TARİH
BOYUNCA TÜRK DİLİ


Ağah Sırrı Levend (*)


Türk dilinin zengin bir kelime hazinesi, kuvvetli bir yapısı,
sade, ama köklü bir grameri vardır. Türk dilinin bu özellikleri, hele
gramerindeki bu sadeliği ve sağlamlığı, bilim dünyasında çoktan tanınmıştır.


Bugün elimizde Türk dili andaçlarından pek az belge bulunuyor. Ama
bunlar bile, dildeki kelime zenginliğinin, deyiş kıvraklığının, anlam
açıklığının ve yapıdaki sağlamlığı belirtmeğe yeter.


Türk ulusu tarihten önceki çağlardan bugüne gelinceye değin,
yüzyıllar boyunca türlü uygarlıklar geçirdiği, din ve kültür değiştirdiği,
yabancı dillerin ağır basksına uğradığı halde ana dilinin korumuş, özlüğünün
yitirmemiştir.


Gelenek ve göreneklerine bağlı olan Türkler, yıyıldıkları yerlerde
dillerini korumağa çalışmışlar ve bu yolda titizlik göstermişlerdir.


Müslümanlığın yayılmağa başladığı çağlarda, Irak’a ve Arabistan’ın
türlü bölgelerine göç eden Türkler, yerleştikleri yerlerde, arapları ve Arap
dilinin küçümsemişlerdir.


DİLE SAYGI:


Corci Zeydan, Medeniyet-i İslamiye Tarihi adlı eserinin III.
cildinde Türklerden ve Türklerin kuvvetinden bahsederken şöyle söylüyor:


“O sıralarda şii veya sünni olsun herhangi devlet teessüs etmiş
ise Türkleri hizmet-i askeriyesin’de istihdam etmiş idi. Türkler Bağdad’a
vesair müdün-i meşhure-i İslamiye’ye fevc fevç getiriliyordu. Bunlar alelekser
buralarda evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak istemezlerdi. Daima Türkçe
konuşurlardı. Bazan Arapça’yı öğrenirler, fakat tekebbür saikasıyla arapça
konuşmak arzu etmezlerdi”


Hatta Türkler kendi dillerinin Araplara öğretmek için sözlükler
bile meydanan getirmişlerdi.


Abbasiler devrinde, anası Türk olan halife Mu’tasım’ın çağrısı
üzerine Bağdad’a gelen Türklerin, kısa bir zamanda erklerinin artırarak
egemenliği sağlamaları, Türk dilinin sürümünün artırmış Türklere yaranmak için
Türkçeyi öğrenmek isteği uyanmıştır.


Kaşgarlı Mahmut’un H. 466=M. 1072’de Bağdad’da tamamladığı sanılan
divanü lügati’t-Türk adlı eseri bu maksatla kaleme alınmıştır. Mahmut, türlü
yönlerden değeri ve önemi büyük olan bu eseriyle, hem Araplar’a Türkçeyi
öğretmek amacının gütmüş, hem de Türk dilinin Arapça kadar zengin olduğunun
göstermek istemiştir. Ama her yerde hal böyle olmadı. Halk yığınlarının egemen
olduğu bölgelerde Türk dilinin gösterdiği bu dayanma, Fars dilinin yaygın
olduğu topraklar üzerinde, salt hanedan saltanatına dayanılarak kurulan
devletlerde Türk dili korunmadı.


GAZNELİLER DEVRİNDE :


Efganistan’da hükümet kuran Gazneliler (962-1183), Gazne’de bir
avuç hanedanla askerden ibaretti. Hükmü altında bulundurduğu halk yabancı
ırktandı; Türk değildi. Bu bölgede Fars dilil knuşuluyor ve Fars edebiyatı
yaygın bir halde bulunuyordu. Sultan Mahmut, dayanmak zorunda bulunduğu halkı
memnun edip kendine bağlamak için, Fars dilinin ve Fars diliyle yazan şairleri
korudu.


Türk saraylarını, Farsça yazan şairlerle Arapça yazan bilginler
kapladı. Türk sultanlarının koruyuculuğu altında, yeni Fars edibiyatı gelişme
yohunun tuttu. Şah-name’siyle yeni Fars edibiyatının kurulmasında en büyük rolü
oynamış olan Ferdevsi, Gazneli Sultan Mahmut’a sunduğu bu eseri hakkında:


Besi rene bürdem derin Sal-i si


Acem zinde kerdem bedin Parsi


“30 yıl o kadar çabaladım, sıkıntı çektim; ama bu Farsça ile Acem
ulusunun dirilttim” diyor ki haklıdır.


Firdevsi bu eserinde, Farça’yı Arapça’nın etkisinden kurtarmağa
çalışmış ve olabildiği kadar arapça kelime kullanmaktan kaçınmıştır. 60.000
beyitlik Şah-name’de arapça kelimelerin sayısı 300 kadardır.


Onlar da en yaygın olanlarıdır. Bu durum, İran şairinin,
arapça’nın erkine karşı gösterdiği ilk bilinçli tepki olarak kaydı değer.


Horasan’ı Samanlılardan alarak bir yandan Hindistan’a değin
ilerleyen, öte yandan da Ceyhun’u geçerek Maveraünnehir’e yayılıp Irak’ı ve
Harezm’i ele geçiren Gazneliler, Türk ülkelerine değin uzandıkları halde, Türk
diline ve edebiyatına gelişme olanağı vermediler. Bu yüzden Firdevsi’nin
gösterdiği bu tepkiyi Türk şairleri gösteremediler. XI. XII. XIII. yüzyıllarda
Arapça ile birlikte Farsçaya da alabildiğine genişleme ve yayılma fırsatı
verdiler.


KARAHANLILAR DEVRİNDE:


Türkistan’da ilk Müslüman Türk devletinin kuran Karahanlılar
zamanında (932-1212), Türk edebiyatı, Arap ve Fars dilleriyle Fars edebiyatının
etkisi altında ilk ürünlerinin vermeğe başladı.


Yusuf Has Hacip’in kutadgu Bilg (H.462 M. 1069-1070), Yüknekli
Edip ahmet’in Atabetü’l-Hakayık (XII. yüzyıl) adlı eserleri, ilk kez Hakaniye
Türkçesinde klasik Türk edebiyatının iki anıtıdır.


HAREZM VE ALTIN ORDU BÖLGELERİNDE:


Mogol yayılmasından sonra, Harezm ve Altın Ordu bölgelerinde,
Oğuz, Kıpçak, Kanglı lehçelerinin, hatta Mogolca’nın karışmasıyla, hakaniye
Türkçesin’den az çok farklı bir edebi dil meydana gelmiştir. Bu bölgede kaleme
alınmış eserler haylı kabarıktır. Bunlar arasında Harezm bölgesinde kaleme
alınmış olan Rabguzi’nin Kısasü’l-Enbiya (H.710-M.1309), Şeyp Şerif’in
Muinü’l-Mürid (H.713-M. 1313), Mehmet b. Mehmet Husrev’in nehcü’l-Feradis (762
M. 1360) adli eserleriyle, altın Ordu bölgelerinde yazılmış bulunan Kutp’un
Husrev ü Şirin (H. 742-M. 1341), Harezmi’nin Mahabbet-name (H.754=M.1353),
Hocendi’nin Letafet-name adlı eserleri önemle kayda değer. Ali’nin bunlardan
çok önce dörtlüklerle kaleme aldığı Yusuf ve Zeliha (H.630 =M.1232) hikayesi,
yazıldığı yer bilinmemekle birlikte,bu lehçe özelliğinin taşımaktadır.


MEMLUKLER DEVRİNDE:


XIX. ve XV. Yüzyıllarda, Memluklar saltanatının hüküm sürdüğü
Mısır’da, ona bağlı bölgelerde, Türk dilinin daha ilk günlerde kazandığı sürüm
devam etmekte ve arap dili Türklerce küçüksenmektedir.


Bu devirde Oğuzca, kıpçakça, Oğuz-Kıpçakca kaleme alınan birçok
eserler, bu arada fıkıh kitapları, tarihe, dile, edebiyata, okculuğa ve
biniciliğe ait türlü çeviriler yer almaktadır.


Bu bölgede kaleme alınmış eserlerden seyfi Serayi’nin Gülistan
Tercemesi (H.793= M. 1391) edebi, dilin güzelliği ve arılığı bakımından en
önemli olanıdır. Mustafa darir’in yusuf ve Zeliha, Siyer (H. 790=M.1388)
Fütuhu’ş-Şam (H. 795=M. 1392) adlı eserleri kayda değer.


Sözlükler arasında da, Ebu Hayyan’ın Kitabü’l-İdrak li
Lisani’l-Etrak (H.713=M.1313) ile Et Tuhfetü’z-Zekiyye fi lugati’t-Türkiyye
El-Kavaninü’l-Külliyye li Zabti’l-Lugati’t-Türkiyye bizde yayınlanmış önemli
sözlüklerdendir”


SELÇUKLULAR DEVRİNDE:


XI. yüzyıl sonlarında Maveraünnehir’e yerleşen Oğuz türklerinin,
XII. yüzyıl başlarında Horasan’da kurdukları büyük Selçuk devleti, Kısa bir
zamanda Türkistan, İran, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Irak bölgelerine
egemen olmuştur. Selçuklular biraz sonra Kirman’da ve Anadolu’da da birer
devlet kurmuşlardır.


İran ve kirman Selçuklularından, Türk dili ve edebiyatıyla ilgili
hiçbir eser kalmamıştır. Ancak XII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da devlet
kuran rum Selçuklarının devrinden elimize bazı eserler geçmiş bulunuyor.


Anadolu Selçukluları kendilerinden önce türlü bölgelerde hüküm
süren Türk devletlerinden daha köklü ve daha sürekli bir uygarlık meydana
getirmişlerdir. Mimarlıkta ortaya koydukları eserlere kişiliklerinin damgasını
vurabilmişler ve sanatta yeni bir devir açmışlardır. Büyük şehirlerde yükselen
saraylar, medreseler, tekkeler, camiler, kitaplıklar, imaretler, hastaneler,
kervansaraylar, Türk mimarisinin birer şaheseridir.


Ne yazık ki bilim kaynağı olan medreseler, burada da yalnız İslam
bilimlerinin sürümünü sağlıyordu. Saraylar Fars edebiyatının gelişmesinin
destekliyor, kitaplıklarda Arap ve Fars dilleriyle kaleme alınmış zengin
yazmalar sıralanmış bulunuyordu.


Anadoluyu kısa bir zaman Türkleştirerek, bu geniş ülkede bir
anayurt kurmayı başaran Selçuklular, Fars kültürünn o derece etkisi altında
kalmışlardır ki, kendilerinin İran hükümdarlarına benzeterek Keykubad,
Keyhusrev, Keykavus gibi adlar takınmayı bir artam saymışlardır. Şeh-nameler,
tarihler, vakayi-nameler, vakfiyeler, hep Farsça kaleme alınmıştır.


Mogol yayılması sonunda Oğuz ve türkmen boylarının Anadolu’ya göç
etmesi, eski gelenek ve göreneklerin güçlenmesine, Türk dilinin de yeni bir
canlılıkla halk arasında yayılmasına yol açmıştır. Böylece, XIII. yüzyılda Türk
dilinin yazı dili olarak Anadolu’da ilenmeğe Türk edebiyatının önemli eserler
vermeğe başladığının görüyoruz. Bu eserler de Fars edebiyatının etkisi altında
kaleme alınmış olmakla birlikte, dil bakımından çok sadedir.


Ahmet Fakih’in Çarh-name’si, Hoca Dehbani’nin manzumeleri, Şeyyat
Hamza’nın gazelleriyle Yusuf ve Zeliha’sı bu devrin en güzel örneklerindendir.


BEYLİKLER ZAMANI:


Selçuklular’ca uç beyi olarak sınırlara yerleştirilmekte olan Oğuz
ve Türkmen boy beyleri, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Moğollar’ın baskısıyla
zayıflayan İmparatorluğun durumundan yararlanarak, kendi adlarına hükümet
sürmeğe başlamışlardır. Kilikya bölgesinde yerleşerek sonradan Konya’yıalan
karamanoğulları; Kütahya, Ladik, Denizlideki Germiyanoğulları; Eğridir,
uluburlu, Yalvaç, Antalya bölgesine yerleşen Hamitoğulları; Muğla, Milas, Çine
yörelerinde hükümet kuran Menteşeoğulları; kastamonu ve Sinop’ta bulunan
Candaroğulları: Germiyanoğulları’nın egemenliği altındaki İnançoğulları;
Çanakkale boğazından geçip Rumeli’ye uzanan Aydınoğulları: en son Osmanoğulları
bunlardandır.


TÜRKÇENİN İLK UTKUSU :


Bunlardan Karamanoğulları kültür tarihimizde mutlu bir çığırı
açmış olmaları bakımından büyük bir onura hak kazanmışlardır.
Karamanoğulları’nın, çevrelerinde gittikçe genişleyip güçlendiğinin gören
Selçuk hükümdarı Rüknettin Kılıç Arslan, 1256 (654)’da Karamanoğulu Kerimettin
Bey’e Ermanak bölgesinin timar olarak vermek zorunda kalmıştı. Kerimettin’in
ölümüm üzerine 1261’de yerine geçen oğlu Mehmet Bey, hem selçuklular’a, hem de
İlhanlılar’a karşı cephe almış, bu sıralarda Memlüklerin Anadolu’ya geçip Mogol
ordularının yenmesinden yararlanarak, 4 Mayıs 1278 (10 zilhicce 676)’de
Türkçeyi şu fermanlı resmi dil olarak ilan etmiştir:


Bundan böyle divanda, dergahta, bargahta, çarşıda ve meydanda Türk
dilinden başka dille konuşulmayacaktır.


Mehmet bey’in, babasının ölümüm üzerine yönetimi eline aldığı
1261’de de böyle bir ferman yayınlamış olması mümkündür.


Bu ferman, Türk dilinin alın yazısının değiştirmiş, o tarihten
sonra devlet dili olarak yerinin almıştır.


Öteki beyliklerin başında bulunanlar da geleneklerine aynı derece
bağlı idiler. Selçuklular gibi saray hayatının gössterişliliğine alışmamışlar,
Fars kültürünün etkisi altında özlüklerinin yitirmemişlerdi. Bundan dolayıdır
ki, kendi bölgelerinde korudukları bilginlerle şairlere Türkçe eserler
yazdırmışlar, Arapça’dan ve Farsça’dan bir çok çeviriler yaptırmışlardır.
Sonradan Osmanoğulları’na kapılanan Şeyhoğlu Mustafa ile Ahmedi’yi yetiştiren
Germiyanoğulları’ndan Süleyman Şah, Şeyhi ile Ahmet Dai’yi koruyan da Yakup
Bey’dir.


BEYLİKLER BÖLGESİNDE TÜRKÇE ESERLER:


Beylikler zamanında Türkçe eserlerin sürüm kazanmağa başladığının
görüyoruz. Germeyanoğulları bölgesinde Kabus-name ile Merzuban-name çevirileri;
Aydınoğulları bölgesinde Kısas-ı enbiya, tezkiretü’l-Evliya, Kelile ve Dimne
çevirileriyle, Hacı Paşa’nın müntehabü’ş-Şifa ve teshilü’ş-Şifa adlı tıbbi
eserleri; İnançoğulları bölgesinde Fatiha, İhlas ve Tebareke tesfirleri:
Menteşeoğulları bölgesinde Baz-name ve İlyasiyye adlı eserler; Candaroğulları
bölgesinde Hulviyyat, Tezkiretü’l-Evliya, Aynü’l-Hayat fi Tefsiri Kelamı
Halıkı’l-Beriyyat, Cevahirü’l-Asdaf, Sure-i Mürlk Tefsiri, Tezkiretü’l-Evliya
adlı eserler Türk dili tarihi bakımından çok önemlidir.


Bu eserlerin dili çok sade, deyişi halkın kolaylıkla
anlayabileceği açıklıkdadır.


OSMANLILAR DEVRİNDE:


Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşu XIV. Yüzyılın başlarına
rastlar. İlk zamanlar komşuları gibi küçük bir beylik olan bu devlet hızla
genişlemiş, komşularına üstün gelerek yüzyıl içinde Anadolu’nun en önemli
bölgelerine yerleşip tutunmuştur. XV. Yızyılın başında Yıldırımla Timur
arasındaki Ankara savaşından sonra kısa bir duraklamak dönemi geçirmiş ve bu
yenilgi, rakip beylerin tekrar ortaya çıkmasına meydan vermişse de,
imparatorluk hemen kendinin toplayıp kuvetlenmiştir.


Gülşehri’nin Mantıku’t-Tayr’ı ile aşık Paşa’nın Garib-name’sinde
görüldüğü gibi ilk zamanlarda yazılan eserlerin dili çok sadedir.


Fatih’in İstanbul’u alışından sonra ise, Türk saraylarının
bulunduğu şehirler birer kültür merkezi haline gelmiştir. Türk padişahlarının
koruyuculuğu altında bu saraylarda ve saraya bağlı bulunan çevrelerde klasik
bir Türk edebiyatı gelişmeğe başlar. Bu edebiyat, XI. ve XII. yüzyıllarda
Karahanlılar devrinde Orta Asya’da başlayarak, XIII. yüzyılda Selçuklular
devrinde Ahmet Fakih, Hoca Dehhai ve Şeyyat Hamza ile Anadolu’da kendinin
gösteren klasik edebiyatın devamıdır. Medrese öğrenimiyle iskolastik hayatın
gelişmesi, bu edebiyata başka bir destek olmuştur.


öte yandan saraylarda şehzadeler de aynı öğrenim ve eğitimim
görmektedirler. Emsile ve Bina’dan başlayarak gereken bilimleri Arapça
metinlerden öğrenen, Fars edebiyatının tanınmış şairlerinin eserlerini dikkatle
okuyup belleyen bu şehzadelerden şair olanlar, bu eserlerin benzerlerinin Türk
diliyle meydana getirmek isteğine kapılıyorlardı. Bir zaman sonra büyük illere birer
vali olarak gönderilen şehzadelerin sarayları da, değerli şairlerle bilginlerin
barınağı idi. Bunlar, yarının hükümdarının yetiştirmek ve onan yaranmak
kaygısıyla ellerinden geleni esirgemiyorlardı.


Şiire ve bilime meraklı olan Fatih’in İstanbul’da kurduğu saray
çevresinde, kendilerin güvenen şairlerle bilginler saf bağlamışlar, İran’dan ve
Orta Asya’dan gelenler de, bu saraya koşmakta gecikmemişlerdir. Padişah
tarafından yabancılara gösterilen bu yakın ilgi, Türk şairlerinin kıskandıracak
dereceyi bulunca yakınmalar başladı. Hatta içlerinde, kendilerinin İran’dan
gelmiş gibi gösterip saraya kapılananlar, o sayede mal, mülk edinenler de
olmuştur. Artık “İram-perestlik” salgın bir moda haline gelmişti. Fatih, Cem ve
Yavuz, Farsça şiir söylemekle övünüyorlardı.


Bu akıma kapılan Türk şairleri, edebi dilin gelişmesinde bir
sanatçı olarak kendilerine düşün payı kavrayamamışlar, ana dillerinin kaba
görmeğe başlamışlardır.


Eserinin Türk diliyle yazmak zorunda kaldığı için özür dileyenler,
tamamlayıncaya dek yarı vücudunun utançtan eridiğinin söyleyenler eksik
olmamıştır. Yeni bir belge ekleyelim:XVI.. yüzyıl şairlerinden Keşfi,
Selim-name adlı eserinde şöyle söylüyor:


“Ve hem Türki dil dürr-i yetim bigi natıraş ü tabiat-hıraşdur. Ol
sebebden makbul-i tab’ı-zurafa-iy alem ve perebdide-i zihn-i fusaha-yi beni
Adem düşmeyip ehl-i irfan fesahatından dur ve her sühandan sohbetinden
menfurdur”.


Şair, gerçi Türk dilinin işlenmemiş bir cevher olduğunun itiraf
ediyor. Ancak bu cevherin, kendi gibi şairlerce kullanıla kullanıla
işlenebileceğinin hiç düşünmeden zarif kişiler yanında “menfur” olduğunun
söylemekten çekinmiyor.


Saray ve medrese çevrelerinde yetişen bilgin şairlerin hemen
hepsinin, sanat eserleri söz konusu olunca, Türk dili hakkında aynı düşüncede
bulunduğunun söyleyebiliriz.


ANA DİL ÖZLEYİŞİ:


Bulunla birlikte, zaman zaman padişahlarla vezirlerin, şairleri
Türkçe yazmağa ittikleri görülür. Kabus-name’yi açık bir dille Türkçeye
çevirmesinin Mercimek ahmet’e emreden II. Murat, bu yolda yalnız değildir.


Çelebi Sultan menlet’in emriyle Kamilü’t-Ta’bir adlı Farsçay eseri
Türkçeye çeviren lutfullah b. Fazlullah, kitabının başında padişahın emrinin şu
satırlarla belirtiyor:


“Ferman-ı cihan-muta sadır olmuş ki, ol Parsi kitab Türk diline
terceme oluna; zira ki Rum havmınun dili Türkçedür; ta her şahs ki mutalca
kıla, muksudunu hasıl eyleye”.


XVI. yüzyıl yazarlarından Koca Nişancı Mustafa, Mevahibü’l-hallak
fi Meratibi’l-Ahlak adlı eserinin önsözünde şöyle söylüyor:


“Türki lisan ile me’nüs olan nefs-i said, Fevayid-i amimesi ile
müstefid olmak üçün…Türki lisana terceme olunup…”


III. Mehmet, Şehnameci Ta’likizade’ye, şeh-name’nin Farsça
olmamasını, “zeban-ı Rum” ile yazılmasının emrediyor.


IV. Mehmet’in tarihcisi Abdi Paşa, Vakayi’name adlı tarihinin
başında, eserinin açık bir dille kaleme almasının padişahın emrettiğinin şu
satırlarla anlatıyor:


“Emr-i cihan-muta’ı vacibü’l-i’zazları mucebince agaz ve
tekellüfat-ı ıstılahtan ihtiraz olunup, vazıh u güşade ibaret ve sahih ü salim
nak ü rivayetle zabt u imla ve bi’z-zat kariha-i sabiha-i pürnurlarından sudur
iden Vakayi’name ismi ile müşemma kılındı”.


ama bu özleyiş, bilim ve sanat eserlerinde değil, bilgi vermek
amacıyla yazılan kitaplarda kendinin gösterir.


ORTA ASYA’DA:


Türk edebiyatının Batı lehçesi Anadolu’da bu koşullar altında
gelişirken, Doğu lehçesi de Orta asya’da yeni ürünler vermeğe başlamıştır.


Karahanlılar zamanında yazı dili olarak, Kutadgu Bilgi ile ilk
eserinin veren hakaniye Türkçesi, türlü bölgelerde yerle ağızlardan giren
kelimelerle karıştıktan ve Çingiz ordularının Orta Asya’da yayılmasıyla
Moğolca’dan da bir çok kelime aldıktan sonra, timurlular devrinde Çağatayca adı
altında yeni bir gelişme yolunu tutmuştur.


XV. yüzyılda sekkaki, Lutfi, mir Haydar gibi şairlerle gelişmeye
başlayan bu edebiyat, Mir Ali Şir Nevai ile olgunluk çağına erişmiştir.


Baykara-Nevai devrinde Herat’ın parlak bir fikir ve sanat merkezi
haline gelmesi, Fatih zamanında İstanbul’un kültür hayatının kıblesi olarak
bilim ve sanat adamlarının kendine çektiği döneme rastlar. Böylece İstanbul ve
Herat, Tür-Müslüman kültürünün iki büyük merkezi olarak karşılıklı yer almış
bulunur.


Bu çağlarda Azerbaycan bölgesinde de, her iki lehçeden farklı
üçüncü bir lehçenin meydanan gelmeğe başladığı görülür. Hasanoğulu ile ilk
eserlerinin veren Azeri lehçesi, gitgide bu iki lehçeden esaslı farklarla
ayrılır.


Türk edebiyatının Orta Asya ile Azerbaycan bölgesinde gelişen
lehçeleri, Anadolu’da gelişen Batı lehçesi gibi, Fars dili ve edebiyatının
etkisi altındadır. Şu ayrımla ki, Doğudaki Türk şehirlerinde, yalnız saray
çevresinde yaşayanlar değil, halk yığınları da, İranlılar’la olan yakın
ilişkiler dolayısıyla Fars dilinin etkisi altında bulunuyorlardı. Farsça da konuşuluyor,
şiir söylemek isteğine kapılan gençler, gazellerinin Farsça yazmayı bir hüner
sayıyorlardı.


TÜRK VİCDANINDAN GELEN TEPKİ :


İlk bilinçli tepkiyi Mir Ali Şir Nevai göstermiştir. Fars dili ve
edebiyatının çok yaygın bulunduğu bir bölgede yetişen ve gençliğinde kendi de
Farsça şiirler yazmış olan Nevai, Muhakemetü’l-Ligateyn adlı eserinde şöyle
söylüyor:


“Türkün beceriksiz ve değersiz gençleri, kolaydır diye, Farsça
şiir söylemeğe özeniyorlar. Gerçekten iyi düşünülürse madem ki Türk dilinde bu
kadar genişlik, bu derece enginlik vardır; gerekir ki, her şekilde ve her türde
şiir söylemek ve sanat göstermek kolay olsun. Gerçekten kolaydır da. Türk
dilinin genişliği bu kadar tanıklarla anlaşıldıktan sonra, yetenekli Türk
gençlerinin kendi dilleri dururken başka dille eserlerinin yazmamaları
gerekirdi. Eğer her iki dille şiir yazabilecekr durumda iseler, kendi
dillerinde daha çok eser vermeliydiler; hiç olmazsa başka dille yazdıkları
kadar kendi dilleriyle de yazmalıydılar. Yoksa Türk şairlerinin hepsinin,
Türkçe şiir söyleyebildikleri halde, Türkçe söylemeyip Farsça söylemelerine
ihtimal verilemez. Doğrusu şudur ki, bunlar Türkçe yazacak olsalar, Sartların
Türkçe yazdıkları şiirler gibi, bunları şiirden anlayan Türklerin yanında
okuyamazlar. Okusular her kelimesinde yüz yanlış bulunur.


Bütün bu sözlerimizden anlaşılıyor ki, türk dili kelime bakımından
engindir; ancak bunu güzelce tertiplemek güçtür. Acemi şairler bu güçlükten
yılarak kolay tarafa kaçıyorlar”.


Nevai, bundan sonra kendinden söz ederek, bu gerçeği nasıl
sezdiğini, bu dalgınlıktan nasıl uyandığının şu yolda anlatıyor:


“Türkçe’nin Farsça’ya bu derece üstünlüğü, bu denli genişliği
meydanda iken, bu gerçek bilinmiyordu. Türk dili bırakılmak üzere idi. Bunun
içindir ki, ben de gençliğimde geleneğe uyarak ilk şiirlerimi Farsça söyledim.
Kendimi anlamağa başlayınca, güçlükleri yenmek isteğiyle Türk dilinin döndüm ve
onun düşünmeğe başladım. O zaman gözlerimin önünde on sekiz bin alemden daha
geniş bir alem belirdi. O alemin süslerle dolu gögü banan dokuz felekten daha
yüksek göründü. İncileri yıldız cevherlerinden daha parlak olan erdemlik
hazinesi banan açıldı. Orada, gülleri gökteki yıldızlardan daha parlak, içine
yabancı ayağı girmemiş, yabancı eli değmemiş bir gül bahçesine rastladım. Fakat
buhazinenin bekçisi olan ejderleri kan dökücü idi. Güllerinin dikeni de
sayısızdı. Düşündüm ki tabiat sahibi kişiler bu ejderlerin zehri korkusundan bu
hazineye girememişlerdir. Ve gönlüme öyle geldi ki, şairlerin seçkinleri, bu
dikenlerin korkusuyla bu bahçeden bir gül bile koparmadan geçip gitmişlerdir.
Ben bu alemi bırakıp gitmedim ve ona bakmağa doyamadım. Bu alemin
genişliklerinde tabiatımın askeri koşuşmağa başladı. Hayalimin kuşu havalandı.
Her şeyin değerinin takdir etmesinin bilen zevkım, bu hazineden sayısız inciler
ve mücevherler topladı. Gönlüm o bahçenin güzel kokularından sonsuz gül ve
yasemin kopardı. Bu kadar varlıklar ve bolluklar bana nasip olunca, tabiatımda
güller açmağa ve aleme yayılmağa başladı.


XVI. yüzyılda, klasik Türk edebiyatının Anodolu’da sürümde
bulunduğu sıralarda da Tatavla’lı Mahremi ile Edirne’li nazmi çok sade bir
dille manzumeler yazmayı denemişlerdir. Bu iki şairin “Türki-i Basit” ile
söyledikleri manzumelerde Arapça hiçbir kelime bulunmaz. Ancak aruz ölçüsünün
kullanılması, onlara bir ağırlık vermektedir. Bu, bir tepkiden başka bir şey
değildir. Ancak bu tepki Mahremi ile Nazmi’de kalmış ve onları bu yolda izleyen
olmamıştır.


SANAT KAYGISI :


XV. yüzyıldan sonra, halktan büsbütün uzak, aydınların bile
anlamakta güçlük çektikleri bir edebiyat meydana gelmiştir. Bu, gazelleri,
kasideleri, mesnevileri, sakinameleri gazanameleri, şehrengizleriyle klasik bir
Türk edebiyatıdır; ama ulusal zevkten yoksun, bütün öğeleri yabancı, yapma bir
edebiyattır.


Nazım dilinin bu hale getiren başlıca neden, şairlerin hece
ölçüsünü, küçümsedikleri halk şairlerine bırakarak aruzu kullanmış olmalarıdır.
Türkçe kelimeleri aruz kalıplarına sokamayan şairler, bu beceriksizliklerinin
örtmek için, manzumelerinin yığın yığın yabancı kelimeler ve yabancı kurallarla
yapılmış tamlamalar ve bileşik sıfatlarla doldurmuşlardır.


XVI. yüzyıldan sonra nesir dili de aynı hale gelmiştir. Bunun
medeninin, yine Fars edebiyatında, XVI. Yüzyılda beliren özentili sanat
eğiliminde aramalıdır. Fars edebiyatının ilk klasik devri Cami ile kapandıktan
sonra, Timurlular’dan Ekber Şah zamanında Hindistan’da yetişen Feyzi-i hindi,
Örfi-Şirazi gibi ünlü şairlerle yeni bir çığır açılmış, hale nesirde, kelime
oyunlarıyla süslü, son derecede ağır bir nesir meydana gelmiştir. Veysi ve Nergisi,
Türk edebiyatında bu nesrin başlıca temsilcileridir. Budevirden sonra gelen
nesir üstadları, bu çığırı aynı özenti ile sürdürmüşlerdir. Bu özenti sanat
merakı nazımda ve nesirde Tanzimat’a değin sürer. XVIII. yüzyılda Nedim, daha
sonraları da Vasıf ve Fazıl gibi şairlerin oldukça sade bir dil kullanmaları,
işin aslının değiştirmez.


Sanat dilinin bu hali almasından, şairlerin kendileri de memnun
değildir. Zaman zaman:


divan-ı gazel nüsha-i kamus değildir yollu yakınmaktan geri
durmazlar. Ama bu mısra söyleyen Nabi, dokunmak istediği çağdaşları gibi, hüner
ve marifeti sanatın esasından sayar. Kelime oyunları yapmak onun için de
başlıca zevktir. Tuhfetü’l-Haremeyn’in dili, nergisi’nin Hamse’sinin dilinden
aşağı kalmaz.


BİLGİÇ GÖRÜNME MERAKI:


Ana dilinin küçümseme, şairlerden ve bilginlerden küçük yazıcılara
değin yayılmıştır. Kışlalar ve okullar gibi resmi kurumlarda iaşe defterleriyle
günlük erzak listelerinde “ekmek, et, un, priniç, darı, odun” gibi maddeler
“nan-ı aziz, guşt, dakik, erz, erzen, hatab” kelimeleriyle karşılanmıştır.
Bilginç görünmek merakı yazıcıyı da halktan ve halk dilinden ayırmıştır.


Eskilerin “tasalluf” kelimesiyle belirttikleri bilgiç görünmek
merakı, bilginden yarı aydına geçince, konuşma dili, klişe haline gelen birçok
kelimeler, tamlamalar, bileşik isimlerv esıfatlarla dolmuş, söz arasında
bunları kullanmak moda haline gelmiştir.


YAZI DİLİNİN DAĞINIKLIĞI:


Bununla birlikte sanat kaygısı taşımayan, hele halk için yazılan
eserlerin dili oldukça sadedir. Kelime oyunları, gereksiz sanat cilveleri bu
eserlerde pek bulunmaz. Ancak, öznesi ve nesnesi yerinde olmayan düşük
cümlelere, deyiş bozukluğuna sık sık rastlanır.


Bu hal yalnız halk eserlerinde değil, ciddi eserlerde de zaman
zaman yer alır.


Aşık Çelebi, tezkire’sinde nişancı Bey’den şu satırlarla söz
ediyor: “Nişancı Celazade Mustafa Çelebidir, ki babaları merhum kadı Celaldur,
ki Tosya nam kasabadan kuzat-ı asr içre şehamet ü haramet ile meşhur bir kadi-i
müsellemü’l-haldür. Kendüler danişmend iken Pri Paşa merhum terbiyeti ile sene
isna ve ışrine ve tis’a miede divan katibi olup ba’dehu devir dönüp arus-ı
devlet merhum İbrahim Paşa’ya kol sunup ol dahi şanında devlete ehliyeyyet ve
her terbiyyeye kabiliyyet görüp katib-i sır idinüp Mısır’a alup gidüp yine bile
getürüp haslarına terakki ve her gün bir güne bahşiş ve ihsanla telakki idüp
eshab-ı saadetün nazar-ı iksir-eseri, ki seng ü medr’i bir pertevi ile reşk-i
la’l ü güher ider; fekeyfe ki kabul-i esere isti’dadda kabiliyyet ve te’sir-i
mihr-i terbiyete mahalliyyet ola”.


Hayrullah Efendi tarihi’nden aldığımız şu cümlelere bakınız:


“Semendire sekenesinden Mustafa nam şahıs, mukaddema kendi
biraderinin Maceristan’da Matyas Korven’in huzurunda katlolunduğunun
intikamının almak için tebdil-i kıyafet Macaristan’a geçüp, bir takrib Matyas’a
takarrub eyleyüp, bileyüp bilesince taşıdığı hancer ile diş bilediği Matyas’ın
karını teklim eyledikte, derhal şahs-ı mezbur tutturulup yaralanmış olan
matyas’ın huzurunda paralanmış, ba’dehu Matyas dahi fevt olmuştur”


Eski yazarlar, aynı cinsten bağlaç’ı arka arkaya sıralamaktan
çekinmezler. Bu son parçada yazar “bileyüp, bilesince, diş bilediği” kelimeleri
arasında “cinas” yapmağı da bir hüner saymıştır.


hele tasvirlerde fazla sıfat kullanmak merakı ve seci yapma
alışkanlığı, ciddi eserlere garip bir çeşni vermektedir. Mustafa Necip Vak’a-i
Selimye adlı eserinde Köse Musa Paşa hakkında şöyle söylüyor:


“Def’a-i üla ve saniyede müddet-i kaimmakamlığı on aya bahg olur.
Zaifü’-cüsse, vasatu’l-kaame, zişt-çihre, abusu’l-vecih, ebu’l-fesad, gaddar-ı
bidad, meş’umü’l-kadem, münkirü’’n-niam, nisab-ı nasafet ü insaniyyetten atıl,
salahı nakabil bir köse batıl idi”


Şurasının hemen söyleyelim ki, bu dağınık deyiş, Nergisi’ni,
Veysi’nin eserlerinde bile görülür.


YAZI DİLİ GELENEĞİ:


Bütün bunlar, yazı dili geleneğinin bulunmamasından ileri
geliyordu. Tanzimat’a gelinceye değin, herkes tarafından uyulacak doğru ve
düzgün bir yazı geleneği bir türlü kurulamamıştır. Nazımda, şairi uymak zorunda
bırakan bazı kurallar varsa da, nesirde, yazarı bağlayan belli başlı bir kayıt
yoktur. Gerçi mensur eserlerde de Allah’a hamd ile başlamak, sonunu hale uygun
bir dilekle bitirmek gibi bazı bileşik özellikler görülür; ancak bunlar eserin
yapısına aittir. Deyişte, cümle içinde “seci”lere dayanmak, “olup, kılup” gibi
bağlaçlarla cümlecikleri birbirine bağlamaktan başka bir gelenek yoktur.
herkes, dilediği gibi yazmakta kendinin serbest sayar.


Bu dağınıklığın sebebi, eski devirde ana dilinin öğretecek bir
okulun, okutacak bir öğretmenin, yol gösterecek bir eserin buluinmamasından,
bundan ötürü de, bir türlü klasik yazı dili geleneğinin kurulamamış
olmasındandır.


Medresede dersler, arapça metinlerden okutulurdu. Medreseye giren
çömez, arapça sarftan Emsile ile Bina ve Maksud’u, nahivden de Avamil ile
Izhar’ı okuduktan, yine sarftan Şafiye, nahivden de Kafie’yi tamamlayarak
teknik bilgiyi edindikten sonra, Arap dilindeki “fesahat” ve “belagat”
kurallarının gösteren “bedi”, beyan, maani” konularına geçerdi.


Arap dilinde bu konuda yazılmış en tanınmış eser, Sekkaki’nin (ö.
H. 626=M. 1228) Miftahu’l-Ulum, “sarf”, “nahiv”, “bedi,”, beyan maani”
bölümlerinin kapsayan, arap dilinde her biri ayrı birer bilim dalı sayılan
“lügat, iştikak, nazım, nesir, aruz, kafiye” gibi konuları da içine alan bu
eserin türlü özetleri ve şerhleri vardı.


“Bedi”, beyan, maani” bölümünün şerhleri arasında en tanınmış
olanları kutbe’d-din Mahmud-ı şirazi’nin (ö.H. 710=M. 1310) Miftahu’l-Miftah’ı,
Sa’de’d-din-i teftazani (ölH.791=M.1388) ile, seyyid Şerif-i Cürcani7nin
(ö.H.816=M. 1413) şerhleri idi. Bunlara da birçok şerhler ve “ta’likler”
yapılmıştı.


Son bölümün özetleri arasında da Celalü’d-din Muhammed Kazvini’nin
(ö.H. 739=M.1338) Telhisü’l-Miftah’ı büyük ün kazanmıştı. Bu özetin
Sa’de’d-din-i Teftazani’nin, biri Mutavvel adıyla büyük, öteki de muhtasar
adıyla küçük iki şerhi ötekilerden daha çok itibar kazanmıştı. Medreselerde
okutulan eserler hep bunlardı.


Türk bilginlerinden Taşköprüzade Ahmet b. Mustafa’nın, Kemal
Paşazade Şemsettin ahmet’in Salih b. Celal’in, ali menik’in, Kadızade’nin bu
eserlere yazdığı şerhler de arapça idi. Onlar da Arap dilindeki yetkilerinin
göstermek için bu şerhleri Arapça yazmaktan kendilerinin alamamışlardı.


Enderun’da ya da Divan katibi kaleminde yetişenler ise, Türkçe’yi
değil Osmanlıcayı öğrenirlerdi. Katipler, Türkçeden ne kadar uzaklaşırlarsa
kendilerinin o derece marifet göstermiş sayarlardı. Bunların elinde dolaşan
Ahmet Dai’nin Teressül Kitabı, Mesihi’nin Gül-i Sad-berk’i gibi eserlerdir. Ana
dilinin doğru yazma geleneneğinin kurulamamasının nedeni işte budur.


HALK DİLİ, BU DİLLE YAZILMIŞ ESERLER:


Medresenin yarattığı iskolastik anlayış ve inanışlarla beslenen
klasik Türk edebiyatı, saray ve medrese çevrelerinde yayılıp gelişirken, geniş
halk yığınları arasında da, daha açık bir dille yazılmış kendi zevkine ve
anlayışına seslenen canlı bir edebiyat meydana geliyordu. Sonradan çeşitli
kollara ayrılan bu edebiyattın da, İslam dünyasının meydana getirdiği yeni
inanışların izlerinin taşıyacağı şüphesizdi.


Bunların başında, yeni dinin yarattığı kahramanların hayatı
etrafında toplanan hikayeler gelir. Türlü çağlarda birçok kişiler tarafından
kaleme alınan Ebu Müslim, Seyyid Battal Gazi, danişment Gazi hikayeleri, ali
ile büyük din erlerinin kafirler ve devlerler çarpışmalarının tasvir eden
eserler, Hazma-name’ler büyük yer tutar. Dede Korkut ve Köroğlu hikayeleri
bunları izler.


Daha sonra da halk destanları gelirki, bunlar ilk destanların kalıntılarının
taşımakla birlikte, sonradan kaleme alındıkları için, İslam dininin
inançlarıyla gelenek ve göreneklerinin etkisi altında meydana gelmişti.
Bunların çoğu, yazarları bilinmeyen anonim eserlerdir.


Lirik halk şiirleri de, dil özelliği bakımından bu kümeye girer.
Başka bir küme de, yine halka seslenmekle birlikte, medrese eğitimim görmüş, ya
da o çevrelerde yetişmiş belirli kişilerin meydanan getirdikleri hikmetler,
ilahiler, devriyeler, nefesler, ağıtlar, ünlü şeyhlerle erenlerre aitt
“menakıb” kitaplarıdır.


Kur’an ve hadis çevirileriyle bazı dinin risaleleri de bu kümeye
bağlayabiliriz. Gerçi bunlar anlayış ve inanış bakımından ötekilerden çok
başkadır. Birincilerde öğretme ve “telkin” amacıyla birlikte lirizm de vardır.
ikincilerde ise, daha çok “zühd ve takva” büyük bir yer tutar. Her ikisi de
halka seslendiğinden, dil bakımından aynı sadeliği taşır.


Daha ilk çağlardan başlayarak, Orta Asya’da halkla birlikte
yaşayan türlü tarikat şeyhleriyle dervişleri, ülkülerinin halk yığınlarına
yaymak amacıyla, ana dilden geniş ölçüde yararlanmışlardır.


Ahmet Yesevi ile halifelerinin basit ve sade bir dille kaleme
aldıkları hikmetler, halk arasında geniş yankılar uyandırmıştır.


Daha sonra Anadolu’da Yunus Emre ve Nesimi gibi yüksek sanatçılar,
Türk dilinin kendi yönlerinden işlemişler ve ona bir canlılık, ruhları titreten
dokunaklık, kıvraklık vermişlerdir. Yunus Emre’nin ilahilerinin bugün de büyük
bir zevk ve heyecanla okunmasındaki sır, ondaki sanat kudretindendir.


Türk dili, aynı titizlikle işlenmekte devam etseydi, yedi yüz
yıllık bir süre içinde kim bilir ne denli olgun bir sanat ve bilim dili haline
gelecekti? Eldeki bu örneklere göre bunun kestirmek hiç de güç değildir.


Gerçi tarikat adamlarının meydanan getirdikleri eserlerde de
yabancı kelimeler ve tamlamalar eksik değildir. Hızla yayılıp genişleyen klasik
edebiyatın türlü çevrelerde yarattığı etki, ayrıca tasavvufla beslenen
tarikatların kendine özgü deyim ve terimleri, elbet bu eserlerde de yer almış
olacaktır. Fakat “tasannu” kelimesiyle belirtilen “yapmacık” bu gibi eserlerde
olmadığı, bilgin ve usta görünke merakı bu şiirlerde bulunmadığı için, bu
yazılar özentiden uzak ve oldukça sadedir.


Bugün elimizde bulunan eski eserlerden çoğunun dili bizi
şaşırtmamalıdır. Bunlar, sonraki yazarlarca kendi zevklerine göre bozulmuş,
değiştirilmiş, Arapça ve Farsça kelimelerle ve tamlamalarda doldurulmuştur. Ama
ne de olsa aradaki ayrım çok büyüktür.


Asıl XVI. Yüzyıldan sonra gelişmeğe başlayan halk şiirinde Arapça
ve Farsça kelimelerin, hatta Arasıra tamlamaların bulunmasının da aynı arıdır
ve özlüğünün saklamaktadır.


Lirik koşmalardan başka, savaş türküleri, çeşitli olayların
etkileriyle kaleme alınmış destanlar, XV. Yüzyıldan sonra geniş bir yer tutar.
Bunlar canlılık ve gerçeklik bakımından büyük bir değer taşır.


YENİ HAYAT:


Ümmet çağından millet çağına geçiş haylı uzun sürmüştür. Batı
uygarlığına yönelmenin uyandırdığı özleyişler, bu özleyişlerin yanısıra,
gerçekleri yeterlikle değerlendirememekten doğan bocalamalar, yeniliğe kolayca
alışamayanların yarattığı tedirginlikler, toplumda ister istemez birbirine
karşıt fikirlerin belirlenmeler meydana gelmiştir.


Hürriyet, vatan, millet, meşrutiyet, meşveret gibi, sözlüklerde
ancak birer kelime olarak yer alan sözler, onlara verilen yeni anlamlarla ana
fikrin birer simgesi olarak sürüm kazanmıştır.


batıdan gelen yeni fikirler, yeni bir hayat isteği uyandırmış, bu
hayata uymanın çabası içinde, toplumun görüşü değişmiş, eski değerler gücünün
yitirmiş yeni gelenek ve görenekler belirmeğe başlamıştır.


YENİ EDEBİYAT, ESKİ DİL:


Bu yeni hayat, elbet yeni bir edebiyat yaratacaktır. Bu
edebiyatanı başlayıp gelişmesine, Şinasi ve Namık Kemal önde olduğu halde,
Tanzimatın fikir ve kalem sahipleri çalışmışlar, böylece yeni fikirlerden güç alan
nazım ve nesir yanında roman, hikaye, tiyatro ve eleştirme gibi yeni edebi
türler meydana gelmiş, yeni hayatın yankıları türlü yönlerden bu eserlerde
görülmeye başlamıştır.


Deyiş tarzı da yeni edebiyatın karakterine uygun olarak
gelişmiştir. Fakat dil, yapı bakımından değişmiş olsa da, yapı yine eski
kalmıştır.


Gerçi eski edebiyatın dili de mahkum edilmişti. Eski dilin yeni
düşünce ve duyguları belirtmekteki yetersizliği gösterilmiş, yeni edebiyat için
yeni ve anlaşılır bir dilin gerektiği söylenmişti. Ancak bunun gerçekleştirmek
mümkün olamamıştır. Genç sanatçılar, herkesin anlayabileceği sade bir dilin,
eserdeki sanat değerini azaltacağı düşüncesine kapılmışlardır.


Tanzimatçıların, halkı bilgisizlikten kurtarmak düşüncesiyle
ortaya attıkları “dili sadeleştirme” isteği, ancak meşrutiyet devrinde ortam
bulabilmiş, yazılardaki dil bu amaca yönelmiştir.


Ama değişen yine esas değildir. Dil yeni Osmanlıcadır; Osmanlıca
hala Türkçe ile Arapça ve Farça’dan meydana gelen ve her üç dilin kurallarına
dayanana bir dil olarak tanımlanmaktadır.


Meşrutiyet devrinde Selanikte Genç Kalemler’le ortaya atılan “yeni
lisan” iddiası da çelişmelerden kurtulamamıştır. Esasta bu iddia, çok soylu bir
düşünceden doğmuş, soyut olmaktan kurtularak gerçeğe dayanmış bulunmakla birlikte,
ileri sürülen düşünceler, Şemsettin Sami’nin ortaya attığı düşüncelerden daha
da geridedir. Ama ne de olsa bir akım sağlamıştır.


TÜRK DİLİNİN SON UTKUSU:


Kesin utku Cumhuriyet dönemine düşmüştür. Ana dil sorunu,
Atatürk’ün işaretiyle 1932 yılında, Dolmabahçe Sarayı’nda toplanan Birinci Türk
Dil Kurultayı’nda ele alınmış, sonra gittikçe gelişerek, genç kuşakların
katılmasıyla güç kazanmıştır. Atatürk’ün kurduğu “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”,
Türk dili üzerinde yapılacak araştırma ve incelemelere merkez olmuş, bilim ve
sanat dilimiz, türlü evrelerden geçtikten sonra bugünkü halinin almıştır.
Gittikçe de durulmaktadır.


Karamanoğlu Mehmet Bey’in Konya’da türkçeyi resmi dil olarak ilan
etmesiyle, Türk diline utku yolu açılmıştı.


Atatürk’ün ana dile kazandırdığı bu kesin utkuyla, kendi yapısı
içinde gelişmeğe başlayan Türkçe, seviye ayrımı olmaksızın, bütün yurttaşların
anladığı ulusal bir dili haline gelmiştir.


Bu utkunun korunması da, Cumhuriyet gibi, gneç kuşaklara emanet
edilmiştir. Türk dili, güçlü kalemlerin kefaleti altındadır.


Türk dilinin tarihsel gelişiminin özetleyen bu yazı, birkaç yıl
önce hazırlanıp Türk Ocakları Merkezine armağan edilmiş ve Merkezce
bastırılarak Halevi şubelerine dağıtılmıştı. Tükenmiş olan ub esercik her
yerden aranmakta olduğundan, ayrıca Belleten’le de yayınlanması uygun
görülmüştür.



(*- Ağah Sırrı Levend
Belleten Tarih Boyunca Türk Dili 1965 Sayı. 246 Sh. 129)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet