İşte destan
olan öyküler..


Kurtuluş Savaşı Kağnıları


Kurtuluş savaşında mücadele veren kahramanlarımıza eşlik eden kağnılar Türk
edebiyatına, şiirlere, hikayelere konu olmuştur. Bu destansı hikayelerin en
bilinenlerinden biri de şüphesiz Elif kahramanın hikayesidir. Bir diğeri de az
bilinen ve Ankara’da geçen bir kağnı hikayesidir.


İşte göz yaşartan o iki güzel hikaye:


Kurtuluş Kağnıları


Kurtuluş savaşı sürüyordu ve kış başlamıştı. Kar da yolları kapatmıştı. Ama
düşman ordusu donanımlı olduğu için kıştan etkilenmiyordu. Savaş ordumuz için
zorlaşmıştı. Türk ordusu ülkesi için zor koşullar altında savaşıyordu. Bir
yandan da yaşlılar ve kadınlar mermilerin kapalı yollardan nasıl geçirileceğini
tartışıyorlardı. Aralarından bir kadın mermilerin kağnı ile taşınmasının uygun
olacağını söyledi. Bu elif ablaydı. Elif haklı bulununca cephaneler kağnılara
yüklendi. Yola çıktılar. Kar şiddetini arttırmıştı ama duracak zaman değildi.
Mermilerin yetiştirilmesi gerekiyordu.


Bu sırada cephanesi bitmek üzere olan askerler cephaneyi görünce sevindi.
Komutan hemen kağnıların yanına gitti. Köylülere teşekkür etti. Komutan bu
arada kağnının içinde bir bebek gördü. O sırada kar yağmaya devam ediyordu.
Komutan, Elif’e:


-“Bacım bebeğin üstünü ört.” dedi.


-“Bebeye bir şey olmaz komutan, ama mermiler ıslanmasın, bunlar milletin
malı.” cevabını veren Elif ise mücadeleyi nasıl kazandığımızın adeta bir
kanıtıdır.


Bir diğer hikaye de Mustafa Kemal Atatürk’ün
önderliğini göstermektedir.


İbrahim Göktürk’ün 10 Kasım 1964 tarihinde Zihni Kavukçu adlı gazinin
ağzından “Ulus” gazetesine aktarılanlar, pek bilinmeyen bir Ankara gecesine
dairdir.  Taner Erginel’in bana arşivinden ulaştırdığı sinerji
kıvılcımlarıyla yüklü o anıyı sunuyorum:


“Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara’nın Saman pazarı semtindeki
bir askeri hastanede sağlık memuru idim. ‘Hastane’ dediysem öyle ahım şahım bir
bina ve kurum aklınıza gelmesin… Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının
arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu ve bozuk bir evdi. Odalar,
koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu… O günlerde muhtelif
savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu…
Hastanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen
binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı… Nizamiye
kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi.


Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi. Tek
doktorumuz ise bir operatör bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi
hastanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı, yakışıklı, babacan bir deniz subayı.
Kasımpaşa’dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı
bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler, hem de
isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları
çıkarır, masanın üstüne dizerdi.


Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve
gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi. Bu esnada ben de bayılan
yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit
hemşire filan hak getirecek… Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların
inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu… Yokluk ve yoksulluk diz-boyu,
battaniye, karyola v.s. bulmak veya almak olanaklı değil… Üst makamdan bazen
çaresiz istersek resmen  ‘Var olanla yetinin’ diye yanıtlanırdı…


Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz… Hastane,
iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu… Tek
operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde… Ortalık
dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli alnına yapışmış.
Beyaz gömleği kan ve leke içinde… Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü,
ha bire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı
masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor… Tam bu sırada odaya bir kaç
gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim. Ve sertçe bir ses: ‘Kolay gelsin
doktor bey!’ dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık:


Gelen Gazi Mustafa Kemal’di… Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir
kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve ‘Doktor, hele bir hastaneyi
gezelim’  dedi.


Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezdik. Yaralıları üst üste
balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal’in gözleri birden
şimşeklendi ve ’Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?’ diye
sordu. Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını
ve gereksinime yetmediğini söyledi. Gazi bir an düşündükten sonra ‘hemen beş
yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. İki saat içinde bunların hepsi kurulmuş
olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!’ dedi.


Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla hastaneden uzaklaşıp
gitti.


Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı. Baştabiple
bakıştık. O zamanın Ankara’sında ve savaşın en civcivli günlerinde bir gece iki
saate değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunuyordu… Doktor
‘bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba’ dedi. Gülüşerek odamıza uykuya
çekildik.


Az sonra kapının vurulmasıyla derin ve yorgun uykumdan uyandım… Kapıdaki
er ‘Gazi’nin yatakları geldi, hemen kurulacak!’ dedi.


Kulak verdim, etraftan gıcır gıcır bir sel halinde sesler, uğultular, sert
emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım. Sayısız
kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye
doğru akıyordu. Tan yeri neredeyse ağaracak gibi. Henüz aradan iki saat geçmiş
bulunuyor… Gazi’nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara’nın
evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmiş. İşte gelen onlardı…
İçlerinde öyleleri vardı ki, daha hiç kimse yatmamış, alta serilmemiş, kar gibi…
Genç kızların rüyası olan gelinlik çeyizleri idi bunların çoğu. Nice sırmalı,
nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı
bile…


Hayretler içinde kaldık…  Önceki sözlerimizden utandık… Ve sıcak
sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi. Bütün ömrüm boyunca
inandım ve gördüm ki, her zaman ve her çeşit koşullar altında Atatürk’ün
kağnıları onun buyruğunu zamanında yerine ulaştırırdı…”


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet