• TÜRKİYE VE DÜNYA DOSYASI /// Muhittin Ataman : Küresel Düzlemde Türkiye’nin Yeni Pozisyonu
  • Yayın Tarihi : 15 Eylül 2017 Cuma
  • Kategori : TÜRKİYE & DÜNYA


Muhittin Ataman : Küresel Düzlemde Türkiye’nin Yeni Pozisyonu

mataman@setav.org

Küresel sistemin içinde bulunduğu geçiş döneminde hemen her küresel ve bölgesel aktör dış politikasını yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Bunun bir gereği olarak da hemen bütün ülkeler dost ve düşmanlarını yeniden tanımlama sürecinde bulunuyorlar. İdeolojik çatışmaların bittiği bir dönemde kimliklerin merkezde olduğu kültürcü ve özcü siyasi söylemler etkili oluyor. Ötekileştirici ve korumacı politikalar uluslararası siyasal ve ekonomik istikrarı sarsmaya başladı. Özellikle Batı’da yükselen aşırı milliyetçi ve yabancı düşmanı siyasi aktörler hem Batı içi hem de Batı dışı dengeleri derinden etkileyecektir.

Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünya sisteminin yıkılmasından sonra bir süre tek başına hegemonya oluşturmak isteyen ABD, küresel güç dengeleri ve Amerikan iç siyasetinin değişmesi dolayısıyla diğer küresel ve bölgesel devletlerle güç ve sorumluluk paylaşımı yapmaya çalışıyor. Trump yönetiminin iktidarı döneminde siyasal, ekonomik ve kültürel korumacılık politikasıyla zikzaklı bir seyir izleyen Amerikan dış politikası endişelere neden olmaktadır. Benzer şekilde toplumsal, ekonomik ve siyasi krizlerin etkilediği Avrupalı ülkeler ve Avrupa Birliği (AB) gerileme sürecine girmiş bulunmaktadır. Brexit ile birlikte geleceği daha da tartışmalı bir hal alan AB’nin nereye doğru ve nasıl evrileceği ciddi bir şekilde sorgulanmaktadır. Avrupalı devletlerin uluslararası siyasetteki ağırlıkları görece giderek azalmakta, bu da onların ekonomik ve toplumsal refahlarını olumsuz etkilemektedir.

Bu küresel karmaşa ve kaos çağında dünyanın en nüfuz edilebilir coğrafyasında bulunan Türkiye de önemli bir dönemeçte bulunmakta ve dış politikasını yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. Küresel ve bölgesel gelişmelerden ciddi bir şekilde etkilenen Türkiye, ulusal güvenliğini güvence altına almak ve ekonomik kalkınmasını istikrara kavuşturmak için hem iç siyaset hem de dış politikada kapsamlı bir değişim ve dönüşüm programı başlattı. Bu bağlamda atılan ilk adım da 16 Nisan günü gerçekleştirilen referandum ile Cumhuriyet tarihinin en önemli siyasi hamlelerinden biri olarak hükümet sistemini “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” olarak değiştirmek oldu.

Türkiye İçin Yepyeni Bir Dönem

16 Nisan referandumundan sonra Türkiye yeni bir döneme girmiştir. Batılı ülkelerin ısrarlı baskılarına direnerek hükümet sistemini değiştiren Türkiye iç ve dış siyasetini de yeniden yapılandıracak bir süreci başlatmış oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tabiriyle bugünden itibaren Türkiye’nin önünde “yepyeni bir dönem var.” Türkiye’nin yakın tarihindeki pek çok siyasi ve ekonomik krizinin başlatıcısı olan ve dış güçlere ülke siyasetini etkileme imkanı veren parlamenter sistem terk edildi. Yeni dönemde Cumhurbaşkanlığı sistemi ile birlikte siyasi istikrar daha iyi korunurken dış güçlerin müdahaleleri de azaltılmış olacak. Ayrıca ülkenin yeni bölgesel ve küresel şartlara uygun bir şekilde siyasi ve ekonomik dönüşümünde güçlü bir dinamizm elde edilecek. Bu geçiş sürecini tamamlamak için devlet kurumlarının da yeni sisteme göre yeniden yapılandırılması gerekecektir. Benzer şekilde bu yeni dönemde Türkiye’nin dış politikasının genel eğilimi de yeniden belirlenecektir.

Türkiye bir süredir Ankara merkezli bir dış politika izlemeye çalışmaktadır. Batı ile ilişkilerine halel getirmeden Doğu’ya açılmaya çabalamakta, Batılı kimliğinden çıkmadan Müslüman kimliğini de merkeze alan bir devlet olarak çok yönlü ve dengeci bir dış politika eğilimi tercih etmektedir. Türkiye yeni dönemde hem realist hem de ahlaki unsurlar barındıran bir siyasal söylemle ulusal menfaatlerini temin etmenin en önemli yolu olarak uluslararası sistemin daha adil ve daha paylaşımcı olması yönünde çaba göstermektedir. Türkiye’nin yeni dönemde izleyeceği dış politikayı birkaç temel ilke üzerinden açıklamak mümkündür.

Dış Politikada Üç Öncelik

Öncelikle Türkiye ulusal güvenlik tehditlerine karşı mücadeleyi birinci öncelik olarak benimseyerek realist bir dış politika izlemektedir. Son yıllarda Türkiye’nin bütünlüğüne yönelik hareket eden PKK, PYD, FETÖ, DEAŞ gibi devlet dışı aktörler ve terör örgütlerinin oluşturduğu tehdide karşılık vermektedir. Farklı cephelerden tehdit algılayan Türkiye inisiyatif alarak ve özellikle bölgesinde meydana gelen gelişmelere doğrudan veya dolaylı şekilde müdahil olarak aleyhine gelişmelere engel olmaya çabalamaktadır. 2016 yılının ikinci yarısında başlatılan Fırat Kalkanı Harekatı da bu yönde verilmiş mücadelenin bir göstergesidir. Türkiye bu hayati tehditlerle mücadele ederken her türlü uluslararası aktörle çatışmayı da göze almaktadır.

İkinci olarak Türkiye etkili bir dış politika izlemesine ve kendisine yönelik tehditlere karşı direncinin yükselmesine doğrudan katkı sunan ekonomik kalkınma ve büyümeye öncelik vermektedir. Türkiye ekonomik kalkınma ve büyüme sürecini ihracata dayalı bir dış ticaret stratejisiyle devam ettirmek istiyor. Ekonomik alanda Batı bağımlılığından kurtulmak, ekonomik ürünleri ve ekonomik ortakları çeşitlendirmek temel amaçlardan biridir. Özellikle savunma ve makine sanayileri gibi yüksek teknoloji ürünlerindeki Batı bağımlılığından kurtulma mücadelesi veren Türkiye, bir taraftan savunma sanayii başta olmak üzere pek çok yüksek teknoloji sektöründe kendi kendine yeterlilik politikası izlemekte diğer taraftan da yüksek teknoloji tedariki konusundaki ortaklarını çeşitlendirmektedir.

İkinci aşamada Türkiye ürettiği ürünleri dünya pazarlarına ihraç ederek küresel bir ekonomik aktör olma mücadelesi vermektedir. Üçüncü olarak insani diplomasi ve insani yardımları artırarak değer yüklü bir dış politika eğilimi benimsemektedir. AK Parti hükümetleri Türkiye iç siyasetindeki iktidarlarının aksine küresel siyasette ciddi bir muhalefet yapmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başlattığı “Dünya beşten büyüktür” söylemi küresel ölçekteki adaletsizliğe dikkat çekmektedir. Türkiye en az gelişmiş ülkeler başta olmak üzere Güney Yarımküre, Afrika kıtası ve Müslüman dünyanın BM ve G20 gibi küresel platformlardaki sesi olarak ön plana çıkmaktadır. Gayrisafi Milli Hasıla’ya oranla dünyanın en fazla dış yardım yapan ülkesi konumuna yükselen Türkiye’nin insani diplomasi ve insani yardımlar konusundaki adımları devam edecektir.

Gerçekçi Bir Dış Politika Anlayışı

Son olarak Batı’da yükselen aşırı milliyetçi ve ırkçı dalganın bir sonucu olarak Türkiye’nin geleneksel Batı ilişkilerinin yeniden tanımlanması söz konusudur. Batı’da en geniş halkadan en dar halkaya doğru yükselen yabancı, İslam, Türk ve Erdoğan düşmanlıkları Türkiye’nin Batı ile geleneksel müttefiklik ilişkilerini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Bunun bir sonucu olarak son birkaç yıldır Batılı ülkeler tarafından siyaseten ötekileştirilen ve daha çok AB’nin yaşadığı krizlerden dolayı AB tam üyelik hedefi ortadan kalkan Türkiye’nin alternatif ilişkiler geliştirmesi kaçınılmazdır.

Bu bağlamda Asyalı ülkelerle ilişkilere öncelik verilmeye başlanmıştır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyaretleriyle de zaten Türkiye’nin Rusya, Hindistan ve Çin ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinin geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önümüzdeki günlerde peş peşe yapacağı ziyaretler yeni dönemde Türk dış politika eğilimi hakkında önemli ipuçları barındırmaktadır. İlki 30 Nisan’da gerçekleşecek olan ziyaretler serisi Hindistan ile başlayacak ardından da Rusya, Çin, ABD ve AB ile devam edecektir. Dünyanın en önemli ve etkili siyasi ve ekonomik aktörleriyle yapılacak görüşmeler Türkiye’nin önemli bir bölgesel ve küresel aktör olduğunu ortaya çıkarmaktadır. Türkiye bu yeni dönemde Ankara merkezli, inisiyatif alan, bağımlılıktan kurtulmuş, insani boyutu ihmal etmeyen ancak ulusal menfaatleri de dikkate alan gerçekçi bir dış politika anlayışı geliştirmek amacındadır.

Netice itibarıyla Türkiye’nin küresel güçler tarafından görmezden gelinmesi mümkün değildir. Son referandum sürecinin küresel güçler tarafından yakından izlenmesi bile Türkiye’nin artan etkisini ve önemini göstermeye yeterlidir. Bu durumda küresel aktörler bir taraftan Türkiye’nin önünü kesmeye çalışırken diğer taraftan Türkiye’yi kaybetmeme çabası içinde olacaklardır. Türkiye’yi yöneten siyasi iradenin, kartların yeniden karıldığı önümüzdeki süreçte ülke adına azami derecede menfaat sağlamaya çalışırken yüksek maliyetlerden de kaçınması gerekecektir. Bu da izlenecek dış politikanın kolay olmayacağını göstermektedir.