CUMHURİYET
ve İKİ MARDİNLİ : Şerif Mardin ve Aziz Sancar

Süleyman
Çelik (scelik44@gmail.com)

“ÖZET: Geçenlerde ölen Şerif Mardin, Mardin kökenli, paşalar ve
nazırlar çıkarmış, Osmanlı burjuvası bir aileye mensup. Türkiye’de ve
Amerika’da en seçkin okullarda okumuş, profesör olmuş; Türk ve Amerikan
üniversitelerinde öğretim üyeliği yapmış. Bu arada dünyayı yöneten Amerikan
Derin Devleti yöneticileriyle ilişkileri olmuş. Eserlerinde Laik Cumhuriyet’e,
CHP’ye, Kemalistlere ve devrimlere ağır eleştiriler yöneltiyor. “Halkı ezen,
millete tepeden bakan, totaliter, Batıcı/ seçkinci bir yönetim kurduklarını öne
sürüyor.” Buna karşı Menemen Ayaklanmasını ve Saidi Nursi’yi övüyor.

Aziz Sancar ise Mardinli yoksul bir köylünün 11 çocuğundan
biri. Okur yazarlığı bile olmayan baba, özellikle annenin desteğiyle,
Cumhuriyet’in
sağladığı parasız eğitim olanaklarından yararlanarak çocuklarını okutuyor;
aralarından biri general,
biri profesörlüğe kadar yükseliyor. Profesör
olan Aziz Sancar Nobel Bilim Ödülünü kazanıyor. Ödül aldıktan sonra yaptığı
birçok konuşmada bunları dile getiriyor ve “başarısını Cumhuriyet’e borçlu
olduğunun” altını çiziyor; ödül beraatı ve madalyasını da Atatürk’ün manevi
şahsiyetine sunulmak üzere Anıtkabir Müzesi’ne teslim ediyor. Batılı ve yerli
ajan gazetecilerin, etnik kökeni ile ilgili tuzak sorularına “ben Türküm. O kadar” diye yanıt vererek
Türkiye’yi bölmek isteyenleri susturuyor.

Böylece iç ve dış belli odaklarca, dünyanın
en büyük toplumbilimcisi olarak nitelenen Şerif Mardin’in Türkiye üzerindeki
tezlerini, hemşerisi Sancar ailesinin yaşam öyküsü çürütmüş oluyor. Bu konuda
daha binlerce örnek var. Örneğin, benim de benzer bir yaşam öyküm var. AKP’nin
Milli Eğitim eski bakanlarından Hüseyin Çelik de böyle.  Bakanken bir toplantıda kendisi ile bu konuda
tartışmıştık. Bir diğer örnek Kılıçdaroğlu. O da aynı olanaklardan yararlanarak
okuyup CHP Genel Başkanlığına kadar yükselmiştir. Ancak ne yazık ki o
partisine, eleştirinin ötesinde ağır hakaretler yönelten Şerif Mardin’e övgü
dizenler arasında yer alıyor…”

*
* *

Şerif Mardin, Mardin kökenli Osmanlı aristokratı bir aileye
mensup. Osmanlı’da aristokrasi yok ama biyografisini yazanlar böyle diyorlar.
Ancak aristokrat değilse bile üst düzey bürokratlar çıkarmış burjuva bir
aileden olduğu kesin. Ailede paşalar, nazırlar vs. var. Aynı anda Arapça,
Farsça, Fransızca, İngilizce ve Almanca, yani Türkçe dışında her dilin
konuşulduğu konaklarda, çocuklar yabancı mürebbiyeler/ dadılarla büyürmüş. Ve
doğal olarak konuşmaya Türkçe değil, Fransızca ya da başka bir yabancı dille
başlarlarmış. Böyle bir ailede yetişen Şerif Mardin, ailenin diğer üyeleri gibi
Galatasaray Sultanisi’nde okuduktan sonra lisans ve lisansüstü eğitimini ABD’nin
en ünlü üniversitelerinde yapıyor, toplumbilimci (sosyolog) oluyor.

Amerika’dan dönüyor, doçent/ profesör oluyor.  Bir süre Türkiye’de çalıştıktan sonra yeniden
Amerika’ya gidiyor. Bundan sonra Amerika ile Türkiye arasında mekik dokumaya ve
Türkiye üzerine tezler yazmaya başlıyor: Cumhuriyet’e, CHP’ye, Kemalistlere ve devrimlere
ağır eleştiriler yöneltiyor. “Toplumun kültürel ve dini değerlerine karşı,
Batıcı/ seçkinci olduklarını, halkın siyasal katılımına izin vermediklerini, devlet-
millet düşmanlığı oluşturduklarını, bireyi ezen totaliter bir toplum yaratmaya
çalıştıklarını, “kasketli” dedikleri köylüleri küçümsediklerini; buna karşılık
1950’den sonra iktidara gelen sağcı partilerin toplumun kültürel ve dini değerlerine
saygılı olduklarını, halkın siyasete katılımını sağladıklarını, köylüleri
kucakladıklarını ve benzeri” tezler öne sürüyor. Gerici Menemen Ayaklanmasının
seçkinciliğe karşı bir “halkçı” hareket olduğunu öne sürüyor. Saidi-Nursi’yi
mucizeler gösteren eşsiz bir bilim ve din adamı olarak tanımladığı “Bediüzzaman
Saidi Nursi” kitabını yazıyor. Sonuçta bu tezleri, sağcı, tarikat/ cemaat
mensubu, yeni Osmanlıcı ve siyasal İslamcılar ile Türk ve Türkiye düşmanlarına
çok değerli saldırı malzemeleri sağlıyor.

Şerif Mardin’in bu ay başlarında vefat etmesiyle kendisine ve
bu tezlere medyada yeniden bol övgüler dizildi. Oysa bunlar özgün savlar değil;
Kurtuluş Savaşı yıllarında, İşgal İstanbul’unda “Milli Mücadele’ye karşı olma”
ortak paydasında birleşen, işbirlikçi İslam Teali, İngiliz Muhipleri ve Kürt
Teali Cemiyeti mensupları hep birlikte Kuvayı Milliyecilere “millet ve din
düşmanı” diyerek saldırıyorlardı. Bir de işgalcilerle kaynaşmış; onlara yalılarında/
köşklerinde partiler veren sosyetik Tanzimat Batıcıları vardı. Yakup Kadri
Karaosmanoğlu, Sodom ve Gomore romanında bu pislikleri anlatır. Bu Tanzimat
Batıcıları, gerici İslamcılarla Kuvayı Milliyecilere karşı olmakta
birleşiyorlardı. Çünkü günümüzde olduğu gibi o zaman da arkalarında
emperyalistler vardı.

* * *

Atatürk Kurtuluş Savaşı ile Sevr’i çöp sepetine atarak emperyalistlerin
planlarını bozmuştu. Daha da kötüsü dünyada ilk kez onları yenilgiye uğratarak,
Gandhi’ye “Mustafa Kemal’den önce ben
Allah’ı İngiliz sanıyordum
” dedirtecek kadar, sömürgelere kötü örnek
olmuştu. Bu nedenle emperyalistler, o zamandan beri Atatürk’e, temel ilkeleri
“halkçılık, tam bağımsızlık ve emperyalizm karşıtlığı” olan Kemalizm’e ve eseri
laik Cumhuriyet’e sürekli saldırıyorlar; hedefleri Cumhuriyeti yıkmak ve Türkiye’yi
parçalamak; bu amaçla önce iç isyanlar çıkarttılar, daha sonra ASALA, PKK,
Hizbullah vb. terör örgütlerini devreye soktular.
Ayrıca bilim insanlarını da kullanarak psikolojik savaş uyguluyor, değerli
psikiyatrist Prof. Dr. Kerem Doksat’ın deyimiyle “ulusal reflekslerimizi kırmaya”
çalışıyorlar (Sayın Doksat’ın bu konudaki yazısına Google’dan erişebilirsiniz).
Ulusal birliğin harcı olan ulusal önderlerin saygınlığı yok edilir ve refleksler
kırılırsa ulusal bilinç köreltilir, birlik yok edilir ve ülke parçalanır. Bu
nedenle Atatürk’e hayasızca yalanlar uydurarak saldırılıyor. Sanki İslam’ı ve
Müslümanları çok severlermiş gibi, Türkiye uzmanı CIA ajanları, siyasal İslam’ın
laik düzene üstünlüğünü savunan kitaplar yazıyor. Ne yazık ki kullandıkları
bilim insanları arasında Türkler de var. Örneğin, Kıbrıslı bir psikiyatri
Profesörü olan Vamık Volkan bunlardan biri. Yazdığı kitaptan Can Dündar’a bir
de film yaptırdılar.

Şerif Mardin’in, uluslararası dev tröstler
adına dünyayı yöneten gizli örgütlerden biri olan Bilderberg üyesi olduğu;
Boğaziçi ve Sabancı Üniversitesi’nden bazı öğretim üyeleri ile birlikte
Henri J. Barkey, Graham
Fuller, Alan Makowsky ve Morton Abramowitz gibi CIA elemanları ile toplantılar
yaptığı bilinmektedir (www.akdenizgercek.com.tr/mustafa-yildirim-yazilari/serif-mardin-cia-marine-club).

*
* *

Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi gericiler,
dünya görüşleri ve yaşam tarzları 180 derece farklı olmasına karşın, günümüzün işbirlikçi
Tanzimat Batıcıları ve komprador burjuvazi, hep birlikte efendileri
emperyalistlerin ağzıyla, onların yalanlarına kendileri de yalanlar ekleyerek
saldırıya katılıyorlar. Ayrıca emperyalistlerin gazeteci, yazar, bilim insanı
vs. kılığında birçok ajanları var. Medya bu kesimin elinde olduğu gibi medya
dışı yayın ve sanat dünyasına da egemenler. Bu nedenle Goebbels’in propaganda
yönteminde belirttiği gibi, bunların sürekli tekrarladıkları yalanlarını
herkes gerçek kabul etmeye başlıyor.

Bu propaganda bombardımanın etkisinden
sıyrılıp öne sürülenler değerlendirildiğinde, insanın aklına bir fıkra geliyor:
Adamın biri “Kurban” konusunu
anlatıyormuş:
“Çocuğu olmayan Hazreti Davut, Allah’a dua
etmiş; ’Ya Rabbim bana bir kız çocuğu ver, onu
sana kurban edeyim’
 demiş… Dua tutmuş; Davut, kızının adını Ayşe koymuş… Gel zaman git
zaman, çocuğun kurban edileceği zaman gelmiş. Hz. Davut kızı yatırmış, tam
boğazını kesip kurban edecekken Azrail gökten
bir keçiyle çıkagelmiş ve ’Kızı bırak, al bu keçiyi kurban et’ demiş…”




Dinleyenlerden biri dayanamamış: “Yahu bunun hepsi uyduruk, neresini düzelteyim… Hz. Davut
değil Hz. İbrahim, kız değil erkek, Ayşe değil İsmail, Azrail değil Cebrail,
kurban edilen de keçi değil koç olacaktı!”

Fıkradaki gibi bu yalanların hangisini
düzeltelim…

Cumhuriyetin ana ilkelerinin başında halkçılık
gelir.  Osmanlı’da yolu, izi olmayan
köylerin hiçbirinde okul yoktu. Halkımızın “
şalvarı şaltak
Osmanlı/ eyeri kaltak Osmanlı/ ekende yok, biçende yok/ yemede ortak Osmanlı
” dediği Devlet köye sadece, harman zamanı aşar, savaş zamanı eli
silah tutan erkekleri askere almaya gelirdi. Aşar güya ürünün %10 idi ama onu
toplayan mültezimler harmanın yarısını alıp giderlerdi. Cumhuriyet, gelir
vergisi içindeki payı %25 olan aşarı kaldırarak yüz yıllardır süren soygunu
önledi, köylüyü mültezim zulmünden kurtardı; köye yol götürdü, okul yaptı. Köy
Enstitülerini kurarak köylere hem öğretmen hem de önder yetiştirdi ve
öğretmenlerden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür kuşaklar yetiştirmesini”
istedi. Erişkinlerin eğitim ve kültür düzeylerini yükseltmek için Millet
Mektepleri, Halk Evleri ve köylere kadar yayılan Halk Odaları açtı. Sonuçta padişahın
kulu olan halk, Cumhuriyet ile birlikte özgür birey/ yurttaş oldu.

Çok partili sisteme geçerken, yapılmak istenen toprak
reformuna karşı çıkıp, CHP’den istifa ederek DP’yi kuran; iktidar olunca Köy
Enstitülerini ve Halk Evlerini/ Halk Odalarını kapatan Adnan Menderes, Cavit
Oral gibi toprak ağaları halkçı olacak, Kemalistler halk karşıtı! Buna kargalar
bile güler, ancak zeka düzeyi kargadan az olan aptallar inanır.

Cumhuriyeti kuranların ideali demokratik
cumhuriyetti. Atatürk yazmış olduğu ve ortaokullarda ders kitabı olarak
okutulan “Yurttaşlar için Medeni Bilgiler” adlı kitapta demokrasiden övgüyle
söz eder, onu tanımlar ve en ideal rejim olduğunu belirtir. Nitekim 1930
yılında Serbest Fırka’yı kurdurarak demokrasi denemesi yapmış ama başarılı
olmamıştır. Çünkü ülkede demokrasi kültürünün henüz özümsenmemiş olduğu
görüldü.

Hayatta
en hakiki mürşit bilimdir
” sözünü herkes bilir ama Atatürk’ün o sözü neden
ve nerede söylediğini bilen çok azdır. Atatürk’ün Samsun’da öğretmenlerle
yaptığı söyleşide, söz alan öğretmenler, “başbuğumuz,
önderimiz, sen başımızda oldukça biz dünya lideri olacağız, Avrupa önümüzde diz
çökecek
” gibi sözlerle yalakalık yaparlar. Atatürk sözü alarak; “iltifatlarınız için teşekkür ederim” der
ve mealen şöyle devam eder. “Fakat
arkadaşlar her kim olursa olsun, bu ister ben olayım, hatta isterse çok
yakınınız olsun, hiç kimsenin peşinden gitmeyin.
Yüzyıllardır milletimiz
bundan çok çekti. ‘Beşer şaşar’ derler.
Ayrıca hatasız kul olmaz. Herkes yanlış yapar. O kişi sizi yanlış yerer
götürebilir. Bu nedenle insanların değil aklın ve bilimin yolundan gidin,
bilimi rehber edinin. Hayatta en hakiki mürşit (kılavuz) bilimdir”
der.
Demokrasi karşıtları ya da diktatörler böyle söz ederler mi?

İsmet Paşa, 2. Dünya Savaşından
sonra, ülkenin artık demokrasiye geçebilecek aşamaya geldiğini düşündü ve 1946’da
çok partili sisteme geçti, 1950’de de iktidarı kendi elleriyle seçimi
kazananlara devretti. Bu kararlar alınırken CHP’de İsmet Paşa’ya karşı çıkanlar
oldu. Örneğin, Recep Peker. Onu Başbakanlıktan aldı. 50’de seçimi kaybettiğinde
de “iktidarı vermeyelim” diyenler oldu ki Ortadoğu’da böyle şeyler olabiliyor.
Fakat İsmet Paşa onuruyla koltuğunu bıraktı. Oysa iktidarın yeni sahipleri,
zamanla totaliterleştiler ve kendilerini iktidar koltuğuna oturtan İsmet
Paşa’nın yurt gezisi yapmasını ve Meclis’te konuşmasını engellediler, hatta taşlı
sopalı saldırılara maruz bıraktılar. Bunlar demokrat, İsmet Paşa totaliter öyle
mi?

Ayrıca İsmet Paşa, tarihimizde parti
genel başkanlığını demokratik yoldan kaybeden tek liderdir. Demek ki diktatör
denilen İsmet Paşa parti içi demokrasiye de inanan bir lidermiş…

Şerif Mardin Cumhuriyeti kuranları
totaliterlikle suçlarken, AKP iktidarını hiç eleştirmemiş, kadınların yaşam
tarzına karışılmasını, “mahalle baskısı” ile açıklayarak iktidarı temize
çıkarmaya çalışmıştır. Oysa apartman hayatı başlayalı, taşradaki ilçelerde bile
mahalle kalmadı…

Diğer söylemlerin de tümü yalandır.
Örneğin, “t
oplumun kültürel ve dini değerlerine karşı olmak ya da Batıcı
olmak gibi. Cumhuriyetçiler kimsenin dini değerlerine ve ibadetine karışmadı.
1940’larda, dindar bir ailede doğmuş biri olarak buna az çok tanık olduğum
gibi, beş vakit namazını kılan babam ve diğer büyüklerimden de hiçbir yakınma
duymadım. Tersine onlar, Cumhuriyeti kuranlardan her zaman hayırla söz ettiler
ve dualarını esirgemediler.

Cumhuriyetçiler halkın ibadetine karışmamış ama din istismarı
yoluyla halkı sömürmek isteyenlere göz açtırmamış; başta medreseler olmak üzere
bu amaca hizmet eden odakları kapatmıştır. İşte bugün dillendirilen yalan,
fitne ve fesadın kaynakları bu sömürgenlere dayanmaktadır. Günümüzde samimi
dindarlar, bunlara “Din Baronları” demektedir. Karşıdevrim başlayınca bunlara
gün doğmuş ve din istismarı yaparak halkı soymak yeniden çok kazançlı bir
meslek olmuştur. Sayıları hızla artan bu meslekten, okunmuş takunya, kefen gibi
şeyler satan küçük esnaf düzeyindekiler bile milyonluk villalarda oturacak
kadar kazanmakta, büyükleri siyaset yoluyla küplerini doldurmakta ya da ticaret
yoluyla holding sahibi olmaktadır. Yani çok kolay ve çok karlı bir meslektir…

Atatürk, “kültürümüz, eski devrin hurafelerinden, toplumsal yapımızla hiç de
ilgisi olmayan yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelebilecek tüm
etkilerden tamamen uzak, ulusal karakterimiz ve tarihimizle bağdaşabilir
olacaktır
” sözleriyle ulusal kültürü savunmuş; Türk Tarih ve Türk Dil Kurumunu
kurarak, kültürün ana ögesi olan tarihimizi öğrenmemizin ve dilimizin
geliştirilmesinin yolunu açmıştır. Osmanlı’da Türk dili terk edilmiş olduğu
gibi, Osmanlı ve biraz da İslam tarihi dışında eski Türk tarihinden de söz
edilmiyor ve bilinmiyordu. Dilini kaybeden ve tarihini bilmeyen uluslar ulusal
bilince sahip olamaz/ ulusal kimliklerini kaybederler. Emperyalistler ve
uşaklarının sürekli tarihimize saldırmaları ve dilimizi yozlaştırmaya
çalışmalarının nedeni budur.

Batıcı olmaya gelince; Atatürk
hiçbir zaman Tanzimat Batıcıları gibi Batı taklitçisi olmamış; “Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne de
Batılılaşacaktır. Türkiye yalnız özleşecektir
” demiştir.  Atatürk ve Batıcılığı anlamak için biraz
uygarlık tarihi bilmek gerek.

Uygarlıklar insanlığın ortak
mirasıdır. Her uygarlık, geçmiş uygarlıkların birikimi üzerine kurulmuştur. İlk
uygarlıklar olan Çin, Hint, Sümer ve Mısır uygarlıkları diğer uygarlıkların ve
dinlerin temelini oluşturmuş; diğer uygarlıklar bu temel üzerinde gelişerek
yükselmişlerdir. Uygarlık Ortadoğu’dan Anadolu’ya gelmiş; burada birbirini
izleyen 40’ın üzerinde uygarlık geliştikten sonra, bunların üzerinden Greko-Romen
Uygarlığı yükselmiştir. Roma İmparatorluğu çöküp Ortaçağ’a girildikten sonra,
Avrupa’nın bıraktığı uygarlık bayrağını Müslümanlar almış ve İslam Uygarlığı
doğmuştur. İslam Uygarlığı üzerinden de insanlığın şu an sahip olduğu son
uygarlık olan Avrupa ya da Batı Uygarlığı yükselmiştir. Yaşadığımız zamanın
uygarlığı olduğu için buna “Çağdaş Uygarlık” da denir. Atatürk “muasır medeniyetin
üzerine çıkmak” derken, işte bu uygarlığı aşıp yeni bir uygarlık kurmayı hedef
göstermiştir. Çünkü sömürü ve tüketime dayalı vahşi kapitalizm üzerine kurulu
Avrupa uygarlığının insanlığa da doğaya da aykırı olduğunu görmüştür.

* * *

Aslında Şerif Mardin’in
tezlerinin yanlışlığını anlatmak için bu kadar uzun yazıya gerek yok, başka bir
Mardinlinin, Aziz Sancar’ın yaşam öyküsüne bakmak yeterlidir.

Aziz Sancar, Şerif Mardin gibi
aristokrat ya da burjuva bir ailenin çocuğu değil, Mardin’in Savur ilçesinden yoksul
bir köylünün 11 çocuğundan biri. Okuma yazması bile olmayan bu yoksul köylü
yurttaş, eşinin de teşvikiyle Cumhuriyet’in sağladığı parasız eğitim
olanaklarından yararlanarak çocuklarını okutuyor; aralarından biri general
biri
profesörlüğe kadar yükseliyor ve Nobel Bilim Ödülü kazanıyor.

İşte, ” halktan uzak, halkı ezen,
millete tepeden bakan, ceberrut” dedikleri Kemalist devlet, böyle bir
devletti. Eğitim parasızdı. İlkokulu bitiren bir köylü çocuğu Devlet Parasız
Yatılı Sınavını kazanarak ortaöğretimini yapabildiği gibi öğretmen okulları, askeri
ortaokullar, kızlar için ebe- hemşire okulları gibi birçok okulda parasız
okuyabiliyordu. Fırsat eşitliği de vardı. Örneğin, köy öğretmeni olmak üzere
öğretmen okulunda okuyan bir öğrenci, başarılı ise yüksek öğretmen okuluna
gidebiliyor ve lise öğretmeni, hatta profesör; astsubay olmak üzere ortaokula
başlamış bir çocuk başarılı ise askeri liseye, orada da başarılı olursa askeri
tıbbiyeye geçebiliyor ve böylece doktor, profesör, general, hatta genelkurmay
başkanı olabiliyordu. Aziz Sancar ödül aldıktan sonra yaptığı birçok konuşmada
bunları dile getirdi ve “başarısını Cumhuriyet’e borçlu olduğunun” altını
çizdi; ödül beraatı ve madalyasını da Atatürk’ün manevi şahsiyetine sunulmak
üzere Anıtkabir Müzesi’ne teslim etti.

Emperyalist ülkelerin gazetecileri, Orhan
Pamuk gibi Aziz Sancar’dan da Türkleri aşağılayan, Türkiye’nin bölünmesine
yarayabilecek bir haber çıkartabilmek için etnik kökeni ile ilgili sorular
sordular. Oysa aynı yıl Nobel kazanmış 15’e yakın diğer kişiye, böyle bir soru
sormak akıllarına gelmedi. Sayın Sancar, tekrar tekrar ısrarla sorulan tuzak
sorulara kesin ve net bir yanıt vererek tümünü susturdu: “Türküm o kadar…” Ne
yazık ki bizim ajan gazeteciler de aynı soruyu, aynı şekilde sordular ve onlara
da aynı şekilde yanıt vererek, bizimkilerin heveslerini de kuşaklarında
bıraktı.

Aziz Sancar ya da Sancar ailesi bir istisna
değil; bu konuda daha yüz binlerce örnek var. Örneğin, benim de benzer bir
yaşam öyküm var. AKP’nin Milli Eğitim eski bakanlarından Hüseyin Çelik de
böyle.  Üniversitemizin temsilcisi olarak
katıldığım 2007’deki Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Kurul toplantısında, divan
başkanı olan kendisi ile bu konuda tartışmıştık. Bir diğer örnek Kılıçdaroğlu.
O da aynı olanaklardan yararlanarak okuyup CHP Genel Başkanlığına kadar yükselmiştir.

Karşıdevrim sürecine girilince iktidarlar,
devletin eğitim bütçesini yavaş yavaş kısmaya başladılar. Parasız yatılı okullar
teker teker kapatıldı. Boşluğu imam hatip okulları ile tarikat/ cemaat
yurtları, pansiyonları doldurdu. Üstelik bunların giderlerini de fazlasıyla devlet
karşılıyor. Şöyle ki bunlara yapılan bağış vergiden düşülüyor. Bir milyon bağış
yapana örneğin, 10 milyonluk makbuz kesiliyor; alan memnun, veren memnun;
kaybeden devlet/ millet ve çocuklar oluyor. Sonuçta yoksul çocukları bunların
eline kaldı. 15 Temmuz darbe girişimine katılanlar böyle yetiştiler. Şimdi FETÖ
gitti, yerini Ensar, Menzilciler, Süleymancılar vd. aldı. Yarın bunlar ETÖ
olarak, METÖ olarak, SÜTÖ vs. olarak karşımıza çıkacaklar.

























































































































Şerif Mardin’in ölmesi
sağcı, Siyasal İslamcı, tarikat/ cemaatçi, işbirlikçi Tanzimat Batıcıları ve
diğer Cumhuriyet düşmanlarına yeni bir saldırı fırsatı verdi. Eli kalem
tutanlar bol bol övgüler yazdı. AKP, cenazeye üst düzeyde katıldı, Tayyip
Erdoğan başsağlığı mesajı yayımladı. Ancak Cumhuriyeti ve CHP’yi kuranlara
düşman iç ve dış odaklara, kitapları, yazıları ve konuşmalarıyla en çok saldırı
malzemesi sağlayan Şerif Mardin hakkında, en övgü dolu konuşmayı CHP Genel
Başkanı Kılıçdaroğlu yaptı. Partisinin düzenlediği Eğitim Kurultayı’nda konuşan
Kılıçdaroğlu, Atatürk ve Kemalist Eğitim Sistemi’nden söz etmeksizin, herhalde Saidi
Nursi çalışmasını göz önünde bulundurarak, “Mardin’in insanlarımızın anlam
dünyalarının derinliklerine eriştiğini” öne sürdü. Oysa kendisi de Aziz Sancar gibi
Cumhuriyet sayesinde okuyabilmiş ve buralara kadar yükselmiş, yoksul bir
Anadolu çocuğuydu. Yazık…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet