TARIK
DAĞLI
///
Batı Medyasının Kronik Hastalığı : Türkiye Karşıtlığı

tarikdagli@yahoo.com

Gazete,
dergi, televizyon ve haber siteleri kuruldukları günden beri bağlı bulundukları
siyasi erke hizmet etti. Geçmişte bunu medya etiği, ifade özgürlüğü ve siyasi
teamüller gibi yazılı olmayan kurallarla sınırlandıran Batı medyası bugün ise
tüm çıplaklığıyla yıllardır saklamaya çalıştığı Türkiye düşmanlığını açıktan
yapmaya başladı.Sabahın ilk ışıklarıyla Gezi Parkı’nda polis müdahalesi
başlamış, aradan saatler geçtiğinde sosyal medya üzerinden “iç savaş”
tamtamlarının startı verilmişti. O ise üç gündür hasta olduğu halde işine
gitmiş, yorgun bedeninin tüm isyanına rağmen bir kez daha yazılımcı olduğu
şirketin yoluna koyulmuştu. 31 Mayıs 2013 Cuma günü İstanbul’da dereceler 32’yi
gösteriyordu. Her adımda iri cüssesi biraz daha zorlanıyor, sıcak hava
dayanılmaz hale geliyordu. Sadece otuz metre kalmıştı. Ama o, bir adım daha
atamadı. Balmumcu’daki Turkuvaz Medya binası önünde yere yığılıverdi.
İlkyardımına gazeteciler koştu. Bileklerini ovaladılar, nefes almasını
sağlamaya çalıştılar, onu gölgeye taşımak için uğraştılar. Bazıları da hemen
112’yi aradı. Ancak tüm araçlar Taksim Meydanı’na yönlendirilmişti. Bir
tanesinin gelmesi hayli vakit aldı. Ambulans geldiğinde sağlık görevlileri
dakikalarca kalp masajı yaptı. İlk anda gencin yanına koşan gazeteciler telaşla
olumlu bir haber bekliyordu. Olmadı… Kerem Can Karakaş genç yaşında kalbine
yenik düştü. Olay yerine gelen tanıdıkları gözyaşlarına boğuldu. Çaresizce onu
hayatta tutmaya çalışan gazeteciler ise hiç tanımadıkları bir gencin ölümüne
şahit olmanın verdiği hüzünle işlerine dönmüşlerdi. Taksim’den haber yağıyordu
aynı anlarda. Özellikle sosyal medya çalkalanıyordu. Teyit edilmemiş haberler
havada uçuşuyordu. Polisin gerçek mermi kullanması, çok sayıda yaralanan ve
ölenin olması gibi… Polis tarafından öldürüldüğü belirtilen isimlerden biri ise
Kerem Can Karakaş’tı. Oysa daha bir saat önce adeta kucaklarında son nefesini
vermişti bu genç… Kerem Can’ın Taksim’de öldürülmediği haberi yakınları tarafından
duyurulana kadar bu haber önce ulusal medyada, sonra da uluslararası medyada
yerini almıştı bile…Yabancı medyada dört yıldır süregelen amansız yalan ve
iftira dolu yayınların belki de startı böylelikle verilmişti. Gezi Parkı Şiddet
Eylemleri ile başlayan ve son olarak 16 Nisan referandumu ile devam eden bu
radikal propaganda bakın hangi evrelerden geçip, hangi yalanlarla beslenip
bugün nerelere geldi?

Haziran 2013-Gezi Parkı Şiddet Eylemleri
Süreci

Yerel
basın ve sosyal medyada körüklenen ve sürekli olarak “barışçıl” olduğunun altı
çizilen Gezi Parkı Şiddet Eylemleri yabancı medyanın da o dönemdeki en önemli
gündem maddesiydi. CNN International ve BBC gibi dünya devleri daha olaylar
başlamadan Taksim’e yerleştirdiği yayın araçlarından aralıksız onlarca saat
canlı yayın yaptı. Dillerinden düşmeyen şey eylemlerin barışçıl olduğu ve
Türkiye’de bir iç savaş çıktığıydı. Aynı yayın kuruluşları Körfez Savaşı’nda
bile bu kadar çok canlı yayında kalmamıştı. Söz konusu süreçte yalan konusunda
başı çeken kurum CNN International oldu. O günlerde Başbakanlık Müsteşar
Yardımcısı görevindeki İbrahim Kalın’ı canlı yayına çıkartan CNN’in gedikli
isimlerinden Christiane Amanpour, yalanlarının ortaya çıkmasına kızmış ve “Şov
bitti” diyerek provokatif bir şekilde Kalın’ı yayından almıştı. Amanpour’un
İstanbul’daki provokatörleri Arwa Daemon ve Ivan Watson ise Gezi Parkı’nın
İstanbul’daki son yeşil alan olduğunu söylüyor ve helikopterlerden eylemcilerin
üzerine ateş açıldığını duyuruyordu. CNN’in internet sitesi ise Kazlıçeşme’de
yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı AK Parti mitinginin fotoğraflarını
“Eylemcilerin sayısı 1 milyonu” aştı diye duyurmakta bir beis görmüyordu.

BBC
ve CNN’in ısrarlı bir şekilde yalanlarla duyurduğu haberler Batı medyasında
kolayca yer buldu. Avrupa gazeteleri olayları hiç irdelemeden hükümeti hedef
alan yayınlar yapmak için adeta yarışa girdi. Yılmaz Özdil’in “24 saat daha
dayanırsak AB kararıyla hükümet düşecek” yalanına ya inandığı ya da insanları
galeyana getirmek için özellikle abarttığı ortamda iftiralar sınır tanımadı.
Olayları en çok sahiplenenlerden biri de Alman medyası oldu. Hamburger
Morgenpost gazetesi 16 Haziran 2013 tarihli baskısında bir polisin bir kadını
tekmelediği fotoğrafı manşetine koyarak Gezi Parkı’nda yaşananları okuyucularına
duyurdu. Ancak fotoğraf 2009 yılında ABD-Rhode Island’da Lincoln Polis
Merkezi’ne bağlı bir emniyet görevlisi olan Edward Krawetz’e aitti. Alman
medyası Gezi Parkı Şiddet Eylemleri ile ilgili sadece yalan yayın yapmadı.
Topraklarında yaşayan Türk nüfusunu düşünenler de oldu. Der Spiegel dergisi 24
Haziran 2013’te kapağını Gezi’ye ayırdı ve ilk kez Türkçe başlıkla çıktı: Boyun
Eğme… Gezi’ye slogan üreten dergi on sayfalık özel ekini hem Türkçe hem de
Almanca yayınlayarak ileriki dönemde Türkiye düşmanlığını devam ettirecek Batı
medyasında yeni bir gelenek başlatıyordu.

17-25 Aralık 2013 Süreci-Paralel Yapı ve
Ekonomik Darbeler

Gezi
Parkı Şiddet Eylemleri’nden aylar sonra o dönemki adıyla Paralel Yapı
önderliğinde 17-25 Aralık darbe girişimi gerçekleşirken yabancı medya bir kez
daha yaşananları olduğu gibi değil olmasını istediği ya da kurguladığı gibi
görüyordu. Ancak hain plan halkın da özverisiyle başarısızlıkla sonuçlanınca
uluslararası medya bu kez külliyen yüklenmek yerine Türk ekonomisini hedef almayı
tercih etti. Bu dönemde İngiliz Financial Times ve Economist ile Amerikan
Wall Street Journal ön plana çıkan yayınlar oldu. Financial Times gazetesi
17-25 Aralık sürecini, “Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ailesiyle teröristler
arasında ilişkiler var” yalanıyla dile getiriyor ve “Erdoğan’ın zorbalığı
ülkenin refahını tehdit ediyor. Türkiye siyasi kargaşa içinde ve Erdoğan’ın
edinmiş olduğu uluslararası itibarı mahvolmuş durumda. Yabancı yatırımcılar
gerginleşti” diyerek ekonomik spekülasyon yapıyordu. Gezi sonrasında, “Başbakan
Erdoğan’ın zorbaca tavrı Türk ekonomisi için ağır bir bedel oluşturacak”
tehditlerini savuran Wall Street Journal 17-25 Aralık sonrası ise, “Erdoğan’ın
en büyük kozu olan ekonomi artık yerle bir olmuş durumda. Yaklaşan seçimler
için AK Parti anket sonucu bile yayınlayamıyor. On yıldır yükselen trendiyle
Erdoğan’ı zirveye taşıyan ekonomi bu kez onun sonunu hazırlıyor” ifadelerini
kullanıyordu.

“Gülen,
Erdoğan’ın otoriterliğini durdurabilecek tek güç olarak gösteriliyor. Bakalım
kim galip gelecek” sözlerini 13 Aralık 2013’te sütunlarına taşıyarak adeta
17-25 Aralık’ın işaret fişeğini atan Economist devam eden süreçte ise şu
yorumları yapıyordu: “Erdoğan, çevresi hakkında açılan yolsuzluk davalarına
hukuksuzca karşılık vererek otoriterliğini kuvvetlendirdi. Ancak bu, aynı
zamanda onun etrafındaki çemberin daraldığını da gösteriyor. Artık Erdoğan’ın
sonu geliyor.” Türkiye’yi ekonomik olarak vurmaya çalışan bu girişimlerin
ardından 17-25 Aralık’ın haklılığını ve Erdoğan’ın “otoriter”liğini ön plana
çıkarmak için dünya çapında bir PR çalışması başlatıldı. Zira o dönemki adıyla
Paralel Devlet Yapılanması (PDY) yıllardır sızdığı devlet kurumlarından tek tek
çıkarılarak büyük darbe alıyordu. Erdoğan’a “diktatör” demekten çekinmeyen tüm
medya kuruluşları sıraya girmişçesine Fetullah Gülen röportajları yayınladı.
Wall Street Journal ile başlayan furyaya kısa süre içinde New York Times,
Washington Post, The Times, Der Spiegel ve Bild katılırken BBC ve ZDF de
görüntülü röportajlarla desteklerini esirgemedi. Röportaj sırasında kendisini
iyi hissetmeyen Gülen’in ceket üzerinden tansiyon ölçtürdüğü mizansenler “Kendi
halinde sürgünde bir yaşlı adam” alt mesajıyla tüm dünyaya servis edildi. Aynı
dönemde 17-25 Aralık’ın montaj tapeleri yabancı medyada büyük ilgi görürken
Gülen’in iş adamlarıyla pazarlıklarını ortaya koyan, milyar dolarları
yönettiğini ortaya çıkaran ve Türk hükümetini açıkça hedef aldığını gösteren
ses kayıtları ise etik (!) sebepler dolayısıyla kati suretle dış basında yer
bulmadı.

30 Mart 2014 Yerel Seçimler ve 10 Ağustos 2014

Cumhurbaşkanlığı
Seçimi Süreci 17-25 Aralık kumpasları tek tek çökerken yabancı medya destekli
algı operasyonlarıyla Türkiye’ye ekonomik olarak az da olsa zarar verildi.
Ancak ülke üzerinde dönen dış mihrak oyunlarına en güzel cevap yine sandıktan
çıktı. 30 Mart Yerel Seçimleri dış medyada yine “Çalınmış oylar ve hile”
başlıklarıyla verilirken Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına giden yoluna
çelme takmak için önce Ekmeleddin İhsanoğlu ardından da Selahattin Demirtaş Batı
medyasında tam manasıyla “trend topic” oldu. İki adaya da “star” muamelesi
yapan yayınlardan Economist ve Financial Times, Demirtaş için sayfalarca
güzellemeler hazırladı.

Aynı
dönemde Wall Street Journal, Telegraph, Guardian, BBC, CNN, ABC, Fox, Bild, Der
Spiegel, Die Welt, The Times, New York Times, Financial Times ve daha birçok
yayın kuruluşu mütemadiyen Türkiye’deki gerçeği yansıtmayan internet ve basın
sansürlerini, gazeteci tutuklamalarını, insan hakları ihlallerini manşetlerine
taşımaya devam etti. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını demokrasi ve laikliğin
sonu olarak gösteren medya kuruluşlarından Independent “Türkiye çökme riskiyle
karşı karşıya”, Wall Street Journal “Paranoyak Erdoğan” ve Daily Telegraph
“Türkiye, Pakistan olma yolunda ilerliyor” tezleriyle gündeme geldi. 10
Ağustos’taki seçim öncesinde Der Spiegel “Erdoğan’ın Devleti” kapağıyla verdiği
16 sayfalık Türkçe özel eki ile dikkat çekerken Economist ise Mart ve Ağustos
ayları arasında hiç aksatmadan her hafta Erdoğan ve Türkiye’yi sayfalarına
taşıdı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle seçim propagandası yazıları
yerini “diktatör”, “sultan”, “tiran” ve “despot” gibi yakıştırma ve hakaretlere
bıraktı.

7 Haziran ve 1 Kasım 2015 Genel Seçimler
Süreci

Batı
medyası açıkça siyaset sahnesinde görmek istemediğini belirttiği Tayyip
Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmaması için elinden geleni yapsa da Türk milletini
buna ikna edemedi ancak vazgeçmedi de. Türkiye’deki medya ortakları olan
muhalif basını da kullanan yabancı yayın kuruluşları için yeni argüman
Cumhurbaşkanlığı Külliyesi oldu. Erdoğan’ı Osmanlı sultanlarına benzeten ve
bilinçaltındaki korkuyu da dışa vuran Batı medyası Külliye’nin som altından
yapıldığı yalanını ortaya attı. Aynı dönemde serbest çalıştığını söyleyen bazı
yabancı gazetecilerin Erdoğan’ın offshore hesaplarında milyarlarca doları
olduğu ve sızan Stratfor belgelerine dayandırılan “Erdoğan çok hasta, iki yıl
ömrü kaldı” haberleri de Türkiye’ye servis edildi. The Economist 10 Nisan
2015’teki sayısında, “Yasaklar Erdoğan yönetiminde rutin hale geldi. Erdoğan,
otoriter” gibi iftiralar attı. Financial Times da 16 Nisan 2015’teki baskısında
dört sayfalık bir Türkiye eki dağıttı. Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olduktan sonra
20’nin üzerindeki yurt dışı ziyareti, 30’un üzerinde yabancı lideri Ankara’da
ağırladığını görmezden geldi ve “Erdoğan, yalnızlaşıyor. Dünyadaki liderler
için Erdoğan güvenilmez, AB’den uzaklaşan Türkiye” yorumlarında bulundu. Sonra
da ekledi, “Eğer İngiltere ile ortaklık yaparsanız, ülkeniz kurtulur.” 20 Ekim
2015’te ise USA Today, Die Welt, ZDF, La Stampa, El Pais, La Repubblica, AFP,
Washington Post ve New York Times’ın başını çektiği onlarca medya kuruluşu
Türkiye’de basın özgürlüğü kalmadığı iddiasıyla mektuplar yazıp bildiriler
yayınladı. Yine The Economist, “Erdoğan Türkiye’nin eksenini doğuya kaydırdı.
Türkiye, Batı’dan kopuyor” analiziyle sonraki dönemin en önemli tartışma
konularından birini başlatırken Avrupa ve ABD medyasının korkularını da dile
getiriyordu. Bunu Financial Times’ın “Türkiye, Erdoğan’ı ilgilendirmiyor. O
‘Benden sonra tufan’ diyen 15. Louis gibi” benzetmesi ve The Guardian’ın
“Erdoğan, AB nezdinde tehlikeli bir müttefik haline geldi. Güvenilmez, kindar
ve öfkeli…” yorumları izledi. Selahattin Demirtaş’ın İngiliz ve Alman
medyasında bolca övülmesinin ardından 7 Haziran sonuçları ile yabancı basın
“koalisyon” naraları attı. Ancak bunun gerçekleşmeyeceğini anlayınca suçu yine
Erdoğan’a attılar: “Türkiye’yi kaosa sürüklüyor.

15 Temmuz 2016 Darbe Girişimi Süreci

Söyleyecek
farklı yalanı kalmayan Batı medyası yeni propaganda unsurları ararken
Türkiye’nin PKK’ya vurduğu ağır darbeler ve Suriye’den kaynaklanan göçmen
sorunu Avrupa medyasının eline gerekli malzemeyi verdi. Türkiye ile olan
ilişkilerini koparmakta kararlı olan Avrupa ülkeleri, kendi medyasından
besleniyordu. Türkiye’nin serbest dolaşım hakkını almaması için DEAŞ nedeniyle
Avrupa çapında terör önlemlerini artıran ülkeler, PKK’ya karşı yürütülen
operasyonları bahane ederek sözlerinden dönüyordu. Türkiye’den gelebilecek
göçmen akını sebebiyle korku yaşayan Avrupa bu nedenle Erdoğan’ın Avrupa’ya
baskı uyguladığını söylüyordu. Hollanda’nın De Telegraaf gazetesi bu durumu
“Türkiye Korkusu” başlığıyla verirken özel Türkiye sayısı çıkaranlar tayfasına
Fransız Le Point dergisi de ekleniyor ve “Batı’yı Korkutan Ülke” başlığını
atıyordu. The Economist bir kez daha Türkiye düşmanlığında başı çekiyor yeni
bir özel ek hazırlıyordu. Türkiye’nin İslamlaştığı, DEAŞ’a destek verdiği, Kürt
halkını öldürdüğü, çöken ekonomiye rağmen Çamlıca Camii gibi yapılara milyonlar
harcandığı gibi sözlerin telaffuz edildiği ekin başlığı ise “Erdoğan’ın Yeni
Sultanlığı” oldu. Avrupa kendi içinde bu donelerle uğraşırken ABD düşünce
kuruluşu Foreign Policy, “Erdoğan sorunu gittikçe kötüleşiyor. ABD’nin kendi
çıkarlarını koruması için Erdoğan’ın verdiği zararı ortadan kaldırması
gerekiyor. Hesaplaşma yakın” diyerek adeta darbeyi haber veriyordu.

15
Temmuz’un ardından bile Avrupa ve ABD medyası geri vites atmadı. Halkın
efsanevi direnişine rağmen sabaha kadar darbe gerçekleşmiş gibi yayın yapan CNN
gecenin yüz karası olarak bir kez daha tarihe geçti. BBC’ye çıkan bir yorumcu
darbecileri beceriksizlikle suçlarken, “İlk yapmaları gereken şey Erdoğan’ı
öldürmekti” dedi. Fox’taki yorumcular ise darbenin gerçekleşmemesine
üzüldü. İlk başta ortadan bir yol izleyen Avrupa medyası ise yavaş yavaş darbe
girişiminin kurgu olduğunu dillendirmeye başladı. Darbe girişimi sonrası FETÖ
ve PKK’ya açık destek veren ABD ve Avrupa basını halkın yazdığı destanın şokunu
bir müddet sonra atlattı ve eski formunu aratmadı. Bu kez sahnede Der Spiegel
vardı. Alman dergisi 23 Temmuz tarihli sayısında darbe girişimi sonrası
başlatılan operasyonları eleştirmiş ve Türkiye için açık hava hapishanesine
benzetilen bir kapakla çıkmıştı. Der Spiegel 13 Eylül 2016’da ise yeni bir
Türkiye özel sayısı yayınladı. “Özgürlüğünü Kaybeden Ülke” kapağıyla çıkan
ekte, “Diktatör kendi şehirlerini yıkmakla kalmadı, işgale de başladı”
denilerek hem PKK operasyonları hem de DEAŞ’a karşı yönetilen Fırat Kalkanı
Harekatı eleştiriliyordu.

Diğer
taraftan Pensilvanyalı darbeci ise CNN ve ARD’ye röportaj veriyor, ABD ve Alman
gazetelerindeki söyleşileriyle sözüm ona aklanıyordu. Sabah gazetesi yazarı
Mehmet Barlas bu yaşananları şu sözlerle köşesine taşımıştı:

“Dünyada
olup biten her şeyin ıcığını cıcığını çıkartan Batı medyası ile ve gerektiği
zaman darbelerle seçilmiş hükümetleri deviren müttefiklerimizle aramızdaki
sorunun ‘anlaşılamamak’ ya da ‘yanlış anlaşılmak’ olduğuna inanmamız mümkün
müdür? Mısır’daki Sisi darbesine ‘darbe’ diyemeyenler, olayı anlayamadıkları
için mi böyle yapmışlardır? Ya da Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişimine epeyi
zaman geçtikten sonra ölçülü tepki gösterenler, olayın içinde oldukları için
böyle davranmamışlar mıdır?” Sabah gazetesi Okur Temsilcisi İbrahim Altay da
Batı medyasının darbe karşısında düştüğü durumu şu sözlerle anlatmıştı: “Halk
dünya tarihinde eşine az rastlanır bir biçimde tanklara göğsünü siper edince
yabancı basının öfke okları bu kez de o kahraman insanlara yöneldi. Sanki
darbeciler değil de darbeyi bastıranlar suçluydu.

New
York Times bu insanları ‘çeteler’ olarak etiketledi ve kamu güvenliğine tehdit
olarak gösterdi. Aynı gazete Türkiye ile alakalı haberini sosyal medyadan
‘Erdoğan takipçileri koyun gibidir; o ne derse yaparlar’ cümlesini tırnak içine
alarak duyurdu. Oysa haberde böyle bir cümle geçmiyordu. BBC muhabirinin
‘hükümet aleyhinde konuşacak kimseyi bulamamaktan’ yakınan ve ‘muhalif’ arayan
maili sızdı sosyal medyaya. BBC yayınına çıkan bir ‘uzman’ dalga geçer bir
biçimde ‘başarılı bir darbenin nasıl yapılması gerektiğini’ açıklayıp akıl
verdi. Gerçekler Independent’ı hoşnut etmemiş olmalı ki darbenin bir tiyatro
olabileceğine dair komplo teorilerini yayımlamakta bir beis görmedi. Pek çok
medya kuruluşu Türkiye’nin Suriyelileşme yolunda olduğuna, iç savaşın kapıda
olduğuna dair imalar yapıp durdular. Yabancı medya kuruluşları cılız sesler
dışında darbenin meşruiyetini tartışmak ve Türk demokrasisine destek vermek
şöyle dursun; darbecilerin yayın organı gibi davrandılar. Bunu yaparken meslek
ahlakını yok saydılar.”

16 Nisan Anayasa Değişikliği Referandumu

Gezi
Parkı Şiddet Eylemleri’nden beri hem sayı olarak artan hem de her geçen gün
Türkiye düşmanlığı dozunu artıran Batı medyası, 15 Temmuz’da da yediği milli
irade tokadıyla yine istediğini alamamıştı. 16 Nisan Anayasa değişikliği
referandumunu fırsat bilen Avrupa medyası, kendi hükümetleriyle paralel bir
şekilde Türkiye’ye karşı gelmiş geçmiş en büyük düşman tavrını takındı. İma
etmeyen, eleştirirken “ama” bile demeyen, doğrudan hakaret eden bir medya
ortaya çıkmıştı. Alman dergisi Stern “Şantajcı” başlığıyla Erdoğan’ı hedef
gösterirken Avrupa “medeniyet, insan hakları ve özgürlük” gibi süslü
laflarla örttüğü faşist yüzünü hem siyasi arena hem de medyada saklamıyordu.
FETÖ, PKK ve DHKP-C’ye artık açıktan destek veren ülkelerin medya organları bu
terör örgütlerinin propagandasını yapıyor hatta bunların terör örgütü
olmadığını savunuyordu. Saflarına Can Dündar ve HDP’nin kaçak politikacılarını
da katan Avrupa medyası, 16 Nisan için Avrupa’da gurbetçilerle buluşacak Türk
siyasetçileri tehdit etmekle kavgaya başladı. Almanya’da başlayan AK Parti’li
vekillere toplantı salonu vermeme krizi Hollanda’da Aile ve Sosyal Politikalar
Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın rehin alınması ve Türk vatandaşlarına
köpeklerle saldırılmasıyla zirve yaptı. Ertesi gün Hollanda gazetesi
Telegraaf’ın “Patron Biziz” başlığı faşizmin zirvesiydi. Gezi Parkı Şiddet
Eylemleri’nde Der Spiegel’in başlattığı Türkçe başlık ve haber furyası bir anda
parladı. İsviçre’nin Blick ve Almanya’nın Bild gazeteleri ile Avusturya’nın
Profil dergisi Türkçe manşetlerle Erdoğan’a hakaret edip “hayır” propagandası
yaptı.

Ancak
referandum sonuçları ile yeni bir hezimet yaşayan Batı medyası Türk halkından yediği
tokatların acısını çıkarabilmek için yeni yalanlara sarılmaya devam etti.
Seçimlerde hile olduğunu yazan medya, AGİT’in skandal raporlarını ve Avrupa
Konseyi’nin siyasi kararlarını arkasına alarak Türkiye’yi karalamaya devam
etti. Bu tartışmalar arasında belki de Avrupa cephesinden en samimi itiraf
İtalyan Dışişleri Bakanı Angelino Alfano tarafından geldi. Alfano’nun,
“Türkiye’nin niyeti açık görünüyor: Küresel dinamikte büyüyen bir etki olma
girişimi… Geleneksel, aynı zamanda yenilikçi bir bakış açısıyla, büyük güçlerle
eşit şekilde tartışır seviyede olmak istiyor. Maalesef Cumhurbaşkanı Erdoğan,
AB ve genel olarak Batı tarafından boş bırakılan alanları fırsat bilerek iyi
dolduruyor” sözleri ise Avrupa medyasında hiç yer bulmadı.

PKK Hepsinin Ortak Aşkı

Gezi
Parkı Şiddet Eylemleri ile başlayan ve son olarak 16 Nisan referandumu ile
devam eden sürece Batı medyasının bazı unsurları duyarsız kalırken tüm Avrupa
gazete ve televizyonlarının yıllardır kayıtsız kalamadığı tek konu ise PKK
seviciliği oldu. Kanlı terör örgütü PKK’nın Avrupa’daki destekçilerine her
türlü özgürlüğü veren Avrupa, medyasında da terörizm propagandası
yapmaktan çekinmedi. BBC, Bild gibi bilindik kurumların yanı sıra Avusturya,
İsviçre, Belçika, Danimarka, İsveç ve Norveç gibi ülkelerin gazeteleri başta
PKK’nın eli kanlı kadın teröristlerini romantik birer özgürlük savaşçısı gibi
göstererek Kandil’e destek verdi. Son dönemdeki Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı
konularında İngiltere ve Almanya medyası kadar başı çekmese de konu PKK olunca Fransız
medyası hep ön plana çıktı. Liberation ve Le Figaro gibi gazetelerin “Kürtler
Öldürülüyor” manşetleri hiç eksilmedi. Fransız Haber Ajansı AFP ise hendek
siyaseti yapan ve terör örgütünün yuvası haline gelen tüm ilçe ve şehir
merkezlerinden yayın yaptı. PKK’nın eline silah verdiği 18 yaşından küçük
çocukları “özgürlük savaşçısı” diye tanımlayan AFP, tüm dünyaya servis ettiği
fotoğraflarla çok büyük bir terör propagandası aracı oldu. PKK’nın en sevdiği
gazetelerden biri de muhabiri Deniz Yücel’i Kandil’e yollayan Die Welt oldu.

Ajan Gazeteciler

Yabancı
gazeteciler Türkiye hakkında iftiralarla dolu karalama kampanyaları yaparken
kimi zaman onlara Türk gazeteciler de eşlik etti. BBC’nin Gülen’le röportaj
yapan muhabiri Güney Yıldız, yine BBC’nin Gezi’deki provokatif ismi Selin
Girit, Die Welt’in muhabiri Deniz Yücel ve tabii ki artık Almanya’nın resmi
hizmetinde bulunan Can Dündar bu isimlerden birkaçı oldu. Deniz Yücel’i
diğerlerinden ayıran özellik ise istediği zaman Kandil’e çıkarak teröristlerle
görüşen bu ismin Almanya adına ajanlık yaptığının tespit edilmesi ve hapse
atılmasıydı. Dört yıllık süreç içinde gazetecilik kisvesi altında provokatörlük
yapan başka ajanlar da çıktı. Dokuz yıl BBC’de çalışan Alman asıllı İngiliz
vatandaşı Staphan Shah Kaczynski Okmeydanı’nda bir DHKP-C örgüt evinde
yakalanmıştı. Kendisini gazeteci olarak tanıtan adam Alman gizli servisi BND’ye
çalıştığı için tutuklandı. 2 Şubat 2016’da Diyarbakır’da kendine gazeteci süsü
vermiş bir İngiliz ve bir Sırp vatandaşı ajanlık yaptıkları gerekçesiyle
gözaltına alındı. İki adam sokağa çıkma yasağı olan operasyon bölgesinde
yakalanınca, “Biz gezmeye gelmiştik” dedi. Son olarak ise DPA (Deutsche Presse
Agentur) Temsilcisi Can Merey, Die Tageszeitung gazetesi muhabiri Jurgen
Gottschlich ve Süddeutsche Zeitung muhabiri Mike Szymanski’nin referandumda
hile olduğunu iddia edenleri organize edip 19 Nisan 2017’de Beşiktaş’ta eyleme
topladığı tespit edildi.

 

Kim Bu Medya Lobisi?

Bild: Alman medya devi Axel Springer’e bağlı
olan gazete aynı zamanda aynı grupta çıkan Die Weil ve Fakt ile de kardeş.
Hürriyet’in bağlı olduğu Doğan Medya’nın da ortağı olan Axel Springer ise
Friede Springer’e ait. Angela Merkel’in yakın arkadaşı olan Friede Springer’in
emri ile medya grubunun yayın ilkeleri içinde “İsrail hakkında
olumsuz haber yapmamak” ve “Dünya Yahudileri’nin çıkarlarını her şeyden
üstün tutmak” gibi maddeler yer alıyor.

 

The
Times:
 İngiliz
gazetesi dünyada İslam düşmanlığı ve Türkiye karşıtlığı artık bir marka haline
gelmiş Rupert Murdoch’a ait. Wall Street Journal: ABD’nin en önemli
gazetelerinden olan WSJ de serveti 15 milyar doları bulan Rupert Murdoch’a ait.

 

New
York Times:
 Dünyayı
yöneten aileler olarak iddia edilen Rotschild, Rockefeller gibi ailelerin yakın
dostu Sulzberger ailesinindir.

 

The
Economist:
 Dünyanın
en etkili ailelerinden olan Rotschild, Cadbury, Agnelli ve Schroder ailelerine
ait. Der Spiegel: Bağımsız olarak lanse edilen gazetenin en büyük bağışçıları
arasında George Soros yer alıyor.

 

CNN: Dünyanın en büyük televizyon kanalı
olarak bilinen CNN, Time Warner Şirketi’ne ait. Özellikle Körfez Savaşı
sırasında yaptığı yalan haberlerle şöhret kazanan kanal Donald Trump tarafından
da “yalancı” olarak nitelendirildi.

 

BBC: İngiliz devlet televizyonu olan BBC’nin
aynı zamanda Kraliyet ailesi ile de bağı bulunuyor.

 

Correctiv: Axel Springer ve Der Spiegel’den
ayrılan gazeteciler tarafından kurulan bağımsız medya grubu Soros Vakıfları ve
Axel Springer tarafından fonlanıyor. Correctiv son olarak Can Dündar için yeni
bir haber portalı kurarak gündeme geldi.

 

Financial
Times
:
2015’e kadar kurucusu olan İngiliz Pearson PLC şirketi tarafından yönetilen
gazete şu an Japon The Nikkei grubunda bulunuyor.

 

Blick: İsviçre merkezli gazete ülkenin en
büyük medya şirketi olan Ringier’e bağlı. Ringier ise tıpkı Hürriyet gibi Axel
Springer’in hisse sahibi olduğu kurumlardan biri…

Batı
Medyası Neden Türkiye’ye Karşı Düşmanca Tavır Sergiliyor? Yakın geçmişte bu
yazıda bahsi geçen birçok yayın grubunun Türkiye hakkında övgü dolu sözler de
yazdığına şahit olmuştuk. Özellikle Financial Times ve The Economist
Türkiye’nin yükselen grafiği ve ekonomik rakamlarını sık sık gündeme
getiriyordu. Bu noktada ise Batı medyasının düşmanlık motivasyonunun kaynağı
önem arz ediyor. Ve görünen o ki Batı medyası net bir şekilde Batı ülkelerinin
uyguladığı siyasi tutumun bir aracı olarak görev yapıyor. Yani ne zaman Avrupa
veya ABD’nin resmi olarak tavrı Türk hükümetine muhalif olsa medya bunu bire
bin katarak hem de siyasilere söylem malzemesi vererek dile getiriyor. Bunu
daha gerçekçi olarak Türkiye’nin NATO ve AB’ye sırt çevirip Doğu’ya yönelmesi
olarak tanımlayabiliriz. Zaten bunu gerek AB liderleri gerekse ABD’li
yetkililerden defalarca duyduğumuz gibi Economist 23 Aralık 2016’da, “Batılı
ülkeler Türkiye’nin Rusya’yla yakınlaşmasının boyutları konusunda
endişelenmekte haklı” diyerek dile getirmişti.

Alman
Die Zeit gazetesi de 12 Ağustos 2016’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 9 Ağustos’ta
Rus Devlet Başkanı Putin ile yaptığı görüşmesini değerlendirerek “Elveda ABD,
Elveda Batı” ifadesini kullanıyordu. Konuyla ilgili olarak ABD’li ekonomist,
gazeteci ve yazar William Engdahl ise, “Her Avrupa Birliği ve NATO ülkesinin
ana akım medyası, hayati stratejik önem taşıyan konularda ABD ile NATO’nun
denetimi ve sansürüne tabidir. Bunların arasında Der Spiegel, The Guardian, Le
Monde gibi devleri sayabiliriz. Bugün onların Türkiye’ye saldırma sebebi de
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington’ın planladığı Türkiye ajandasının dışında
hareket etmesidir. Bunun için kendisi politik, adli ve ekonomik olarak
saldırılara uğradı. Son olarak Gülencilerin girişimiyle bir darbe planlandı ve
onun adımlarından biri de Erdoğan’a suikasttı. Ama bu plan da işe yaramadı.
Şimdi medya yoluyla Erdoğan’ı diktatör olarak gösterip Avrupalıların Türkiye’ye
gitmesini engellemeye çalışıyorlar” şeklinde konuşuyor.

Düşmanca Yayınlar ile Avrupa Medyası Neyi
Amaçlıyor?

William
Engdahl’ın “Erdoğan’ın Washington’ın planladığı Türkiye ajandasının dışında
hareket etmesi” şeklinde tanımladığı çatışma ortamını eski bir Dünya Bankası,
IMF ve ABD Hazine Bakanlığı çalışanı olan ve günümüzde ise bu kurumların
gerçekte nasıl çalıştığını anlatan Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları isimli
kitabın yazarı John Perkins daha çarpıcı bir şekilde tanımlıyor: “Ekonomik
tetikçiler, birçok ülkeyi trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli
profesyonellerdir. Bu kişiler, Dünya Bankası ve diğer yabancı ‘yardım’
kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve yeryüzündeki
doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para
aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli
seçimler, rüşvet, zorbalık, darbe ve suikastlar vardır… Ben de bir ekonomik
tetikçiydim. Nasıl çalıştıklarını iyi bilirim. CIA istediğinde savaş başlatır,
hükümet değiştirir, darbe yapar. Bunun için kullandığı araçlardan biri de
medyadır. Eğer ülkeniz ekonomik tetikçilerin hizmet ettiği dünyanın sayılı
finans şirketlerine aykırı hareket ederse başına gelecek olaylardan biri de
medya baskısıdır. ABD ve diğer ülkelerdeki ana akım medya birbirleriyle dolaylı
yollardan ortaktır ve hepsi aynı şeyleri yazar. Aynı odağa hizmet ederler ve
amaçları aynıdır: O ülkenin finansal bağımsızlığa ulaşmasını engelleyip kendi
çıkarları doğrultusunda hizmet etmesi…”

Geçmişte De Bu Düşmanlığın Örnekleri Var mı?

1960’ta
Adnan Menderes’in Batı’yla ilişkileri çıkmaza girmiş, kredi alamaz hale
gelmişti. Ani bir hamleyle yüzünü doğuya çevirdi. Yeni kredi imkanlarını
araştırmak üzere 1960 Haziran’ında Moskova’ya gitmeye karar verdi. Gidemeden 27
Mayıs’ta devrildi. Süleyman Demirel 1967 sonunda Moskova’ya gitti. Önemli
yatırım anlaşmaları imzaladı. 1971’de darbe oldu. Turgut Özal’ın Türki
Cumhuriyetler ile yakınlaşması ve halen daha tartışılan vefatı da akıllarda
farklı sorular oluşturmuştu. D-8’i kuran Necmettin Erbakan’ın siyasi ömrü de
kısa sürmüştü. Tüm bu dönemlerde bu yazı boyunca bahsi geçen medya kurumları
yine benzer tutum içindeydiler. Aynı şeyler geçmişte II. Abdülhamid’in de
başına gelmişti. Hatta Batı medyasının Türk düşmanlığının ilk kurbanı
belki de kendisiydi. Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğan için kullanılan
“despot”, “zalim”, “otoriter” ve “diktatör” sıfatları Abdülhamid Han için de
kullanılmış, kendisi Osmanlı’yı Avrupa’ya taşımak yerine İslam ülkelerine
liderlik yaptığı için sert bir şekilde eleştirilmişti. Muhaliflerin
öldürülmesi, gazetecilerin tutuklanması gibi iftiralar da cabası… Yani tüm bu
tarihi vesikaları üst üste koyunca ortaya, “Türkiye ne zaman yüzünü Avrupa’dan,
Batı’dan ve NATO’dan çevirirse bu cephenin medyası acımasızca saldırıyor” sonucunu
çıkarmak çok zor olmuyor.

Avrupa Medyasındaki Türk Karşıtlığının Bir
Sınırı Var mı? Bundan Sonra Ne Olacak?

Batı
medyasının sınırını aslında Batı ülkelerinin siyasileri belirleyecek gibi
duruyor. Mesela Hollanda hükümeti Türklerin üzerine köpeklerle saldırırken
Hollanda gazetesi Telegraaf bu fotoğrafı kullanarak “Burada Patron Biziz” gibi
faşist bir ifade kullanabiliyor. Rotterdam’daki olayların tanığı ve bizzat
Avrupa polisi tarafından basın mensubu olmasına rağmen saldırılardan nasibini
alan ATV Londra Temsilcisi Mehmet Solmaz anlatıyor: “

Aşırı
söylemlerin revaçta olduğu Avrupa’da, Türkiye karşıtı olmak medya için tiraj ve
reyting getirdiği gibi popülist söylemleri benimseyen siyasilere de direkt
olarak destek çıkmak anlamına geliyor. Bir taraf tiraj düşünürken diğer taraf
oy hesabı yapıyor ve Avrupa’nın savunduğunu iddia ettiği değerlerin birer birer
çiğnendiğine şahit oluyoruz. Çifte standart diye nitelendirilen bu durumu DOSYA
göz önüne serdiğimizde, siyasi makamlar rahatsızlık duymayıp konjonktür gereği
sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Diğer yandan medya ise görevlendirilmişçesine
sesini çıkaranları hedef alıp, tek yönlü yayınlarla propagandadan öteye
geçmiyor. Birçok örnek var. Fakat son yaşanan bir olay bütün olayı adeta
özetlemekte… PKK programlarına katılan Belçika Devlet Bakanı Zuhal Demir ve
Belçikalı Türklerin ana vatanlarıyla bağlarının kopması için canlı yayında
önerilerde bulunan FETÖ bağlantılı Bahattin Koçak’la ilgili haberlerimden sonra
Belçika devlet kanalı Canvas, ismimi ve haberlerimin kupürlerini gösterip beni
bu örgütler için hedef haline getirdi. Yani yapacaklarının bir sınırı varmış
gibi görünmüyor. Belki temizlemesi yıllarca sürecek kara propagandanın Avrupa
siyasetinin aldığı kararlara göre devam edip etmeyeceğine şahit olacağız.”
























































































































































































Fransız
kökenli bir Alman olmasına rağmen Avrupa’nın Türkiye politikalarını eleştirdiği
için başına gelmedik kalmayan gazeteci Martin Lejeune ise bunun bir sınırı
olduğunu düşünüyor: “İki seçenek var. Ya Türkiye onların istediği her şeyi
yapacak ve böylece arzu edilen bir müttefik haline gelecek. Böylece Erdoğan,
onların gözünde diktatörlükten demokratik bir lidere dönecek, tıpkı bundan 7-8
yıl önce olduğu gibi… Ya da Türk halkının azmi ve Erdoğan’ın güçlü siyaseti ile
Türkiye tüm baskılara rağmen onlara kendini kabul ettirecek. Tabii ki bu
seçenek Batı’nın elinde başka argüman kalmaması ve buna mecbur olması anlamına
geliyor.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet