923 yılında yayımlanan “Türkçülüğün Esasları” adlı
eserinde, Türkçülüğün, Türkiye sınırları ile kısıtlanamayacağını belirten
GÖKALP, Türk Milliyetçiliği ülküsünü, kademeli olarak üç dereceye ayırmıştır:
“Türkiyecilik”, “Oğuzculuk veya Türkmencilik” ve “Turancılık”. GÖKALP’in bu
tasnifi, bugün bile geçerlidir ve ilk iki aşama gerçekleşmeden, son aşama olan
ve en son, büyük Türk devlet adamı, Emir Timur tarafından hayata geçirilen
“Turan” ülküsünün gerçekleşmesi, pek mümkün gözükmemektedir.

ATATÜRK tarafından, “Fikirlerimin babası” olarak nitelendirilen GÖKALP’in
belirlediği yol haritasına uygun olarak, yol kat etmeye başlayan genç Türkiye
Cumhuriyeti, Türkiye sınırları içinde, Türklüğün ve Türk Milliyetçiliği’nin
yeniden dirilmesi temeli üzerinde yükselmeye başlamıştır. İstikbalini, son bir
atılışla, müthiş bir gayretle ve binbir güçlükle Sakarya Nehri’nin kıyısından
çeviren, yeryüzündeki soydaşlarının ve dindaşlarının hemen hemen tamamının esir
ya da etkisiz durumda olduğu Türkiye Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni
kurarken, yüzyıllardır yüklendikleri ve hiçbir karşılık beklemedikleri, “Türk
Cihan Hakimiyeti Mefkuresi” hedefi ile resmî ve hukukî bir bağ kurmamışlardır.
Ancak devletin derin vicdanından, bu ülküyü çıkarmayı da düşünmemişlerdir. Bu
sebeple, Türkiye dışındaki Türklük ihmal edilmemiş; kısmen resmî, genellikle de
gayrı-resmî olarak ama şuurlu bir şekilde “Dış Türkler” ile bağlar devam
ettirilmiştir. 1923-1938 yılları arasındaki bu dönemde, yaşanan en büyük
talihsizlik, GÖKALP’in, 1924’te, çok erken bir tarihte, hayata gözlerini
yumması olmuştur. Atatürk’ün ölümü de aynı derecede büyük bir talihsizliktir
zira bu kayıp, Türkçü çözüm modelinin, devletin zirvesindeki uygulayıcısının da
kaybı anlamına gelmektedir. İsmet İNÖNÜ ile başlayan sonraki yeni dönemde
artık, AKÇURA’nın “Batıcılık” olarak tasnif ettiği ve ATATÜRK dönemi
politikalarının tam tersi yönünde izlenen bir yol, ön plana çıkmıştır.
1939-1945 arası cereyan eden İkinci Dünya Savaşı’nın galip devletleri arasında
SSCB’nin de yer alması, Türk Milliyetçiliği düşüncesinin her anlamda, devlet
katından tasfiyesine yol açmıştır. Nitekim, bu dönemde meydana gelen 3 Mayıs
1944 Türkçülük olayları, sonraki dönemde oluşacak bu olumsuz durumun en açık
işaretidir. Türk Milliyetçiliği Hareketi’nin dönüm noktalarından birini teşkil
eden 3 Mayıs olaylarının baş kahramanı, hiç şüphesiz ATSIZ’dır.

Ancak yargılanan sanıklar içinde dikkat çekenlerden biri de o tarihte genç bir
subay olan Alparslan TÜRKEŞ’tir. 3 Mayıs yargılamalarında, dava dosyasında yer
alan ve ATSIZ’a yazdığı 4 Nisan 1944 tarihli mektupta TÜRKEŞ, “… Milletin
içinde bulunduğu tehlikelerden kurtulması mümkündür. Atsız’ın kılıncından
keskin olan kalemi bu işi her halde muvaffakiyetlendirecektir. Kalem kifayet
etmezse o zaman işi silahlara bırakacağız. Türkçülük yolunda ruhumuz,
yüreğimiz, kılınçlarımız seninle beraberdir. Ebedî Türk milleti mes’ut ve
şerefli günlere kavuşacak, bütün Türkler bir devlet halinde bir bayrak altında
toplanacaklardır…” diyecek kadar Türk Milliyetçiliği ülküsüne bağlılığını ortaya
koymuştur. Kararlı bir ruh hâlini de yansıtan bu satırlar ve söz konusu
yargılama, TÜRKEŞ’in Türk kamuoyu tarafından hafızaya alındığı ilk önemli olay
olarak tarihe geçmiştir.

Bilindiği üzere Alparslan Türkeş asker, siyasetçi, başbakan eski yardımcısı, Milliyetçi
Hareket Partisi’nin kurucusu ve ilk genel başkanıdır. MHP genel başkanlık
görevini 1969–1997 yılları arasında sürdürmüştür. Mart 1975–Haziran 1977 ve
Temmuz 1977–Ocak 1978 tarihleri arasında Süleyman Demirel tarafından kurulan
hükümetlerde Başbakan Yardımcısı olarak yer almıştır. Türkeş, milliyetçi
çevreleri bir araya getirmek için 1963 yılında Türkiye Huzur ve Yükselme
Derneği’ni kurmuştur. 1965’te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’ne (CKMP)
girerek fiilen siyasi hayata atılmış ve aynı yıl partinin genel başkanı
olmuştur. İlk defa 1965 Türkiye genel seçimlerinde CKMP’nin Ankara milletvekili
olarak meclise girmiştir. 1966 Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde Cumhurbaşkanı
adayı olmuştur fakat seçilememiştir. 1975’ten sonar Milliyetçi Cephe adı verilen
koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulunmuştur.

12 Eylül Darbesi’nden sonra 1985 yılına kadar 4,5yıl tutuklu kalmıştır. 1987
Türkiye anayasa değişikliği referandumu’nda siyaset yasağı kalkmıştır. Aynı yıl
Milliyetçi Çalışma Partisi’ne girmiştir ve yapılan kongrede genel başkan
seçilmiştir ve partisi 1991 Türkiye genel seçimlerinde Refah Partisi ve
Islahatçı Demokrasi Partisi ile seçim ittifakı yapmıştır. 1992 yılında 12 Eylül
darbesi ile kapatılmış olan partilerin eski adlarını alması hakkında Siyasi
Partiler Kanunu’nda yapılan değişiklikle MÇP’nin ismi de 1993 yılında MHP
olarak değiştirilmiştir.

Büyük devlet adamı ve millet sevdalısı Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ’in ölümünün
üzerinden tam 23 yıl (4 Nisan 1997) geçti. Bu süre zarfında yaşananlar, hızlı
ve bir o kadar da inanılmayacak gelişmeler olarak tarihte yerini aldı.
Türkiye’nin o günden bu yana geldiği nokta, iki yüz yıllık tarihî süreçte
ortaya çıkan gelişmelerin yaklaşık yirmi yılda tekrarlanmaya yüz tuttuğuna
işaret ediyor. Bu sebeple Alparslan TÜRKEŞ’i ve temsil etiği siyasî çizgiyi
ortaya çıkaran süreci anlamak aslında, bu tarihî gelişmeleri hatırlamaktan ve
anlamaktan geçiyor. Ayrıca bu hatırlama ve anlamanın önümüzdeki dönemde ortaya
çıkacak gelişmeleri yönlendirmede önemli bir rehber olması da kuvvetle muhtemel
zira zamanın ruhu benzer bir istikamete doğru yol alıyor.

27 Mayıs 1960 İhtilâli’nde TÜRKEŞ bu sefer, “ihtilalin kudretli albayı” olarak
tanınacak ve yeniden hatırlanacaktır. Başbakanlık Müsteşarı olarak görev
yaptığı kısa sürede, yaptığı icraatlarla kendinden söz ettiği TÜRKEŞ, sadece
kamuoyunun değil aynı zamanda başka bazı odakların da dikkatini çekecektir.
Kaynağı Türkiye dışına uzanan bu dikkat, 27 Mayıs İhtilâli’ni yapan ekibin
kendi içindeki anlaşmazlığı olarak kamuoyuna yansıyacak ve bir tasfiyeyle
sonuçlanacaktır. Tasfiye edilen on dört kişiden biri de bu grubun doğal lideri
olan TÜRKEŞ’tir. Hindistan’a sürgüne gönderilen TÜRKEŞ, her şeye rağmen diğer
arkadaşlarıyla çeşitli vesilelerle ve değişik yollarla görüşmeye devam
etmiştir. Arkadaşlarına yolladığı mektuplarda, 14’ler grubu için “Türklüğün
ümit dünyasını aydınlatan meşale” nitelemesini yaparak “Türk Dünyası”
mefhumunun kendi kafasındaki yerini de ifşa etmiş ve gelecekteki siyasî
mücadelesinin şifrelerini vermiştir. Türkiye’ye döndükten sonra, 14’lerin bir
kısmı ile beraber CKMP’ye katılarak Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin
siyasî zeminde de temsiline yönelik attığı adım, aynı zamanda Türk
Milliyetçiliği’nin “Türkiye Milliyetçiliği” ile sınırlı olmadığını gösteren
adımlardır.

Siyasî mücadeleye başladıktan sonra Türk Milliyetçiliği ile ilgili
düşüncelerini, kitlelere anlatmaya başlayan Başbuğ TÜRKEŞ, düşünce dünyasındaki
“Türk Birliği Ülküsü”nü şöyle ifade etmiştir: “… Türk Birliği ülküsü, yer
yüzündeki bütün Türklerin bir millet ve devlet halinde, bir bayrak altında
toplanması ülküsüdür. Bunun tahakkuku, bazı kimselere ilk bakışta imkânsız gibi
görünebilir. Birçok kimseler bunu zararlı bir hayâl (ütopi) olarak da
vasıflandırabilir. Fakat unutmamak lazımdır ki, her hakikat önce hayal ile
başlar. Yine hatırlamak gerektir ki 1919 yılında hür ve müstakil bir Türkiye
kurmak için Anadoluda dünyanın galiplerine karşı savaşa girişmek de çılgınlık
ve hayal diye vasıflandırılmıştı. Fakat inanmış ve kendilerini bir ülküye
vermiş olanlar, yurdu kurtarmaya ve müstakil bir Türkiye meydana getirmeye
muvaffak oldular. Türk Birliği de sistemli çalışmak, fırsat kollamak ve her
şeyden önce Türkiye’yi korumak ve yükseltmeğe çalışmak suretiyle bir gün elbet
hakikat olacaktır…”. Bu ifadelerin maceraperest bir çılgının fantezileri değil
tam tersine, akılcı ve şuurlu bir politikacının mensubu bulunduğu millete makul
bir hedef, bu hedefe ulaşmak için topyekûn bir milleti motive etme ve çalışma
azmi anlamına geldiği açıktır. Nitekim 1990’lı yıllarda SSCB’nin çözülmesi,
O’nu dikkate almayan Türk devlet bürokrasisinin en büyük hatası olmuştur ve bu
vahim hatanın sıkıntıları, bugün hâlâ az veya çok hissedilmekte, yaşanmaktadır.

Başbuğ TÜRKEŞ’in, “Türk Birliği” ülküsü ile ilgili görüşleri, yalnızca teorik
zeminde kalmamıştır. Tam anlamıyla hiçbir zaman siyaseten iktidar olamamasına
rağmen düşüncelerini ilk fırsatta eyleme geçirmekten de geri kalmamıştır.
1980’den önceki politik yaşamında, MHP Genel Başkanı sıfatıyla iki defa
koalisyonların küçük ortağı olarak iktidar olan ancak dönemin şartları
sebebiyle Türkiye içindeki yangınla mücadele etmek durumunda kalan ve bu
sebeple sınırlı adımlar atabilen Başbuğ TÜRKEŞ, 1980 sonrası bu yoldaki somut
ilk adımı, Erciyes’teki Tekir Yaylası’nda gerçekleştirilen “Zafer Kurultayı”
ile atmıştır. Gelenekselleştirerek devam ettirdiği bu kurultaylar, Türkiye
dışındaki Türklerin de bir araya geldiği buluşmalar şeklinde gerçekleşmiştir.
Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonraki süreçte bu kurultaylar, coğrafî olarak
daha geniş Türk alanlarına da hitap etmeye başlamıştır. Bu kurultaylarla
yetinmeyen Başbuğ TÜRKEŞ, “Türk Birliği” ülküsünün kurumlaşma temelini de
atarak “Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı”nı
kurmuş ve bu vakıf aracılığıyla ilki, 1993 yılında gerçekleştirilen “Türk
Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı”nı
toplamıştır. Gelenekselleştirdiği her iki toplantıya da büyük önem veren
Başbuğ, son nefesine kadar bu uğurda çaba sarf etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti
Devleti hükümetleri ve devlet bürokrasisi bu çabayı oldukça geç algılamış ve
bir uluslararası örgüt olarak Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi 2009
yılında, müsteşarlık seviyesindeki Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar
Başkanlığı ise ancak 2010 yılında kurulmuştur.

Türk Milleti tarihin en eski çağlarından bu yana, hatta doğduğundan beri esaret
hayatını kabul etmemiş, hiçbir düşmana boyun eğmemiş, şan ve şerefiyle yaşamış
bir millettir.

Birinci Cihan Savaşı sonunda millettaşlarımızın büyük bir kısmı, çeşitli
antlaşmalarla eskiden bizim topraklarımız olan şimdiki Bulgaristan, Yunanistan
ve Rusya’da kalmışlardır. İlk sulh zamanlarından bu yana, esir olmayan ve esir
sayılmayan bu Türk-Müslüman kardeşlerimize yapılan işkence ve eziyetler gün geçtikçe
artmaktadır. Bilhassa Rodop Türklerine yapılmakta olan insanlık dışı zulümler
artarak sürmektedir. Daha bundan 50-60 sene önce Batı Trakya’daki nüfus
nisbetimiz %85 olduğu halde bugün bu oran %15”in çok altına düşmüş
bulunmaktadır. Yunan idaresi altında bulunan vatandaşlarımıza benliklerini
unutturma siyaseti güdülmektedir. Bu amaçla da günlerce su içinde bekletme,
namuslarına tecavüz, dil ve burunlarını kesme ve daha nice akıl almayacak
işkenceler yapılmaktadır. İsmini değiştirmeyenlere diploma verilmemekte, Türk
çocukları gerekli kültürün bir zerresini dahi alamamaktadırlar.

Başbuğumuz Alparslan TÜRKEŞ’in, aşkla bağlandığı “Türk Birliği” ülküsü, Türkiye
dışında yaşayan soydaşlarından da karşılık bulmuştur. Kırım Tatar Millî Meclisi
Başkanı Mustafa Abdülcemil KIRIMOĞLU’nun, “Alparslan Türkeş, bütün Türk Dünyası
gibi Kırım Tatar Türkleri için de unutulmaz bir şahsiyet olarak Hakk’ın
rahmetine kavuştu.

Sovyetler Birliği devrinde, demir perde altında, Hür Dünya’dan sınırlı malumat
alırken Sovyet basını bizim ölçeğimizde, Sovyet basınında kim karalanırsa
bizler bilirdik ki onlar iyi insanlar ve iyi işler yapıyorlar. Alparslan Türkeş
ve onun Bozkurtları da Sovyet basınında hep kötü bahsedilir ve karalanırdı. Biz
de bilirdik ki, ülkücüler bizim taraftan insanlardı ve taa o yıllardan
sempatimizi ve saygımızı kazanmışlardı.

Demir perde aralanıp, Hür Dünya’dan ve Türkiye’den daha fazla malumat almaya
başlayınca anladık ki yanılmamışız. 1975-1976 yıllarında hayatımızı, benim için
ve halkımız için Türk kamuoyunu ayağa kaldıran bu vatansever insan ve onun
ülkücüleri kurtarmış. Bu alicenap insan ve onun ülküdaşları, bizimle beraber
ağlamışlar, bizimle acılarımızı paylaşmışlar, bizler için dualar etmişler.
Kırım Tatar Türkleri merhum Alparslan Türkeş’e ve ülkücülere müteşekkirdir…”;
Başbuğ TÜRKEŞ’in doğduğu topraklar olan Kıbrıs’taki Türklüğün lideri ve
bağımsız Türk devleti KKTC’nin ilk Cumhurbaşkanı Rauf DENKTAŞ’ın, “… Rahmetle
andığımız asker, komutan ve devlet adamı Sayın Alparslan Türkeş’le ilk temasım
1960 ihtilalinden hemen sonra, Dr. Küçük ile birlikte Ankara’ya yaptığım ilk
ziyarette olmuştu. Türkeş Başbakanlık Müsteşarı (veya Genel Sekreteri)
mevkiindeydi. İhtilalin güçlü adamı diye bilinen Alparslan Türkeş’in Kıbrıs
kökenli oluşu bizler için güven verici bir şeydi…

Devlet Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı ile yapılan toplantılarda Türkeş
de vardı… Toplantıdan sonra Sayın Türkeş beni yalnız olarak makamına aldı.
Toplantıda söylediklerimi dikkatle dinlediğini söyledikten sonra bana Kıbrıs’ın
geo-politik önemini anlattı. Zürih-Londra Anlaşmaları’nı Rumlar değiştirmeye
kalkarlarsa Türkiye’yi karşılarında bulur dedi…

Yıllar sonra O’nu partisinin başında, hapiste ve Devlet idaresinde izledik.
Kıbrıs’a ziyaretini yaşadık. Bu topraklara ne sıcak bağlarla bağlı olduğunu
gördük. Şunun altını çizmekte yarar görürüm. Türkeş Kıbrıs’ı seviyor, Kıbrıs’ın
Türkiye için önemini de bir asker olarak çok iyi biliyordu…

Dış Türkler sorunu, Alparslan Türkeş’in tüm yaşamı boyunca ilgi alanına girdi;
bu arada özellikle Azerbaycan’la çok yakın ilişkiler kurdu.

Dönemin muhalefet liderlerinden Alparslan Türkeş soruna çözüm için önemli bir
katkıda bulunmaya çalışmıştır.

Türkeş taraflara 6 maddelik bir paket sundu:

1. Azerbaycan ve Ermenistan arasında hemen
ateşkes sağlanması,

2. Ermeni askerlerinin Azerbaycan topraklarından çekilmesi,

3. Her iki tarafın bugünkü sınırlar içinde birbirini tanıması ve diplomatik
ilişki tesisi,

4. İçişlerine karışmadan ve toprak talebi olmaksızın temas,

5. Laçin koridorunun açılması, gözlemci heyetinin güvencesi ve denetiminde
bulunması,

6. Karabağ sorununun ya daha sonraya ya da Minsk toplantısına bırakılarak
meselenin ateşkes sonrası daha geniş zamanda ele alınması.


Rüzgâr Birliği veya Rüzgâr Grubu Karabağ Savaşı sırasında Alparslan Türkeş’in
talimatıyla Turancılık fikrini bütün Türk Cumhuriyetlerine yayacak ve
Azerbaycan’da yeni ordunun çekirdeğini oluşturacak gönüllü ülkücüleri
yetiştirmek için Azerbaycan’da kamp kuruldu ve bu kampı Türkeş tarafından
“Rüzgâr” olarak adlandırıldı.

Rüzgâr Kampı’nda askeri ve siyasi eğitim verildi. Askeri eğitimi Özel Kuvvetler
Komutanlığı emrinde çalışmış ve ordudan ayrıldıktan sonra Günaydın gazetesinin
Ankara bürosunda güvenlik şefi olarak çalışıyor hava astsubayı Hamit İlbey ve
Mehmet bey (yayınlarda “Hamit Hoca” diye anıldı) tarafından, siyasi eğitimi ise
Atila Kaya, Ülkü Ocakları Başkanı İrfan Özcan ve bazı ülkücüler tarafından
verildi. Karabağ savaşının en ağır zamanlarında kardeş Türkiye’den gönüllü
gelerek savaşanlardan biri de Abit Öztürk’tür. Ankara Ülkü Ocaklarından Abit
Öztürk üniversitesi’nde eğitimini yarıda bırakıp Başbuğ Alparslan Türkeş
emiriyle, Karabağ’da gönüllü olarak savaşmıştır.


Başbuğ Alparslan Türkeş diyor ki


-Ahlakçılık anlayışımız, Türk ahIaki ve
Müslümanlık inancından meydana geImiştir.


-İdealler yıldızIar gibidir. OnIara
belki ulaşamazsınız ama bakarak yönünüzü tayin edebiIirsiniz.


-Türk töresi, Türk ülküsünün ayrıImaz
parçasıdır.


-İnsanık âleminin en şerefli bir aiIesi
Türk milletidir. Dokuz ışık demek, Türk ülküsü demektir.


-Hepiniz birer Türk Bayrağı’sınız.
Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin yere düşürmeyin.


-Dalından kopan yaprağın akıbetini
rüzgâr tayin eder.


-Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar
Müslümanız.


-Milli kalkınmamızı gerçekIeştirmek, her
Türk ferdini hür yapabiImek için Türk milletini yeniden kurmak zorundayız.
Vatandaşlarımız arasında parti, mezhep, ırk ve böIge farkı gözetmeksizin
karşıIıkIı sevgi ve saygıya dayanan bağIar dokuyacağız.


-Kendinizi küçük görmeyiniz. SizIer
büyük kuvvetsiniz. Vazifenizi hiçbir zaman unutmayınız. Kuvvet birliktir.
Dâvamızın geleceği birIiktedir. BirIik, beraberlik içinde olmaktır.


-Türklük bedenimiz İslamiyet ruhumuzdur.
Ruhsuz beden ceset gibidir.


1995 Türkiye genel seçimlerinde parlamento dışı kalan
Türkeş, 4 Nisan 1997 tarihinde vefat etmiştir. Türk Birliği’nin kurulması
yolunda kuşkusuz bundan sonra da atılacak adımlar olacaktır ve kendisinin çetin
süreçlerde azim ve kararlılıklarla oluşturduğu engin görüş ve vizyonundan daima
istifade edilecektir. Jeopolitik önem, tarihin bize bıraktığı mirastır. Atalarımızın
şanlı mücadelesi ve kahramanlıklarıyla elde edilen ve geleceğe armağan
bırakılan ana ve atayurtlar bu birikimin ışığında birlik ve beraberlik ülküsünü
idrak etmeli ve ivedilikle hayata geçirmelidirler. Küreselleşme olgu ve
süreçlerinin tehdit ve tehlikleri karşısında her bir Türk evladı dayanışma
içerisinde olması gerektiğini bir an olsun unutmamalıdır.


Doç Dr. Murteza HASANOĞLU


Kaynakça

İşyar, Ömer Göksel, Sovyet-Rus Dış Politikaları ve Karabağ Sorunu, İstanbul:
ALFA BasımYayım Ltd. Şti., Mart 2004.