TÜRK DEVRİMİ (1923-1938) Ekonomik Kalkınma; Temel Belirlemeler


1. Dünya Savaşından sonra, dünyanın hemen her yerinde, bölgesel
yada uluslararası gerilim ve çatışmalar yaşanırken Türkiye’de, barış ve
bağımsızlık temeli üzerine de yeni bir devlet kuruluyor; toplumsal yapı,
sıradışı bir hızla ileriye doğru değiştiriliyordu. Tarihsel özellikleri, yerel
gelenekleri ve bölgesel dengeleri gözeterek, yabancılaşmadan, taklitçiliğe
düşmeden ve bağımlı hale gelmeden, yoksulluktan kurtularak uygarlaşmanın yol ve
yöntemleri araştırılıyor, tartışılıyor ve uygulanıyordu. Bu iş için ders
alınacak, başarılmış bir örnek yoktu. Ulusal bağımsızlığını elde eden yoksul
bir yarı-sömürge ülke, bağımsızlığını koruyarak nasıl kalkınabilir, nasıl
gelişkin bir toplum haline gelebilirdi? Bu amaç için izlenmesi gereken yol ne
olmalıydı?


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 341)


1923’ün
dünyasında görünüm şuydu: Bir yandan sömürge sahibi büyük emperyalist ülkeler,
diğer yandan yoksul sömürge ve yarı sömürge ülkeler ve diğer bir yanda da,
kendisine bambaşka bir kurtuluş yolu çizen yeni Sovyetler Birliği.
Sömürgelerden toplumsal kalkınma yönünde alınacak herhangi bir örnek model söz
konusu değildi. Aksine, ulusal bağımsızlık için onlara örnek olunmuştu. Batı,
örnek alınabilirdi. Ancak sosyal yapı Batının kapitalist gelişimine hiç uygun
değildi. Onlar beş yüz yıl önce başladıkları gelişimlerini, sömürgecilikten
geçirerek emperyalizme ulaştırmışlar ve dünyayı paylaşmışlardı. Emperyalist
dünyada, kapitalizmin liberal dönemini yaşayıp, ekonomik gelişmeyi, burjuva
demokratik kurumlarla sağlamak artık mümkün değildi. Liberalizm ömrünü
doldurmuş, dünya ekonomisine tekelcilik egemen olmuştu. Buna karşın Türkiye’de
sermaye birikimi oluşmamış, endüstriyel üretim başlamamış, işçi ve işveren
sınıfları ortaya çıkmamıştı. Liberal kapitalizm ile kalkınma olanaklı
görünmüyordu.


Rusya’da,
sosyal gelişimin doğal sonuçlarına bağlı olarak değil, savaşın özel koşullarına
dayanan bir devrim ortaya çıkmış ve toplumsal yapıyla örtüşmeyen sosyalist bir
uygulamaya girişilmişti. Rusya, Çarlık yönetiminde, ekonomik olarak
yarı-sömürge bir ülkeydi. Feodal hatta feodalizm öncesi üretim ilişkileri
toplumda varlığını sürdürüyordu. Rusya büyük bir köylü ülkesiydi. Bu yanıyla
Türk toplumuna benziyordu. Toplam nüfusuna oranı çok küçük olan bir işçi
sınıfına sahip olması bu benzerliği gidermiyordu. Buna karşın, Rus Devrimi,
bütün dünyada hatta batı ülkelerinde bile önemli bir etki yaratmış, sömürge
hakları ve Batı’daki işçi sınıfının örgütlü kesimleri için bir umut haline
gelmişti. İzlenmesi gereken yol belki bu yoldu. Zaten bilinen başka bir
kalkınma ‘yolu’ da yoktu.


Ancak,
hem kapitalist hem de sosyalist kalkınma ‘yolu’, Türk toplumunun o günkü
tarihsel, sınıfsal ve toplumsa gerçeklerine uygun değildi. Her iki yönetimin de
Türkiye’de uygulanabilme şansı yoktu. O halde ne yapılmalıydı? Türk toplumunu,
‘acı ve üzüntü veren’ yoksulluk ve gerilikten, ‘kimseye muhtaç olmadan’ hızla
kurtarmanın yolu ve yöntemi ne olmalıydı? Bu sorunun yanıtı, Kurtuluş savaşında
verilen yanıtla aynı oldu; halkına, kendi gücüne ve ülke kaynaklarına
dayanarak, ulusal bağımsızlıktan hiçbir koşumda ödün vermeden, yeni bir yol
bulup izlemek… Bu yol bulundu ve uygulandı; ulusal bağımsızlığına kavuşan geri
kalmış bir ülkenin nasıl kalkınabileceğini gösteren özgün bir örnek ortaya
çıkarıldı. Özel girişimciliğe yer veren ancak kapitalist olmayan, devletçiliği
öne çıkaran ancak sosyalist olmayan veya her ikisi de olan bir ekonomik kalkınma
modeli geliştirilip uygulandı. Ne liberalizm ne de kollektivizmin belirleyici
olduğu, böyle bir modeli uygulayıp yaşatmak mümkün müydü? Bu yol geniş köylü
yığınlarının ve ulusal ekonomimin gücünü arttırıp, toplumsal ilerlemeyi
sağlayabilir miydi? Hem sağdan hem de soldan bu soruya olumsuz yanıtlar geldi
ama Kemalist yönetim, bu yönetimi kararlılıkla uyguladı ve şaşırtıcı başarılar
elde etti. Uygulamalar benzer konumdaki bir çok ülkeyi, değişik oranlarda
etkiledi. Bugün, küreselleşme politikalarının zor duruma soktuğu, az gelişmiş
ya da gelişmekte olan ülkelere 21. Yüzyıla girerken; şikayetçi oldukları
ekonomik sorunlardan kurtulabilmeleri için adı verilmeden, Kemalist kalkınma
modelinin temel tercihleri öneriliyor. Kanadalı ünlü ekonomist, Prof. Michel Chossudovsky,
günümüzde yaşanan mali ve sınai bunalımdan Dünya Bankası ve IMF’yi sorumlu
tutarak, bu bunalımdan kurtulunması için; ulusal ekonomilerin yeniden
yapılandırılması gerektiğini ve öncelikle, bütünüyle korumasız hale getirilmiş
olan ulusal sanayinin koruma altına alınarak, yerli üretimin teşvik edilmesi
gerektiğini söylemektedir. (321- “Cumhuriyet” 13 Aralık 1998) Polonya’da,
‘sosyalits’ sisteminin çözülerek kapitalizme geçilmesinde önemli rol oynamış,
Dayanışma Sendikası’nın ünlü lideri ve eski Polonya Cumhurbaşkanı Lech Walesa,
yeni düzenden de umduğunu bulamadığı için olacak: “sosyalist sistemi ve
kapitalizmi birlikte uygulamalı. İkisinden de yararlanılarak, şimdiye dek
kimsenin bulamadığı yeni bir yol bulunmalı” (322- “Milliyet Walesa ile Konuştu”
Zeynep Oral, Milliyet, 10 Ekim 1998 / 322-a; “Ulusal Kurtuluşun Sonu mu?” Samir
Amin, “Büyük Kargaşa” Alan Yay. 1993 sf. 12/322-b: “Yabancı Yatırım Uyarısı”
Prof. Dr. Ahmet Tonak, Cumhuriyet 8 Mart 1998) diyor. Polonyalı liderin Türk
Devrimini ve Çin’deki gelişmeleri incelemediğin anlaşılıyor.


Kemalist
kalkınma modelindeki temel tercihlerin, bağımsızlığına 2. Dünya savaşından
sonra kavuşan birçok ülke tarafından kullanıldığı bilinmektedir. Bunu en iyi,
1955 yılında, 29 Asya ve Afrika ülkesinin katıldığı Bandung Konferansı
kararlarında görmek mümkündür. Üçüncü Dünya sorunları uzmanı Mısırlı ekonomist
Samir Amin: “…Tereddütsüz bir biçimde, çağımız Üçüncü Dünya’sının ulusal
projesi” olarak gördüğü Bandung kararlarını şöyle özetlemektedir: “… üretici
güçlerin geliştirilmesi, özellikle sanayi üretiminde çeşitlendirmenin
sağlanması, ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama iradesi
kazandırılması; ulusal devlete bu sürecin yönetim ve denetimini sağlama idaresi
kazandırılması; ulusal kaynaklara egemen olunması; yaratılan artı değerin
merkezileştirilmesi ve üretken yatırımlara yönlendirilmesine olanak sağlayacak
parasal dolaşımın, devlet denetimine alınması; ulusal pazara egemen olunması ve
dünya pazarlarına açılmak için rekabet gücünün artırılması, teknolojik
gelişmenin sağlanması; kalkınma sürecinin halk desteğini sağlayarak devletin
öncülüğünde gerçekleştirilmesi…”322-a Bu ilkeler, Bandung’dan 30 yıl
önce, Türkiye’de belirlenip başarıyla uygulanan ilkelerin aynısıdır.


Çin’in,
yabancı sermaye ve yabancı yatırımlarla ilgili bugünkü tutumu, Türkiye’nin
1923-1938 arasındaki tutumuyla şaşırtıcı bir benzerlik içindedir. Çin’deki
yabancı yatırımların niteliği konusunda ODTÜ İktisat Fakültesi öğretim üyesi
Prof. Dr. Ahmet Tonak şöyle söylüyor: “Çin kendi kalkınma stratejisi içinde,
gereksinim duyduğu yabancı yatırımı ülkesine çağırıyor. Böylece teknoloji
ediniyor, istihdam yaratıyor ve hatta ihracatını arttırıyor. Ama koşullar
koyuyor; işletmelerde Çinli mühendislerin kullanılmasını, istihdamın ne
kadarının Çin’den sağlanacağı Çinli yöneticilerin şirket yönetimine girmesini
ve ne kadar süre sonra yatırımın Çin’e devredileceğini kendisi belirliyor.”322-b
Ayrıca Çin bugün, enflasyonu düşük tutmaya ödün vermeme, devlete ait
merkez bankasının bağımsız olması ve büyüme hızını istikrarlı düzeyde tutma
politikalarını uyguluyor. Bunlar bilindiği gibi Kemalist Kalkınma Modeli’nin
temel uygulamalarıydı. Bu uygulamalara karşın yabancı sermaye Çin’e yoğun
olarak geldi. Çin pazarı onlara çok çekici geliyordu. Kendi pazarına sahip
çıkan ve geliş koşullarını belirleyen ulus yöneticilerinin varlığı ve ileri
sürdükleri koşullar canlarını sıksa da, onları bu pazara yöneltmekten
alıkoymuyordu. Pazarın büyük, ücretlerin düşük olması, bütün bu koşullara
karşın, uluslararası şirketleri, Çin’de yatırım yapmaya zorlamaktadır.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 345)


Kısa
sürede büyük başarı ve ilerleme sağlayan Kemalist kalkınma yöntemi, artık
Türkiye’de uygulanmıyor. On beş yıllık aktif iktidar döneminden sonra başlayan
geri dönüş, toplumsal düzeni, Kemalizmin öngördüğü sistemin tam karşıtına
dönüştürdü. Ülkeyi uzun yıllar emperyalist reçetelerle yöneten iktidarlar,
Cumhuriyet Halk Fırkasının değil, Terakkiperver ve Serbest Fırka’nın
programlarını uyguladılar. Kemalizmin devletçilik, devrimcilik ve halkçılık
ilkelerini, uzun süre adını koymadan hep ‘sol’ buldular ve uygulamadan
kaldırdılar. En ılımlı ve “Atatürkçü” olanları, devletçiliğin ‘gerçekte
Atatürk’ün dünya görüşünde yer almadığını, bu ilkenin, 1929 dünya ekonomik
bunalımının zorunlu ve geçici bir sonucu olduğunu’ söylediler. 53. Cumhuriyet
hükümetinin başbakanı Tansu Çiller gibi daha açık sözlüleri ise; ‘büyük bir
özelleştirme seferberliğini gerçekleştirdiklerini’ belirterek, Türkiye
Cumhuriyeti için ‘son sosyalist cumhuriyeti de yıktıklarını” iddia eden
açıklamalar yaptılar.


Kendilerini
‘demokratik sol’ ya da ‘sosyal demokrat’ diye adlandıran siyasal kümelenmelerin
de tutumları benzer nitelikteydi. Altı oktan üçünün artık eskidiğini
açıkladılar ve özelleştirme uygulamalarına itirazsız katıldılar.


“Sosyalist”
sol ise, Kemalizmi özellikle günümüzde, incelemeye bile almadı. Dünyanın hemen
her yerinde sosyalistler, Kemalizmi, anti-emperyalist ulusal bağımsızlık ve
toplumsal ilerleme hareketi olarak görüp desteklerken, yerli ‘sosyalistler’ ne
olduğunu yada olmadığını anlamadan, incelemeden; ‘kapitalizme hizmet eden
burjuva hareketi’ olduğunu söyleyerek karşı çıktılar.


Mustafa
Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı kazanıp İzmir’e girerken: “gerçek savaşımız bundan
sonra başlıyor”(323- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Mat. 1974
3 Cilt, sf. 1299) demişti. Bu sözler, ekonomik kalkınma ve toplumsal ilerleme
hedefinin, askeri savaşı kazanmaktan daha zor bir mücadeleyi gerektirdiğini
kavramanın bilinciyle söylenmiş sözlerdi. Yüzyıllar süren dış sömürü, son
derece geri toplumsal gelenekler ve kendi içine kapalı, üretimsiz bir toplumun,
hızla kalkınarak, bir daha eski tutsak durumuna düşmeden, uygarlığa ulaşmasının
ne denli zor bir hedef olduğu biliniyordu. Seçilen zor yolun karamsarlık
yaratmasına, elde edilen başarıların da hayalciliğe yol açmasına izin
verilmeden, ülke gerçeklerinden kopmadan, taklitçiliğe kapılmadan, kendi gücüne
ve halkına güvenerek gerçekçi bir kalkınma yolu bulundu ve uygulandı.
Kitlelerin koyu bir gerilik, eğitimsizlik, örgütsüzlük ve yoksulluk içinde
bulunması, kalkınma için gerekli olan mali kaynak, bilgi birikimi, yetişmiş
kadro ve donanımın olmaması seçilen yoldaki kararlılığı etkilemedi. Bu
anlayışla girişilen mücadelede, hem sosyal hem de ekonomik alanda, toplumsal
ilerlemeyi sağlayan olağanüstü değişim ve dönüşümler gerçekleştirildi Ve aynı, Ulusal
Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi, az gelişmiş dünya ulusları için,
bağımsızlıklarına kavuştuklarında kalkınmak için izleyecekleri yol konusunda,
evrensel bir örnek oluşturuldu. Türk Devrimi, dünyanın emperyalist devletler
tarafından paylaşıldığı ve aralarındaki pazar çatışmalarının aralıksız sürdüğü
bir dünyada, ulusal bağımsızlığını korunarak kalkınılacağını gösteren, ilk
uygulama oldu.


Türk
Devrimi’nden sonra bağımsızlığa kavuşan bir çok azgelişmiş ülke, dünya halkları
üzerinde son derece yüksek bir prestije sahip olan Sovyetler Birliği’nin
etkisinden uzun süre kurtulamadılar. Büyük çoğunluğu bağımsızlık mücadelesi
süresince bu ülkeden yardım almış bir anlamda O’na bağımlı hale gelmişlerdi.
Savaş sürecindeki ideolojik bağımlılıklar, savaştan sonra da sürmüş ve ortaya,
feodal toplumsal ilişkilerine karşın “sosyalist uygulamalara” girişen, bir çok
az gelişmiş ülke çıkmıştı. Kemalist kalkınma modeli bu nedenle,
gerçekleştirdiği başarıların somutluğuna karşın, bu tür ülkeler tarafından
yeterince incelenemedi ve sonuçlarından dersler çıkarılamadı. Az gelişmiş
ülkelerin bir bölümü, Sovyetler’den etkilenip, gerçekleşmesi mümkün olmayan
öznel siyasi hedefler peşine düşerken, diğer bir bölümü ise emperyalizmin etki
alanında kalarak yarı sömürge haline geldiler. Dünyanın çoğunluğunu oluşturan
bu ülkeler gerçek kurtuluşlarını gerçekleştirip, dünya siyasetine ağırlıklarını
koyamadılar. Ancak, 1980 sonrasında Çin’deki uygulamalar, Doğu bloğu ve
Sovyetler Birliği’nin çöküşü, Vietnam ve Küba’daki gelişmeler ile küreselleşme
politikalarının tüm az gelişmiş ülkeler üzerindeki yıkıcı etkileri, Kemalist
politikanın yetmiş beş yıl aradan sonra yeniden bu ülkelerin siyasi gündemine,
onların kurtuluş yolu olarak girmesine yol açtı. 21. Yüzyıla girerken,
küreselleşmeye karşı ulusçu eğilimlerin gelişiyor olması ve Kemalizmin yükselen
değer oyalar yeni yüzyıla taşınmasının nedenleri burada yatıyor. Özel
girişimcilikle bütünleştirilmiş devletçi politika, bu politikada sağlanan
geliştirici denge, koy aydınlanmasına yönelik eğitim atılımları, ulusal pazarın
korunması, kamu maliyesi, sağlık, ulaşım ve bayındırlık alanlarında elde edilen
başarılar, Türk devrim ilkelerini, azgelişmiş ülkeler tarafından öğrenilmeye
değer kılıyor.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 348)


Fransız
yazarı Paul Gentizon 1929 yılında kaleme aldığı kitabında Türk Devrimini
devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve Rus Devriminden daha ileride
bulur. Ona göre; “Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’den başka hiçbir ülkede bu
denli radikal bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız ihtilali, siyasi kurumlar
arasında sınırlı kalmış, Rus İhtilali sosyal alanları sarsmıştır. Sadece Türk
Devrimi, siyasi kurumları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları, aile
ilişkilerini, ekonomik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve
bunları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenilemiştir. Her değişim yeni
bir değişime neden olmuş, her yenilik bir başka yeniliğe kaynaklık etmiştir. Ve
bunların tümü halkın yaşamında yer tutmuştur.”(324- “Mustafa Kemal ve Uyanan
Doğu” Poul Gentizon, Bilgi Yay. 2. Baskı 1994, sf. 164) Belirlemenin abartılı
olup olmadığını belirleyecek en iyi gösterge elbette, gerçekleştirilen sosyal
ve ekonomik dönüşümlerin somut sonuçlarının incelenmesi olacaktır. Mustafa
Kemal yapılan işlerin tarihsel ve sosyal anlamını; “Biz büyük bir devrimi
gerçekleştirdik. Ülkeyi bir çağdan alıp yeni bir çağa götürdük. Bir çok eskimiş
kurumu yıktık.”(325- Kurtuluş ve Sonrası” A. Doğan, 1925, sf. 165, ak: Hüseyin
Cevizoğlu “Atatürkçülük” Ufuk Ajans Yayınları, No: 4, sf. 62) ya da; “Uçurumun
kenarında yıkık bir ülke. Her çeşit düşmanla kanlı boğuşmalar. Yıllarca süren
savaş. Ondan sonra içerde ve dışarda saygı ile tanınan yeni bir vatan, yeni
sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için sürekli devrimler”(326- “Mustafa
Kemal Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi Yayınevi, 1987, sf. 18) sözleriyle
ifade etmiştir. Bu sözler, gerçekleştirilen devrimci dönüşümlerin, tarihsel
boyutunu ve sağlanan toplumsal ilerlemenin düzeyini gösteren ifadelerdir.


Türk
Devrimi’nin, 1923-1938 arasındaki ekonomik kalkınma ve toplumsal ilerleme
dönemi, aynı Bağımsızlık Savaşı dönemi gibi, özgündür ve ayırtedici özelliklere
sahiptir. Devrim ilkeleri haline gelen bu özellikler, bir bütün olarak
kesintisiz bir biçimde uygulanmış ve Kemalizm, hem sürekli devrimciliğini, hem
de evrensel boyutunu, bu uygulamalardan almıştır. Türk devrimi, sanayinde
yoksun az gelişmiş ülkelere örnek olan yeni bir ulus-devlet sistemi
yaratmıştır.


Tam Bağımsızlığa Verilen Önem


Kendi Gücüne Dayanma


Türk
Devriminde tam bağımsızlık, ulus-devlet varlığının temel koşuludur. Bu konuda,
savaş süresince takınılan ödünsüz tavır, zaferden sonra da aynı kararlılıkla
sürdürülür. Gerçek bağımsızlığın ekonomik bağımsızlığa bağlı olduğu bilinmekte
ve bu işi başarmanın askeri başarıdan çok daha zor olduğunun bilinciyle hareket
edilmektedir. Ulusal bağımsızlık konusunda, ‘ortalama çözümleri’, ‘ödün vermeye
dayalı uzlaşmalar’ hiç bir koşulda kabul edilemez. Sorun, radikal devrimci bir
anlayış ve bu anlayışa uygun olan yöntemlerle ele alınır.


Ya
her yönden tam bağımsız olunacaktır ya da yok olunacaktır. Kemalizmin ekonomik
gelişme ve ulusal kalkınma konusundaki temel anlayışı budur. Mustafa Kemal’in
tam bağımsızlık konusunda pek çok açıklaması vardır. Bu konudaki tutum sadece
açıklama d düzeyinde kalmamış ve 1938’e dek, toplumsal yaşamın her alanında
uygulanmıştır. 1927 yılında okuduğu Nutuk’ta şöyle söylüyordu: “Temel ilke,
Türk Ulusu’nun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ancak tam
bağımsız olmakla sağlanabilir. Ne denli zengin ve gönençli olursa olsun,
bağımsızlıktan yoksun, bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle
görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusunun onur ve yetenekleri çok yüksek ve
büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya
bağımsızlık ya ölüm. İşte, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası bu
olacaktır.”(327- Nutuk)


Tam
bağımsızlığa gösterilen duyarlılık, dar kapsamlı bir milliyetçiliğe değil, Batı
hegemonyasına ve onun kaynağı kapitalist-emperyalizme olan karşıtlığa
dayalıdır. Emperyalist işleyiş özünden kavranmış ve bu kavrayış; uygulanabilir
program ve eylemlerle, somut gerçekliğe ve ileri düzeyde bir anti – emperyalist
bilince ulaştırılmıştır. Bu bilinç, sadece siyasi ve ekonomik araştırmalara değil
bunlarla birlikte, emperyalizmle her alanda uzun yılar savaşmış olmaya
dayalıdır.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 350)


Osmanlı
İmparatorluğunun gerçek çöküş nedenleri açık olarak ortaya konmuştur. Ekonomik
ve sosyal gerilik, Batı’ya bağımlılık, yabancılara verilen ticari ve hukuki
ayrıcalıklar, her alanda yaygın olar üretimsizlik, borçlanma, siyasal ödünler;
çöküş nedenleri olarak saptanmış ve kurulacak yeni devletin bu tür eğilimlere
izin vermemesi, kesin bir biçimde karar altına alınmıştır. Ekonomik ve sosyal
kalkınma, kendi gücüne dayanarak sağlanacak, batı ülkeleriyle bağımlılık
doğuracak hiç bir ekonomik beraberliğe girilmeyecektir. Dış borçlanma ve
Düyun-u Umumiye uygulamalarının yıkıcı sonuçları akıldan çıkarılmayacak, bu tür
ilişkilere asla izin verilmeyecektir.


Ekonomik
bağımsızlık konusunda ilk kapsamlı resmi tavır Lozan’da gösterilmiştir.
Türklerin konuyla ilgili gösterdikleri bilinç ve kararlı tavır galip devletleri
en az Kurtuluş Savaşı kadar şaşırtmıştır. Onlar, Türkler’den böyle bir ulusal
bilinç beklemiyor ve Anadolu’da askeri eylemle ortaya çıkan siyasi sonuçları,
ekonomik ilişkilerle kısa sürede ortadan kaldıracaklarına inanıyorlardı. Bu
nedenle Lozan’ı hep, o günlerin özel koşulları nedeniyle imzalamak zorunda
kalınan geçici bir anlaşma gibi gördüler. Kalıcılığını içlerine sindiremediler.
Antlaşmayı imzalarken bile, Türkiye’nin yoksulluk nedeniyle tek başına ayakta
kalamayacağına ve kısa bir süre sonra Batı’dan yardım isteyeceğine
inanıyorlardı. Bu konuda haksız da değillerdi ülke gerçekten tükenmiş
durumdaydı. Açlık, hastalık ve her tür yoksulluk ortalıkta kol geziyordu. Bu
denli yoksul bir ülkeyi, kendi gücüne dayanarak kalkındırmayı, çağdaş uygarlık
düzeyine ulaştırmayı ‘düşünmek’ hayalcilikten başka bir şey değildi. Onlara
göre Türkiye, ya borç alarak ayakta kalabilecek ya da dağılacaktı. O günkü
Türkiye’nin toplumsal yapısını bilenlerin, böyle düşünmesi olağandı. (328-
İsmet İnönü’nün Atatürk haftası dolayısıyla 15.11.1960 günü Dil ve Tarih –
Coğrafya Fakültesindeki Konuşmasından, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam”
Remzi Kitapevi, 8. Basım 1983, 3. Cilt sf. 115)


Nüfusun
%90’a yakını köylüydü. Köylüler kapalı birimler halinde yaşayan, ürettiğini
tüketen ve yoksulluk sınırının altında yaşayan, örgütsüz ve dağınık bir kitle
durumundaydı. Ulaşım gelişmemiş, pazar ilişkileri oluşmamıştı. Petrol sadece
gaz lambalarında kullanılıyordu. Makinalı tarım, motor, enerji santralları,
fabrikalar, atölyeler, para piyasaları, bankalar, ticari kurumlar Türk toplum
yaşamına henüz girmemişti. Tren Eskişehir’den Ankara’ya ancak 22 saatte
gidebiliyordu. (329- “Frunze’nin Ankara’daki Temas ve Müzakerelerine Ait Rapor”
“Mejdunarodnaya Jins” Dergisi, sayı 7, 1961, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek
Adam” Remzi Kitapevi, 8. Basım 1983, 2. Cilt, sf. 498) Şehirler birbirleriyle
doğru dürüst bağlantısı olmayan büyük köyler durumundaydı. Isınma tandır,
mangal ya da kürsü denilen bir tür sobayla yapılıyordu. Evlerde sıhhi tesisat
yoktu. İçme suyu ilkel su kuyularından karşılanıyordu. Çamaşırlar, şehre yakın
çay adı verilen küçük dere kıyılarında, çamaşır kazanlarının kaynadığı söğüt
diplerinde, sabun yerine kil kullanılarak ve tokaçla dövülerek yıkanıyordu.
Otomobil, kamyon, tramvay gibi araçlarla, toplu taşımacılık gibi kavramlar
Anadolu’da bilinmiyordu. İnsanlar ulaşım aracı olarak at, eşek başta olmak
üzere, şehirler arasında kanı, şehir içinde ise yaylı, körük ve london denilen
at arabalarını kullanıyorlardı. Vali ya da Jandarma komutanının manyetolu
telefonundan başka hiç bir kişi ve kuruluşta telefon yoktu. (330- “Mustafa
Kemal’le 1000 Gün” Nezihe Araz, APA Ofset Basımevi 1993, 2. Baskı, sf. 137)
Mustafa Kemal 19 Ocak 1923 de İzmit’de yaptığı konuşmada ülkenin yoksulluğunu
şu sözlerle açıklıyordu; “Memlekete bakınız! Baştan sona kadar harap olmuştur.
Memleketin Kuzey’den Güney’e kadar her noktasını gözlerinizle görünüz. Her
taraf viranedir; baykuş yuvasıdır. Memlekette yol yok, memlekette hiç bir uygar
kurum yoktur. Memleket ciddi düzeyde viranedir; Memleket acı ve keder veren,
gözlerden kanlı yaş akıtan feci bir görüntü arzediyor. Milletin refah ve
mutluluğundan söz etmek mümkün değil. Halk çok yoksuldur. Sefil ve çıklaktır.”
(331- “Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak Yay 1993, sf. 197)


Lord
Curzon’nun Lozan’da “Siz yoksul bir ülkesiniz yakında gelip borç
isteyeceksiniz” diyerek güvendiği yoksulluk böyle bir yoksulluktu. Türkiye
Cumhuriyeti Hükümeti bu yoksulluğa ve hızla kalkınma isteğine karşın Batı’dan,
Curzon’nun, düşündüğü anlamda hiç bir şey istemedi. 1938’e dek, bağımlılık
doğuracak hiçbir ilişkiye girilmedi. Ancak bu tarihten özellikle de 1945’den
sonra, Türkiye’yi yönetenler, ülkeyi adım adım Emperyalizmin uydusu haline
getirdiler.


Lozan
görüşmelerinde o günkü yoksulluğa karşın, emperyalist devletlere karşı
gösterilen ulusçu direncin ne anlama geldiğini gösteren en iyi örnek, İsmet
İnönü’nün 1962 yılında Kıbrıs bunalımı sırasında söylediği, itiraf
niteliğindeki sözleridir: “Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika
izlenmesini istiyorsunuz. Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben
bunu? Karar vereceğim ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı
çalışmalar yapacaklar ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu?
Hepsinin çevresinde uzman denen yabancılar oldu. İğfal etmeğe çalışıyorlar. Bir
görev veriyorum sonucu bana gelmeden, sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık
savaşından sonra Lozan’da barış antlaşmasında esas mücadele bu uzmanlar
konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten fiili durum idi. Tanzimat işini iki devlet
aramızda çözerdik. Bütün mücadele idaremize tasallut yüzünden çıktı. Bir tek
uzman vermek için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz onların
neden ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar, bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı.
Böyledir bu işler. Peygamber edasıyla size dünyaları vaadederler. İmzayı
attınız mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir,
üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök. Gitmezler. Ancak bu sorunun
üzerine vakit geçirmeden eğilmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika, ne
bağımsız iç politika güdemezsiniz. Havanda su döversiniz. Fakat sanmayınız ki
bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceğini kestiremem.”(332-
“Yön” sayı 172, ak. Doğan Avcıoğlu “Türkiye’nin Düzeni” Bilgi Yayınevi, 5.
Baskı 1971, sf. 578)


Ulusal
bağımsızlık konusundaki ödünsüzlük doğal olarak, kendi gücüne dayanmayı zorunlu
kılar. Kendi gücüne dayanmak ise lafla olacak bir iş değildir elbette. Ulusal
sanayinin yaratılması, iç ve dış ticaretin geliştirilmesi, enerji, ulaşım ve
iletişim yatırımlarının gerçekleştirilmesi, eğitimin yaygınlaştırılıp
niteliğinin yükseltilmesi, toprak sorununun çözülmesi, bütün bunlar için kaynak
bulunması, üstelik bunu yoksul ve hemen hiç sermaye birikim olmayan bir
toplumda başarabilmek. Bunlar 1923 Türkiye’si için gerçek anlamda bir hayaldi.
O dönemde herkes böyle düşünüyordu.


Ancak
Türk Devrim önderliği böyle düşünmüyordu. Mustafa Kemal 9 Eylül’de İzmir’e
girerken “esas mücadele bundan sonra başlıyor” derken,girişilecek işin
zorluğunu ve eldeki olanakların yetersizliğini düşünerek böyle söylüyordu.
Yapılacak işler ve gerçekleştirilecek dönüşümler, ulusal birlik temelinde
yükselecek yurtsever bir toplumsal iradeyi ve süreklilik gösteren devrimci bir
kararlılığı gerekli kılıyordu. Söylenen buydu. Türk ulusu, hemen herkesin hayal
olarak gördüğü hedefler için mücadeleye çağrılıyordu. “Bir ulus varlığını ve
haklarını korumak yolunda bütün gücü ile, bütün görünür görünmez güçleriyle
ayaklanmış ve karara varmış olamazsa, bir ulus yalnız kendi gücüne dayanarak
varlığını ve bağımsızlığını sağlayamazsa, şunun bunun oyuncağı olmaktan
kurtulamaz”(333- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası
1974, 3. Cilt, sf. 1618) Mustafa Kemal’in bu sözlerle ifade ettiği anlayış,
yapacağı işlerin ve varacağı hedefin temel eksenidir.


Kemalist
ideolojide her söz ve her eylem ulusal bağımsızlığa endekslidir. Gerçek
kurtuluşun, bağımsızlık ve özgürlüğün elde edilip korunmasıyla ancak mümkün
olabileceği bıkmadan açıklanır, açıklamalara uygun davranılır ve gelecek için
bu yönde uyarılar yapılır. Mustafa Kemal, 20 Mayıs 1928’de şunları
söylemektedir: “Bağımsızlık ve özgürlüğünü her ne papasına ve her ne
karşılığında olursa olsun sakatlandırmaya ve sınırlandırmaya asla hoşgörü göstermemek
ve bunun için gerekirse son bireyinin kanının son damlasını akıtarak, insanlık
tarihini onurlu bir örnek ile süslemek… İşte bağımsızlık ve özgürlüğün ne
olduğunu, kapsamlı anlamını, yüksek değerini benliğinde kavramış uluslar için
temel ve yaşamsal ilke…”(334- a.g.e. sf. 1695)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 355)


Devrimci Kararlılık


Gerek
Kurtuluş Savaşı döneminde ve gerekse sosyal dönüşümler döneminde Kemalist
önderliğin, olağanüstü bir devrimci kararlılık içinde olduğu görülmektedir.
Devrimciliğin özü olan süreklilik, benzeri az görülen biçimde Türk Devrimine
egemen kılınmıştır. Hemen tüm devrimlerde görülen; iktidar sonrası
“devrimcilikte yumuşama” ve “statükoya kayma” eğilimi, Türk Devriminde
görülmez. Birbiriyle ilişkili olan devrimci atılımlar, hiçbir nedenle
ertelenmez ve kesintiye uğratılmaz. Hiçbir zorluk, geriliğe ve gericiliğe karşı
sürdürülen saldırıyı hafifletmez, ödün verdirmez. Bireysel, grupsal ya da sınıfsal
çıkarların önceliğine yer yoktur. Toplumun ‘görünen ve görünmeyen’ bütün
güçleri, ulusal kalkınma ve bu kalkınmayı gerçekleştirecek olan ulus – devlet
örgütleri için kullanılır. Kemalist devrimcilik anlayışı ütopik istemlere
değil, bilimsel araştırmalara ve gerçekçiliğe dayalıdır. Kitlelerin istemlerine
yönelik somut belirlemeler, devrimci dönüşümleri sağlayacak tutarlı bir
strateji ve örgütlenmeye temel olan kuvvetler dengesi, devrimci atılımlar için
önceden araştırılan ve saptanan temel öğelerdir.


Kapsamlı
ve dikkatli bir hazırlık döneminden sonra karar verilen eyleme, ödün vermez bir
kararlılıkla girişilir. Bu tavır Türk Devrimi’nin geri dönüş sürecinin
başladığı 1938’e dek eksiksiz bir biçimde uygulanır. Kurtuluş Savaşında
gösterilen devrimci kararlılık, savaştan sonra daha atak ve daha ödünsüz bir
biçimde sürdürülür. Mustafa Kemal bu süreci: “Ben Erzurum’dan İzmir’e sağ
elinde tabanca, sol elinde idam sehpası öyle geldim.”(335- “Milli Kurtuluş
Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası 1973, 3. Cilt, sf. 1187) ve
“Devrimler sadece balar, bitişi diye bir şey yoktur.”(336- “Atatürk İlkeleri ve
Türk Devrimi” Hacı Angı, Angı Yayınları 1983, sf. 93) diyerek ifade eder.
Kararlılığını her aşamada gösterir ve açıklar. Erzurum’da karargah subaylarına
şunları söyler: “Arkadaşlar, ben sizleri bu ulusal davaya silah zoruyla davet
etmedim. Görüyorsunuz ki sizi burada tutmak için de silahım yoktur. Dilediğiniz
gibi memleketinize dönebilirsiniz. Fakat şunu biliniz ki, bütün arkadaşlarım
beni yalnız bırakıp gitseler de ben tek başıma kalsam da mücadeleye kararlıyım.
Ulus uğruna yaşamımı terk edeceğim. Huzurunuzda buna and içiyorum.”(337-
“Atatürk’ün Bursa Nutku” Şakir Ülker, Cumhuriyet Yayınları sf. 43)


Cumhuriyetin
ilanından sonra birçok kimse Türk toplumunun geleneksel yapısına uygun olarak
Çankaya’nın, savaş sırasındaki atılganlığından vazgeçerek, bir saray
yaşantısına gireceğini beklemişti. Mustafa Kemal’in padişah ve halife olmasını
isteyenler çoğunluktaydı. İktidar nimetleri ‘tatlı’ydı ve bunu ele geçirenler bu
‘tat’tan hiç vazgeçmemiş, onun için her türlü ödünü vermişlerdi. Bu tavır Türk
toplumunun geleneğiydi. Ancak Çankaya 1938’e dek ‘bir derim karargahı olmaya’
devam etti. Girişilen devrimci eylemlerde göze alınan risk sınırı, devrimci
kararlılığın da göstergesidir. Falih Rıfkı Atay bunu şöyle anlatır: “Mustafa
Kemal bir karşı ayaklanmadan korkmaz. Ordudaki zafer arkadaşlarına ve halk
içindeki mistik nüfuzuna güvenmektedir. Komutanına ve subaylarına tamamen bel
bağladığı muhafız kıtası ardır. Çankaya Türkiye’de tutunabileceği tek tepe
olsa, bu muhafız kıtasıyla ihtilalini o tepede savunacak ve oradan tekrar bütün
memleketi etrafında toplayacaktır. Bu son silahtır.”(338- “Çankaya” Falih Rıfkı
Atay, Bateş Yay. sf. 377)


Devrimcilikte
gösterilen kararlılık ve irade sağlamlığı, gerçekleştirilen bütün eylemlerde
uygulanmıştır. İç ve dış hiç bir karşı çıkış bu iradeyle baş edememiştir.
Yaşama geçirilen bu anlayış belirlediği hedeflere ulaşmak için bilimi esas
alır, dogmatizme yer vermez. Atılacak devrimci adımın, toplumun tarihsel
gelişim düzeyine uygun olmasına ve kitleler tarafından kabul görmesine, özel
önem verilir. İçinde bulunulan ortam ve koşullar görülmek istendiği gibi değil,
olduğu gibi görülür ve buna göre hareket edilir. Toplumsal değişim yasaları,
özünden kavranmıştır. Hareketi ve sürekli gelişmeyi temel alan diyalektik
mantığa ve buna bağlı olarak ileri bir tarih bilincine ulaşılmıştır.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 357)


Mustafa
Kemal, 1918 yılında Karlsbad’da tedavi görürken günlüğüne şunları yazmıştır:
“Tutuculuk mu? Asla! Sürekli değişim zorunluluğunda olan evrende bir şeyi
korumak nasıl mümkün olur? Konservatörler (muhafazakarlar-y.n), o adamlar ki
nehrin suyunu ellerinde tutmak isterler. Onların parmaklarında, bir parça
çamurdan başka şey kalmaz. Tutucu değilim, çünkü eskimiş ve kırılmış bir alemi
muhafaza edemem.”(339- “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci
Beş Yıllık Planı” Prof. Dr. Afet İnan, ak: Prof. DR. Feridun Ergin “Atatürk
Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, Duran
Ofset Matbaacılık A.Ş. 1977, sf. 9) Alıntıda belirtilen anlayış tüm teorik ve
pratik uygulamalarda belirleyici olmuştur. Mücadelenin en başında girişilecek
eylemin niteliği, sorumlulukları ve riskleri açıkça ortaya konmuş ve bunları
yüklenebilecek kararlılıkta olmayanların mücadeleye katılmamaları istenmiştir.
Mustafa Kemal, 1919’daki Erzurum günlerinde, en yakın arkadaş gurubuyla yaptığı
toplantıda şunları söyler: “İdealimizi gerçekleştirmek için şimdiden kişi kişi
yükleneceğimiz görevler ağır, zor ve tehlikeli olacaktır. Ulusal mücadelede
topyekün mücadele esastır. Büyük karşı koymalar, ihanet ve hıyanetlerle
karşılaşacağımız kuşkusuzdur. Ulusal mücadeleye atılanların ortadan
kaldırılması için, saray, hükümet ve yabancı devletler kuşkusuzdur ki ilk andan
itibaren, harekete geçeceklerdir. Ayrıca yer yer ülke halkının da aldatılması,
isyanlar ihtilaller çıkarılması ve bütün bu olumsuz hareketlerin, ulusal mücadele
aleyhine sonuçlanması ihtimal dahilindedir. Daha kim bilir, akla gelen ve
gelmeyen ne entrikalar, ne fesatlar ve ne tuzaklarla karşılaşacağız?…
Görüyorsunuz ki arkadaşlar, yürüyeceğimiz yol tehlikelerle, çetinliklerle,
hatta ölmek ve öldürmek ihtimalleriyle doludur. Sarp ve haşin bir yoldur. Bu
tehlikelere göğüs germeyen kendisinde güç, azim, imkan ve cesaret görmeyen
arkadaşlarımız varsa, şimdiden aramızdan ayrılabilirler. Ancak, saydığım bu
tehlikeleri, ihtimal ve yorgunlukları göze alabilenlerdir ki, benimle beraber
çalışmayı kabul etmiş olurlar. Hiç bir arkadaşımın vicdanı, düşüncesi, karar
serbestliği, genel ve özel durumlarının gerektirdiği koşullar üzerine etki
yapmak istemem. Her arkadaş, vicdanı ile başbaşa kalarak serbestçe düşünmeli ve
öyle karar almalıdır. Memlekette ve elimizde tek tepe ve kurşun kalıncaya kadar
mücadele etme azmimizi, sürekli olarak var olacaktır ve olmak zorundadır.”(340-
“Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” 1966 Mahzar Müfit Kansu, ak.
Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi 1981, 8. Baskı, 2. Cilt sf.
117)


Erzurum
Kalesi’ndeki toplantıda söylenen bu sözler, söyleyen tarafından yaşam boyu, hem
kişisel olarak uygulandı, hem de devrimin temel ilkesi haline getirildi. ‘Asi’
bir generalken de böyle yapıldı, yüksek prestije sahip devlet başkanıyken de…
Atatürk, 1935 yılında CHP kurultayında şunları söylüyordu: “Akdeniz’i
Karadeniz’e demirle bağladık. Anadolu’da özel şirketler elindeki bütün
demiryollarını satın aldık. Geçen dört yılın başlıca işleri ekonomi alanında
olmuştur. Bir çok ülke dünya bunalımı karşısında sarsılmış ve umutsuzluğa
düşmüşken, biz bu kapsamlı felaket önünde asla irkilmedik. Yurdun ekonomisini
yeni bir düzene yöneltmiş bulunuyoruz. Ulusal ticareti düzenleyerek, iç pazarı
harekete geçirip, kendimizi korumayı başardık. Asıl önde tuttuğumuz iş, geniş
bir endüstri programını gerçekleştirmeye başlamak olmuştur. Görüyorsunuz ki
yepyeni bir planlı ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz.”(341- “Mustafa Kemal
Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi y. 1987, sf. 18-19)


Tarih ve Toplum Bilinci


Türk
Devrimi’nin, yüksek niteliklere sahip bir önderlik ile başarıya ulaştığı
bilinmektedir ama önderliğin bu niteliğe nasıl ulaştığı ve düzeyinin ne olduğu
yeterince bilinmemektedir. Kimileri askeri başarılarını öne çıkarır, kimileri
devlet adamlığını kimileri de seçtiği ve öncelik verdiği ilkelerini. Bazıları
tümünü reddeder, bazıları da, özünü anlamadan tümüne birden gereksiz ve
abartılı övgüler düzer. ‘Düşmanı kovmakla’ sınırlayanlar, ideoloji
olamayacağını söyleyenler, halkın sorunlarını çözmediğini iddia edenler,
ekonomik görüşünün olmadığını açıklayanlar vb. çoktur. Kemalizmin gerçek
niteliklerini bilen ve kavrayanlar, uzun ve etkili anti-Kemalist süreç
nedeniyle hep azınlıkta kalmışlardır. Kemalizm, kendi ülkesinde kendi halkına
öğretilmemektedir.


Feodal
ve feodalizm öncesi göçebe ilişkilerin egemen olduğu ilkel bir gerilik içindeki
yoksul, eğitimsiz örgütsüz ve hiç bir çağdaş kurumu olmayan bir toplumdan;
yüzyıla damgasını vuran bir önder nasıl çıkabilmiştir? Bu önder, aynı dönemdeki
benzer nitelikleri toplumsal mücadelelerin hemen hiç birinde görülmeyen; her
alanda ileri düzeydeki niteliklerin tümünü birden bünyesinde toplamayı nasıl
başarabilmiştir? 57 Yıllık yaşamının 24-42 yaş arasını askeri birliklerde ve
cephelerde geçirmiş olan bir askerin, Batı aydınlanmasını bilime kazandırdığı
verileri bu düzeyde kavramış olması nasıl açıklanabilir?


Atatürk’ün
çok okuduğu biliniyor. Ancak, okumanın tek başına, üst düzeyde nitelikleri olan
bir devrim önderliği için yeterli olamayacağı da açıktır. Bunun için, kültürel
gelişkinlik yanında; bilgiye dayalı inanç sağlamlığı; halkı tanıma, anlama ve
ona güven; toplumsal-siyasal gözlem yeteneği, devrimci cesaret, atılganlık ve
kararlılığa sahip olma; yurt ve insan sevgisi, özveri ve toplumcu anlayışa
sahip olmak gerekmektedir. Bunların bir bölümü, Mustafa Kemal’in doğal
yeteneklerinde ve yetişme tarzında vardır; ama büyük bölümü sürekli, titiz ve
sabırlı bir çabaya dayalı öğrenmeyle edinilmiştir; bir bölümü de Libya’dan
Kafkasya’ya, Balkanlar’dan Irak’a kadar çok genşi bir cephede, emperyalizmin
her ırktan ordularıyla savaşarak kazanılmıştır. Anadolu, insanı, insan
niteliğini turnusolu olan savaş ve yoksulluğun ağır koşulları altında
incelenmiş ve tanınmıştır; onların özlem, istek ve gereksinimleri, onlarla
birlikte yaşayarak-çarpışarak öğrenilmiştir.


Mustafa
Kemal Atatürk, öğrendiklerini ve yapmak istediklerini önce kendine uygulamış ve
kendisini her alanda sürekli yenilemiş ve geliştirmiştir. Hiçbir zaman kişisel
tavır, istek ve özlem peşine düşmemiştir. Savaşta, hep askerin içinde ve önünde
durmuştur. Bütün toplumsal değişim atılımlarında, atılımın ilk uygulayıcısı
olarak hep halkın içinde olmuş, yapılmasını istediği şeyi önce kendisi
yapmıştır. Yaşamın diyalektiğini derinden kavramış ve bu diyalektiği sosyal
olaylara büyük bir ustalıkla uygulamıştır. Şu sözler bilimsel kariyeri yüksek
bir tarihciye değil, Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Sosyal yapı, devamlı
gelişen ve gelişmeye yönelmesi kaçınılmaz bir durumdadır. Bilim ve teknik ise
sürekli olarak yeniliklere, buluşlara açıktır. İşte bu durum karşısında
insanların istek ve gereksinimleri, hem maddi hem manevi alanda sürekli çoğalan
bir şekilde gelişir. Tarihin akışı içinde hiçbir prensip dogmatik bünyesini
koruyamaz…”(342- “Mustafa Kemal Atatürk’ten Yazdıklarım” Prof. Dr. A. Afet
İnan, Kültür Bakanlığı Yayınları, Doğumunun 100. Yılında Atatürk Yayınları, No:
8, 198, sf. 122)


Gerçekleştirilen
devrimci dönüşümlerin tamamında; sosyal bilimlere, tarihsel gerçeklere ve
kapsamlı araştırmalara dayanılarak hazırlanan programlar uygulanmıştır.
Girişilecek her atılımda, önce teorik çerçeve belirlenir; sonra, yapılacak
değişimin, var olan sosyal yapıya uygunluğu ve başarı şansı incelenir; daha
sonra eylem koşulları hazırlanır ve oluşabilecek eylemde artık ikirciliğe yer
yoktur. Planlanan hedeflere tam olarak ulaşıncaya kadar kararlılıktan hiç bir
biçimde ödün verilmez. Başarı sağlandıktan sonra bu eyleme bağlantılı olan yeni
bir devrimci dönüşümün hazırlıklarına girişilir ve bu böyle devam eder gider.
Rasih Nuri İleri’ye göre: “Atatürk hayatı boyunca Marksizmin ünlü formülünü
doğal olarak uygulamış, ‘özgürlük zorunlulukların bilinmesinden ibarettir’
kuralına bağlı kalmıştır. Atatürk için, politikada en beklenilmedik atılımları
yaptığı, herkesi şaşırttığı zamanlarda bile ölçü, zorunlulukların, olanakların
ve sınırların çok iyi hesaplanması olmuştur.”(343- “Atatürk ve Komünizm” Resih
Nuri İleri, Anadolu Yayınları 1970, sf. 9)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 361)


Mustafa
Kemal Atatürk’ün düşünce yapısının entellektüel kaynağı, Fransız
aydınlanmasının üç yüz yıllık birikimidir. Bu döneme yönelik araştırma ve
incelemelerinin yoğunluğu ne denli önemliyse, kullandığı sorgulayıcı ve
eleştirici yöntem de o denli önemlidir. Herhangi bir kişi, inanç ya da düşünce
akımının izleyicisi olmamış, değişik görüş ve düşüncelerden yararlanarak
kendine özgü bir senteze ulaşmış ve görüşlerini dönemin sorunlarına yanıt veren
evrensel bir düşünce sistemi haline getirmiştir.


Atatürk’ün
özel kitaplığına kayıtlı; 862’si tarih, 261’i askerlik, 204’ü siyasal bilimler,
181’i hukuk, 161’i din, 154’ü dil, 144’ü ekonomi, 121’i felsefe-psikoloji ve
81’i sosyal bilimler alanında olmak üzere 4289 kitap vardır.(344- “Atatürk’ün
Özel Kütüphanesi’nin Kataloğu” Milli Kütüphane Genel Müdürlüğü, Ankara 1973,
ak. Şerafettin Turan “Ata-türk’ün Düşünce Yapısını Etkileyen Olaylar,
Düşünürler, Kitaplar” Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara, 1989, sf. 9) Bu
kitapların tümünün okunduğu hem de dikkatlice okunduğu kitap kenarlarına alınan
notlardan anlaşılıyor. Özel kitaplığı dışında, İstanbul Üniversitesi kitaplığı
başta olmak üzere diğer kitaplıklardan kitap getirtip okuduğu biliniyor. Okuma
yoğunluğu, ilgisini fazla çeken kitaplar için kimi zaman uyumadan 2-3 gün
çıkıyordu. Örneğin Ahmet Hilmi’nin kitabını 1916 da Silvan’da üç gün içinde
dikkatlice okuyup incelemişti. Bir keresinde de, iki gece yatağa girmeden
sadece kahve içerek, aradabir de sıcak banyo yaparak H.G. Wells’in “Dünya
Tarihinin Ana Hatları”nı okumuştu. Okuduğu düşünürler içinde Jean Jacques
Rousseau, Montes-quieu, Descartes, Kant, Auguste Comte, Karl Marks, Alp-honse
Daudet, Stuart Mill, Ernest Renan, E. Durkheim, Herbert George Wells,
Abdurrezzak Sonhoury, Max Silberschimidt, Tollemache Sinclair, Poul Gaultier
gibi yabancılar ile Namık Kemal, Tevfik Fikret, Şehbender-Zade Ahmet Hilmi,
Mizancı Murat, Ziya Gökalp, Mustafa Celalettin, Celal Nuri, Ali Suavi gibi
yerli düşünürler önemli yer tutar. Ayrıca yoğun bir biçimde, İslami serleri de
incelediğini belirtmek gerekir. Düşünceye ve düşüncenin etkilerine ilgisi genç
yaşlarında başlamıştır. Bulgaristan’da ataşemilikter iken düşüncesiyle ilgili
görüşleri, genç bir askerden çok, bir düşün adamının görüşlerine benzemektedir:
“İnsanları etkileyen en büyük güç, fikir akımları ve bu akımları geliştirip
genelleştiren düşünürlerdir. Düşüncelerin özelliği, hiçbir karşı çıkışın
çürütememesi ve kesin bir biçimde kendisini kabul ettirmesidir. Bu ise,
düşüncenin seziş biçiminden, yavaş yavaş değişerek inanca dönüşmesiyle
mümkündür. Ve öyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka
mantıkların, başka usavurumların hükmü olamza.”(345- “Atatürk’ün Askerliğe Ait
Eserleri” İş Bankası Yay. Ankara 1959, sf. 14, ak. a.g.e. sf. 2)


Sosyal
mücadelede, mücadele edilen ortamın maddi yapısının bilinmesi ve özellikle
sınıfsal ilişkilerin nesnel belirlemelerinin yapılması, başarıya ulaşmak için
yaşamsal önemdedir. Mücadelenin program ve stratejisini oluşturacak bu
belirlemelerin yapılabilmesi ise; yüksek nitelikli tarihsel, sosyal ve siyasi
bilinci sahip, kitlelerin istek ve özlemlerini kavramış olan bir önderliğe
sahip olmakla mümkündür.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 363)


Kemalist
önderlik, Türk toplumunun sosyal yapısını, sınıfsal ilişkilerini ve kitlelerin
ruh halini bilme uygun olarak saptamış ve bu saptamalara dayanarak oluşturduğu
mücadele stratejisini, devrimci bir anlayışla uygulayarak başarıya ulaşmıştır.
Evrensel değerlerden yararlanılmasına karşın, Türk toplumunun özgün devrim
örneğiyle de Türk devrimi evrenselliğe taşınmıştır. “Hiç bir ulus başka bir
ulusun taklitçisi olmamalıdır. Çünkü böyle bir ulus, ne taklit ettiği ulusun
aynısı olabilir; ne kendi ulusu dahilinde kalabilir. Bunun sonucu kuşkusuz ki
hüsrandır”sözlerinde ifadesi bulunun anlayışın önemi, Sovyet modelini
uygulamaya çalışan, Macaristan, Çin, Vietnam vb. ülkelerdeki gelişmeler
hatırlanırsa, daha iyi ortaya çıkacak ve Türk Devriminin her aşamada uyguladığı
bu anlayışın sağladığı başarı daha iyi anlaşılacaktır.


Mustafa
Kemal Atatürk, birçok konuşma ve yazışmasında dile getirdiği, Türk toplumunun
sosyal yapısıyla ilgili belirlemelerinin en özlüsünü, 19 Ocak 1923 de İzmit
sinema salonunda yapmıştır. Zaferden sonra halk önünde yaptığı ilk kapsamlı
konuşma olan Eskişehir İzmit konuşmaları, Türk Devriminin temel anlayışının ana
hatlarını gösteren açıklamalardır. Ülkenin sosyal yapısıyla ilgili olarak
şunları söylüyordu: “Efendiler! Milletimiz çok zamandan beri siyasi partiler
yüzünden ve siyasi partilerin ihtirasları ile onların çatışması yüzünden bu çok
büyük zararlara uğramıştır. Kendi çıkarları unutturulmuştur. Şunun bunun
çıkarının hizmetine koşulmuştur. Gerçekten ulusun çeşitli sınıflarından bir
veya iki veya üçünü alıp da diğerlerinin zararına olarak, yalnız o sınıfın
yararını sağlamakla uğraşan bir siyasi parti bizim ulusumuz ve ülkemiz için
zararlıdır. Bizim gereksinimimiz, bütün ülke halkının el ele vererek çalışması
ve bu çalışmayla elde edilecek sonuçtan ibarettir. Bütün bu görüşlerle birlikte
diyorum ki, siyasi bir kuruluş gerekmektedir. Efendiler bilirsiniz ki, siyasi
örgütler, yani partiler ekonomik amaçlara dayanarak kurulur. Biz öyle bir parti
yapacağız ki, bundan bütün ulusun, hiç ayırım yapmadan herkesin çıkarını ve
yaşam nedenlerini, mutluluğunu sağlamayı görev edinebilsin! Buna olanak var
mıdır? Evet buna olanak vardır ve bundan başkasını ülkemizde yapmanın olanağı
yoktur. Efendiler, ifade olundu ki, bizim milletimizin asıl unsuru köylüdür,
çiftçidir, çobandır. O halde bunar bir sınıftır ve dayanmaya değer bir
sınıftır. Bir parti tek başına bu sınıfa dayanabilir ve onun çıkarını
yükseltmek için çalışabilir. O halde buna karşı çıkacak sınıfı aramak
gerekmektedir. Köylünün karşısında kim düşünülebilir? Büyük toprak ve çiftlik
sahipleri. Efendiler ülkede büyük çiftlik sahibi kimler vardır; ne kadar
çiftlikleri ne kadar toprakları vardır? Efendiler bizim ülkemizde (karşımıza
alıp tasfiye edeceğimiz) büyük toprak ve çiftlik sahibi yoktur. Olsa olsa
onların toprağı diğer çiftçi ve çiftlik sahibi yoktur. Olsa olsa onların
toprağı diğer çiftçi ve köylülere göre biraz daha büyük ve kendileri de daha
iyi durumdadırlar. Dolayısıyla bunların çiftliklerini yok etmek, toprağını
parçalamaktansa, köylülerin toprağını büyütmeliyiz. Köylülerin evlerini ve
köylerini mamur etmeliyiz. O halde köylü sınıfı temeldir. Bundan başka ne var,
kasaba ve şehirlerde özel girişimciler vardır. Köylülüğün çıkarı sağlanırsa bu
girişimcilerin çıkarları zedelenir mi? Hayır, buna olanak yoktur. Bir kere bu
girişimciler halk için gereklidir. Birbirlerine gereklidirler. (Bu nedenle)
özel girişimciliği desteklemek, ileriye doğru geliştirmek gerekir. Ve bu başlı
başına dikkate alınacak bir hedeftir. Sonra efendim kasabalarda orta tüccarlar
vardır. Fakat bu orta tüccarlar da o köylü ve halk için gerekli bir sınıftır.
Bunları yok edemeyiz zarar veremeyiz. Tersine onları da korumak ve daha çok
zenginleşmesine olanak vermek zorundayız. Ülkemizin genel çıkarları bunu
emretmektedir. Bu orta tüccarların üstünde ne var? Büyük tüccarlar… Büyük
sermaye sahipleri. Sorarım efendiler, ülkemizde büyük sermaye sahibi, çok
servet sahibi kaç kişi vardır ve bunların kaç vardır. Bana Türkiye’de kaç tane
milyoner gösterebilirsiniz? Ve en zengin adamımızın kaç parası vardır?
Kapitalist olarak ortaya koyacağımız ve üzerlerine hücum edeceğimiz bunlar
mıdır? Hayır efendiler… (tam tersi) bu zengin insanlar başlı başına bu
memlekete bankalar, şimendiferler, fabrikalar, şirketler vb. sanayiyi
kursunlar” Bizi yabancıların sermayesine muhtaç bırakmasınlar… geriye ne kalıyor
efendiler: İşçiler… Toplasanız toplasanız, İstanbul’dakilerin bütün hepsini
alsanız belki yirmi binden fazla işçi bulamazsınız. Dolayısıyla yirmi bin
kişiye dayanan bir siyasi parti bu yirmi bin kişinin haklarını, ne dereceye
kadar koruyabilir. Bir ülke işçiye muhtaçtır. Bu ülkenin, ileride yapacağı bir
çok sanayi kuruluşunda çalışacak insanlara ihtiyacı vardır. İşçi bize
gereklidir. Onu koruyacağız. Koruyacağız ve daha mutlu hale getireceğiz.
Bunlardan başka (toplumumuzda) başka sınıf bulamazsınız. Yalnız aydın ve bilim
adamı denen insanlar vardır. Aydınlar olsun, okumuşlar olsun, bunlar başlı
başına kendi çıkarlarını düşünen bir sınıf olamaz. Başlı başına okumuşlar ve
aydınlar sınıfı yoktur. Ancak aydınlara okumuşlara düşen çok yüksek bir görev
vardır. Halkın içine girmek ve onlara yol göstericilik yapmak, onlara
zenginliğe ve mutluluğa kavuşmak için öncülük etmek, onları aydınlatmak,
bilgilendirmek ve başarılı kılmaktır. Sanıyorum ki, her ülkede aydınların en
insancıl, ulusal ve yurtsever görevi yalnız ve ancak bu olabilir. İşte
efendiler, halkımızın bütün bireyleri öbürünün yardımcısıdır. Birbirinin sonuç
alıcı işlerine muhtaçtır. Bunların hepsini ayrı ayrı düşünerek ve aynı hizada
mutluluğun sınırını oluşturmak ve o sınırı daha uzaklara ulaştırmak için, bu
siyasi kuruluşun adına Halk Partisi demeyi uygun buldum. Eğer ben aldatıcı bir
adam olsaydım, bu şeklin aleyhinde propagandalara neden olacağından
çekinseydim, başka isim ve ünvanlarla halkın karşısına çıkardım.” (346-
“Mustafa Kemal, Eskişehir – İzmit Konuşmaları 1923”, Kaynak Yayınları, No: 116,
1993, sf. 233-237)


Bağımsızlık
savaşının noktalandığı İzmir’in kurtarılışından 129 gün sonra yapılan bu
açıklamalar, Türk Devriminin toplumsal kalkınmayı sağlamak için izleyeceği
yolun ne olacağını gösteren ilk açıklamalardır. Konuyla ilgili belirlemeler
savaştan hemen sonra açıklanmıştır ama bu belirlemeler; uzun yıllar süren
araştırma, inceleme ve gözlemlerle oluşan gerçekçi toplumsal analizlere
dayalıdırlar.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 367)


Türkiye’ye
özgü bir demokratik devrim programı olan, Kemalist kalkınma programı, kaynağını
yukarıda aktarılan tespitlerden alır. Bu program, nüfusun %90’a yakın kısmını
köylülüğün oluşturduğu, siyasinin hemen hiç olmadığı, bankacılık, iç-dış
ticaret ve teknik hizmetlerin azınlıkların elinde olduğu; sahip olduğu
toprakların çok azını tarıma açabilen, ulaşım, enerji ve makinalı üretimin
hemen hiç olmadığı Türkiye’nin, toplumsal ilerleme isteklerine yanıt veren
gerçekçi bir programdır. Mustafa Kemal program konusunu 1923 yılında şöyle dile
getirir: “Program yaparken hayallere kapılmamak gerekir. Dolayısıyla biz
haddimizi ve girişimimizde atacağımız adımın derecesini düşünerek program
yapmalıyız. Bizim şimdiye kadar (Kurtuluş savaşından önce y.n.) işlerimizdeki
başarısızlığımız, sonsuz istek ve hayaller peşinde dolaşmamızdandır. Somut
maddi koşullar ve akıl çerçevesinde kalınmalıdır. Kuruntuya değer vermemeliyiz.
Hedefe ulaşmak için İzleyeceğimiz yolu duygularımızla değil, aklımızla
çizmeliyiz.”(347- a.g.e., sf. 77) O dönemde etkisi bütün dünya’ya yayılmış olan
Rus devriminin ideolojik ideallerinden, Sovyetler Birliği ile iyi ilişkiler
içine girilmiş olmasına karşın, taklitçilik anlamında etkilenilmemiş ve
belirlenen programdan hiç bir şekilde ödün verilmemiştir. Oysa o yıllarda,
bolşevik uygulamaların hiç değilse bir bölümünün, Türkiye’de de
uygulanabileceğine inanan ve isteyenler az değildi. Bu tartışmalar içinde
Mustafa Kemal 1920 yılında Mecliste yaptığı konuşmada; “Bizim görüşümüz bilinir
ki Bolşevik ilkeleri değildir. Bolşevik ilkeleri ulusumuza kabul ettirmeyi
şimdiye kadar hiç düşünmedik ve girişimde bulunmadır. Özellikle Bolşevizm ulus
içinde gadre uğramış bir sınıf halkı gözönüne alır. Bizim milletimiz ise
tümüyle gadre uğramış, zulüm görmüştür.”(348- “Meclis Konuşmaları” TBMM D.I,
C-3, 48 İçtima, sf. 217/224, 14.08.1920) derken Türkiye’nin sınıfsal değil
ulusal nitelikte bir mücadeleye gereksinimi olduğunu ortaya koyuyor ve bu
konuşmadan yaklaşık iki ay sonra 31 Ekim 1920’de Ali Fuat Cebesoy’a çektiği
şifreli telgrafta; “Komünizmin değil ülkemizde, Rusya’da bile kabiliyet-i
tatbikiyesi (uygulama olasılığı) henüz belli değildir.”(349- “Atatürk’ün Söylev
ve Demeçleri” 4. Cilt, sf. 360, ak. Doğan Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Tarihi”
İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, sf. 711) diyerek, hem toplumların tarihsel
gelişim yasalarını kavramada eriştiği düzeyi ortaya koyuyor, hem de 70 yıl
sonra gerçeğe dönüşecek olan ve hiç kimsenin aklına bile gelmeyen bir olasılığı
ilk kez dile getiren insan oluyordu.


Nesnel Tavır


Kemalist
önderlik, Türk Devrimini gerçekleştirirken, hiç bir aşama ve süreçte, duygu ve
isteğe bağlı davranış içinde olmamıştır. Kişisel tercih ve idealler ne düzeyde
ileri olursa olsun, bunlara itibar edilmemiş, temel tıkış noktası; toplumun
sosyal düzeyi, ülkenin içinde bulunduğu maddi koşullar ve halkın temel
tercihlerini gözönünde tutmak olmuştur. Toplumsal ilerlemenin kitlelerden
kopmadan ve onlarla birlikte ancak gerçekleştirilebileceği bilinçte
tutulmuştur. “Bu memlekette çalışmak isteyenler, bu memleketi yönetmek
isteyenler, ülkenin içine girmeli ve bu milletle aynı şeyleri yaşamalı ki, ne
yapmak gerektiğini ciddi olarak anlayabilsinler.”(350- “Atatürk’ün İzmit Basın
Toplantısı” İsmail Arar, 1969, sf. 32) biçimindeki sözler, sadece ülkeyi
yönetmek isteyenlere yapılan bir öneri değildir. Burada söylenenler, sosyal
devrimlerin ancak, halk kitlelerinin katılımıyla yayılıp yaşatılabileceği ve
kitlelere önderlik edebilecek olanların bu niteliğe halkı tanıyarak
ulaşabileceğidir.


Kemalizmin
halka ve devrime verdiği önem içinde, populist eğilimlere yer yoktur. Her şey,
gerçeğe ve gerçeği öğrenmeye bağlanmıştır. Kişilere bağlı başarılar değil,
kurumlar ve örgütsel ilişkilere önem verilir. Mustafa Kemal bunu şöyle açıklar:
“Benim bütün çalışmalarda ve yapılan işlerde hareket kuralı saydığım bir
tutumum vardır; o da meydana getirilen kurum ve kuruluşların şahıslarla değil
gerçeklerle yaşatılabileceğidir. Bu nedenle herhangi bir program şunun (yada
bunun y.n.) programı olarak değil, fakat millet ve memleket ihtiyaçlarına cevap
verecek düşünce ve tedbirleri içine alması nedeniyle kıymet ve saygı
kazanabilir.”(351- “Atatürk’le Konuşmalar” Mustafa Baydar, 1964, sf. 78)


Türk
Devriminde devrimci dönüşümler önceden düşünülüp programlanmış ve uygulama
koşulları oluşturulana kadar sabırla beklenmiştir. Hiç bir atılımda, zamansız
harekete geçilmemiş ama geç de kalınmamıştır. Mücadelenin başından beri
elitçilikten kaçınılmış, toplamsal geriliğe karşın halkın devrime katılmasına
çalışılmıştır. Bu nedenle örneğin; herhangi bir parlamento geleneği olmayan bir
toplumda, yürütülmesi için mutlak askeri otoriteye gereksinim duyulan bir ölüm
kalım savaşı verilirken mücadele, kurulan bir halk meclisiyle yürütülmüştür.
Hem de bu işe, meclis çoğunluğunun, girişilen eylemin gerçek boyutlarının ne
olduğunu anlamayacak kadar geri unsurlardan oluşacağını bile bile
girişilmiştir. Hareketin halk gözünden meşruluğunu sağlama ile halkı devrimin
karar ve eylem sürecine katma isteği, önderlik otoritesinin bir bölümünün
sınırlandırılmasını göze aldırmıştır. Meclisten, savaşın acil ihtiyaçlarına
yanıt verecek kararların çıkarılmasında çok zorlanılmasına karşın bu tutumdan
vazgeçilmemiş ve sorunlar bir kısım yetik devirleriyle aşılmaya çalışılmıştır.


O
dönemde çekilen yönetim ve yetki sıkıntılarının meyveleri daha sonra
toplanmıştır. Türk halkı, Ankara’yı, Meclis’i ve Mustafa Kemal’i, kendisinin
kurtuluşuyla bütünleştirmiş ve ulusal harekete katılmıştır. Bu katılım,
Kurtuluş Savaşıyla sınırlı kalmamış, 1923-1938 devrimler dönemini de
kapsamıştır. Yüzyıllara dayalı gelenek ve davranışlar, şaşırtıcı bir hızla
değiştirilmiş, eskinin yerine yepyeni bir düzen kurulmuştur. Türk halkı, eski
düzenin kendisine verdiği yoksulluk ve gerilikten, o denli bıkmış ve yeni bir
düzen kurmaya çalışan Kemalist önderliğe o denli güvenmiştir ki; gerekçelerine
katılsınlar ya da katılmasınlar, nedenlerini anlasınlar ya da anlamasınlar,
kendilerine önerilen toplumsal değişimlere içtenlikle katılmışlardır.
Kitlelerin devrim önderine olan güven ve sevgileri o denli yüksektir ki; onlar
için ‘Atatürk’ün yaptığı her şey halk içindir ve iyidir’. Dev boyutlu
sorunların aşılarak tarihin gördüğü en hızlı ve en köklü toplumsal dönüşümleri
gerçekleştirebilmenin temelinde, yapılanların tarihsel gelişime uygun olması
yanında, bu güven ve sevgi vardır. Cumhuriyet devrimlerinin, onca karşı çıkış
ve yok etme girişimlerine karşın; en azından bir bölümünün hala yaşıyor
olmasının nedeni, devrimlere halkın katılmış olmasıdır. Bu katılım olmasa hiç
bir güç yapılanları bu güne dek ayakta tutamazdı. Halkın benimsediği sosyal
değişimi yaşatmak mümkün müdür? Hangi yasa veya kararname bunu başarabilir?


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 370)


Sosyal
devrimlerin ortaya çıkması için, nesnel koşulların olgunlaşması temel koşuldur.
Ancak olgunlaşan her nesnel koşul devrime yol açmaz. Bunun için insan
müdahalesi gereklidir. İnsan müdahalesi ise, devrim koşullarını kavramış bir
önderlik ve örgütlü kitleler demektir. Ne nesnel koşullar oluşmadan, ne de
insan müdahalesi olmadan, kalıcı sosyal dönüşüm olur. Değişim için bu iki
olgunun çakışması gereklidir. Mustafa Kemal Atatürk toplumsal yenilenme ile
ilgili olarak 1933 yılında şunları söylüyordu: “Bazı şeyler vardır ki bir
kanunla, emirle düzeltilebilir. Ama bazı şeyler vardır ki kanunla emirle,
milletçe omuz omuza boğuştuğunuz halde düzelmezler. Adam fesi atar şapkayı
giyer ama, alnında fesin izi vardır. Siz sarıkla gezmeyi yasaklarsınız, kimse
sarıkla dolaşamaz. Ama bazı insanların başındaki görünmeyen sarıkları yok
edemezsiniz. Çünkü onlar zihniyetin içindedir. Zihniyet binlerce yılın
birikimidir. Bu birikimi bir anda yok edemezsiniz. Onunla sadece boğuşursunuz.
Ve sonunda başarılı olursunuz.”(352- “Atatürk’ün Sofrası” İsmet Bozdağ, Emre
Yayınları, No: 38, 1995, sf. 22-23) Bu sözlerde ifadesini bulan ve Türk
Devriminin tüm aşamalarında uygulanmış olan nesnel yöntem, aynı zamanda sosyal
gelişim yasalarının temel özelliklerini özünden kavramış olan bilinçli bir
anlayışı temsil eder. Gerçekleşmesi için sürece gereksinim duyulan sosyal
dönüşümlerde, sürecin pasif bir beklemeyle değil aktif bir mücadele ile
geçirilmesi gerektiği; ilerlemeye ve gelişmeye dönük olması koşuluyla bu
mücadelenin, kesinlikle kazanılacağı ortaya koyulmaktadır. Bu tavır bilime
uygun bir tavırdır.


Kemalist
düşüncede egemen olma nesnelliğin, Türk toplumunda o güne dek hemen hiç
uygulanmadığını belirtmek gerekiyor. Müneccimbaşılarının ya da ‘bilgili
hocaların’(!) istiareye yatarak (bir işin sonunun ne olacağını görmek için
abdest alıp dua ederek uykuya yatma), gördükleri rüyalara göre politika yürüten
Osmanlı padişahları az değildir. 1908’deki 2. Meşrutiyet ile üne kavuşan Enver
Paşa, kafasında kurduğu ütopyalarla, halkı perişan eden maceralara girişmiş ve
Osmanlı İmparatorluğunun sonunu hazırlamıştı.


Kemalist
ideolojinin temelinde nesnelliğin yanında akılcılığın (rasyonalizm) ve
olguculuğun (pozitivizm) yattığı bilinmektedir. Akıl ve bilim rehber edinilerek
dogmalara karşı çıkılması, karşı çıkışın düşünce düzeyinde bırakılmayıp, eyleme
ve yaşamın her alanına yansıtılması, Kemalist düşünce sisteminin temel
niteliklerindendir. Özellikle dil konusunda, inançla ilgili tüm gerçeklerin
ölçütü olarak bireyi alması ve laikliği geliştirip toplumsal yaşama uygulaması,
bu niteliklerin doğal sonuçlarıdır. Kemalist düşüncenin nesnelliğini Mustafa
Kemal Atatürk’ün 1923 yılında söylediği şu sözleri açık bir biçimde ortaya
koymaktadır: “Ben, toplumu kendi kendime düşündüğüm, hayal ettiğim,
tasarladığım bir takım his ve düşüncelerin peşinde sürüklemek amacında değilim.
Allah beni böyle bir hatadan korusun…”(353- “Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923
Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Arı İnan, 1982, Türk Tarih Kurumu Yayınları)


Cumhuriyetin
ilanıyla birlikte başlatılan toplumsal ilerleme ve çağdaşlaşma mücadelesi, ‘baş
edilmesi olanaksız’ yokluklar ve yoksunluklar ile sürdürüldü.
Gerçekleştirilmesi istene her yenilikçi girişim, önce o girişimi yapacak
kadroların yetiştirilmesini gerekli kılıyordu. Çünkü, hemen hiç bir alanda
çağdaş eğitim görerek yetişmiş kadro yoktu. Tarımsal ürünlerden başka bir
geliri olmayan ülkede yüksek öğrenim görmüş ziraat mühendisi sayısı sadece 20
idi. (354- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar
Eğitim Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, Duran Matbaacılık 1977, sf. 21) Türk
doktor, mühendis, eczacı, diş hekimi, tüccar, bankacı, sanatçı, teknisyen,
ekonomist vb. yok denecek kadar azdı. Ticaret, bankacılık ve sermaye
azınlıkları tekelindeydi. Yabancı devlet yetkilileri, bunların ülkeyi terk
etmesiyle, Türkiye’de ticari faaliyetlerin duracağı, bankaların çalışamayacağı,
hatta Türk makinist olmaması nedeniyle demiryolu ulaşımının bile
yapılamayacağını düşünüyorlardı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 372)


Bütün
bunlara karşın, ilk önce, vergi toplayan mültezimler nedeniyle, köylünün
üzerinde bir bela haline gelen ve bir şer-i vergi olan öşür vergisi kaldırıldı.
Hem de zavallı durumdaki devlet bütçesinin, üçte birine yakınını oluşturmasına
karşın. Emperyalist devletlerin kışkırttığı ve Dersim’i ayrı tutarsak 1930
yılına dek süren gerici ve kürtçü ayaklanmalar, küçük devlet bütçesinden büyük
paylar harcanarak bastırıldı. Düşmanca tutumlarını sürdüren büyük devletlere
Düyun-u Umumiye borçları düzenli olarak ödendi.


Başlangıç
döneminin bu iç karartıcı koşullarına karşın büyük bir istek ve kararlılıkla
devrimlere girişildi. Cumhuriyet kadroları için girişilen eylem nitelikçe
bambaşka bir şeydir. Bu, o insanlar için, sıradanbir ekonomik kalkınma hareketi
değildi; vaktiyle çağdaş zamana yetişmeyip geride kalmış olan Türklerin bunu
yakalama hamlesiyle, tüm ulusça girişilen, devrimci bir başkaldırıydı. Değeri
bundan ötürü büyüktü. Cumhuriyeti kuranlar, onu yaşatıp geliştirmeye de sahip
çıkmışlardı. Bu bir uygarlık özlemiydi. Hikmet Bayur’un 1939’da yaptığı
değerlendirmeye göre; Cumhuriyetin 15 yılda başardıkları, ‘Osmanlı
İmparatorluğunun büyüklük devrinde’ gerçekleştirdiği zaferlerden çok daha
büyüktü. (355- “Mustafa Kemal Döneminde Ekonomi” Bilsay Kuruç, Bilgi yayınları
52, 1987, sf. 19)


Türk
Devrimi’nin toplumun her alanında gerçekleştirdiği devrimci dönüşümleri ayrı
ayrı incelemek bu kitabın amacı değil. Bunları, gerçek boyutlarıyla inceleyen
araştırmalar vardır. Burada, 15 yılda yapılan işlerin, sadece başlıklarıyla:
belirtsek bile önümüze uzun bir liste çıkar şöyle ki: Demokratik bir anayasayla
halk egemenliği üzerinde yükselen, yeni bir yönetim biçimi olarak Cumhuriyet
yönetimine geçildi – saltanat ve hilafet kaldırıldı – kapitülasyonlara son
verildi. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı laiklik ilkesi yerleştirildi-
Köylüye toprak, makina, tohumluk vb. dağıtıldı, tarım okulları, tohum ıslah
istasyonları, örnek devlet tarım çiftlikleri kuruldu, Yüksek Ziraat Enstitüsü
açıldı, Ziraat Bankası aracılığıyla köylüye kredi olanaklarını arttırıldı-
Anadolu’nun içlerini denizlere bağlayan yeni demiryolları yapıldı, yabancıların
elindeki demiryolları bedelleri ödenerek kamulaştırıldı- Duyun-u umumiye’nin
elindeki petrol, tuz, şeker, kibrit, tütün tekelleri devlet tekeli haline
getirildi- Üretim ve tüketim kooperatifleri kuruldu, kooperatifçilik teşvik
edildi- Dış ticaret devletleştirildi- Ülkenin sanayileşmesi için KİT ler
kuruldu (Sümerbank, Etibank, TKİ, M.T.A vb.)- özel sektör teşvik edildi-
özellikle liman şehirlerinde, çok büyük bölümü azınlıklardan oluşan tüccarlara
ağır vergiler getirildi- 5 yıllık kalkınma planları yapıldı ve uygulandı-
şeriat vergisi ÖŞÜR kaldırıldı –Tekke ve tarikatlar kapatıldı –Eğitim birliği
temelinde eğitim parasız hale getirildi ve yaygınlaştırıldı – Halkın kültürel
gelişimi ve örgütlenmesi için halk evleri kuruldu – köy aydınlanması ve toprak
sorununu çözme amacıyla köy enstitüleri planlandı ve sonra uygulandı – Millet
mektepleri açıldı, okuma-yazma seferberliği ülkenin her yanına yayıldı – Fikir
ve sanat eserlerini koruma yasası çıkarılarak, tarihsel ve kültürel değerler
koruma altına alındı – Medeni Kanun kabul edilerek vatandaşlık hakları
yerleştirildi – Yeni ticaret yasası çıkarıldı çağdaş ticari kurumlar kuruldu –
Soyadı yasası çıkarıldı – Ulusal bankacılık geliştirildi, İş Bankası, Emlak
Bankası kuruldu – Türk Tarih ve Türk Dil kurumları kurularak, ulusal tarihe ve
Türkçe’ye sahip çıkıldı –Uluslararası takvim ve saat kabul edildi – Kabotaj
hakkı ulusallaştırıldı, yerli üretim gümrük korumasına alındı – Arapça yazıdan
vazgeçildi, latin alfabesi getirildi – Toprak yasası çıkarılarak aşiretlerin
bir kısım arazileri kamulaştırılıp, yoksul köylülere dağıtıldı –Kılık kıyafet
yasasıyla peçe, çarşaf, sarık, fes vb. kaldırıldı. Ağırlık ve mesafe ölçüleri
uluslararası standartlara getirildi, okka, dirhem, arşın vb yerine kg., gr.
Metre vb. kabul edildi –Enerji santralları, barajlar, şeker, çimento ve tekstil
fabrikaları kuruldu – Hafta tatili Cuma’dan Pazar’a alındı – Ordu
modernleştirildi – Kadın hakları geliştirildi, seçme seçilme ve çalışma hakları
getirildi – Kültürel gelişme devlet desteğine alındı, Devlet Tiyatro, Bale ve
Operası kuruldu – Yeni üniversiteler açıldı – Büyük adli reformlar yapıldı,
şeri mahkemeler kapatıldı, çağdaş hukuk kurumları getirildi, mecelle kaldırıldı
– Defin ve mezarlık işleyişi şeriat adetlerinden kurtarıldı – Madenler
devletleştirildi – Ormanlar ve göller kamulaştırıldı ve korumaya alındı – Gerici
ve ayrılıkçı isyanlar bastırıldı – Barışçı dış politika egemen kılındı,
özellikle komşu ülkelerle dostça ilişkiler geliştirildi – Duyun-u Umumiye
borçları düzenli olarak ödendi – Karşılıksız para basılmadan, denk bütçe her
yıl gerçekleştirildi – Halk sağlığı ve kitle sporu geliştirildi, hastaneler,
hemşire okulları ve spor tesisleri yapıldı – Türk tarihinin ilk nüfus sayımı
yapıldı – Toprak envanteri çıkarıldı, kadastro örgütü kuruldu – Sivil havacılık
geliştirildi, uçak sanayi yatırımlarına özel önem verildi – İletişim
yatırımları yapıldı, Radyo ve Telgraf ve Telefon işletmeleri kuruldu, devlet
posta örgütü yeniden yapılandırıldı.


Mustafa
Kemal 10 Eylül 1922’de İzmir’e girerken, “Bir rüya görmüş gibiyim” (356-
“Ergenekon” Yakup Kadri Karaosmanoğlu, ak. Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam”
Remzi Yayınevi, 1983, 8. Baskı, 3 cilt, sf. 11) demişti. Bunca iş yapıldıktan
sonra aynı sözleri artık çoğul ekiyle bütün Anadolu halkı söylüyordu.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 375)


1923-1938: Cumhuriyet Ekonomisi


Türkiye
Büyük Millet Meclisinin 3. toplanma yılı 1 Mart 1922’de yapılan oturumla
başladı Bu oturumun önemi, devam eden savaşın kaderini belirleyecek kararların
alınması değil, Ankara Hükümeti’nin, savaştan sonra uygulayacağı ekonomik
programların temel tercihlerinin görüşülmüş olmasıydı. Savaşın henüz bitmediği
bir dönemde ekonomik sorunların ele alınması, moral yükseltici taktiksel bir
yaklaşım değildi. Savaşın ibresi artık Türklerden yana dönmüştü. Düşmanın
Anadolu’dan kesin olarak atılması için Ordu hazırlanıyor, eksikleri gideriliyor
ve ‘taarruza’ göre konuşlandırılıyordu. İngiliz ve İtalyanlar Kuvayi Milliye yönetimindeki
toprakları boşaltmış, Ankara Antlaşması uyarınca Fransızlar çekilmişlerdi.
Sovyetler Birliği ile Kars Antlaşması imzalanmıştı. Ankara bir yandan ‘büyük
taarruza’ hazırlanırken diğer yandan yeni devletin, ekonomik kalkınma için
izleyeceği yolu belirliyordu.


Mustafa
Kemal, o gün yaptığı meclisi açış konuşmasında ileride devlet politikası haline
gelecek olan, ekonomik görüşlerine geniş yer ayırmıştı. Geçmişten çıkarılan
dersler, var olan durum ve geleceğe dönük temel yönelmeler bu konuşmada açık bir
biçimde özetlenmiştir. Mustafa Kemal şunları söylüyordu: “Türkiye’nin sahibi ve
efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal birlikte verelim; Türkiye’nin gerçek
sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok
refah, saadet ve servete hak kazanan ve layık olan da köylüdür. Bu nedenle
Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti’nin izleyeceği yol, bu temel amacın
sağlanması yönünde olmalıdır. Köylünün çalışması sonunda elde edeceği emek
karşılığını, onun kendi yararına olmak üzere yükseltmek, ekonomi politikamızın
esas ruhudur. Özellikle tarım ürünlerimizi, benzeri yabancı ürünlere karşı
korumamıza engel olarak, milletimizi bugünkü ekonomik yoksulluğa mahkum eden
kapitülasyonların yarattığı acıklı durumu, sizlere hatırlatmadan geçemeyeceğim.
Bilindiği gibi, memleketin ekonomik durumu ve ekonomik kuruluşlarınız, dış
ülkeler tarafından sarılmış bir halde bulunuyordu. Özel ekonomik teşebbüsler
serbest Pazar ekonomisi içinde rekabet edebilecek güçlü seviyeye varmamıştı.
Tanzimat’ın açtığı serbest ticaret devri, Avrupa rekabetine karşı kendini
koruyamayan ekonomik yaşantımızı, yine ekonomik yönden, kapitülasyon zinciriyle
bağladı. Ekonomik alandaki özel değerler ve kuruluşlar yönünden bizden çok
kuvvetli olanlar memleketimizde bir de fazla olarak imtiyazlı durumda
bulunuyorlardı. Kazanç vergisi vermiyorlardı. Gümrüklerimizi ellerinde
tutuyorlardı. İstedikleri zaman istedikleri eşyayı, istedikleri şartlar altında
memleketimize sokuyorlardı. Bu nedenlerle ekonomik yaşantımızın bütün
bölümlerinin mutlak hakimi olmuşlardı. Bize karşı yapılan bu rekabet, gerçekten
çok gayri meşru, gerçekten çok ezici idi. Rakiplerimiz bu biçimde,
endüstrimizin gelişme olanaklarını yok ettiler. Aynı zamanda tarımımızı da
zarara uğrattılar. Ekonomik ve mali gelişmemizi engellediler. Türkiye için
ekonomik yaşantımızı boğan kapitülasyonlar artık yoktur ve olmayacaktır (o
tarihte kapitülasyonların kaldırıldığına ait uluslararası bir anlaşma
olmamasına karşın, Ankara Hükümeti bunları tanımama kararı almıştı –y.n.)


Ekonomi
politikalarımızın önemli amaçlarından biri de; toplumun genel yararını doğrudan
doğruya ilgilendirecek kuruluşlar ile, ekonomik alandaki teşebbüsleri, mali ve
teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir. Yerli
ürünlerimizin yurt içinde kullanılmasını yaygın hale getirmek amacıyla, gümrük
konusunda, yerli mallarımızın korunmasını sağlayacak usullerin uygulanmasına
başlanmıştır. Ormanlarımız, maden hazinelerimiz, dokuma sanayimiz korunacaktır.
Çalışanların yaşam düzeyini yükseltecek olan, Zonguldak İşçi Kanunu; Anadolu’da
genel taşıma işlerini kolaylaştırmak için, otomobil ve kamyon işleteceklere
dair yönetmelik; cephedeki asker ailelerine yardım esaslarını da içeren, tarım
mükellefiyeti yönetmeliği; köylüye tohumluk dağıtımı ile Ziraat Bankası aracılığıyla
modern tarım araç ve gereçlerinin uygun fiyatlarla dağıtılmasını öngören meclis
kararları çıkarılmıştır.


İnşaat,
kuruluş ve işletme yönünden, bugünkü mali gücümüzü aşan ve büyük sermaye
isteyen bayındırlık işlerinde, yabancı sermayeden, gerektiğine göre yabancı
uzmanlardan yararlanmak, memleketimizin menfaati, imarı ve milletimizin saadet
ve refahını kısa zamanda sağlama açısından gerekli görülmektedir. Durum böyle
olmakla beraber, burada da üreticilerin ve işçilerin genel yararı dikkatle göz önünde
bulundurulacaktır. Her şeyden önce milli amacımız olan bağımsızlığımızı
sağlamaya ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz. Bu nedenle bizce önemli olan
mali gücümüzün bu sonucu sağlamaya yeterli olup olmayacağıdır. Memleketimizin
kaynakları, milli davamızın güvenle sonuçlandırılmasına yeterlidir. Milli
gücümüz, dış devletlerden borç dahi almadan, fakirane olmakla beraber,
memleketi yönetebilecek ve amacına ulaştırabilecek durumdadır. Bununla beraber
ben, yalnızca bu gün için değil özellikle gelecek yıllarda devletin, memleketin
refahını sağlama açısından, mali bağımsızlığımıza büyük önem veriyorum. Bizim
bugünkü uğraşımızın amacı tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak, mali
bağımsızlık ile gerçekleşebilir. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan yoksun
olursa, o devletin yaşantısını sağlayan bütün bölümlerinde bağımsızlık, felce
uğramış değmektir. Mali bağımsızlığın korunması için ilk şart, bütçenin
ekonomik bünye ile denk ve uygun olmasıdır. Bu nedenle, devletin bünyesini
yaşatmak için, başka kaynaklara başvurmadan, memleketin kendi gelir
kaynaklarıyla yönetimini sağlayacak çare ve tedbirleri bulmak, gerekli ve
mümkündür. Bu nedenle, mali konulardaki uygulamamız, halkı baskı altına
almadan, onu zarara sokmaktan kaçınarak ve mümkün olduğu kadar yabancı ülkelere
muhtaç olmadan, yeteri kadar gelir sağlama esasına dayanmaktadır. Şu anda
yararlanılamayan gelir kaynaklarından yararlanmak ve halkın isteklerini
karşılamayı kolaylaştırmak için, bazı maddeler üzerine tekel koymak zorunlu
görülmektedir.


Az
zamanda olağanüstü bir çalışma yapma zorunluluğu ile karşı karşı karşıyız. Bu
zorunluluğun yerine getirilmesi bugünkü mali gücümüzü aşmaktadır. Bu nedenle
hükümetimizin diğer uygar devletleri gibi dış borç anlaşmaları yapma
zorunluluğu vardır. Ancak, dışarıdan alınan borç paraları; şimdiye kadar Bab-ı
Ali’nin yaptığı biçimde, ödemeye zorunlu değilmişiz gibi; üretici bir yatırıma
dayanmaksızın, boşu boşuna harcayıp tüketerek, devlet borçlarımızın yükünü
arttıracak ve mali bağımsızlığımızı tehlike karşısında bırakacak bir uygulamaya
kesin olarak karşıyız. Biz, memlekette halkın refah düzeyini yükseltecek, imarı
ve üretimi arttıracak ve gelir kaynaklarımızı geliştirmeye yararlı olabilecek
yöndeki dış borçlanmadan yanayız.”(357- “Gazi Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922,
TBMM Zabıt Ceridesi”, ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin “Atatürk Zamanında Türk
Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 11)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 379)


Mustafa
Kemal’in 1 Mart 1922 Meclis konuşmasından bölümler halinde aktardığımız
görüşleri, 1938 yılına dek uygulanmış ve bu uygulamalar bir çok ülke tarafından
örnek alınmıştır. Açıklanan görüşlerin, titizlikle yapılan inceleme, gözlem ve
araştırmalara dayalı olduğu açıktır. Yapılan tercihler, günün özel koşullarının
doğurduğu, geçici nitelikteki siyasal-ekonomik yönelmeler değildir;
bağımsızlığına kavuşan geri bir ülkenin, gerçek kurtuluşunu sağlamak için
izlemesi gereken yolu gösteren ve evrensel boyutu olan belirlemelerdir. Bu
görüşler, geçmişin deneyimlerini geleceğe yönelik sonuçlar haline getiren
devrimci ve bilimsel nitelikli bir ekonomi-politik dersi ve az gelişmiş
ülkelerin evrensel kurtuluş bildirgesi gibidir.


Mustafa
Kemal Atatürk, kalkınma ve ekonomik büyüme konusundaki görüşlerini, her
fırsatta dile getirmiş ve zamanın önemli bölümünü bu konulardaki çalışmalara
ayırmıştır. Bu nedenle konuyla ilgili aktarılması gereken bir çok konuşma ve
yazışma vardır. Bunların tümüne değinmek, bu kitabın kapsamını aşacaktır. Ancak
1 Mart 1922’den bir yıl sonra, henüz Cumhuriyet ilan edilmemişken, 17 Şubat
1923 günü İzmir’de başlayan İktisat Kongresinin açılışında yaptığı konuşmadaki
görüşlerine değinmekte yarar var: “Tarih, milletimizin, gerilime ve yıkılma
nedenlerini araştırırken, birçok politik, askeri ve sosyal nedenler bulmakta ve
saymaktadır. Kuşkusuzdur ki, bütün bu nedenler, sosyal gerçekler olarak toplum
üzerinde etkilidirler. Ancak, bir milletin doğrudan doğruya yaşantısı ile
ilgili olan, o milletin ekonomik durumudur. Tarihin tecrübe süzgecinden arta
kalan bu gerçek, bizim milli yaşantımızda ve milli tarihinizde de kendisini tam
olarak göstermiştir. Türk tarihi incelenecek olursa, gerileme ve yıkılma
nedenlerinin, ekonomik problemlerden başka bir şey olmadığı derhal anlaşılır.
Bu nedenle yeni Türkiye’mizi, layık olduğu uygarlık düzeyine eriştirmek için,
her ne olursa olsun, ekonomimizi birinci planda tutarak, en çok bu konuya önem
vermek zorundayız. Efendiler, kılıçla fetih yapanlar, sabanla fetih yapanlara
yenilmeye ve sonunda yerlerini terketmeye mahkumdurlar. Kılıç kullanan kol
yorulur; fakat saban kullanan kol, her gün daha çok kuvvetlenir ve her gün daha
çok toprağa sahip olur. Toplumsal yaşamını sağlama yeteneğinden yoksun bir
devlet, bağımsız olabilir mi? Osmanlı ülkesi, yabancıların sömürgesinden başka
bir şey değildi. Osmanlı halkı, Türk milleti esir durumuna düşürülmüştür. Bu
sonuç, milletin kendi düşünce özgürlüğü ile egemenliğine sahip
bulunamamasından, şunun bunun elinde oyuncak edilmesinden doğmuştur. (358-
a.g.e.)


Tam
bağımsızlık için şu ilke vardır. Milli egemenlik, ekonomik egemenlik ile
pekiştirilmelidir. Bu kadar büyük amaçlar, bu kadar kutsal ve ulu hedeflere,
kağıtlar üzerinde yazılı genel kurallarla, istek ve hırslara dayanan
buyruklarla varılamaz. Bunların, bütün olarak gerçekleşmesini sağlamak için,
tek kuvvet, en kuvvetli temel: Ekonomik güçtür. Kanunlarımıza uymak şartıyla,
yabancı sermayeye gerekli olan teminatı vermeye her zaman hazırız. Yabancı
sermaye çalışmalarımıza eklensin ve bizim ile onlar için, yararlı sonuçlar
versin. Geçmişte, Tanzimat devrinden sonra yabancı sermaye, üstün hakları olan
bir yere sahipti. Devlet ve hükümet, dış yatırımların jandarmalığından başka
bir şey yapmamıştır. Her yeni millet gibi Türkiye bunu uygun bulamaz. Burasını
esir ülkesi yaptırmayız. (359- “Atatürk’ün 1 Mar 1922 Meclis Konuşması”, ak.
Prof. Dr. Afet İnan “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Birinci
Sanayi Planı” 1933, Türk Tarih Kurumu Yayınları, XVI. Seri Sa. 14, Ankara 1972,
sf. 29-34)


Kesin,
yüksek ve başarılı askeri zaferimizden sonra dahi, bizi (Lozan’da –y.n.) barışa
kavuşmaktan alıkoyan neden, doğrudan doğruya ekonomik nedenlerdir, ekonomik
anlayıştır. Çünkü bu Devlet, ekonomik egemenliğini sağlayacak olursa; o kadar
güçlü bir temel üzerinde yerleşmiş ve yükselmeğe başlamış olacaktır ki, artık
bunu yerinden kımıldatmak mümkün olamayacaktır. İşte düşmanlarımızın, gerçek
düşmanlarımızın olur diyemedikleri, bir türlü kabul edemedikleri budur…”(360-
“Mustafa Kemal Atatürk’ün İzmir İktisat Kongresini Açış Nutku”, a.g.e. sf.
34-45)


Toplumsal
kalkınma için belirlenen teorik çerçeve, hiç gecikmeden uygulamaya sokuldu.
Kurtuluş Savaşı içinde, bir yandan cephelerde savaşılıyor, diğer yandan, cephe
gerisinde sosyal, ekonomik ve mali sorunlarla uğraşılıyordu. Savaş
kazanıldığında, kafalarda geleceğe yönelik coşkulu umutlar, yüreklerde sınırsız
bir ülke ve halk sevgisi vardı, ama elde avuçta hiç birşey yoktu. Bir yandan
acil çözüm bekleyen dağ gibi sorunlar, diğer yandan halkın umut bağladığı,
bilgi ve inançlarında başka şeyleri olmayan bir avuç devrimci insan vardı.
Bütün dünya özellikle de mağlup edilen Batı Avrupa ülkeleri, adeta nefeslerini
tutmuş, Ankara’nı ne yapabileceğini (daha doğrusu yapamayacağını) merakla
bekliyordu. Ülkenin içinde bulunduğu koşulları biliyorlar ve Mustafa Kemal’in,
söylediklerini yapma konusunda hiç şansının olmadığını düşünüyorlardı. İngiliz
New Conventional gazetesi bunun için, sanayi ve ticarette yeteneksiz bir halka
sahip, sermayeden yoksun Türkiye’nin, bağımsızlığının pek kısa süreceğini ve
savaş öncesindeki ekonomik bağımlılık ilişkilerinin çok geçmeden yeniden
oluşacağını söylüyordu. 71


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 382)


Göçmen ve İskan Sorunları


Mustafa
Kemal, Cumhuriyetin ilanından bir gün önce, 28 Ekim 1923 günü, bütün İslam
ülkelerine ve dünya müslümanlarına yayınladığı bildiriyle, bu ülkelerden ilk ve
son kez yardım isteğinde bulundu. Batı Trakya’da çok zor durumda olan ve
sürekli Türkiye’ye göç eden müslüman Türkler için aracılık yaptığını söylüyor
ve bunlara yardım edilmesini rica ediyordu. “Kardeşler, Türk ulusu ne kadar
olanak sahibi olursa o olanaklar yine de yetmez. Savaş sırasında, Türkiye’de
ayak bastıkları bayındır yerleri yıkıntı haline getiren Yunanlılar şimdi de;
hırslarına ve cinayetlerine yönetimleri altında bulunan 600 bin müslümanı
seçmişlerdir. Bu insanları buralara yerleştirmeye, yer yurt bulmaya çalışan
Türkler, 600 bin kişiye ekmek vermeye, onların yok olmalarını önlemeye çalışmaktadırlar,
bunun için İslam aleminin insanlığına başvuruyor…”(361- “Atatürk’ün Söylev ve
Demeçleri” 4. Cilt, sf. 513-514, 28.10.1923, ak. Seyfettin Turan “Atatürk’te
Konular Ansiklopedisi” Yapı Kredi Yayınları, 1993, 2. Baskı, sf. 2-6)


Cumhuriyet
Hükümeti kuruluşunun hemen başında dev boyutlu bir göçmen ve iskan sorunuyla
karşı karşıya kalmıştı. Ermeniler 1915’te ülkeyi terk ederken her yeri
yakmışlardı. Doğuda yüzlerce kasaba, köy ya da mahalleden geriye sadece yangın
yerleri kalmıştı. Aynı şeyi Yunanlılar da yaptı. Yunan ordusu çekilirken
Kocaeli, Bilecik, Bursa, Balıkesir, Kütahya, Afyon ve Denizli’yi değişik
oranlarda tahrip etmişti. Uşak’ın üçte biri yakılmıştı, Manisa’nın durumu daha
kötüydü. İzmir yıkılmıştı. Türk ordusu ile birlikte İzmir’e doğru gelen Halide
Edip Adıvar, 3 Eylül 1922 günü Alaşehir’de şunları görüyor: “Şehir bir kül
yığını. İnsanların ve öküzlerin güçlükle çektikleri top arabaları arasından
geçiyoruz. Ne Yunanlılar, ne de biz ölülerimizi gömmeğe vakit bulamamıştık.
Türk ordusu, Türk şehirlerini yanmaktan kurtarmak için var hızıyla koşuyor!
Yunan ordusu da yaptığı yangınlardan, cinayetlerden kaçıyor! Hiç birisi öbür
tarafa zerrece merhamet göstermiyor. Halk darmadağınık. Kadınlar akıllarını
kaybetmişler gibi, yerdeki taşları tırnaklarıyla kazıyorlar. Cehennem dünyaya
inmiş sanki! Gözlerimi, kirpiklerimi örten tozdan etrafı göremiyorum.
Alaşehir’i daima yanık insan kokusu gelen bir film gibi hatırlarım. (362-
“Türk’ün Ateşle İmtihanı” Halide Edip Adıvar, sf. 282, ak. Şevket Süreyya
Aydemir “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Baskı 1981 sf. 543)


Savaş
süresince 830 köy tümüyle, 930 köy kısmen yıkılmıştı. Yakılan bina sayısı 114
408 ve hasara uğrayan bina sayısı 11 404 idi. (363- “Atatürk Zamanında Türk
Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No:
1, sf. 25) Evlerini ve hayvanlarını kaybeden, ürün kaldıramayan ve sefalet
içindeki bu insanlara, barınacak ev, yiyecek yemek, çalışacak ortam yaratılması
gerekiyordu. Sorun Anadolu’daki yoksunluklarla bitmiyordu. Lozan antlaşması
gereğince Batı Trakya ve Yunanistan’dan gelenler, Balkan Savaşları ve Rus
Devriminden kaçanlarla birlikte Türkiye’ye, 166 881 aileden oluşan 709 322
göçmen gelmişti. (364- a.g.e. sf. 19-20) Tüm Türkiye nüfusunun %6,5’ni tutan bu
miktar nüfusa oranla bir ülkeye yapılan en büyük göç olayıydı. Bu miktarlara,
Anadolu’da evsiz, yurtsuz kalmış insanlar ve 118,2 milyon liralık devlet
bütçesinin zavallılığı da eklenince, sorunun boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
Para yoktu ama para olsa bile bu kadar konutu yapacak, malzeme ve yetişmiş
insan gücü de yoktu. Köyleri değil, kasabaları birbirine bağlayan karayolu
bulunmuyordu. Bürokratik eksiklikler ve örgütsüzlük, merkezi kararların yaşama
geçirilmesine olanak vermiyordu. Genç Cumhuriyet daha kurulur kurulmaz olağan
ve olağanüstü her türlü imkanı kullansa bile ‘üstesinden gelemeyeceği’ bir
sorunla karşılaşmıştı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 384)


Gelenlere
ve evleri yıkılmış olanlara, yiyecek ve giyecek sağlandı. Felakete uğrayanlara
ordunun hayvanları dağıtıldı. Gıda stokları tohumluk olarak verildi. Ziraat
Bankası başta olmak üzere, bir kısım kuruluşlardan parasal yardım sağlandı.
Şehirli ailelerin yakılan evlerine karşılık, devlet binaları ayrıldı. Toplam
nüfusu 38 030 olan 6 538 aile, yeni konuta kavuşturuldu. Göçmenlere 7 618 ton
gıda, 22 501 çift öküz, 27 501 adet tarım alet ve makinası dağıtıldı. Kırsal
alanda 19 279 ev tamir edildi, 4 567 ev yeniden yapıldı. 66 yeni köy kuruldu. 6
321 parça arsa ve 1 milyon 567 bin dönüm tarla, bağ ve bahçe verildi. (365-
a.g.e. sf. 19-20) Bunlar o günün ölçülerine göre büyük miktarlardı. Göçmen
sorunları uzun ve özenli bir çalışma sürecinden sonra, 10 Temmuz 1945’de
çıkarılan bir yasa ile kesin olarak bitirilecektir.


Köylülük ve Tarım Sorunları


Cumhuriyet
Hükümeti tarım alanında gelişmeyi sağlayacak, köylülüğü kalkındıracak ve toprak
sorununu çözecek bir dizi uygulamaya girişti. “Köylü efendimizdir” söylemi
popülist bir söylem değildi. Ancak toprak sorunu da kanun ve kararnamelerle bir
çırpıda çözülecek sorunlardan değildi. Sanayileşmede olduğu sürece gereksinimi
vardı. Köylülüğe egemen olan gerilik, onları toprak talep edecek noktaya bile
getirmemişti. Toprağı işleme olanakları yoktu. Ne tohumluğu, ne pulluğu hatta
ne de sabanı çekecek bir çift öküzü bile bulunmuyordu. Bir yasayla, köylüye
tapu dağıtmak sorunu çözmeyecek aksine yeni sorunların ortaya çıkmasına neden
olacaktı. Bu nedenlerle eldeki tüm olanaklar kullanılarak, köylülüğün kalkındırılmasına
çalışıldı. Köy aydınlanmasını sağlayacak ve toprak devrimini gerçekleştirecek
kadroları yetiştirecek köy enstitüleri dışında, acil olarak birçok somut adım
atıldı. Öncelikle, tarımda yetişmiş uzman kadro yokluğu nedeniyle bu kadroların
hızlı bir biçimde yetiştirilmesine gidildi. Tüm ülkede Batı’lı anlamda eğitim
görmüş sadece 20 tarım uzmanı bulunuyordu. Halkalı’da bir tarım yüksek okulu
Bursa’da da bir orta dereceli tarım okulu vardı. Tarım yöntemleri çok ilkeldi.
Makinalı tarıma hiç girilmemişti. Ülke topraklarının çok azı tarıma
açılabilmişti. Tarımın verimliliği tamamen doğa koşullarına bağlıydı. Sulu
ziraat, gübreleme, zararlı mücadelesi vb. yöntemler bilinmiyor, dolayısıyla
uygulanmıyordu. Eşkiyalık köylüyü çok rahatsız ediyor ve ayağa sığınma
eğilimini yaygınlaştırıyordu. Ürünün onda birini oluşturan ÖŞÜR köylü üzerinde
bir baskı ve eziyet aracı idi.


Bu
vergiyi toplayan mültezimler köylünün baş belası haline gelmişlerdi. Onda
birlik oran kimi yerde keyfi olarak beşte bire kadar çıkarılıyordu. Ürün öncesi
borçlanma, tefecilik, kanayan yara halindeydi. Yol ve hayvan vergisi de köylüyü
huzursuz ediyordu. Bu veri ya nakit veya iş gücüyle, çalışarak ödeniyordu.
Geçimini hayvancılıkla sağlayan göçerler ve küçük çiftçilerin yıllık gelirleri,
olumsuz yıllarda, vergiyi ödeyemez düzeyde kalıyordu. Köylüler, hayvanlarını
vergi tahsildarlarından kaçırmak için çoğu kez sınır ötesine götürüyor, daha
sonra geri getiriyorlardı.


Bu
olumsuz koşullarda, uygulanan doğru politikalarla sağlanan sonuçlar, olağanın ötesindedir.
Örneğin üretilen bugğday halkın tüketimine yetmiyordu ve buğday dış ülkelerden
alınıyordu. 1925 yılında 1,9 milyon liralık (1924 de 1 Amerikan doları = 187
kuruş) buğday ithal edilmişti. Ancak 1930 yılında üretim artık buğday ithaline
gerek kalmayacak düzeye çıkarılmıştı. Uygulanan tarım politikalarıyla kısa
zamanda ciddi gelişmeler sağlandı. Tütün üretimi 1922 yılındaki 20 544 tondan
1927 de 64 393 tona, üzüm 37 400 tondan 40 000 tona, pamuk 20 000 tondan 120
000 tona çıkarıldı. (366- “Ali İktisat Meclis Raporları”, ak. Prof. Dr. Ferudun
Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 25)


Tarımı
geliştirmek için genç Cumhuriyet Hükümeti ilk elden, şu tedbirleri aldı; 716
sayılı yasayla, 1923-1934 yıları arasında topraksız köylülere 6 787 234 dönüm
tarla, 157 422 dönüm bağ, 169 659 dönüm bahçe dağıtıldı. 14 Haziran 1934’de,
hükümetin toprak dağıtımında yetkilerini arttıran yeni bir yasa çıkarıldı. Bu
yasadan sonra 1938 e kadar yine topraksız köylü ve göçmenlere 2 999 825 dönüm
daha toprak dağıtıldı. (367- “Türkiye’de Toprak Meselesi” Prof. Suat Aksoy,
Gerçek Yayınları, 1971, sf. 58) Köylünün ürün öncesi nakit sıkıntısını gidermek
için Ziraat Bankası devreye sokuldu ve birbirine kefil olma kabul edilerek
çiftçilere kredi kolaylıkları sağlandı. Çiftçi kredi faizleri düşürüldü,
vergiden muaf tutuldu. Kooperatifçilik teşvik edildi. Rehinli avans ve ürün
karşılığı avans işlemleri genişletilerek devlet denetimine alındı. Fiyatların
düşük olduğu bölgelerde destekleme alımları yapıldı. Yurt dışına ziraat eğitimi
görmek için elemanlar gönderildi. Ziraat memurları, öğretmenler hızlandırılmış
kurslarla köylüye bilgi götürecek tarım teknisyenleri haline getirildiler.
Tohum ıslah istasyonları, devlet bütçesine yük olmadan ayakta kalacak ve modern
tarımcılığı uygulayacak örnek devlet çiftlikleri ve fidanlıklar kuruldu. Zirai
hastalıklara karşı mücadele açıldı. Tarımda makina kullanımı teşvik edildi.
Köylüye pulluk dağıtıldı. Meteoroloji istasyonları açıldı. Yüksek Ziraat
Enstitüleri kuruldu. (368- “Onuncu Yıl Raporu, (1923-1933)”, ak. Prof. Dr.
Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 25) Topraksız
köylü bırakmamak Cumhuriyetin temel hedeflerinden biri haline getirildi. 14
Haziran 1934’ çıkarılan bir yasayla, hükümetin toprak dağıtımı yetkisi
artırıldı. 24 Haziran 1938’de Toprak Mahsulleri Ofisi kuruldu. Toprak sorununun
köklü çözümü için, toprak devriminde görev alacak ve köy aydınlanmasını
sağlayacak Köy Enstitüleri kuruldu. 1944 yılında radikal çözüme yönelen
kapsamlı bir Toprak Yasası çıkarıldı. Ancak, Köy Enstitüleri ve Toprak Yasası,
2. Dünya Savaşından sonra Türkiye’ye dayatılan çok particiliği kullanan
anti-Kemalist güçler tarafından ortadan kaldırıldı. Türkiye’yi çağdaşlığa ve
demokrasiye taşıyacak olan Köy Enstitüleri, kendi gücünü yaratmadan, daha
kuruluş aşamasında yok edildi.


Köylü
ve tarımcılıkla ilgili tüm çalışmalara Mustafa Kemal, bizzat katılmış,
gelişmeleri birinci elden takip ederek bu politikanın yönlendiricisi olmuştur.
O’na göre: “Endüstrileşmenin önemi büyük olmakla beraber, Türk ekonomisinin
dayanağı yine tarımdır. Politik bilgilerin ve programlı çalışmaların köylere
götürülmesi, istenilen hedeftir. Bu hedeflere ulaşmak için ciddi incelemelere
dayanan bir tarım politikası saptanmalıdır. Her köylünün kolayca kavrayacağı
bir tarım sistemi uygulanmalı, Ülke’de topraksız köylü bırakılmamalı, çiftçi
ailesini geçindiren toprağın, herhangi bir nedenle bölünmemesi sağlanmalıdır.
Büyük çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri toprak miktarı, bölge nüfusunun
yoğunluğuna ve verim derecesine göre sınırlandırılmalıdır. Tarım işletmelerini
koruyucu tedbirler vakit geçirilmeden alınmalı. Ülke iklim, su ve toprak verimi
bakımından tarım bölgelerine ayrılmalı ve bu bölgelerin her birinde köylülerin
gözleriyle görebilecekleri, çalışmalarına örnek olabilecekleri modern ve
uygulamalı tarım merkezleri kurulmalıdır. Devlet üretme çiftlikleri,
kuracakları deneme istasyonları ve atölyeleri ile devlet bütçesine yük
olmaksızın, kendi gelirleriyle geçinin bir organizasyon halinde birleştirilmelidir.”
(369- “Atatürk’ün Meclis Konuşması” TBMM 1 Kasım 1937, Zabıt Ceridesi, ak.
a.g.e. sf. 26)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 388)


Kemalizm
tarımsal gelişme konusunda çok önemli ilerlemeler sağlandı. Çözümü için zamana
gereksinim duyulan bu sorunu, doğal olarak tam anlamıyla çözemedi ama, özgün
uygulamalarıyla ciddi gelişmeler sağladı. Köy Enstitüleri başta olmak üzere
birçok uygulaması yabancı ülkelerce incelendi, örnek alınarak uygulandı. 15
yıllık aktif iktidar döneminde köylülere güven verdi ve onları geleceğe umutla
bakan, okumaya ve öğrenmeye istekli bir kitle haline getirdi. Ancak 1945’den
sonra başlayan bir süreçle, özellikle ABD’li uzmanların görüş ve istekleri yönünde
hareket edilerek Atatürk’ün politikası tarım alanında da yürürlükten
kaldırıldı. Modern makinalı tarımın örnek kuruluşları olan ve yoksul köylü
çocuklarını tarım teknisyenleri olarak yetiştiren Devlet Üretme Çiftlikleri
kapatıldı, Damızlık Hayvan Haraları satıldı, Toprak Malzeme Ofisi örgütleri
amacından çıkarılarak gericiliğin merkezleri haline getirildi. Tarım ve
tarımsal sorunlar kendi kaderlerine terk edildi.


İmar, Bayındırlık ve Ulaşım


Ankara
dahil tüm Anadolu şehir ve kasabaları, hane sayısı fazla köy gibiydiler. Başta
İzmir olmak üzere Batı Anadolu şehirleri Yunanlılarca büyük oranda yakılmıştı.
Kentlerin hiç birinde, şehircilik kuralları uygulanmamıştı. Sokaklar dar ve
düzensizdi. Motorlu araç trafiğine uygun değildi. Evlerin büyük çoğunluğu
kerpiçten yapılmıştı. Şehir ve civarları ağaçsızdı. Park, bahçe, yeşil alan
kültür ve ticaret merkezleri gibi alanlar, varlıkları bir yana kavram olarak
dahi bilinmiyordu. Toz ve çamur sadece kırların değil, şehirlerin de en
belirgin ögesiydi. Elektrik, kalorifer, sıhhi tesisat gibi çağın gerekleri
hiçbir eve girmiş değildi.


Modern
anlamda karayolu ve köprü yoktu. Çoğunlukla toprak olan yollar özellikle kış
aylarında aşılması güç çamur çukurları haline gelirdi. Kış aylarında dere ve
nehirlerin taşmasıyla bu aylarda ulaşım dururdu. Yol gibi, motorlu araçlar da
çok azdı. İç ulaşım o denli zor ve pahalıydı ki, tahıl tarımı yapılan
yörelerden yapılmayan yörelere ürün götürülemiyor bu yüzden özellikle sahil
kesimlerine dışarıdan buğday getiriliyordu. Ulusal pazarın canlanabilmesi için,
Anadolu şehir ve kasabalarının hatta köylerinin acilen, ulaşılabilir hale
getirilmeleri gerekiyordu. Oysa hazinede bu işe ayrılacak para yoktu. Soruna
çözüm sağlama açısından, 1925 yılında 542 sayılı Yol Mükellefiyeti Kanunu
çıkarıldı. Bu kanuna göre; öğrenciler, silah altında bulunanlar, maluliyetleri
ispatlanmış yoksullar ve 6 dan fazla çocuğu olanlar dışındaki, 18-60 yaşları
arasındaki tüm erkekler, yılda 6-12 gün yol inşaatlarında çalışacaklar ya da,
karşılığı olan parayı ödeyeceklerdi. (370- “Türkiye Cumhuriyet Sicilli
Kavanini” 1. Cilt, sf. 46, ak. “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978”
Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 272)


Mustafa
Kemal Sakarya Savaşından altı ay önce karayollarının tespitini yaptırmış,
yolların iyileştirilmesi ve Anadolu yaylasını liman şehirlerine bağlamak için
çalışmalar başlatmıştı. İki yol ıslah çalışmaları ile köprü, tamir ve yapımına
Kurtuluş Savaşı içinde başlanmıştı. 1926 yılına kadar, büyük gayretler
harcanarak 27 850 km. yolun, toprak tesviyesi ve stabilize serilmesini,
içerecek biçimde tamiri yapıldı.


Demiryolları,
Türkiye’nin iç ulaşımına yanıt verecek durumda değildi, dengesiz bir dağılımı
vardı. Almanların yaptığı Bağdat demiryolu, Haydarpaşa’dan Gaziantep’e
ulaşıyor, sınırı takip ederek, Nusaybin’den yurdu terk ediyordu. İzmir-Aydın
arası çok kısa bir yoldu. Anadolu’nun içine giren tek demiryolu, Ankara’ya
kadar geliyordu. Doğuyla batı, kuzeyle güney birbirlerine bağlı değildi.
Osmanlı’dan devralınan 4 083 km’lik demiryolu bakıma muhtaçtı. Demiryolu
köprülerinin çoğu, Kurtuluş Savaşı sırasında ahşapla onarılmıştı. Demiryolu
işletmeciliği tamamen yabancıların elindeydi. Bu alanda da yetişmiş Türk teknik
kadro yoktu. Kurtuluş savaşından sonra ülkeyi terk eden teknik kadronun yerine
çok kısa zamanda Türk teknisyenler ve işletme uzmanları yetiştirildi. Demiryolu
işletmeciliğinin kurulması ve millileştirilmesinde elde ettiği başarılarla
Behiç Erkin simge bir isim olmuştu.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 390)


Cumhuriyetin
10. yılına kadar 2 213 km. yeni hat tamamlandı. Kütahya – Bandırma hattı
yapıldı. Zonguldak havzası demiryolu şebekesine bağlandı. Doğu ve Güneydoğu’ya
yeni hatlar yapıldı. Demiryolu, Kayseri üzerinden Samsun’a, Ulukışla,
Diyarbakır ve Erzurum’a ulaştırıldı. İmtiyazlı yabancı demiryolu şirketleri
devletleştirilmeye başlandı. 1928’de Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Limanı,
1929 da Mersin – Tarsus – Adana hattı, 1931’de Bursa – Bandırma hattı
devletleştirildi. Satın alınarak devletleştirilen bu hatların uzunluğu 1 929
km. idi. (371- “Onuncu Yıl Raporu, (1923-1933)”, ak. Prof. Dr. Feridun Ergin,
“Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No:
1, 1977, sf. 30)


Bütçe
darlığına karşın, Kömürhan Boğazı, Çarşamba, Ortagözü, Manavgat, Aksu Avgonya,
Bakırçay ve Silahtarağa köprüleri yapıldı. Bayındırlık Bakanlığından başka, İl
Özel İdareleri de çok sayıda köprü ve menfez yaptılar.


Deniz
filosunun 1923 yılındaki kapasitesi, yelkenli tekneler de dahil, ancak 34 bin
ton idi. Gemilerin çoğu eski ve küçüktü. Yapılmış liman yoktu. Gemiler ya doğal
sığınaklardan yararlanıyorlar ya da açıkta durup tüm tehlikeleri göze alarak
yolcu ve yük boşaltıyorlardı. Türkiye 8 272 km. ile Avrupa’nın en uzun sahil
şeridine sahip ülkeydi ama, deniz taşımacılığında en son sıradaydı. Limanların
ve deniz taşımacılığının büyük bölümü yabancı şirketlerin elindeydi. Kabotaj
hakkı, yani limanlar arasında yük ve yolcu taşımacılığı hakkı, ulusal devletin
tekelinde değildi. Denizcilik konusunda kabul edilen ilk yasa, 1923 yılında 597
sayıyla çıkarılan Türkiye Seyri Sefain İdaresi Yasası’dır. Osmanlı’dan gelen
Seyri Sefain İdaresi bu yasayla, daha bağımsız bir bünyeye kavuşturuluyor,
yeniden örgütleniyor ve yetkileri arttırılıyordu. Katma bütçeli bir Genel
Müdürlük olarak çalışan bu idare, yetenekli ve inanmış yöneticilere
kavuşturularak, kısa bir süre içinde üretken bir kamu kuruluşu haline
getirildi. İdare, tersaneleri kısa sürede etkin biçimde çalıştırmayı, ticaret
filosunun kapasitesini arttırmayı ve Türk liman ve iskeleleri arasında ihtiyaca
cevap veren bir işletme kurmayı başardı. 11 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen
Kabotaj Kanunu’yla, 1 Temmuz 1926 tarihinden sonra geçerli olmak üzere, Kabotaj
hakkı ulusallaştırıldı. Bu kara deniz ulaşımının gelişmesinde çok önemli etki
yaptı. Tonaj tutarı 1926 yılında 115 bin tona, 1927 yılında da 130 bin tona
çıktı. (372- “Cumhuriyet Kuruluşunda Ulaştırma Sektörünün Durumu” “Cumhuriyet
Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978” Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 277)


1933
yılında çıkarılan 2048 sayılı yasayla hemen tüm denizcilik faaliyetleri
devletleştirildi ve bunların yönetimi devlete ait Seyri Sefain İdaresine
verildi. Özel kişilerin, ülke içinde deniz taşımacılığı yapmasına, devletin
düzenli posta seferi yapmadığı iskele ve limanlar için izin verildi. 1923-1933
yılları arasında yabancıların elinde bulunan tüm limanlar devletleştirildi.
1937 yılında çıkarılan 3295 sayılı yasayla Denizbank kuruldu ve bu kanunla,
özel deniz taşımacılığı tamamen tasfiye edildi. (373- a.g.e. sf.)


Havacılık
dünyada yeni gelişmekte olan bir sektör olmasına karşın bu konuya eldeki
olanaklar oranında özel önem verildi. İlk sivil havacılık faaliyetleri, 20
Mayıs 1933 tarihinde çıkarılan 2187 sayılı yasa ile başladı. Milli Müdafaa
Vekaleti (Savunma Bakanlığı) bünyesinde oluşturulan Hava Yolları Devlet İşletme
Dairesi, sivil havacılık çalışmalarını, 5 uçak ve 28 personelle başlattı. (374-
a.g.e. sf. 278)


Taşkınların
zararlarını önlemek, sulu tarımcılığı geliştirmek ve bataklıkları kurutmak için
kanallar, tarla ıslahı ve drenaj tesisleri yapıldı. Nilüfer kanalı 70 bin
dönümlük araziyi sel tehlikesinden kurtardı. Bursa, Yalova, Tarsus, Ankara ve
diğer yerlerde on binlerce dönüm bataklık suyu drenajla çekildi. Büyük Menderes
havzasında geniş bir bölgeyi sulama olanağına kavuşturan bir ıslah projesi
hazırlandı ve uygulandı. Ankara’da 12,5 milyon metreküp su toplayan Çubuk
Barajı yapıldı. Buradan ve civar kaynaklardan Ankara’ya bol su getirildi. (375-
“Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve
Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 30)


1923-1933
Arasında 3500 modern yeni bina yapıldı. İmar faaliyetleri hem yüksek oranda istihdam
yaratıyor, hem de yapılan işleri gören halkın moralini yükseltiyordu.
Cumhuriyet bütçelerinde en büyük paylar Milli Savunma’dan sonra Bayındırlık
Bakanlığına ayrılıyordu.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 393)


Ankara’nın
modern bir şehir haline getirilmesi için olağanüstü çaba harcandı. Ankara o
günlerde, kerpiçten evleri, tozlu yolları ve ağaçsız çevresiyle hiç bir sosyal
yaşamı olmayan büyük ve yoksul bir köy durumundaydı. Amerika’dan getirilen bir
mimar: “Burada şehir kurmaya ne gerek var bir gökdelen yapayım olsun
bitsin”(376- a.g.e, sf. 31) demişti. Prof. Jonsen’e yaptırılan imar planı bütün
spekülatif baskılara karşın, Atatürk’ün özel ilgisi sayesinde, fazla ödün verilmeden
uygulandı. Yapılan binalarda kalorifer, telefon, sıhhi tesisat, elektrik ve
havagazı yaygın olarak kullanıldı. Binlerce dönüm arazi üzerine, yüzbinlerce
ağaç dikildi. Şehirde, geniş yollar, meydanlar ve yeşil alanlar yaratıldı. Eski
ve tozlu bir kasaba olan Ankara’dan, caddeleri günde bir kaç kez süpürülen ve
sulanan, ara sokakları bahçeli villalar arasında uzanan har karış boş kent
arasında, çim-ağaç-çiçek yetiştirilen ve ciddi düzeyde herhangi kentsel bir
problem olmayan, uygar bir kent yaratıldı.


Toplum Sağlığında Atılımlar


Mustafa
Kemal 1 Mart 1922 günü TBMM’nin 3. Toplantı yılını açış konuşmasında şunları
söylüyordu: “Ulusumuzun sağlığının korunması ve daha sağlıklı hale getirilmesi,
ölüm oranlarının düşürülmesi nüfus artışının sağlanması, sosyal
rahatsızlıkların ve salgın hastalıkların etkisiz hale getirilmesi, böylelikle
ulusun daha dinç ve çalışmaya yetenekli duruma getirilmesi amacımızdır. 1920
yılında 260 hekim çalışıyordu. Bu sayı bir yıl içinde 312’ye çıkarıldı. 50
kadar daha hekim bulunarak hekimsiz ilçelere gönderilecektir. Salgın
hastalıklara karşı en kesin önlem olan aşılar, artık ülkemizde üretiliyor. Üç
milyon küsür çiçek aşısının Sivas’ta üretildiğini belirtmek bu konuda bir fikir
verebilir. Ülkenin sıtmalı kesimlerinde yeterli bitkinin dağıtımı yapıldı.
Frengi afeti için mümkün olan harcama yapıldı. Sosyal hastalıklarla mücadelenin
daha etkili ve yaygın olması için gerekli hazırlıklar yapıldı.” (377-
“Atatürk’ün 1.3.1922 tarihli Meclis Açış Konuşması” “Atatürk’ün Söylev ve
Demeçleri” 1. Cilt sf. 216 – 217, ak. Seyfettin Turan “Atatürk’te Konular
Ansiklopedisi” Yapı Kredi Yayınları, 2. Baskı, 1995, sf. 446) Bir yıl sonra 1
Mart 1923 günü, Meclis’in 4. Toplantı yılını açarken yaptığı konuşmada: “Geçen
yıl ülke çapında görevlendirilen hekim sayısı 337 ve sağlık memuru sayısı da
434’dü. Ülkenin ihtiyacını karşılamaktan çok uzak olan bu sayıların bu yıl
arttırılabilmesi için bir ölçüde ülkenin uzak kesimlerinde maaşların
yükseltilmesi, askeri hekimlerin bir kısmının ordudan ayrılarak sivil alacaklara
zorunlu hizmet yükümlülüğü getirilmesi ve tıp fakültelerinde öğrenci sayısının
arttırılması gibi önlemler düşünülmektedir. 1921 yılında üç milyon kişilik
çiçek aşısı üreten Sivas’taki aşı kuruluşu, geçen yıl beş milyon kişilik çiçek
aşısı, 537 kilo kolera, 477 kilo tifo aşısı üretmiş ve bu aşılar tümüyle halka
uygulanmıştır. Halen İstanbul ve Sivas’ta bulunan ve her biri bakteriyoloji,
kimyahane, aşı merkezi ve kuduz tedavi bölümlerinden oluşan sağlık
merkezlerinden üçüncüsünün de bu yıl, Diyarbakır’da kurulması ve böylelikle
hizmeti uzaklara taşımanın sakıncalarının ortadan kaldırılması
kararlaştırılmıştır. Bulaşıcı hastalıklara karşı önemli savaşım yollarından
olan tıbbi temizleme, yüksek ısıda mikroptan arındırmada kullanılan araçların
sayısı arttırılmakta, düşman tarafından tahrip edilenler onarılmakta, eldekiler
de iyileştirilmektedir. Bu çalışmalar sonucunda Afyonkarahisar, Eskişehir ve
Niğde tıbbi temizleme merkezleri faaliyete geçecektir. Kapitülasyonların
eylemli olarak ortadan kaldırılmasının sonucu olarak uluslararası bir yönetim
olmaktan çıkarılarak doğrudan doğruya Bakanlığın birimlerinden biri haline
getirilen sağlık karantinası işleri de çok zor koşullarda teslim alınmış
olmasına karşın başarıyla sürdürülmekte ve yürütülmektedir. Sinop ve Urla
karantina merkezlerinin yeniden çalışır hale getirilmesi için üretilen bin
kiloya yakın devlet kinini, Ziraat Bankası aracılığıyla bir çok çevrede
dağıtılmış, 250 kilo kadarı da parasız olarak ihtiyaç sahiplerine verilmiştir.
Bakanlığa bağlı devlet hastahanelerinde geçen yıl, 30 bin kişi muayene edilmiş,
20 bini aşkın hasta tedavi edilmiştir.”(378- “Atatürk’ün 1.3.1923 Tarihli
Meclisi Açış Konuşması” “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 1 Cilt sf. 279-281,
ak. a.g.e. sf. 447)


Burada
verilen sayılar ve yapılan işler, günümüz ölçüleriyle, nicelik olarak elbette
büyük boyutlara sahip veriler değildir. Bugün artık bir tek hastanede 500 hekim
çalışıyor. On binlerce sağlık personeli, teknolojik yenilikler, ilaçlar,
hastaneler var. Anacak halkın sağlık sorunlarına eğilen yok. Sağlık işleri
ticarete, ilaç uluslararası sömürgeye dönüşmüş durumda. Siyasi iktidarlar,
yerli ilaç sanayisini yok etmek için her türlü kararı alıyorlar. Parası olanlar
tedavi görüyor, olmayanlar doğal bağışıklık dirençlerine terk ediliyor. Bu
bakımdan, yukarıda verilen bilgiler, niceliksel değil niteliksel boyutuyla önem
kazanıyor. Olanaksızlıklarla dolu bir savaş verilirken, bu savaşı veren
devrimci öncü kadro, cephe gerisinde de, yüzlerce yıla dayalı halk sağlığı halk
sağlığı sorunlarına eğiliyor ve ülke gücüne dayanarak, ‘halka hizmet’ yönünde,
olağanüstü işler başarıyordu. Ders alınması gereken yan budur.


O
yıllarda, ordu henüz kendi personelinin sağlık sorunlarını çözebilmiş değildi.
Askerler gıdasızlık ve ilaçsızlık nedeniyle yoğun biçimde hastalanıyorlardı.
Örneğin 1921 yılında Konya’da 12. Kolordu hastanesinde yatanların %80’i zatürre
hastasıydı. Ve gereğince ilaç yoktu. Genelkurmay Sağlık Dairesi raporlarına
göre, hastahanelere yatırılan ve müracaat eden hasta sayısı, 1921 de 151 783,
1992 de 247 988 idi. Yaralıların taşınması ciddi bir sorundu. Bozkırlarda hasta
ve yaralı nakli hazin bir durumdaydı. (379- “Anadolu İhtilali” 2. Cilt, ak.
Şevket Süreyya Aydemir “Tek Adam” Remzi Yayınevi, 8. Baskı, 1981, 2. Cilt, sf.
498) Hasta ve yaralılar at, eşek, katır ve kağnıyla taşınıyordu. Bu koşullar
sadece o günlere ait değildi. Dünya savaşında da durum aynıydı. Anadolu’nun
genç insanları, Balkan savaşından beri kurşun ya da hastalıktan kırılıp
duruyordu. Bir Türk doktoru 1916 yılında tuttuğu günlüğüne şunları yazmıştı:
“Bura-ya getirilen hastalar, cidden acınacak durumdadırlar. Kirli ve bitli
olmaları bir yana, daha kötüsü açlıktan ölmek üzeredirler. Aylık ortalama ölü
sayısı 900 kadardır.”(380- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu, İstanbul
Matbaası 1974, 3. Cilt, sf. 950) Bir Alman doktor ise Elazığ’da şunları
yazmıştı: “Zayıflamış ve takattan düşmüş insanların ne ölçüde dayanıksız
oldukları, en basit olaylarda bile gözüküyor. İnsanları ameliyat etsek
ölüyorlar, ameliyat etmesek yine ölüyorlar.”(381- “Türkiye’de Beş Yıl” Liman
Von Sanders sf. 222-224, ak. a.g.e., sf. 950)


Kurtuluş
Savaşı sırasında, tifo, tifüs, kolera, trahom, verem, sıtma, çiçek, sifiliz
Anadolu’da kol geziyordu. 13 milyon nüfusun yarıya yakını bu hastalıklardan
birine yakalanmıştı. Bazı vilayetlerde hastalıklı insan oranı yerel nüfusun %86
sına ulaşıyordu 1923 yılında 3 milyon trahomlu hasta vardı (nüfusun dörtte
biri). Sıtmalı köylüler kimi yörelerde, hastalık nedeniyle, hasat yapamayacak
kadar bitkin düşmüşlerdi. 93 Rus Savaşında Türk Ordusu, Ruslar’a değil, tifüse
yenilmişti. (382- “Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetlerinin Tarihçesi” Prof. Dr.
Ahmet Saltık, Bilim ve Ütopya Dergisi, Şubat 1998, sayı 44, sf. 17-19)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 396)


Savaşlar
dışında, Türk toplumu, genel olarak tıptan yararlanamaz durumdaydı. Özellikle
kadın nüfus, doktor nedir bilmezdi. Kadınların özellikle genç kızların şer-i
gelenekler gereği, erkek doktora muayene olması yasaktı. Kadın doktorun
olmadığı bir toplumda bu, kadınların tıptan yararlanmaması demekti. Zaten Türk
doktor da çok azdı ve sağlık hizmetleri, büyük şehirlerde toplanmış olan
azınlık doktorları tarafından görülüyordu. Doktora götürülmeyi göze alabilen
kadınlar dertlerini ebeye anlatır, ebe doktora söyler, doktor da muayene
etmeden ilaç yazardı. Dertlerine çare arayan insanlar (elbette daha çok
kadınlar) yatırlara, üfürükçülere giderler, fal baktırıp, muska yazdırırlar ve
adak adarlardı. Ateş düşürmek için kurşun dökmek, sülük yapıştırmak, kupa
çekmek, ağrıyan organları döverek ya da yararak ‘şeytan çıkarmak’, o zamanın
‘tıbbi’ operasyonlarıydı. Ağrı için eczaneye değil otçulara gidilirdi. Zaten
eczane de pek yoktu. Türkiye’de hiç dış hekimi yoktu. Bu ‘hizmet’ berberlerin
ek işleriydi. Onlar da en küçük dolgu sorununda bile dişi uyuşturmadan,
kerpetenle çekerlerdi.


Cumhuriyete
kadar, sağlıkla ilgili bir bakanlık yoktu. Sağlık işleri ancak, 1914 den sonra
İşçiler Bakanlığına bağlı bir genel müdürlüğe bağlanmıştı. Tıp eğitimi veren
okul yok denecek kadar azdı. Ülkenin tek hekim çıkaran okulu Dar-ül Fünun,
(sonradan İstanbul Üniversitesi) çağdaş tıp eğitimini tam anlamıyla, vermekten
uzaktı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bile durum böyleydi. 1921 yılında tüm
ülkede, çoğu İstanbul’a yığılmış, önemli bölümü azınlıklardan oluşan 520 doktor
vardı. 13 İl de sağlık müdürü, tüm ilçelerin üçte birini oluşturan 96 ilçede
hiç doktor yoktu. (383- a.g.e. sf. 18)


Cumhuriyet
hükümeti, bir çok alanda olduğu gibi, sağlık alanında da, yetişmiş kadro,
teknoloji ve alt yapıdan yoksun, sorunlarla yüklü ilkel bir yapı devralmıştı.
Örgütsüzlük ve parasızlık, her türlü umudu yok edecek bir düzeydeydi.


Koşulların
ağırlığına ve olanaksızlıklara karşın, sorunların üzerine büyük bir istek ve
kararlılıkla gidildi. Sorunu ele alış, sadece istek ve kararlılık düzeyinde
bırakılmadı. Her konuda olduğu gibi, önce bilime ve gerçeklere uygun bir sağlık
stratejisi saptandı. Koruyucu sağlık, halk sağlığı, toplum sağlığı kavramları
temeli üzerinde yükselen bu strateji, titiz biçimde uygulanarak, olağanüstü
başarılar elde edildi.


Atatürk
sağlık sorununu, yalnızca kişisel bir sorun ve hastalık tedavisi olarak ele
alındı. Bu soruna, toplum sağlığı olarak, büyük önem verdi ve bunu devletin en
temel görevi saydı. “Ulusun tüm bireylerinin sağlıklı olmaları için sağlık
koşullarını gerçekleştirmek, devlet durumunda bulunan siyasal kuruluşun en
birinci görevidir”(384- a.g.e. sf. 19) sözlerine dikkat edilirse, burada
devletin devlet olması için, birinci görev olarak, halk sağlığına eğilmesini
şart koştuğu görülmektedir. O’nun için ‘halk sağlığı ve sağlamlığı’ her zaman üzerinde
durulacak olan ulusal bir sorundur. ‘Sağlık yalnızca hastalık ya da sakatlığın
olmayışı değil; bedensel, ruhsal ve sosyal yönlerden iyilik durumudur’ diyordu.


Sağlık
sorunlarına eğilmek, Meclis’in kuruluşuyla birlikte başlar. 23 Nisan 1920’den
on gün sonra çıkarılan bir yasayla, sağlık işlerine bakacak ve Türk tarihinin
sağlıkla ilgili ilk bakanlığı olan ‘Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’
kurulur. Bu yasa TBMM’nin çıkardığı ilk üç yasadan biridir. İlk Sağlık Bakanı
Dr. Adnan Adıvar’dı ve Bakanlığın tüm kuruluş kadrosu, bir sekreter ve bir
sağlık memuru olmak üzere, kendisiyle birlikte üç kişiydi.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 398)


Çalışan
doktor sayısı 1921 de 312, 1922 de 337 ye çıkarıldı. 434 sağlık memuru istihdam
edildi. Tıp fakültesinde okuyan öğrenci sayısı arttırıldı. Zorunlu hizmet
yükümlülüğü getirildi. Anadolu’da görev yapan hekimlerin aylıkları yükseltildi.
O yıllarda koruyucu sağlık hizmetlerinde çalışan bir hekim, zorunlu hizmet
yaparken başbakandan daha fazla ücret alıyordu. (385- a.g.e. sf. 18)


Tıp
eğitimini özendirici önlemler alındı. Gelir düzeyi düşük olan başarılı
öğrencilerin tıp eğitimi yapmaları için, karşılıksız özel pansiyon ve burs
olanakları sağlandı. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinin olanakları
ayrıcalıklı desteklerle artırıldı. Öğrenci kapasitesi 1000 kişiye çıkarıldı.
1925 yılında 1. Ulusal Tıp Kongresi toplandı. Hekimlik mesleğinin uygulama
kurallarını düzenleyen ve halen yürürlükte olan 1219 sayılı yasa çıkarıldı. İlk
Türk Kodeksi bu dönemde hazırlandı. 1930 yılında 1593 sayılı ‘Umumi Hıfzıssıhha
Yasası’ çıkarıldı. Bu yasanın Bakanlığın görevlerini belirleyen 18 maddesinin
15’i koruyucu Sağlık hizmetleriyle ilgilidir. Bu yasa, çağının en ileri sağlık
yasalarındandı.


Sağlık
hizmetlerini köylere dek yaymak için ‘seyyar tabiplik’ uygulaması getirildi. Bu
uygulamayla, hekimler köyleri dolaşarak, hastalık taraması yaptılar, köylüleri
yerlerinde muayene ettiler ve ilaç dağıttılar. Hastanelere uzak yörelere,
‘muayene e tedavi evi’ adıyla 5-10 yataklı sağlık hizmeti birimleri kuruldu.
Buralarda beş yataklı olanlara bir hükümet hekimi, on yataklı olanlara ise
ayrıca bir hekim görevlendirilmiştir. Sayıları 300’e varan bu birimlerin
açılması 1950 den sonra duruldu ve süreç içinde bu uygulama ortadan kaldırıldı.


1936
yılında Ankara’da Halk Sağlığı Okulu açıldı. Bu okul uzun süre, her düzeyde
sağlık personeli yetiştirdi ve halk sağlığı alanında uzmanlık eğitimi verdi.
Sağlık Bakanlığına kurmay bir danışmanlık birimi olarak hizmet veren bu okul,
12 Eylül 1980 darbesinden sonra kapatılmıştır. Memurların sosyal ve sağlık
kurumu olarak Emekli Sanlığı ve işçilerin sosyal güvenlik haklarını güvence
altına alan 3008 sayılı İş Yasası 1937 de çıkarıldı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 400)


Cumhuriyetin
ilk 15 yılında sağlık konusunda yapılanlar, o günün koşulları gözönünde
alındığında, gerçek bir sağlık devrimi niteliğindedir. Soruna yaklaşım biçimi
ve buna uygun davranışlar, o dönemin dünya ölçülerine göre de ileri bir
anlayışı içermektedir. Sağlığa yatırım yapmadığı gibi var olan kurumları
özelleştiren, ilaçta uluslararası ilaç şirketlerinin istekleri yönünde karar
alan, bugünkü hükümet yetkililerinin sağlık konusunda da, Atatürk döneminden
almaları gereken pek çok ders vardır. Cumhuriyetin kurulmasıyla sağlığına
kavuşma eğilimine giren Türk toplumu bu gün, hem bedensel ve hem de ruhsal
olarak hasta bir toplum haline getirilmiştir.


Sanayileşme Atılımları


Toplumsal
ilerleme ve kalkınmanın temel sorunu sanayileşme; sermaye birikimi, olmayan
teknoloji ve alt yapıdan yoksun, geri kalmış bir ülkede ancak, gerçekçi ve
uygulanabilir ulusçu politikalarla aşılabilir. Batının yüzlerce yılda ulaştığı
sanayileşme düzeyi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal birikimin bir
sonucudur ve oluşmasını insan iradesinden bağımsız bir yanı vardır. Aynı toprak
sorununun çözümünde olduğu gibi, sanayileşme konusunda da, hedefler, ne özel
zorlamalarla abartılmalı, ne de nesnellik adına kendi başına bırakılmalıdır.
Gerçekçi belirlemeler ve bilimsel verilerle oluşturulan sanayileşme
programları, örgütlü bir toplumsal disipline bağlı kalarak, yüksek tempolu ve
sürekli bir çalışmayla uygulanmalıdır. Sanayileşme atılımının temel dayanağı
olusun kendi gücü olmalı ve bu atılım dışarıya karşı titizlikle korunmalıdır.
Kemalizmin konuya bakışı özet olarak böyledir.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 401)


1920
lerde Ülke’de, sermaye birikimi yoktur. Tüm Türkiye’de tek bir sanayi ürünü
üretilmektedir. Kalkınmada aktif rol alabilecek herhangi bir özel girişimci
ortada gözükmektedir. Batı sanayileşme sürecini yaşarken, Osmanlı Sarayı,
gerileme ve çöküş dönemine giren imparatorluğun hiçbir yerinde, hiçbir kişi ve
kurumun zenginleşmesine, hiçbir biçimde izin vermemiştir. Zenginleşen kişilerin
mallarına, devlet, Şeyhülislam dışında, makamı ve rütbesi ne olursa olsun el
koyabilmektedir. Toprak düzeninin bozulmasıyla, büyük toprak parçalarını ele
geçirerek oluşan ayan-eşraf sınıfı, ele geçirdikleri toprakların mülkiyetine
ancak, 1839’da Tanzimat’la kavuşabilmişlerdi. Daha önce bunlar biraz
palazlandığında, çoğu kez canlarını da mallarıyla beraber kaybetmişlerdi.
Sermaye birikimine izin vermeyen bu ilkel işleyiş diğer nesnel nedenlerle
birlikte, Osmanlı İmparatorluğunun Ortaçağ’dan çıkmamasına ve kapitalizmin
gelişmemesine neden olmuştu. Sonuç olarak 1923 yılında, ortalıkta ulusal
nitelikte, ne bir devlet, ne de bir özel sektör yatırımı ve üretimi vardı. Bu
koşullarda, sanayileşme girişiminin devlet öncülüğünde yürütülmesi kaçınılmaz
bir sonuçtur. Dünya üzerinde en ileri olanları dahil bütün kapitalist ülkeler
bu biçimde sanayileşmişlerdi. Ancak, emperyalizmin egemen olduğu bir dünyada,
bu konuda hiç birikimi olmayan Türkiye’de, dışarıya bağımlı olmadan, bu iş
nasıl yapılacaktı? Yakın dostluk ilişkileri içinde bulunan Sovyetler Birliğinde
uygulanan ve geri kalmış ülkelerin ilgisini çeken popüler bir örnek vardı.
Kollektivist devletçiliğe girişerek, sosyalizmi uygulamaya yönelen ve sınıf
egemenliğine dayalı, Sovyet modeli, Türkiye’ye örnek olabilir miydi?
Emperyalist ülkeler ayrı tutulursa bu konuda uygulanmış olan başka bir model de
yoktu.


Toplumun
ekonomik ve sosyal gelişim düzeyi göz önüne alındığında, Sovyet modelinin,
Rusya’da bile yaşama şansının kuşkulu olduğu, Mustafa Kemal tarafından,
şaşırtıcı bir öngörüşle, o günlerde dile getirilmişti. Gücünü hızla arttıran ve
dünya çapında prestij kazanan Sovyetler Birliği için, o dönemde şu tespiti
yapmak hiç kolay değildi; “Sovyetler Birliğindeki Bolşevik uygulama çıkar bir
sistem değildir. Onlar da gitgide bizim uygulamalarımıza doğru
gelecektir.”(386- “Atatürkçülük Nedir?” Falih Rıfkı Atay, Betaş Yayınları,
İstanbul 1980, sf. 39) Sovyetler Birliğinin kendiliğinden çöküşü ile bugünkü
durumu göz önüne getirildiğinde yapılan tespitin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Sovyetler Birliğindeki uygulamalarla ilgili olarak, 1923 İzmit konuşmasında
açıkladığı görüşleri de aynı doğrultudaydı. “Bu, (Sovyet uygulaması- y.n) başka
bir süjedir. Fakat isterseniz kısa bir bakışla açıklayayım. Eski Rusya yerine
yeni bir Rusya geçti. Eğer yeni Rusya komünistlik safsatasını bırakırsa
Çarlık’tan daha güçlü olacaktır. “(387- “Eskişehir – İzmit Konuşmaları” Kaynak
Yayınları, 1993, sf. 97) (safsata: ilk bakışta doğru gibi görünmesine karşın
gerçekte yanlış olan) Mustafa Kemal’in, Bolşevik uygulamalarının Türkiye’de ve
hatta Sovyetler Birliğinde o gün için geçerli olamayacağına yönelik tespitleri
öznel bir anti-komünist tavra dayalı değildir. Sorun, bilimsel bir
gerçekçilikle nesnel olarak ele alınmakta, sosyalizme yönelik uygulamalar, bu
toplumların sosyal gelişim düzeylerine denk düşmediği için uygun görülmemektedir.
Toplumsal gelişimin herkesçe bilinen bu temel yasasına karşın, Sovyetler
Birliğini 70 yıl boyunca inceleyen hemen hiç bir sosyalist kuramcı, bugünkü
sonucun olabilirliğini görememiştir.


Mustafa
Kemal, Bolşevik ilkelerin Türkiye’de uygulanıp, yaşatma olasılığının olmadığını
söylenip, bu tür isteklere karşı çıkarken; sorunu sadece karşı çıkışta
bırakmamış ve gerçekleştirilmesi gereken modeli de ortaya koymuştur. 20.
Yüzyılın sonlarında, Çin ve Sovyetler Birliğinde yaşanan gelişmeler, Türk Devriminin
özgün devletçi modelinin önemini daha açık bir biçimde ortaya çıkarmış ve bu
öneme bağlı olarak oluşan evrensel boyutunun daha geniş kesimler tarafından
görülebilmesini sağlamıştır.


Mustafa
Kemal, sosyalizmin hedeflerine karşı değildi. Karşı olduğu, bu hedeflere
ulaşmak adına, var olan istek, oluşum ve olanakların, yaşanması gereken
süreçlerin, toplumsal gerçeklerin birbirine karıştırılarak, bu hedeflerin soyut
bir ütopya haline getirilmesiydi. Bu ütopya için toplumun dinamik güçlerinin
heder edilmesiydi. Bu nedenle, Sovyetler Birliğindeki uygulamalar karşı
çıkması, Kemalizme, ne anti-emperyalist niteliğinde bir şey kaybettiriyor, ne
de evrensel yanına zarar veriyordu. Şu sözleri bunu açıkça gösteriyor: “Bir
yandan Batı’nın işçi sınıfı, öte yandan Asya ve Afrika’nın köleleştirilmiş
halkları, uluslararası sermayenin, kendilerini yıkmak ve efendilerine büyü
çıkarlar sağlamak için köle durumuna getirmek istediklerini anladığı ve sömürge
politikasının işlediği suçlar dünya işçilerince kavrandığı gün, burjuvazinin
kuvveti sona erecektir. Ben buna inanıyorum.”(388- “Türk – Rus İlişkileri
Tarihi” Ali Kemal Meram, sf. 263, ak. Doğan Avcıoğlu “Milli kurtuluş Tarihi”
İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, 797)


Kemalizm,
dünya olaylarını tarihsel derinliği olan evrensel bir anlayışla yorumlar.
Uluslararası bir bakış açısına sahiptir ama bu bakış açısı, kendi ülkesinde
uyguladığı ulusçu politikalardan ödün vermeyi getirmez. ‘Uluslararası
dayanışma’ ya da, ‘karşılıklı işbirliği’ adı altında yapılabilecek politik
müdahalelere izin verilmez. Dünya uluslarıyla yapılabilecek en gerçek
enternasyonalist dayanışmanın, emperyalizmi kendi ülkesinde yenmek olduğunu
bilir. Bütün ulusçu güçleri bu amaç doğrultusunda birleştirir. Maddi temeli
olmayan politik tartışmalara, ayrılık yaratacak örgütlenmelerle ve ulusal
mücadeleye zarar verecek eylemlere izin vermez. Bu tutum, örgütsel mücadelenin
temel ilkesi haline getirilerek, yerli gericilerden, devrimin niteliğini
kavrayamayan yakın çevreye kadar, ayırım göstermeden herkese uygulanmıştır.
Çerkez Ethem, Enver Paşa, İttihatçılar ve “sosyalistler” aynı tavrı
görmüşlerdir. Türk devriminin olağanüstü başarısında, ulusal birliği sağlama
yönündeki bu ödünsüz tutumun önemli bir yeri vardır. Hiçbir ülke, birlik
sorununu çözmede Türk Devrimi kadar başarılı olamamıştır. Örgütüyle birlikte
Türkiye’ye gelmek isteyen Mustafa Suphi’ye şöyle yazıyordu: “Ulusun birlik ve
direncini bozabilecek zamansız ve gereksiz girişimlerden çekinmek, ulusumuzun
kurtuluşu yönünden zorunluluktur.”(389- “Milli Kurtuluş Tarihi” Doğan Avcıoğlu,
İstanbul Matbaası 1974, 2. Cilt, sf. 723)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 404)


Mustafa
Kemal, Sovyetler Birliğindeki sistemin Türkiye için uygunsuzluğunu ortaya
koyarken, aynı uygunsuzluğun, Batı’nın kapitalist sistemi için de geçerli
olduğunu belirtmiştir. Yüzyıllara dayalı oluşumuyla batı kapitalizminin,
dünyanın mazlum uluslarını ezen emperyalist bir sisteme dönüştüğünü;
Türkiye’nin geri kalmış bir ülke olarak bu sistemi örnek almak değil, onunla
mücadele etmek zorunda olduğunu belirlemiş ve bu belirlemeyi sürekli olarak
yaşama geçirmiştir. Emperyalizme olan karşıtlık, Batı’nın tüm değerlerini
reddeden ilkel bir düşmanlığa dönüştürülmediği gibi, Sovyet uygulamalarına olan
karşıtlık da, Sovyetler Birliği düşmanlığına dönüştürülmemiştir.
Anti-emperyalist tavrın, devlet politikası haline getirilmiş olunmasına karşın,
Batı’nın özellikle bilim, teknoloji, yönetim biçimleri ve kültür alanlarındaki
evrensel boyut kazanmış birikimlerinden geniş biçimde yararlanılmıştır. Bu
boyutuyla, ‘Batıya rağmen batlılaşmak’ diye ifade edilebilecek Kemalist
anlayış, az gelişmiş ülkelerin; kendi özgün toplumsal koşullarını göz önünde
tutarak, gelişmiş ülkelere bağımlılık ilişkilerine girmeden ve ulusal
kimliklerini koruyarak kalkınabilmelerinin ilk evrensel örneğini oluşturmuştur.
‘Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak ve aşmak’ diye formüle edilen anlayışın özü
budur. Kemalist anlayış batılılaşmacı ya da batıcı değil, uygarlaşmacı bir
düşünce sistemidir.


Türk
Devrimi, tekelci eğilimli olmayan ulusal nitelikli özel girişimciliğin, gelişip
güçlenmesine özel önem verir ama, bağımsızlıktan ödün vermeyen bir devletçiliğe
dayanır. Siyasette olduğu gibi ekonomide de, yönlendirici ve belirleyici olan
Kemalist devletçilik, ne Rusya’daki kollektivist devletçiliğe, ne de, Batı’daki
mali sermaye egemenliği altındaki oligarşik devlet faaliyetlerine benzer.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 405)


Mustafa
Kemal Atatürk bunu şöyle açıklar: “Türkiye’nin uyguladığı devletçilik sistemi
19. Yüzyıldan beri sosyalist teorisyenlerin ileri sürdükleri fikirlerden
alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından
doğmuş, Türkiye’ye özgü bir sistemdir. Devletçiliğin bizce anlamı şudur;
kişilerin özel teşebbüslerini ve kişisel faaliyetlerini esas tutmak; fakat
büyük bir ulusun ve geniş bir ülkenin bütün ihtiyaçlarını ve (bu uğurda) pek
bir şey yapılmadığını göz önünde tutarak, ülke ekonomisini devletin eline
almak. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Türk vatanında yüzyıllardan beri kişisel ve
özel teşebbüslerle yapılamamış olan şeyleri bir an önce yapmak istedi; ve kısa
bir zamanda yapmayı başardı Bizim takip ettiğimiz bu yol görüldüğü gibi
liberalizmden başka bir yoldur.”(390-“Sümerbank Dergisi” 3. Cilt, Sayı 29,
1963, Uluğ İldemir)


Bu
anlayışla oluşturulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, toplumsal yaşamın her
alanındaki yenileşme ve gelişmeye öncülük edecek, ekonomik yaşamı düzenleyecek
ve halkın sorunlarını çözecektir. Sosyal ve ekonomik gerilik nedeniyle,
çelişkileri uzlaşmazlığa varmamış olan sosyal sınıf ve tabakaların haklarını,
ulusal çıkarlar temelinde birleştirecek ve bunları yasal düzenlemelerle
dengeleyecektir. Devlet faaliyetlerinin tümünde, topluma ve halka hizmet temel
ilke olacaktır. Mustafa Kemal bunu şöyle açıklar: “Bugün haklı olarak kıvanç
duyabileceğimiz bütün başarıların sırrı yeni Türkiye devletinin yapısındadır.
Türkiye Devleti’nin, bu yeni örgütün dayandığı temeller, nitelik yönünden
kendinden önceki tarihi kurumların temellerinden çok başkadır. Bunu bir kelime
ile ifade etmek gerekirse, diyebiliriz ki, yeni Türkiye Devleti bir halk
devletidir, halkın devletidir.”(391- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 1. Cilt,
1945, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, sf. 309) Gerçekten Türk tarihinin
hiç bir döneminde devlet, 1923-1938 yılları arasında olduğu gibi, halk için
demokrasi anlamına gelmemiş ve her zaman, küçük azınlıkları oluşturan
egemenlerin devleti olmuştur. Atatürk bunu şöyle açıklar: “Bizim hükümet
şeklimiz tam bir demokrat hükümettir. Ve lisanımızda bu hükümet, halk hükümeti
olarak ifade edilir.”(392- “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 3. Cilt, 1954, Türk
İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, sf. 309)


Devletçilik,
sanayileşme atılımlarında yoğun olarak uygulanmıştır. Bu alanda görülen
uygulama yoğunluğu, kimilerinin söylediği gibi, ‘koşulların gerekli kıldığı bir
zorunluluk’ değildir, ideolojik bir tercihtir. Özel sermaye birikiminin
olmaması, istenilen nitelikte yabancı sermayenin gelmemesi ve büyük dünya
bunalımının, devletçi uygulama kararlarının alınmasında kolaylaştırıcı etkileri
elbette olmuştur. Ancak Kemalizmin sosyal devlet anlayışı ve ulus-devlet
hedefleri, devletçiliği zorunlu kılan esas nedenlerdir. Tekel egemenliğinin
yerleştiği 20. Yüz-yılda, yapısal değişikliğe uğrayarak tekel egemenliğine
dönüşen kapitalizm, mali ve sınai göçün belirleyici olduğu ekonomik bir sistem
oluşturur. Doğası gereği, yerli yabancı ayırımı yapmadan, sermayenin tümüne eşit
koşullar sağlanmasını gerektirir. Böyle bir ortamda da ‘ulusal ekonominin’
yaratılması ve korunması gibi bir politika yürütülemez. Bu nedenle Kemalizm’de
devletçilik, koşulların zorlamasıyla kabul edilen bir yol değil, ideolojisini
tamamlayan temel ve ilkesel kavramdır. 1 Kasım 1937’de TBMM’ni açış konuşması,
bunu açık bir biçimde ortaya koyar: “Sanayileşme en büyük ulusal davalarımızdan
biridir. Sanayi işlerinde ‘unsurları ülke içinde olan’, yani hammaddesi,
işçisi, mühendisi ve yöneticisi Türk olan fabrikalar kurulmalıdır. Büyük ve
küçük her türlü sanayi tesisine ülkemizde ihtiyaç vardır. İleri ve müreffeh
Türkiye idealine erişmek için sanayileşmek bir zorunluluktur. Bu yolda Devlet
öncüdür. Birinci beş yıllık planın öngördüğü fabrikaları tamamlamak ve ikinci
beş yıllık planın öngördüğü fabrikaları tamamlamak ve ikinci beş yıllık planı
hazırlamak gereklidir.”(393- “Atatürk’ün 1 Kasım 1937 Meclisi Açış Konuşması”
ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Yaşar Eğitim ve
Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, sf. 17-18)


Atatürk’ün
1929 yılında söylediği şu sözler onun, devlet ve özel girişim ilişkileri
konusundaki görüşlerini açık olarak ortaya koyar: “… Kişilerin gelişmesinin
karşısında engel olmaya başladığı nokta, devlet faaliyetlerinin sınırıdır. Buna
göre zamanına ve yerine göre, devamlı bir özel nitelik gösteren ekonomiye ait
bir işi, devlet üzerine alabilir. Örneğin bir iş ki; büyük ve düzenli bir
yönetimi gerektirir ve özel girişim elinde tekelleşme tehlikesi gösterir veya
genel bir ihtiyacı karşılar, o işi devlet üzerine alır. Madenlerin, ormanların,
kanalların, demiryollarının, deniz taşımacılığı şirketlerinin devlet tarafından
yönetilmesi ve para ihraç eden bankaların millileştirilmesi; keza su, gaz,
elektrik vb. işlerin yerel yönetimler tarafından yapılması, yukarıda
açıkladığımız çeşitten işlerdir. Bu mana ve anlayışla devletçilik, ahlaki ve
ulusaldır.”(394- “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in El Yazıları” Prof. Dr.
Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1959, sf. 448-449)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 407)


1923-1938
yılları arasında girişilen sanayileşme atılımında, ulusal sanayinin gelişmesi
temel hedeftir. Devletin belirleyici ve yönlendirici olmasına karşın özel
girişimcilik özendirilecek ve desteklenecektir. Bağımlılık doğuracak
uluslararası ilişkilere izin verilmeyecektir. Ulusal bağımsızlık her alanda
korunacaktır. Yabancı sermayeye yatırım izni verilecek ancak bu izin koşulları
Türk Devleti tarafından belirlenecektir. Mali bağımlığa yol açan, dış borcu ve
‘yardım’ kabul edilmeyecektir. Dış ticaret, bankacılık, madenler, demiryolları
millileştirilecektir. Ulusal Pazar yüksek gümrük tarifeleriyle koruma altına
alınacaktır. Yerli üretim ve tüketime ağırlık verilecektir. Yeraltı
zenginlikleri devlet ağırlıklı olmak üzere ulusal güçlerce işletilecektir.
Faaliyet halindeki borsalar millileştirilecek ve yeni menkul değerler borsaları
faaliyete geçirilecektir. Tekelciliğe izin verilmeyecek, kömür üretimi dış
rekabetten korunacak, teknik orman işletmeciliğine geçilecek, ticaret
ataşelikleri kurulacak, ekonomi öğrenimi yapan okullar açılacak, haberleşme
hizmetleri modernleştirilerek yaygınlaştırılacaktır.


1927
yılında yapılan sanayi sayımında, el sanayi işletmeleri yani tamirhaneler dahil
33 085 işyeri vardı. Bu işlerlerinde çıraklar dahil 76 216 işçi çalışıyor ve
her işletmeye 2-3 işçi düşüyordu. İşçilerin 35 316 sı sayıları 20 bini bulan,
basit el tezgahlarından oluşan halı ve diğer dokuma işyerlerinde çalışıyorlardı.
17 964 işçi de 5347 tabakhane ile bir kaç deri atölyesinde çalışmaktaydı. (395-
“Tek Adam” Şevket Süreyya Aydemir, Remzi Kitapevi, 1983, 8. Baskı, 3. Cilt, sf.
351)


Sanayi
üretimi hemen hemen yok gibiydi. Olanlar da korunmuyordu. Sadece tekstil
dalında bir kaç tane orta boy işletme vardı. Çimento, petrol, demir, çelik,
işlenmiş madenler, inşaat malzemeleri, motor, iş araçları başta olmak üzere
bütün sanayi ürünleri ithal ediliyordu. Ülkede çoğu bankacılık, madencilik ve
demiryollarına yatırım yapmış, 94 yabancı şirket vardı. (396- a.g.e. 3. Cilt
sf. 343) Bunlardan gerekli görülenler devletleştirildi.


17
Şubat 1923 de çiftçi, tüccar, sanayici ve işçi temsilcilerinin oluşturduğu 1135
delege ile, İzmir İktisat Kongresi toplandı. Kongrede, bu dört kesim istek ve
önerilerini dile getirdiler ve değişik konularda kararlar alındı. Mustafa Kemal
yaptığı konuşmada: “Sanayinin gelişmesini ihmal etmemeliyiz. Ticaretimizi
yabancıların eline bırakamayız. Bırakırsak, yurt kaynaklarını değerlendirme
fırsatını kaybederiz. Ancak bunların gerçekleştirilmesi söylendiği gibi kolay
ve basit değildir. Başarmak için ülke ihtiyacına uygun temel bir program
üzerinde bütün milletin birleşmesi ve uyumlu olarak çalışması gereklidir”
diyordu. (397- “Devletçilik İlkesi ve Türkiye Cumhuriyetinin Birinci Sanayi
Planı 1933” Prof. Dr. Afet İnan, Türk Tarih Kurumu Basımevi – Ankara 1972, sf.
46)


Kongreye
katılan sanayiciler, korumacı gümrük vergileri konulmasını, endüstrinin
desteklenmesini, yatırımcılara kredi açılmasını, ulaştırma örgütünün
geliştirilmesini ve sanayi odaları kurulmasını istediler. Tüccar gurubu, bir
ticaret bankası kurulmasını, yeni menkul değerler borsasının açılmasını,
faaliyet halindeki borsaların devletleştirilmesini, Cuma tatilinin herkes için
zorunlu olmasını, tekelcilikle savaşılmasını ve haberleşme hizmetlerinin
yaygınlaştırılmasını istediler. Tüccarlar ayrıca kambiyo dalgalanmalarına
müdahale edilmesini, maden araştırmalarının başlatılmasını, kömür üretiminin
dış rekabetten korunmasını, taşınmaz mallara ipotek kredisinin açılmasını ve
ticari istihbarata önem verilmesini öneriyorlardı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 409)


İzmir
İktisat Kongresinde, emeği ve sermayeyi temsil edenlerin eşit koşullarda temsil
edilmeleri, bağımsızlık temelinde ulusal birliğin sağlanması anlayışının bir
sonucuydu. İşçi temsilcileri, temettü vergisinin işçi sağlığı için
kullanılmasını, belediye seçimlerinde mesleki temsil biçiminin kabul
edilmesini, sendika kurma hakkının tanınmasını, çalışma süresinin günde 8 saate
indirilmesini, gece mesaisine çift ücret ödenmesini, küçük yaşta işçi
çalıştırılmamasını, belediye meclislerince asgari ücret tespiti yapılmasını,
hastalık halinde ücretlerin kesilmesini, kadın işçilere doğum öncesi ve sonrası
ücretli izin ile ayda 3 gün ‘ay hali’ izni verilmesini, iş yerinde
‘emzikhaneler’ açılmasını ve işçi çocuklarının yatılı okullarda ücretsiz
okutulmasını istediler. Bu istekleri, o günün Avrupa’sında, ancak sosyalist
sendika ve partiler önerebiliyorlardı. İsteklerin bir bölümü uygulandı. Zamana
ve ekonomik gelişmeye gereksinim gösteren bir bölüm ise, hazırlıkları yapılıp
sürece bırakıldı. Ancak, Musul sorunu, Şeyh Sait isyanı ve Cumhuriyete karşı
oluşan gerici muhalefet nedeniyle hükümet, varlığını korumak için bir takım
önlemler almak zorunda kaldı. Takrir-i Sükun Kanunu çıkarıldı, seçimler çift
dereceli yapıldı, muhalefet örgütlenmelerine izin verilmedi, kurulmuş olan
sendikalar kapattırıldı. Ancak bu gelişmelere karşın, işçilerin bir bölümü
ekonomik ve sosyal işlemleri yasallaştırarak uygulandı.


Sanayileşmeyi
hızlandırmak ve ülke düzeyine yaymak için bir dizi girişimde bulunuldu. 28 Mart
1927’de, Sanayi Teşvik Kanunu, 8 Haziran 1929’da da Milli Sanayi Teşvik Kanunu
çıkarıldı. Yerli sanayi ve ticareti koruyan, yeni gümrük tarifeleri 1 Ekim
1929’da uygulamaya sokuldu. 3 Haziran 1933’de, Sanayi ve Maadin Bankası ile
Devlet Sanayi Ofisinin yerine Sümerbank kuruldu. 1925 yılında kurulmuş olan
Sanayi ve Maadin Bankası 7 yıl içinde Hereke, Feshane, Bakırköy Mensucat,
Beykoz Deri ve Kundura, Uşak Şeker ve Tosya Çeltik fabrikalarını kurmuş veya
kontrolü altına almıştı. Ayrıca, Bünyan ve Isparta İplik, Maraş Çelik, Malatya ve
Aksaray Elektrik, Kütahya Çini fabrikalarına ortak olmuştu. Bu fabrikalar 1933
yılında Sümerbank’a devredildi. Sümerbank 1939’a kadar 17 yeni fabrika kurdu,
birçok bankaya ortak oldu, bazı şirketlere sermaye yatırdı. 1935 yılında
kurulan Etibank, madencilik alanına yatırımlar yaptı, modern maden işletmeleri
kurdu. Emlak ve Etyam Bankası 1926’da açıldı ve ciddi düzeyde konut kredisi
dağıttı, konut yatırımlarına destek verdi. İş Bankası 1924’de kuruldu, ve çok
kısa bir zamanda, kredi piyasasında yabancı aracıları ortadan kaldıran bir mali
güce ulaştı. 1924 yılında Ziraat Bankasına her türlü bankacılık işlemini
yapabilme yetkisi verildi. Ve Banka hızlı bir büyüme sağlayarak 1931 yılında
mevduatını 56 milyon liraya çıkardı. (1924 Devlet bütçesi 120 milyon liraydı)
Banka 1933 yılında 58 363 ortağı olan 637 Zirai Kredi Kooperatifi aracılığıyla,
tarım sektörüne kredi aktardı. Ziraat Bankası’nın denetimi altında çalışan
Emniyet Sandığı’nın toplam mevduatı, 1923’te 2 milyon 327 bin lira idi. Bu
miktar, büyük artış göstererek, 1929’da 16 milyon 508 bin lirayı buldu. (398-
“Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve
Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 50-51)


1929
Dünya ekonomik bunalımından en az zararla kurtulunması için devletçilik
politikası yoğunlaştırıldı. Birinci beş yıllık planda madencilik, elektrik
santralleri, ev yakıtları sanayii, toprak sanayii, gıda maddeleri sanayii,
kimya sanayii, makina sanayii ve madencilik kollarında yatırımlar planlandı ve
plan büyük oranda gerçekleştirildi. 1923 yılında, 3700 ton olan pamuklu dokuma
1932 yılında 9055 tona, 597000 ton olan maden kömürü ise 1593000 tona
çıkarıldı. 1923 yılında da 27549 ton üretildi. Aynı dönemde çimento 24000
tondan 129000 tona kösele 1974 tondan 4105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1695
tona, ipekli dokuma 2 tondan 92 tona çıkarıldı. Sanayi ve ticaretteki canlanma
firma sayısını da arttırdı. 1929 yılında Sanayi Teşvik Kanunundan yararlanan
firma sayısı 490 iken, bu sayı 1933 yılında 2317’ye çıktı. Elde edilen yerli üretimle,
1923 de ithal edilen kösele ve un 1932 de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı
%37, deri ithalatı %90, çimento ithalatı %96,5, sabun ithalatı %96.5, kereste
ithalatı %83.5 oranında azaldı. 1923 yılında 36 100 000 dolar dış ticaret açığı
verilirken, (ki tüm ithalat 86 900 00 dolar, tüm ihracat ise 50 800 000 dolar
idi) bu açık 1931 yılında 300 000 dolara düşürüldü. 1936 Yılında ise ihracat
ithalatı 20 100 000 dolar aştı ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez dış
ticarette artıya geçti. (399- a.g.e. sf. 46)


1938’e
gelindiğinde, ekonomide elde edilen gelişmenin, başlangıç koşulları gözönüne
alındığında, büyük boyutlu bir gelişme olduğu görülmektedir. Gelinen nokta,
Türkiye’nin bir sanayi ülkesi olmasına yetecek bir düzeyde değildi ama, bu
hedef için, tutarlı ve geçerliliği olan bir kalkınma stratejisi oluşturulmuş;
bu stratejiye uygun temel yatırımlar yapılarak hızlı bir gelişme sağlanmıştı.
Ancak, bu yöneliş ve gelişme, Atatürk öldükten sonra, özelikle de 1946’dan
sonra sürdürülemedi. Giderek artan bir hızla açıklar verildi, büyük boyutlu
borç yüklü altına girildi, ulusal sanayi yok edildi. Büyük özen ve özverilerle
yaratılan kamusal değerler, giderek artan bir hızla bakımsızlığa ve
yolsuzluklara terk edildi. 1947 yılında 21.3 milyon dolar olan dış ticaret
açığı, 1948’de 73.3 milyon, 1952’de 193 milyon, 1962 de 241 milyon, 1977 de ise
4 milyar 43 milyon dolara çıktı. (400- “DİE, Aylık İstatistik Bülteni” 1978
V-VI, Sf. 326 ve “Maliye Bakanlığı, 1979 Yılı Raporu” sf. 43 –TÜSİAD, “The
Turkısh Economy, 1978” ak. “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ekonomisi 1923-1978”
Akbank Kültür Yayınları 1980, sf. 341-381) Dış ticaret açığı 1996 yılında, 20
milyar doları aşmıştır. (401- “Devlet Bakanı Ayfer Yılmaz’ın Basın Açıklaması”
11 Ocak 1997 Hürriyet / 401-a: “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr.
Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları sf. 44)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 412)


Devlet Maliyesi ve Para Politikaları


Kurtuluş
Savaşı başladığında yeni devletin bütçesi sıfır noktasındaydı. Nakit Sovyet
yardımı ve İstanbul’dan Ankara’ya çevrilebilen vergiler ilk gelirleri
oluşturdu. Denk bütçe hazırlamak, Cumhuriyet Devletinin ilk bütçesinden beri
temel hedef oldu ve bu hedef büyük oranda gerçekleştirildi. Gereksinimlerin
baskısına karşın, karşılıksız para basımına gidilmedi. Hazinenin tamamen boş
olduğu günler geçirildi Mali bağımsızlığa, siyasi bağımsızlığın temeli olarak
büyük önem veriliyordu. Mustafa Kemal konuyla ilgili olarak, 1 Mart 1922 de
Mecliste: “Ulusal mücadelenin amacı, tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık, ancak
mali bağımsızlıkla gerçekleştirilebilir. Bir devletin maliyesi bağımsızlıktan
yoksun kaldığı sürece, kamu hizmetlerinin gereken biçimde düzenlenmesi beklenemez.
Devlet organlarına canlılık veren mali güçtür. Mali bağımsızlığın ilk koşulu,
denk ve ülke yapısına uygun bir bütçedir. Yönetim işleri için maliyenin sadece
kendi kaynakları kullanılacaktır. Kamu hizmetlerinde son derece tutumlu
davranılmalıdır.”377 diyordu. Lord Curzon Lozan konferansında
Türkiye’nin, kendi mali kaynaklarıyla bir kaç yıldan fazla dayanamayacağını,
çok geçmeden Avrupa’ya avuç açacağını söylemişti. Mustafa Kemal, Lord Curzon’u
bir kez daha yanıltmıştı.


Osmanlı
hükümeti 1918 de milyon liralık iç borçlanmaya gitmiş bu borcun sadece ilk
taksidini ödemişti. Kurtuluş Savaşı kazanıldığında borç tahvillerinin değeri
hemen hemen sıfıra düşmüştü. Buna karşın Cumhuriyet Hükümeti bu borcu
kabullenerek, ana para ve faizini ödemeyi kabul etti. Ayrıca, Osmanlı
imparatorluğunun 100 milyon altın lira dış borcu vardı. Bunların Misak-ı Milli
sınırları içinde kalan yerlere karşılık gelen 8 milyon altın Lira yine
Cumhuriyet Hükümetince ödenecekti. 401-a


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 413)


Cumhuriyetin
ilk bütçesi 1 Mart 1924 de yürürlüğe girdi. 1924 Bütçesi yaklaşık 120 milyon
liraydı. (118 254 222 TL.) Bu bütçeden, adalete 4.5, içişlerine 15, sağlık
hizmetlerine 2.2, eğitime 6.1, bayındırlığa 14, savunmaya 33 milyon lira
ayrılmıştı. (402- “Genel Muvazeneye Dahil Dairelerin 1924-1948 Yılları Bütçe
Giderleri” ak. Prof. Dr. Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları,
No: 1, 1977, sf. 46) Bütçe 1938 yılında, enflasyonsuz bir onbeş yıl geçirerek,
304 milyona çıkarılabilmişti. Bu onbeş yıllık dönemde, Milli Eğitim, Sağlık,
Bayındırlık ve Adalet Bakanlıklarına ayrılan ödenekler önemli oranda
arttırılırken, Diyanet bütçesi %100 düşürülmüştü.


Cumhuriyetin
ilk yıllarında yabancı mali aracılar kredi piyasasına tam olarak hakimdi ve
bunlar yerli azınlıklarla yabancı uyruklulara hizmet eder durumdaydılar. Türk
halkının yıkıcı savaşlar nedeniyle tasarruf gücü hemen hemen sıfıra düşmüştü.
1920 de bankalardaki tüm tasarruf mevduatı sadece bir milyon liraydı. 1924’de
İş Bankası kuruldu. Bankacılık konusunda eğitimi yeterli kadro olmamasına
karşın İş Bankası, kısa sürede gelişti ve yabancı mali aracılara üstünlük
sağladı. 1929 yılında mevduatı 44 milyon liraya çıktı Ziraat Bankasının mevduatı
ise 1931 yılında 56 milyon liraya, bankanın denetimi altındaki Emniyet
Sandığının mevduatı 16.5 milyon liraya çıktı. Sanayi Maadin, Sümerbank,
Etibank, Emlak ve Eytam Bankalarının yanında 40 yeni banka kuruldu. (403- “Ali
İktisat Ansiklopedisi” ak. a.g.e. sf. 49)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 414)


Düyun-u
Umumiye İdaresi 1914-1918 arasında 161 milyon liralık para basmıştı. Bunlara
“kaime” deniyordu. Ulusal mücadele bu kaimelerin varlığıyla birlikte yürütüldü.
Ankara’nın o dönemde kendi adına para basmasına psikolojik ortam uygun değildi.
Cumhuriyet yönetimine Osmanlı’dan 159 milyon liralık kağıt para geçmişti. 1924
yılında hazinenin elinde, kağıt paranın değerini korumada kullanabileceği hemen
hiç altın ve döviz bulunmuyordu. İhracat çok düşük, devlet gelirleri çok azdı.
Ülkede, paranın değerini koruyabilecek ne bir yasa, ne de pazara yönelik bir
üretim vardı. Türk parasının değeri arz ve talep dalgalanmalarına bırakılmıştı.
Ülkeden para çıkartılması, herhangi bir koşula bağlı değildi, dileyen dilediği
kadar parayı dışarıya çıkarabiliyordu. İthalat kısıtlaması da yoktu. Herkes
dilediği malı ithal edebiliyordu. (Günümüzde gelinen noktanın, Osmanlı’’ın son
dönemine ne denli benzediğine dikkat ediniz.)


Ancak,
hükümetin karşılıksız para basmama konusundaki kararlılığı, uygulanan
bağımsızlıkçı politikalar ve ulusal zaferin kazandırdığı siyasi prestij,
kambiyo piyasalarını etkiliyordu. Bunun yanında hükümet para işini, bu prestije
bırakmadan ve etkili önlemler aldı. Resmi döviz alımları durduruldu, dış
borçların ödenmesi bir moratorium’la ertelendi. Bütçede tasarrufa gidildi.
Maliye Bakanlığı, devlet bankalarıyla birlikte kambiyo denkleştirme fonu kurdu,
Türk parasını koruma kanunu çıkartıldı, döviz alımları Maliye Bakanlığının
denetimi altına alındı, yurt dışına para çıkarma serbestisine son verildi.
İthalat, lisansa ve kontenjanlara bağlandı, gümrük vergileri arttırıldı,
azınlıkların elinde olan mali ve ticari piyasalara, ulusal çıkarları koruyan
yeni vergi ve kısıtlamalar getirildi. Türk parası ‘serbest döviz’ olmaktan
çıkarıldı; para piyasalarını düzenleyecek, hükümetle birlikte, para istikrarını
sağlayacak her türlü önlemi alma yetkileriyle donatılmış Merkez Bankası
kuruldu. Mustafa Kemal 1 Kasım 1930 meclisi açış konuşmasında, alınan mali
kararlar için “uğraşmaya mecbur kaldığımız büyük olay” ve “milletin yaşama
hakkına inancını ortaya koyan sorun” tanımlamalarını yaptı. Atatürk, acil
ihtiyaçları için kendisine hükümetçe iletilen, bütün para basma tekliflerini
sürekli reddetti. Kibrit fabrikası yatırımı ve demiryollarının
millileştirilmesi dışında dış borçlanmaya gitmedi.


Bu
ulusçu girişimler sonuçlarını kısa sürede gösterdi. 1922-1925 arasında fiyat
artış oranı yani enflasyon, yılda %3.12, 1925-1927 arasında ise %1 oldu. Bazı
fiyatlarda ucuzlama görüldü. Türk parası yabancı paralar karşısında değer
kaybetmedi, aksine bazılarına karşı değer kazandı. 1924 yılında 9,5 kuruş olan
Fransız Frangı, 1929 yılında 7,7 kuruşa, 187 kuruluş olan bir ABD Doları 127
kuruşa düştü. Aynı dönemde bir İsviçre Frangı 34 kuruştan 37 kuruşa, bir Alman
Markı 44 kuruştan 46 kuruşa çıktı. Bunlar dünyanın en güçlü paralarıydı. Dış
ticaret açığı 1930’da ihracat fazlasına dönüştü. Cumhuriyetin ilk yıllarında
hiç olmayan altın stoğu, 1931’de 6.127 ton, 1933 de 17.695 ton, 1937’de ise
26.107 tona ulaştı. Yine ilk yıllarda hiç olmayan döviz stoğu ise 1938 yılında
28.3 milyon dolara çıktı. (404- “Atatürk Zamanında Türk Ekonomisi” Prof. Dr.
Ferudun Ergin, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları, No: 1, 1977, sf. 53,
404-a: “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” 2. Cilt, sf. 132, ak. Arı İnan, Türk
Tarih Kurumu Basımevi 1991, sf. 226) Enflasyonsuz bir süreçte para hacmi hemen
hemen sabit tutulmasına karşın, ekonomide gelişme sağlandı. Türkiye’de
uygulanan ekonomik tedbirler, 1929 buhranından etkilenen başta Almanya olmak
üzere bir çok ülke tarafından uygulanmaya başlandı. Almanya, Türkiye’nin
izinden giderek kambiyo kontrolü rejimine geçti ve enflasyonu önledi.
Paralarının serbest döviz niteliğini korumaya önem veren diğer ekonomiler,
paralarının değer yitirmesini önleyemediler.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 416)


Bunca
iş kolay başarılamamıştı elbette. Planlanan hedeflere ulaşmak için; sınırsız
yurt sevgisi, inanç ve özveriden başka, bilinçli ve kararlı devrimci bir tavır
sergilenmişti. Mustafa Kemal, 18 Mart 1923 günü Tarsus’ta şunları söylemişti:
“Ulusal ticaretimizi yükseltmeye mecburuz. Bu basit fakat hayati gerçeği
bilerek, bilmeyenlere yolu ile anlatmalıyız. Anlamayanlar zorla anlatarak
amacımıza doğru yürüyeceğiz.”404-a 1938 yılında Türkiye, mali
sorunlarını da tamamen çözmüş değildi ama, büyük bir atılım ve gelişme
sağlanmıştı. Kendi gücüne güvene dayalı, sürekli gelişme sürecine girilmiş,
Türk halkında, her türlü zorluğa karşı çıkacak bir ulusal bilinç ve kararlılık
yaratılmıştı. Bağımlılık doğuracak hiç bir ilişkiye girilmemiş, kendi
kaynaklarına dayanma esas alınmıştı. ‘Aşılmış olan mesafeyi ölçmek için, yalnız
nereye varılmış olduğunu değil, aynı zamanda nereden başlanmış olduğuna’ bakmak
gerekiyor. Türk Devrimine bu gözle bakıldığında, yapılan işlerin gerçek
boyutunun ne olduğu daha iyi görülecektir.


Kürt Ayaklanmaları


Kürt
ayaklanmaları, gerek Kurtuluş Savaşı süresince ve gerekse, Cumhuriyet döneminin
ilk onbeş yılında; Ankara hükümetini uğraştırmış ve kıt olan mali olanakların
önemli bir bölümünün bu yönde harcanmasına neden olmuştur. Ayaklanmaların hemen
tamamı, emperyalist devletlerle bağlantılıdır ve dinsel gericiliğe
dayandırılmıştır. Tarihsel ve sosyal bir gerçeklik olarak, uzun yüzyıllar
birlikte yaşamı ve iç içe girmiş olan Türk ve Kürt halkları, güçlerini ve
gelecek umutlarını birleştirip, yoksulluktan ve gerilikten kurtulmaya giriştikleri
bir dönemde, birbirlerine düşman edilmeğe çalışılmıştır. Ancak, özellikle
İngilizlerin bu planı, Kemalizmin uyguladığı gerçekçi ve karşılıklı güvene
dayalı politikalarla bozulmuş, bu iki halk, özgür ve bağımsız bir ülkenin eşit
haklara sahip yurttaşları olarak birleşmişlerdir.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 417)


Batılı
büyük devletler, Kurtuluş Savaşında ve Cumhuriyetin ilk yıllarında uygulamaya
çalıştıkları ancak başarılı olamadıkları Kürt planlarını, hemen aynısıyla bugün
yeniden gündeme getiriyorlar. Atatürk döneminde tam anlamıyla bozulmuş olan bu
oyunu, 20. Yüzyılın son yıllarında yeniden oynuyorlar ve ne yazık ki bu kez,
daha başarılı oluyorlar. Devrim ilkelerinin resmi politikadan çıkarılmış
olmasının olumsuz sonuçları, her alanda olduğu gibi bu konuda da etkisini
gösteriyor ve 1930’lu yılların sonlarında kesin ve kalıcı bir biçimde çözülmüş
olan sorunlar, izlenen yanlış politikalar nedeniyle yeni problemler haline geliyor.


Mustafa
Kemal Kurtuluş savaşına başlarken, Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kürt
unsurların, emperyalizmin ayrılıkçı propagandalarına ve maddi çıkar vaatlerine
kanarak, ulusal mücadeleye zarar verecek bir davranış içine girmemeleri için
yoğun çaba göstermiştir. Çabaları yalnızca girişeceği mücadeleye güç katacak
müttefikler bulmak değildi. O, Kürtleri hiçbir zaman, ittifak yapılacak bir
dış, ya da yabancı unsur olarak görmemiştir. O’nun için, Kürtler, tarihsel,
sosyal ve kültürel olarak, Türk unsurlarla kaynaşmış olan; çıkarları ve gelecek
umutları, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan tüm insanlarla birlikte,
bağımsız bir ulusun yaratılmasında saklı olan, yerel unsurlardır. Giriştiği
mücadelenin hemen başlarında, 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya
yazdığı yazıda şöyle diyordu: “… ben Kürtleri ve hatta öz kardeş olarak bütün
milleti bir tek nokta etrafında birleştirmek ve bunu bütün dünyaya ‘Müdafai
Hukuk’u Milliye Cemiyetleri’ aracılığıyla göstermek karar ve azmindeyim. Esasen
milli vicdandan doğan bu kadar büyük başka bir kuvvet tasavvur
edemiyorum…”(405- “Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri” sf. 34)


Erzurum
Kongre Kararlarının 1. Maddesinde konuya şöyle değinilir. “Doğu Vilayetleri
adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz (Elazığ), Van, Bitlis…
bölgesinde yaşayan bütün İslam unsurları,birbirlerine karşı hürmet ve
fedakarlık hissi ile doludurlar ve ırksal, toplumsal ve çevresel koşullarına
saygılı özkardeştirler.”(406- “Milli Mücadele Erzurum” Cevat Dursunoğlu, Ankara
1946, sf. 160) İsmet İnönü Lozan’da Türkiye adına okuduğu bildiriye; “Türkiye
Büyük Millet Meclisi Hükümeti Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir;
çünkü, Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri, Millet meclisi’ne girmiştir ve
Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkemiz hükümetine ve yöntemine
katılmaktadırlar” der. (407- “Lozan Barış Konferansı Tutanaklar Belgeler” 1.
Takım, 1. Cilt, 1. Kitap sf. 348-349)


Anadolu’da
yaşayan ve Türk ulusunu oluşturan tüm unsurların, birbirlerine yurttaşlık bağlarıyla
bağlı, eşit ve özgür bireyler olduklarının kabul ve ilanı, ‘günün gereği
olarak’ ortaya sürülen siyasi bir davranış biçimi değildir. Özellikle Türk ve
Kürtlerin birbirlerinden ayrılmaları, hem kültürel ve tarihsel oluşum, hem de,
yaşadıkları coğrafya nedeniyle mümkün değildir. Kemalizmin konuyla ilgili
tespitleri içtendir, bilimsel ve sosyal gerçeklere dayalıdır. Mustafa Kemal
Türk ulusunun tarifini; “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk
milleti denir” biçiminde yapmıştır (408- “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal’in
el Yazıları” Prof. Dr. Afet İnan, 1969, Türk Tarih Kurumu Yayını, sf. 351)
Burada kullanılan ‘Türkiye Halkı’ tanımı bilinçli olarak seçilmiştir ve ulusu
oluşturan, değişik etnik kökenlere sahip unsurlar kapsamaktadır. Belirleyici
olan ana unsurun, ulusa adını vermesi ise olağan bir sonuçtur ve sadece
tanımlama ile sınırlıdır. Önemli olan, ulus bireylerinin, her yönden eşit
olmaları ve bu eşitliğin, hem devletin hem de toplumun bütün birimlerinde
gerçek anlamda yaşama geçirilmesidir. Fransız ulusunun adını Franklar verdi ama
Fransa Franklardan başka, Normanlar, Basklar, Brötonlar, Provensaller vb. gibi
bir çok etnik yapı ve ırkların karışımından meydana geldi. İtalyan ulusu ise
adını aldığı İtalyot’lardan başka Romalılar, Germenler, Etrüskler ve
Yunanlılardan oluştu. Türk ulusu ise bunlardan çok daha zengin bir etnik yapı
üzerine oturmuştur. Hititler, Perslar, Libyalılar, İyonlar, Türkler, Çerkezler,
Arnavutlar, Kürtler, Türkmenler, Lazlar, vb.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 419)


Mustafa
Kemal’in 16 Ocak 1923 günü İzmit’te yaptığı konuşmada, Kürt sorunuyla ilgili
olarak dile getirdiği görüşler, hem, o güne de yaptığı açıklamalara, verdiği
sözlere uygundur, hem de Türkiye Cumhuriyeti Devletinin resmi görüşünün temeli
niteliğindedir. Vakit Gazetesi başyazarı, Ahmet Emin Yalman’ın, “Kürt sorunu
nedir?” sorusuna verdiği yanıtta şunları söylemişti: “.. Bildiğiniz gibi bizim
milli sınırlarımızda var olan Kürt unsurlar, o şekilde yerleşmişlerdir ki, pek
az yerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun
içine gire gire öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir sınır çizmek
istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek gerekir. Sözgelimi, Erzurum’a kadar
giden, Erzincan’a, Sivas’a kadar giden, Harput’a kadar giden bir sınır aramak
gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak
gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde
hangi livanın (Osmanlı’da il ve ilçe arasında bir yönetim birimi) halkı Kürt
ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye’nin
halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade
olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür.
Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin v ehem de Türklerin yetki
sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur bütün çıkarlarını ve
kaderlerini birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki bu ortak bir şeydir. Ayrı
bir sınır çizmek doğru olamaz.”(409- “Mustafa Kemal – Eskişehir – İzmit
Konuşmaları” Kaynak yayınları, 1993, sf. 105. 409-a: “Sivas Kongresi
Tutanakları” Uluğ İldemir. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara – 1969, sf. 78,
ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanmaları” Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995,
sf. 21)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 420)


Burada
sözü edilen özerk yönetim ifadesini kimi çevreler farklı bir biçimde
yorumlamışlar ve Cumhuriyet hükümetlerinin verilen bu söze uymadıklarını iddia
etmişlerdir. Oysa burada, ‘Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’ gereğince oluşturacak
‘bir tür yerel özerklik’ sözleriyle anlatılan yerel yönetim biçimi; ırk ve
etnik kökene dayanan ve bu unsurlara özel ayrıcalıklar tanıyan bir biçim
değildir. Böyle bir anlayış, ulusal birliğe büyük önem veren ve vatandaşlar
arasında hiç bir ayrıcalığa izin vermeyen Kemalizmin özüne terstir. Burada
anlatılan, bütün ülkede geçerli olacak şekilde halka tanınacak yerel
yönetimleri oluşturma haklarının, Kürtlerin yoğun olduğu yönetim birimlerinde
doğal olarak, ‘bir tür özerk yönetimler’ oluşacak olan Kürtler tarafından
kullanılacak olmasıdır. Belediye başkanlıkları, belediye meclisleri, özel
idareler vb. Şunu da belirtmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, bu
açıklamanın yapıldığı 1923’den 1938’e tek tam 15 yıl, Kürt-İslam isyanlarıyla
uğraşmıştır. Büyük çoğunluğu emperyalizme dayanan bu isyanlar, sadece Kürt
sorununda değil, tüm toplumsal yaşamda, demokratik açılımların gecikmesine
neden olmuş ve Cumhuriyet yönetimlerini sürekli olarak tedirgin etmiştir.


Cumhuriyet
döneminde yoğunlaşan Kürt isyanlarının tarihçesi eskidir. Osmanlı İmparatorluğu
içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olmasına karşın Kürtler, İstanbul’a karşı
zaman zaman ayaklanmışlardır. Padişah, aşiret çıkarlarına fazla dokunmaz, yerel
ilişkilerde onları oldukça serbest bırakır, ancak, sefer sırasında aşiret
büyüklüğüne göre asker isterdi. Bu ilişkilerle, içine kapalı bir biçimde
yaşayan Kürt toplumu, yüzyıllar boyu dünyayla ilişkisi olmadan ilkel bir feodal
yapı içinde kalmıştır.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 421)


İmparatorluğun
çöküş dönemine girmesiyle İstanbul’un isteklerinin arması, isyanların da ortaya
çıkmasına yol açmıştır. Bu isyanların tamamı, aşiret liderlerinin karar
verdiği, sevk ve idare ettiği ayaklanmalardır. 19. Yüzyılda ortaya çıkan belli
başlı Kürt isyanları şunlardır: 1806’da Babanzade Abdurrahman Paşa ayaklanması,
1827’de Büyük Emir Mehmet Paşa, 1842’de Bedirhan Bey, 1855’de İzettin Şer, 1880
Şeyh Ubeydullah ayaklanması…


Sultan
2. Abdülhamit Doğu’da Ermeniler arasında yaygınlaşan milliyetçilik duygu ve
hareketlerine karşı 1890 yılında, Kürtlerden oluşan “Hamidiye Alayları”nı
oluşturdu. Abdülhamit bu yolla, hem Kürt aşiretlerine “devlet disiplinini”
aşılamayı amaçlıyor hem de, Ermenilerin ayrı devlet kurma çabalarına engel
olmayı düşünüyordu. Bu olaylar, yarardan çok zarar getirmiş, Ermeni sorununa
herhangi bir çözüm getirmediği gibi, bölgede, bir çok yeni sorunun ortaya
çıkmasına neden olmuştur. Padişah fermanıyla paşa rütbesi verilen, okuma yazma
bilmez aşiret reislerinin kumandasına verilen ve tamamen suni Kürtlerden oluşan
Hamidiye Alayları, alevi Türk ve Kürtlere yoğun baskı uyguluyor, Kürt
aşiretlerini de birbirine düşürüyordu. Devletin silahlandırdığı bu alaylar kısa
sürede potansiyel tehlike haline geldi. Bugünkü ‘koruculuk’ sisteminin ilk
örnekleri diyebileceğimi Hamidiye Alaylarının adı, 1. Dünya Savaşında, Aşiret
Alayları olarak değiştirdi ve Ruslara karşı kullanılmağa çalışıldı. Bu alaylar
ve kalıntıları, Türkiye’deki Kürt isyanlarının hemen tamamının örgütsel
kaynağını oluşturdu. 1908 yılında meşrutiyetin ilanıyla iktidara gelen İttihat
ve Terakki hükümeti, Kürt emir ve paşaların rütbelerini kaldırınca bunlar,
Kürtçülük hareketlerine giriştiler. 1908’de Kürt Terakki ve Teavvun Cemiyeti,
1912’de de Kürdistan Muhibban Cemiyeti kuruldu. Bu iki cemiyet de fazla
yaşamadı, bu kez 1918 yılında dış destekli Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 422)


1.
Dünya Savaşından bir yıl önce 1912’de, Molla Selim ve Şeyh Şahabettin
ayaklanması çıktı İsyancılar önce İngiltere sonra Rusya’dan destek istediler.
İngilizlerin Anadolu’daki Ermenilerle yakınlığından rahatsızlık duyan Rusya
destek verdi. Ancak, diğer Kürt aşiretlerinden destek bulamadığı için ayaklanma
bastırıldı. Bu ayaklanma dış desteğin açık biçimde yapıldığı ilk Kürt
ayaklanmasıydı.


Mustafa
Kemal, Samsun’a çıkıp ulusal mücadeleyi başlattıktan sonra, Kürt isyanlarında büyük
bir artış görüldü. İsyanların çıkış zamanlaması bunların bir merkezden
yönlendirildiğini gösteriyordu. Nitekim 50 yılı aştığı için bu gün açıklanmış
bulunan, ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gizli belgelerinde bu durum çarpıcı
bir biçimde görülmektedir. Mustafa Kemal, durumu bu belgeleri görmeden
saptamıştı. Elazığ Valisi Ali Galip ve Noel’in Sivas Kongresini basacağı
duyumunu aldığında Kongre’de şu konuşmayı yapmıştı: “İngilizlerin amacı, para
ile memleketimizde propaganda yapmak ve kürtlere Kürdismtan kurma sözü vererek,
aleyhimize ve bize karşı süikast düzenlemeye yöneltmek olduğu anlaşılmış, karşı
önlemler alınmıştır.” 409-a


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 423)


İngiltere’nin
İstanbul’daki Yüksek Komiser Yardımcısı Amiral Webb, Dışişleri Bakanı Lord
Curzon’a gönderdiği 19 Ağustos 1919 günlü raporda şunları yazıyordu: “Amerika,
Trabzon ve Erzurum’u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek, geri kalan dört
il ise bir Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakılıyor.”(410-
“İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yay. İstanbul 1982, sf.
195, ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanması” Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995,
sf. 15) Kürt aşiret liderlerinin nasıl satın alındıklarını ve kime karşı
kışkırtıldıklarını gösteren iki gizli belgeyi, bir başka İngiliz Yüksek
Komiseri Amiral Calthorpe, 9 Temmuz 1919 ve 21 Temmuz 1919 tarihlerinde
hazırlar ve Londra’ya gönderir: “Binbaşı Noel (Kürtler içinde çalışan binbaşı
rütbeli bir İngiliz ajanı) Abdülkadir ve Bedirhanoğulları ile görüştü.
Abdülkadir satın alındığı takdirde güçlük çıkarmaz.” (411- “İngiltere’nin
Güneydoğu Anadolu Siyaseti ve Binbaşı E. W. Noel’in Faaliyetleri” Mim Kemal
Öke, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara 1988, sf. 24. Hindistan
bakanlığı Arşivi Belge No: IOR l/PS/11/151 P.23 333 23.04.1919, ak. a.g.e. sf.
15-16) Binbaşı Noel, Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük
yararlar sağlayacağını söylüyor. Kürtler henüz Mustafa Kemal’e karşı
ayaklanmadı. Noel bunu başarabileceğinden emin”(412- “İngiliz Belgelerinde
Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş Yayınları – İstanbul 1982, sf. 193, ak. a.g.e.
sf. 19)


O
günlerin genç ve istekli, yeni emperyalist ülkesi ABD’nin İstanbul’a, Yüksek
Komiserlik göreviyle gönderdiği, İspanya Savaşına katılmış deneyimli subayı
Amiral Bristol; Kürt sorununun gerçek temellerini, Washington’a gönderdiği, 20
Şubat 1922 tarihli gizli raporunda ortaya koyar: “… Şimdi Kürdistan
Mezopotamya’nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı
için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir İngilizler herhalde, Kürdistan’ı
denetim altına almak için Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir.
Batı’daki savaş Türklerin lehine biterse, Türkler yetenekli askeri liderlerinin
biriyle Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu
bilmektedirler. Gene de, Kürtk sorunu ile meşgul olduğu sürece, Mustafa
Kemal’in Musul’a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürtçülük
hareketlerini desteklemektedirler.”(413- “Amerikan Gizli Belgeleriyle
Türkiye’nin Kurtuluş yılları” Milliyet Yayınları, İstanbul 1978, sf. 160-161,
a.g.e. sf. 33-34)


İngilizlerin,
Kürtleri çıkarları için nasıl kullandıklarını gösteren, kendilerine ait iki
gizli rapor, o gün olduğu kadar bugün de geçerliliğini korumaktadır ve
emperyalizmin az gelişmiş ülke insanlarına bakışını göstermesi açısından
ilginçtir. Raporlardan birinin tarihi 27 Ağustos 1919, sahibi ise Elçilik
müsteşarı Hohler’dir: “Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya’ya verdiğimiz
önemdendir. Yoksa Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez.”(414-
“Kürt – İslam Ayaklanması” Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, 19. Basım, 1995, sf. 24)
Diğer rapor, 28 Kasım 1919 tarihlidir ve İngiliz ajanı Kindston kaleme
almıştır: “Kürtlere ne kadar inanmasak da onları kullanmamız çıkarımız
gereğidir. (415- “İngiliz Belgelerinde Türkiye” Erol Ulubelen, Çağdaş
Yayınları, İstanbul 1982, sf. 193-196. Kaynak Özgün belge: 734-488 sf. 206 ve
907/609 ak. Uğur Mumcu “Kürt İslam Ayaklanması” Tekin Yayınevi, 19. Basım,
1995, sf. 24)


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 424)


Mayıs 1919: Ayaklanmalar Başlıyor


1919
yılında yoğunlaşan bu faaliyetlerden sonra, Kurtuluş Savaşı örgütlenip kalıcı
bir güç olmaya başlayınca önce gerici ayaklanmalar, hemen arkasından da Kürt
İsyanları ortaya çıktı. 1920 ve 1921 yıllarında irili ufaklı tam 60 gerici
ayaklanma meydana geldi. Bandırma, Gönen, Susurluk, Kirmasti, Karacabey, Biga,
İzmit, Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı, Bozkır,
Konya, Ilgın, Kadınhanı, Karaman, Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar,
Yozgat, Yenihan, Boğaz-lıyan, Zile, Erbaa, Refahiye, Zara, Viranşehir bu
ayaklanmaların bazılarıydı. (416- “Genelkurmay Tarih Encümeni Başkanlığı”, 114
Sayılı Mecmua, ak. Şevket Süreyya Aydemir, “Tek Adam” Remzi Kitapevi, 8. Baskı,
1981, 2. Cilt, sf. 294)


Mustafa
Kemal, Samsun’a çıkmadan bir hafta önce 11 Mayıs 1919’da, ilk Kürt isyanı
ortaya çıktı. Midyat’ın güneyindeki aşiretlerin reisi olan Ali Batı, bir Kürt
devleti kurmak üzere ayaklandı. Üç ay süren ayaklanma, 19 Ağustos 1919 günü
bastırıldı.


Ankara
Hükümeti’nin kurulmasından sonra arka arkaya patlak veren Kürt ayaklanmalarının
ilki Koçgiri ayaklanmasıdır. 135 köye yayılmış olan bu geniş aşiret, Yunan
ordusunun Bursa’dan saldırıya geçmesinden iki hafta önce, sanki saldırıya
destek olurcasına, 6 Mart 1921 günü isyan başlattı. Bunların da amacı bir Kürt
devleti kurmaktı. Oysa Mustafa Kemal bu aşiretin ileri gelenlerinden Alişan ile
Sivas’ta görüşmüş ve onu milletvekili adayı göstermişti. İsyanın çıktığı
günlerde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 72 Kürt milletvekili vardı. (417-
“Dersim Tarihi” Nuri Dersimi (Baytar Nuri) sf. 111, 113. Eylem Yayınları,
İstanbul, Eylül 1979, ak. Hıdır Göktaş “Kürtler, İsyan – Tenkil” Alan
Yayıncılık, 3. Baskı, 1991, sf. 31) Ayaklanma yaklaşık üç ay sonra 17 Haziran
1921 de bastırıldı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 425)


Musul’un
kime kalacağı tartışmalarının olduğu günlerde İngiltere Musul sorununun ele
alınması için Milletler Cemiyetine (zamanın Birleşmiş Milletleri) başvurdu.
Bundan bir gün sonra, 7 Ağustos 1924’de Nasturi ayaklanması başladı.
İngilizler, Erbil, Kerkük ve Rewanduz bölgelerinde silahlandırdıkları
Nastürileri (bölgede yaşayan bir Hıristiyan topluluğu) Hakkari bölgesinde
ayaklandırdılar. Ayaklanma 28 Eylül 1924’de bastırıldı ve isyancılar İran’a
kaçtılar. Musul’u denetimleri altına almak isteyen İngilizler bu ayaklanmayı
planlı ve örgütlü bir biçimde çıkarmışlardır. Milletler Cemiyetinde,
‘Türklerin, kendi sınır boylarına bile hakim olamadıkları, Musul’u almalarıyla
orayı da istikrarsızlaştıracakları” yönünde propaganda yaptılar.


Nasturi
ayaklanmasının bastırılmasından yaklaşık dört ay sonra Sunni Şafi mezhebinden
bir Nakşibendi olan Şeyh Sait, ayaklandı. Hamidiye alay komutanlarından Mutki
aşireti reisi Muşlu Hacı Musa, Mayıs 1923 de Erzurum’da, Kürt Azadı Cemiyetini
kurmuştu. Şeyh Sait bu cemiyetin üyesiydi. Kürt Azadi Cemiyeti’nin 1924
yılındaki ilk kongresinde; en geç Mayıs 1925 tarihinde bir ayaklanma
başlatılacağı, gerekli dış yardımın İngiliz ve Fransızlar tarafından
yapılacağı, kongreye katılan delegelere bildirilmişti. Ayaklanma biraz da raslantı
sonucu saptana günden önce, 13 Şubat 1925’te başladı. Türkiye’de düşünülen
demokratik açılımların, zorunlu olarak, gerilemesine neden olan bu ayaklanma,
3,5 ay süren etkili bir mücadele ile, 31 Mayıs 1925 tarihinde bastırıldı.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 426)


Şeyh
Sait Ayaklanması, aynı Nasturi İsyanında olduğu gibi İngiltere kaynaklıdır ve
Musul petrol bölgesinin ele geçirilmesine yöneliktir. Bu durumu açık bir biçimde
gösteren gizli belgelerden birisi de, Fransa’nın Bağdat’taki Yüksek
Komiserliğinin, Paris’e gönderdiği rapordur: “Şeyh Sait ayaklanması
kendiliğinden birdenbire meydana çıkmadı. Kürdistan dağları yabancıların
kışkırtması ile desteği ile ayaklandı. Ayaklanma işareti İstanbul’daki Kürt
yanlısı çevrelerden geldi. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin
uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal’e ve Ankara’daki
Meclise karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır. Kürt ayaklanması bundan
daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki
iddialarını araştıran komisyonda, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler
arasında bile huzuru sağlayamadığını gösterecekti.”(418- “Fransız Dışişleri
Bakanlığı Gizli Belgeler” E. Levant, (1918-1929 Kürdistan Cause Serisi, Vol
101, sf. 21 v.d.) ak. Uğur Mumcu “Kürt – İslam Ayaklanmaları” Tekinay y. 19.
Basım, 1995, sf. 97)


Kürt
ayaklanmaları, Şeyh Sait isyanından sonra da devam etti. 1938’e dek devam eden
bu ayaklanmaların adları ve tarihleri şöyleydi; Sasan ayaklanması (1925-1937),
Ağrı ayaklanmaları (1926-1930), Koçuşağı ayaklanması (1926), Zeylman
ayaklanması (1930), Oramar ayaklanması (1930). Cumhuriyetin Roçkotan ve Raman
(1925), Biçar (1927), Tendürük (1929), Savur (1930), Pülümür Tedip (yola
getirme) harekatları meydana gelmiştir.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 427)


Dersim’in Önemi


Kürt
ayaklanmalarının sonuncusu olan Dersim ayaklanmasının, hem isyancılar hem de
genç Cumhuriyet açısından ayrı bir önemi vardı. Dersim, Osmanlı’dan beri zorlu
doğa koşulları ve etkin aşiret egemenliğiyle neredeyse, Anadolu’nun ortasında
içine kapalı ayrı bir ülke gibiydi. Bölgeye tamamen hakim durumda olan
aşiretler, vergi vermiyor, askere insan göndermiyor ve kendi adlarına vergi
topluyorlardı. Sürekli olarak besledikleri, özel silahlı güçlere sahiptiler.
Aşiretçilik ve göçerlik egemen sistemdi ve bölgenin tek ekonomik faaliyeti,
ticaret değil eşkiyalıktı. Türkiye Cumhuriyeti yasaları bu bölgeye henüz
ulaşmamıştı. Ulusal bütünlüğün tamamlanması, Dersim halkının, göçerlik ve
feodal gerilikten kurtarılması ve bitmek bilmeyen Kürt ayaklanmalarına son
verilmesi için, Dersim sorunu çözülmeliydi.


Ankara’nın,
kalıcı bir çözüm bulunması için kararı şuydu: ‘Dersim sorunu sadece askeri
eylemlerle çözülemez. Kalıcı bir çözüm için, sosyal ve ekonomik önlemlerin
alınması gerekmektedir.’ Bu anlayışıyla yapılacak işlerin planlamasına 1927’de
başlandı ve alınan kararlar bir program dahilinde uygulamaya sokuldu. Önce,
bölgeyle olan ulaşım sorununu çözmek için yol ve köprüler yapıldı. Aşiret dışı
köylülere toprak verilerek bunların hem tarım hem de ticaretle uğraşmaları
sağlandı. Eğitime özel önem verildi, ilk elden, Pülümür, Mazgirt ve Hozat’ta
bölge okulları açıldı. Aşiretler hakkında araştırmalar yapıldı. Nüfus ve silah
güçleri ile etkinlik alanları, ekonomik durumları saptandı. Aşiretlerin tüzel
kişilikleri kaldırıldı, bu nitelikteki taşınmazları devletleştirildi. 1935
yılında, 2884 sayılı “Dersim’in Vilayet teşkilatına alınması” için bir yasa
çıkarıldı. Vali ve komutan yetkilerini birleştirerek yönetim yetkilerini
arttıran bu yasa ile Dersim’in adı Tunceli olarak değiştirildi.


Bu
gelişmelerden rahatsız olan ve bölgede, yüzlerce yıl neredeyse fiili bir
bağımsızlık içinde yaşayan aşiretçi egemenler, tepki göstermekte gecikmediler.
21 Mart 1937’de ayaklandılar. 1938 yılında isyan bastırıldı. Sadece Demenan
aşireti yüksek dağlara çekilerek 1942 yılına dek direndiler. Sonuçta Dersim,
Türkiye Cumhuryieti’nin diğer bölgelerinden herhangi bir farkı olmayan yurt
parçası haline getirildi. Eşkiyalık önlendi ve Tunceli halkı kısa sürede,
bölgenin okuma oranı en yükse ve Cumhuriyet ilkelerine en bağlı halkı haline
geldi.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 428)


Kürt
ayaklanmaları, yüz yılı aşkın bir süredir, Ortadoğu’ya ait emperyalist
politikaların değişmeyen malzemesi olmuştur. Ekonomik ve sosyal gericilik,
gelişmeye kapalı yerel gelenekler ve ilkel bir örgütsüzlük içinde yaşayan yöre
halkı, sayıları 500’ü bulan aşiretler tarafından ‘esir alınmış’ durumdadır.
Dinsel gericilikle iç içe girmiş olan bu aşiretler, halkın çok sınırlı olan
gelir kaynaklarına el koyarlar ve sürekli bir biçimde birbirleriyle çatışırlar.
Reisleri, aracılığıyla satın alınmaları, bu yolla da, yöre halkının
kandırılmasına alet edilmeleri kolaydır. Çabuk ayaklanırlar ve çabuk
yenilirler. Bu nedenle bölge halkına, sürekli olarak acı ve gözyaşı
vermişlerdir. Bu durum, sadece Türkiye’de değil, Irak, İran ve Suriye’de de
aynıdır.


Emperyalizmin
Kürtlere olan ilgisi, petrolün öneminin artması ve Ortadoğu’da zengin petrol
yataklarının bulunmasıyla başlamıştır. Bölgeyi denetim altında tutabilmek için,
buradaki hiçbir devletin güçlenmesine izin verilmemiş, yörenin geri unsurları
bu amaçla yoğun biçimde kullanmıştır. Kurtuluş Savaşı içindeki gerici
isyanlarla, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki İslamcı-Kürtçü ayaklanmaların
yoğunluğu bundandır.


Batılıların
bilinen tutumları elbette Türkiye ile sınırlı değildir. Arap ülkelerinde,
İran’da, Afganistan’da ve Pakistan’da hep aynı politika izlenmiş ve
izlenmektedir. Türkiye dışındaki uygulamalara en çarpıcı örnek Irak’tır ve
Iraklı Kürt lider Şeyh Mahmut Berzenci’dir.


(Metin
Aydoğan, Yeni Dünya Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1.
Basım, Aralık 1999, S. 429)


Bilindiği
gibi Irak, Osmanlı yönetiminden sonra, “İngiliz manda yönetimi”ne girmiştir.
Bağdat’daki Arap yöneticilerine ne zaman İngilizlere karşı yönetim yetkilerini
arttırma çabasına girseler, İngilizler hemen Kuzey Irak’a koşar, para, silah ve
siyasetle Berzenci’ye ulaşır ve Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde ayaklanma
başlatırlardı. Ayaklanma gelişip Bağdat yönetimi zor duruma düşünce İngilizler,
isteklerini ödünsüz bir biçimde uygulatırlardı. İstekleri yerine gelince bu
kez, Bağdat yönetimiyle birleşip ayaklanma bastırılırdı. Berzenci yakalanır e
Hindistan’a sürülür, bir süre sonra, Arap yönetimi bağımsızlık isteklerini tekrar
dile getirmeğe başladığından başa dönülüp aynı oyun tekrarlanırdı. Bu oyun
Irak’ın kısa tarihinde, hemen aynısıyla tam üç kez oynandı. Üçüncü ayaklanmanın
bastırılmasına, İngiliz uçakları da katıldı ve onbinlerce Irak’lı Kürt köylüsü
öldürüldü.


Günümüzün
Ortadoğusunda, İngilizlerin yerini Amerikalıların almasından başka, bir
değişiklik yok gibidir. Kürtler farklı bir biçimde yine kullanılıyorlar ve söz
dinlemez hale gelen bölge ülkelerine karşı Batılı’ların haklarını koruyacak
kukla bir devlet kurmaya teşvik ediliyorlar. Kürtler sonu belirsiz ve
çatışmalarla dolu yeni bir kaos ortamına doğru sürükleniyorlar.


Mustafa
Kemal’in Kürt sorunuyla ilgili olarak 1922 yılında söyledikleri bugün, hiç
eskimemiş gibidir; “… Kürt sorunu, karışık, çetin bir sorundur. Şunu dikkate
almalısınız ki, Kürdistan, petrol,bakır, kömür, demir ve daha başka madenler
bakımından zengin bir yöredir. Başta başlıca düşmanımız İngiltere olmak üzere,
birçokları bu bölgeye göz koymuş bulunuyorlar. Burada stratejinin, İran’a,
Kafkasya’ya, Irak’a giden ticaret yollarının da etkisi vardır. İngiltere
Kürtlerin üç devlete ait olmasından faydalanmakta, bunu da bir koz olarak
kullanmaktadır. İngiltere kendi egemenliği altında bir kürt devleti kurmak ve
bu sayede, İran’a, Kafkasya’ya kumanda etmek istemiştir. İngiltere eskiden beri
Kürt liderlerini satın almaktadır. Şimdi Kürt liderleri bölünmüş bulunuyor.
Kimi İran’a, kimi İngiltere’ye, kimi de bize bağlıdır.” (419- “Bir Sovyet
Diplomatının Anıları” Aralof, Birey y. sf. 120)



(Metin Aydoğan, Yeni Dünya
Düzeni Kemalizm ve Türkiye, 20. Yüzyılın Sorgulanması, 1. Basım, Aralık 1999,
S. 430)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet