Dış Politika ve Savunma Araştırmaları Grubu*



Avrupa-Atlantik toplumundan kasıt; genellikle ABD ile Avrupa Birliği
arasındaki bağların tümüdür. AB üyesi devletlerin büyük çoğunluğu aynı zamanda
NATO üyesi olduklarından bu ittifak güvenlik alanındaki kurumsal ortaklığı
temsil etmektedir. Fakat bunun yanında ve ötesinde tarihsel ve kültürel bağlar,
tarihsel algılar ve ortak değerler çok köklü bir dayanışmanın temelini
oluşturur. ABD, 20. yüzyılda iki kere Avrupa’da patlak veren savaşlarda
tecavüze uğrayanların yardımına koşmuş ve barışın sağlanmasında başlıca rolü
oynamış, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyet Rusya’nın oluşturduğu tehdide
karşı gerekli caydırıcı gücü sağlamış, savaşın neden olduğu ekonomik çöküntünün
aşılması için cömert ekonomik destekte bulunmuştur. Avrupa devletleri ile ABD
arasında bazı konularda zaman zaman görüş ayrılıkları ortaya çıksa bile
dayanışma güdüsü hiçbir zaman kaybolmamaktadır. Amerika Avrupa’da her zaman çok
popülerdir. O kadar ki, bugün Avrupa’da Başkan Obama’ya sempati ABD’den daha yüksek
seviyededir.



Küresel boyutta Çin’in çok büyük bir ekonomik güç olarak ortaya çıkmasına
rağmen halen dünya toplam gayrisafi iç hasılasında en büyük pay % 25.8 ile
AB’nin olmaya devam etmektedir. ABD’nin payı ise % 22.9’dur.  Her ikisinin
toplam payı neredeyse % 50 civarındadır. Çin için bu oran ise daha % 9.1,
Japonya için ise %8.72’dir. 2011 yılında ABD’nin ve AB’nin birbirlerindeki
doğrudan sermaye yatırımları 3.7 trilyon dolar seviyesindeydi. (ABD’nin AB’deki
yatırımları 2.1 trilyon dolar, AB’nin ABD’deki yatırımları ise 1.6 trilyon
dolar.)



ABD ile AB birbirlerinin en önemli ekonomik ortakları sayılır. Aralarındaki
günlük ticaret ortalama 3.6 milyar dolar seviyesindedir. 2012 yılında ABD’nin
AB’ye mal ve hizmet ihracatı 265.1 milyar dolar, AB’den ithalatı ise 380.8
milyar dolardı. ABD ile AB arasındaki ekonomik ilişkiler 13 milyon insan için
istihdam yaratmaktadır.



Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel ve İngiltere Başbakanı David Cameron,
Atlantik Okyanusu’nun iki kıyısı arasında ticaret ve yatırıma mevcut engelleri
kaldıracak tek bir Transatlantik Pazar kurulmasını önermiş bulunuyorlar.
Aslında bu teklif daha önce geniş ölçüde çözümlenmiş gümrük vergileri
konusundan çok ticarete ve yatırımlara diğer engelleri kaldırmayı
hedeflemektedir.



Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği içinde bulunan ve Birlik’le üyelik
müzakereleri yürüten bir ülke olarak öngörülen pazara ticari açıdan entegre
olması belki mümkündür. Ne var ki mesele sadece ekonomik bakımdan bu pazara
dâhil olmaktan ibaret sayılamaz. Türkiye ancak AB’nin tam üyeliğini elde ederek
Avrupa Atlantik camiasına gerçekten entegre olmuş sayılacaktır.



Bugün Türkiye’nin AB üyeliğine ihtiyacı olup olmadığı bir hayli
tartışılmaktadır. Kuşkusuz birçok bakımdan Türkiye gibi bir ülke AB üyesi
olmasa bile gelişmeye devam edecek ve jeopolitik önemini koruyacaktır. Bugün
bile AB, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olmaya devam etmektedir. Son 10
yılda Körfez ülkelerinden Türkiye’ye gelen sermaye miktarı 6.5 (altı buçuk)
milyar dolar iken Avrupa’dan gelen sermaye 67.5 (altmış yedi buçuk) milyar
dolara ulaşmıştır. Bu toplam içinde Fransa’nın payı 6 milyar dolar,
Hollanda’nın 15 milyar dolar, kriz içindeki Yunanistan’ın ise 6.6 milyar
dolardır.



Türkiye’nin son yıllarda gerçekleştirdiği ekonomik gelişme oldukça yüksek
oranda olmuştur. Türkiye bugün ekonomik güç açısından dünyanın 17. ülkesi
mertebesine ulaşmıştır. Ne var ki milli gelir yanında Sağlık ve Eğitim
göstergelerini, yolsuzluk, işsizlik, bölgesel eşitsizlik, gelir dağılımı, uzun
ve sağlıklı yaşam, siyasi özgürlük ve insan haklarını kapsayan “insani gelişme”
endeksinde Türkiye halen 92. sırada bulunuyor. Dünya ekonomisinde büyüklük
bakımından 17. sırayı işgal etmesine rağmen fert başına düşen GSYH açısından
63., kadın erkek eşitliğinde 77., basın özgürlüğü endeksinde 154. sırada
sayılıyor. Bu tabloya neredeyse 30 yıldan beri devam eden, 10 binlerce insanın
ölmesine neden olan ve çok ağır bir ekonomik yük getiren PKK terörü ile
mücadeleyi de eklemek yerinde olur.



Son zamanlarda yargının işleyiş şeklinin yarattığı sorgulama da büyük önem
taşımaktadır. Bazı yargılamaların adil sayılamayacağı konusundaki geniş algı
ister istemez Türk demokrasisine güveni zedeleyecek bir unsurdur. Kürt
sorununun çözümünde de demokratik gelişmenin seviyesi ana rollerden birini oynayacaktır.
Türkiye’nin AB üyeliğini ve Avrupa-Atlantik toplumuna daha fazla entegre
olmasını bütün faktörler ışığında değerlendirmek gerekir.



Şimdilik geniş ölçüde askıya alınmış olan AB üyelik sürecinin her şeye rağmen
demokratikleşme alanında büyük bir ivme oluşturduğu kabul edilmelidir. Bugüne
kadar bu süreç içinde üç seri anayasa değişikliği yapılmış, 500 yasayı
ilgilendiren dokuz reform paketi kabul edilmiştir. Bunlara son zamanlarda kabul
edilen dört yargı paketini de eklemek gerekir. Yapılan değişiklikler arasında
Anayasa’nın 90. maddesi özellikle zikredilmelidir. Bu maddeye göre “…temel hak
ve özgürlüklere ilişkin antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler
içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşmalar
hükümleri esas alınır.” Bu hüküm demokratikleşme sürecinde başlıca bir unsur
olabilecek nitelikteydi. Ne yazık ki uygulamada çok nadiren tatbik edilmiştir.



Son zamanlarda bölgemizde ortaya çıkan gelişmelerle birlikte Türkiye’nin
jeopolitiğinde meydana gelen değişikliğin de AB’ye üye olma gereğini
güçlendirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Arap baharının bölgemizde
tetiklediği istikrarsızlık muhtemelen yaygınlaşacak ve derinleşecektir.
Suriye’deki iç savaşın ülkenin parçalanması veya hiç değilse radikalleşmesi ile
sonuçlanması beklenebilir. Irak’ın toprak bütünlüğünü muhafaza ederek
sürdürülebilir bir istikrara kavuşması güç görünmektedir. Ürdün’de de tehlike
işaretleri görülmeye başlanmıştır. İran istikrarsızlığı tahrik eden bir ülke
olmanın yanında uzun vadede rejim sorunlarından tamamen masun değildir. Birkaç
yıl sonra Türkiye’nin kendisini doğuda ve güneyde hemen hepsi Müslüman
Kardeşler veya radikal partilerle yönetilen ülkelerle çevrili bulması olasılığı
yüksektir. AB üyeliği bu durumda tehlikeli cereyanlara karşı önemli bir
paratoner teşkil edecektir.



Demokrasinin sağlamlaştırılması ve bugünkü çelişkilerinden kurtarılması,
Türkiye’nin bölgesinde cereyan eden tehlikeli akımlara karşı kendisini koruması
ve Avrupa-Atlantik toplumuna iyice demir atması açısından AB üyeliğinin önemi
aşikârdır. Ne var ki Avrupa Birliği üyeliği önünde bugün mevcut engeller
küçümsenemez. Bu engellerin önemli bir kısmı, son zamanlardaki kısmi yumuşama
emareleri bir tarafa bırakılırsa, AB ülkelerinden ve özellikle Fransa ve
bilhassa Federal Almanya’dan kaynaklanmaktadır. Fakat Türkiye’nin kendisinin de
üyelik sürecini canlandırmak ve süratlendirmek için yoğun ve etkili bir çaba
harcadığı söylenemez. Hatta zaman zaman başka alternatifler üzerinde duran
söylemler de duyulmuştur. Oysa AB’nin alternatifi olamaz, çünkü AB ölçüsünde
bir değerler birliği ve entegrasyon modeli mevcut değildir. Görünebilir bir
istikbalde de olmayacaktır. AB’nin son yıllarda bazı üyelerinin mali
politikalarında büyük hatalar yapmalarından kaynaklanan ciddi bir krizle
karşılaştığı doğrudur. Ancak bu krizin yönetiminde AB dayanışmasının etkili
olduğu da görülmektedir.



Türkiye’nin AB üyelik süreci yolundaki bütün sorunlar bertaraf edilse bile
Kıbrıs meselesi aşılamaz bir engel olarak karşısına çıkacaktır, çünkü AB içinde
gerek Yunanistan gerek Güney Kıbrıs yeni üyelikleri veto etmek yetkisine
sahiptir. Bununla beraber son zamanlarda yaşanan ekonomik krizin ve son
başkanlık seçimi sonucunun da etkisi ile çözüme daha yatkın bir davranışın bazı
emareleri Güney Kıbrıs’ta ortaya çıkmıştır. Çözüm yolunda ilerlenecek ise
Türkiye ve KKTC’nin de geçerli ve gerçekçi bir müzakere pozisyonu saptamaları
gerekecektir. AB üyeliğinin Kıbrıs meselesinin KKTC’nin ve Türkiye’nin temel
çıkarlarını koruyan bir çözüm ile bağdaşmasının imkânsız olduğu görüşüne
takılıp kalmak isabetli olmaz.



Türkiye bugün istikbalinin şekillenmesinde büyük rol oynayacak politik kararlar
almak mecburiyetindedir. İstikrarlı, sağlam ve gelişmiş bir demokrasiyi teminat
altına almak, ekonomisini ve halkın refah düzeyini yükseltmek, Orta Doğu
girdabından korunmak istiyorsa, AB ve Atlantik camiası ile ilişkilerini
geliştirmeye ve pekiştirmeye öncelik vermelidir. Türkiye milli menfaatlerinin
gerektirdiği Orta Doğu,  Afrika, Güney Amerika ve Asya gibi coğrafi bölgelere
de açılmak durumundadır. Ancak bu açılımlar hiçbir şekilde Batı ile mevcut ve
potansiyel ilişkilerini alternatifi olmamalıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet