SON DAKİKA

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

TÜRKÇE & TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATI & ŞİİRİ

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat9

TÜRKÇE & TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATI & ŞİİRİ
Bu haber 17 Ağustos 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Ekrem Hayri PEKER /// Bursalı
Tahir Bey ve Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’in gözünden Karagöz ve Hacivat




E-POSTA : ekrempeker@gmail.com


16
Mayıs 2018


Balıkhane Nazırı
olur mu diye hiç şaşırmayın. Birinci dünya savaşında imparatorluğun en
kalabalık ve en ayrıcalıklı şehri olan (ayrıcalıklı çünkü İstanbullular askere
alınmazdı) İstanbul’u duyurmak kolay bir iş değildi. Yeterince kesilecek
kasaplık hayvan bulunmadığı için, şehri yönetenler deryaya yani denize
yönelmişlerdi. Talat Paşa’nın önerisiyle askerlerden balıkçı birlikleri
kurulmuş. O yıllarda sadece İstanbul’da yaklaşık 500 bin ton balık
tutuluyormuş. Şimdi Türkiye’de 200 bin ton balık tutuluyor dersek miktarın
büyüklüğü iyice anlaşılır.


Eski İstanbul’un
gündelik hayatını, bütün detaylarıyla ilk defa matbuat hayatına taşıyan
1842-1928 yılları arasında yaşamış, Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’dir.
Mahalleden saraya kadar geniş bir yelpaze içinde eski halk inançlarından
eğlencelere, doğum adetlerinden kahvehanelere, devlet adamlarından
musikişinaslara, meddahlardan şairlere, tulumbacılardan esrarkeşlere,
tarikatlardan ticaret hayatına kadar eski İstanbul’un renkli hayatı ve bu hayatın
kahramanlarıyla ilgili orijinal bilgi ve tespitleri, anıları 1922 yılında Peyam
Sabah ve Alemdar gazetelerinde yayınlanmıştır. Entelektüel bir insan olduğu
anlaşılan Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, Ahmet Nihat Banoğlu tarafından
kitaplaştırılan anıları yetmişli yılların sonunda Tercüman gazetesince
yayınlanan 1001 Temel eser dizisinde çıkmıştır.


Ali Rıza Bey,
anılarında karagöz ve Hacivat gölge oyununa da değinir ve ilginç bilgiler
aktarır. Karagöz ve Hacivat’tan önce kısaca gölge oyununun tarihçesini anlatalım.


Gölge Oyunu,  geleneksel
olarak hayvan derilerinden kesilerek hazırlanmış insan, hayvan, eşya gibi
figürlerin bir ışık kaynağı önünde oynatılarak, gölgelerinin gerdirilmiş, beyaz
bir perdeye düşürüldüğü gösteri sanatıdır.


Kökenleri üzerine
çeşitli görüşler olmakla birlikte; Asya’nın zengin gölge oyunu geleneği, bu
sanatın Cava Adası’ndan, Hindistan’dan veya Çin kültürlerinden 10. yüzyıldan
itibaren yayıldığı öne sürülmektedir.


Doğu ülkelerine
özgü bir sanat olan gölge oyununun ilkin Çin’den çıktığı söylenmektedir.
Söylenceye göre Çin imparator Wu (MÖ. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü
üzerine derin bir üzüntüye kapılır. Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun
üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından
gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin
arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının
hayali diye sunar (MÖ. 121). MS. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde
bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun
deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekteymiş.


Bir başka
söylentiye göre, gölge oyunu Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek
konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça
görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında,
evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine
benzetilmiştir.


*


İslam ülkelerinde
görülen gölge oyununun, benzerlikler de göz önüne alındığında, Cava adasından
geldiği tahmin edilmektedir. Anadolu’ya ise, 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olma
ihtimali büyüktür. Gölge oyunlarının Türklere, Cava ve Hindistan’dan geldiği de
iddia edilmektedir.


Zamanla bu oyuna
Türkler kendi yaratıcılıklarını katmış; ona çok daha renkli, hareketli, özgün
bir biçim vermişlerdir. Öyle ki, 19. yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden gezginler,
orada izledikleri oyunun Karagöz ve Hacivat olduğunu ve gölge oyununun Mısır’a
Türkler tarafından getirildiğini öne sürmüşlerdir. İlk başlarda 28 farklı
oyundan oluşan Hacivat Karagöz oyunları zamanla çoğalmıştır. Ramazan ayında
Kadir Gecesi hariç her akşam bir oyun oynanırdı. Farklı yörelere ait insanlar,
oyunda yer alırdı. Bu oyunun piri olarak Şeyh Küşteri olarak bilinir. Öyle ki
oyunun oynandığı perdeye “Küşteri Meydanı” da denilirdi. Oyun. Mukaddime
(giriş), Muhavere (atışma), Fasıl (asıl amacın, oyunun sergilendiği bölüm),
yapılan hatalar için özür dilenilen ve bir sonraki oyun hakkında bilgi verilen
bölüm olmak üzere dört bölümden oluşur.


Geleneksel Türk
seyir sanatlarındaki türler, bir olayın, bir durumun, bir hikâyenin taklit, söz
oyunları, şarkı ve danslarla anlatıldığı; belli bir hicivle güldürmeyi
eğlendirmeyi amaçlayan oyunlardır.


Geleneksel Türk
seyir sanatları kukla, karagöz,   meddah ve bu üç sanatın bir karması
sayılan orta oyunudur. O dönem, Karagözcülere, Hayal-ı Zilci, Hayalbaz
deniliyordu.


*


Köprülüler
devrinde padişahlar Edirne’de yaşıyordu. Padişah IV. Mehmet, Hayal oyunlarına
meraklıydı. 1685 yılında ünlü hayalci Ahmet Çelebi’yi Karagöz oynatması için
Edirne’ye getirtmiştir. Padişahın huzuruna gitmek için Ahmet Çelebi’ye iki atlı
bir araba tahsis edilmiş,  harcırahı, nafakası ve araba ücreti olarak
toplam beş bin akçe ödenmiştir.


Sarayda
yaşayanlarda geleneksel oyunlardan uzak değildi. Haremde Karagöz oynatılırdı.
Bunun için seçilen cariyelere Karagöz ustalarının talim verdiği belgelerden
anlaşılmaktadır.


19.yüzyıldan
itibaren Karagözcüler birleşerek bir esnaf teşkilatı oluşturdular ve kendileri
dışında kimsenin Karagöz oynatmasına müsaade etmedikleri, 1910 yılında adliyede
memur İzzet Efendi’yi resmi makamlara şikâyet etmelerinden anlaşılmaktadır.


1857 yılında ruhsat ücretlerinden şikâyet eden
bir dilekçede Hayalci (Karagöz) kâhyası Seyyid Mehmet Salih’in de imzası vardı.


*


Sultan
Abdülhamit’in istibdat yönetiminin sıkılaşması Osmanlının geleneksel Türk seyir
sanatını yapanları da etkiler. Kuklacılar, hayalciler (karagöz-Hacivat),
meddahlar ve ortaoyuncularını etkiler.  Konularını günlük hayattan alan ve
devlet yönetimindeki aksaklıkları eleştiren bu sanatçıların serbestçe
yaptıkları faaliyetler, 1896 yılında çıkarılan bir nizamnameyle, “Hangi lisan
ve tarzda olursa olsun Osmanlı memleketi dâhilinde tiyatro, cambaz, hayal
(Karagöz), hokkabaz, kukla oynatılmayacaktır.”


Gelelim Ali Rıza
Bey’in ifadesiyle Karagöz’e;


“Evvelce İstanbul
ahalisinin başlıca eğlenceleri hayal, ortaoyunu, meddah, cambaz, hokkabaz
köçek, incesaz takımları idi. Bunların pazar yerleri İstanbul’da. Kadıköyü’nde
olduğundan ihtiyacı olanlar Oraya müracaat ederlerdi. 1861 tarihinde adı geçen
han yandığı için Baltacı Hanı bunlar için pazar yeri yapıldı.


Kadınlar
cemiyetinde çengiler icrayı sanat ederlerdi. Zevk erbabının bir de meyhane
âlemleri vardı.  Sonraları garp medeniyetine, uyulmak istenildiği için
alafranga eğlencelere heves olunmaya başladı. Galata ve Beyoğlu âlemlerine
rağbet çoğaldı.


Bu saydığım
eğlencelerin geçmişini mahiyetlerin,  ahlâk bakımından iyi ve kötü
taraflarını, Galata ve Beyoğlu eğlencelerini ve bunlara halkımızın
düşkünlüklerini kısım kısım arz ve beyan etmek istedim.


Zaman geçtikçe
asıl maksadından çıkmış olduğu için bugün o şaşaalı tiyatrolara düşkün
olanların nefretle reddetmekte oldukları hayal oyunu vaktiyle gerçek bir temsil
gibi ulvî bir maksada dayanarak icat olunmuştur.


Şamdanîzade
Tarihi’nin birinci cildinin 261. sayfasında şunlar yazılıdır:


283 sene, Şeyh
Ayni Abdullah Küşterî Hazretler irşat edeceği zevata gece perde kurup arkasına
mum yakıp hay-i huy ettirdikten sonra mumu söndürdükte karanlıkta bu suretler
kaybolacak, bu dünyada her ne kadar rahat, alış-veriş, harp, kıtal, zevk-u
safa, elem ve gam ve ibadet ve can çekişme zuhur ettikte bu gibi zıll-ü hayale
benzer deyu temsil etmişti.  Sonra zıll-ü hayal oyununu bulup düğün ve
helva geceleri vakit geçirmek için vesile yaptılar. Lâkin basiret ehli yine
basiret göziyle nazar kıldıkta şeyhin kerametiyle irşad olur.


Bursa Mebusu
Tahir Beyefendi tarafından yazılan bir makale ile Maarif Meclisi eski azasından
Ziya Beyefendinin bana gönderdiği cevabi yazısı bu hayal oyunu hakkında etraflı
bilgileri taşımaktadır. Bunun suretini ve hayal oyuncularının meşhurlarından
tahkik edebildiklerimin isimleriyle sanatlarını ve maharet derecelerini aşağıya
yazdım:


Tahir Bey’in
yazdıkları;


Yüksek tabaka
arasında “Haya’’, halk ve çocuklar arasında ‘’Karagö’’ denilir,  terbiye
ve edep dahilinde oynatılır. Hele oyuncu olan kimse nüktedan bulunursa çoğu
zaman ibret alıcı ve uyarıcı olur. Hatta ibret gözüyle bakılırsa hayalin
oynatılmasına cevaz bulunduğu hakkında din adamlarının fetvası bile vardır.


Kibarlar
arasındaki şöhreti dolayısıyla bu oyun ‘’vahdet’’ nokta-i nazarından icat
edilmiştir. İcat eden de Bursa’da Hükümet Caddesinde medfun Şeyh Kuşteri
namında bilgin bir zat imiş. Rivayete göre Yıldırım Bayezit devrinde ‘’Hacı
İva’’, ’’Ham Evha’’, halk dilinde ‘’Hacivat ve Karagöz’’ namlarında iki
nüktecinin şakaları Seyh Küşterî tarafından hayalde gösterilerek meydana
gelmiştir.


Evliya Çelebi
Seyahatnamesi’nin birinci cildinin 654. sayfasından itibaren Karagöz oyununa
dair bir nevi hurafeyi andırır nakillere göre Hacivat’ın Alâeddinî Selçukî
zamanında Mekke ile Bursa arasında gidip gelen Bursalı biri olduğu, Arap
eşkıyası tarafından katlolunduğu  Bedrihanin’de gömüldüğü ve Karagöz’ün de
Kırkkiliseli (Kırklareli) olup İmparator Kostantin’in postacısı olduğu ve
bunların konuşmaları hayal perdesinde gösterilerek Bayezid ‘in huzurunda icrayı
sanat eyledikleri anlatılır. Fakat İmam Şu’ranî,  Şeyh Ekber’ in
‘’Fütuhat-ı Mekke’’sinin 317. bölümünden naklen halkın hicabı arkasında olarak
Cenab-ı Hakkın hakikaten fail-i muhtar olduğunu bilmek isteyen hayal-i settare
ile suretlerine nazar etsin diyerek başladıkları başta hayal oyununa
düşkünlükleri ve vukuf ehlinin bu oyundan ince mânâlar çıkarttıklarını mufassal
olarak beyan eylediklerine ve şeyhin vefatı ise herhalde Şeyh Küşterî’den
evvel, yani 638 (1240) tarihi olduğuna nazaran bu oyunun Muhiddin-i. Arabînin
vatanı olan Endülüs kıtasındaki Araplar arasında dahi ‘’Settare’’ adıyla meşhur
olduğu anlaşılır.


Bir nüshası Ragıp
Paşa Kütüphanesinde mevcut olan Arapça ‘’Tayf-ül Hayal’’ adındaki eser de bu hususta
yararlıdır.


Her ne hal ise bu
oyun hakkında bir çok manzume yazılmıştır. Karagöz’ün mezarı Mevlid yazarı
meşhur Süleyman Dede merhumun yakınında ve Çekirge’ye giden yolun sağ cihetinde
görülmektedir. Mezar taşının üzerinde şu manzume vardır:


Nakş-ı
sun’un remzeder hüsnünde rüyet perdesi

Hâce-i hükm-i ezeldendir hakikat perdesi

Sireti surette mümkündür temasa eylemek

Hail olmaz ehi-i irfanı basiret perdesi

Her neye im’an ile baksan olur iş aşikâr

Kılmış istilâ cihanı hab-ı gaflet perdesi

Bu hayal âlemi gözden geçirmektir hüner

Nice kara gözleri mahvetti suret perdesi

Şem’i aşkla yandırıp tasvir-i cisminden geçen

Ademi âmed-i şadetmekte azimet perdesi

Hangi zille iltica etsen fena bulmaz acep

Oynatan üstadı gör kurmuş muhabbet perdesi

Dergâhi Ali Abada müstakim ol Kemteri

Gösterir vahdet eyleyen kalktıkta kesret perdesi


Şeyh Küşteri’nin
ününe ‘’Gülşen’’ adındaki eseri de delildir. O eserden (aşağıdaki beyt)
nakledilmiştir:

Ademsin ol ademde sende sakin

Bulunmaz vâcibe malüm ve mümkün


Aşağıdaki manzume
de hayal oyunu hakkında söylenmiş ibretli bir eserdir:


Bu
perde çeşm-i ehl-i zahire bir nakş-ı surettir

Rümuz erbabına amma ki temsil-i hakikattir

Cihana benzetip Şeyh Küşteri bu perdeyi kurmuş

Müşabih eylemiş ecnasa tasviri ne dikkattir

Hevâdar safaya nesve bahşeyler bunun seyri

Hakikat-bin olan erbab-ı tab’a ayn-ı ibrettir

Ne var bilmez veray-i perdede kimsedir tahkik

Lisan-ı hal ile hali cihanı bir hikâyettir

Eğer dikkat olursa Karagöz’le Hacı İvaz’ın

Malik-i fehmeden ehl-i kemale başka halettir

Nice mânâ olur melhuz tahtında seyret

Nikâtın anlasun ehli deyu arz-ı nezakettir

Sönünce şem eşhas sürem nabut olur birden

Cihanın bî beka olduğuna işte işarettir


Diğeri:

Şem’ai şâri yanınca cilvezardır perdemiz

Pertev-i feyz-i safalar ruşenadır perdemiz

Her dakika calib-i hayret menazır arzeder

Bir temaşahane-i ibretnümadır perdemiz


Diğer:

Şem’amızda pertev-i feyz-i hakikat aşikâr

Hayre-sâz dide-i ehl-i dehadır perdemiz

Dideler ruşen gönüller zevkyab olsun bu şeb

İnşirah efzay-i bezme âşinadır perdemiz

Gelse ol çeşm-i siyahım handeler peyda olur

Cilvegâh-ı şahid-i zevk-u safadır perdemiz


Bu bahis hakkında
Mülga Meclis-i Kebir-i’ Maarif azasından muallim Ziya Beyefendinin bana cevaben
gönderdiği tezkerenin suretini aşağıya derceyledim:


‘’Meşhur Karagöz
oyununun icadı Bursa’da Belediye Bahçesi karşısında gömülü olan Şeyh Küşterî’ye
isnat edildiği ve muharrirlerimizden müelliflerimiz den birçok ünlü zatın da
buna inandıkları beyan-ı âlisiyle bu hususta başkaca bilgi ve mütalâam varsa
bildirilmesi ‘’emelpiray-i tazim olan tezkere-i devletlerinde’’ emir
buyurulmuştur.


Bendeniz yüksek
amirlerine uymayı bir şeref telakki eylediğim için cevabımı takdime cesaret
ettim:


Sultan-ül Evliya,
mürebbiyülârifîn, fahrülmııhakkıkin hatm-ı velâyet-i Muhammediye muhiyyül
milleti veddin Ebu Abdullah Muhammet bin Ali ibnilarabî-etTai-ül-Hatemi
el-Endülüsî Radıyallahü-anhu ve arda Hazretlerinin ‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’
ismindeki yüksek eserlerini dikkatle mütalaa etmiştim. Bu kitap hakaik-ı
nisabın üç yüz on yedinci babı ki on yedinci fıkrasının sorularınıza tam cevap
teşkil edeceğini hatırladığımdan o fıkrayı aynen tercüme ederek aşağıya alıyor
ve tercümenin sonunda da bahsimize ait bir iki düşünce arz ediyorum. Bu suretle
hakikatın meydana çıkmasına hizmet etmişsem kendimi bahtiyar addeder ve her
halde ‘’bekay-i muhasin-i enzar-ı devletlerine arz-ı iftikar’’ eylerim.


Hazret-i Şeyh
buyuruyorlar ki:


Bizim bu meselede
ima ettiğimiz şeyin hakikatini bilmek murad eden, hayal perdesine oradaki
suretlere ve o suretlerden söyleyene baksın ki küçük çocuklar bu perdenin
mahiyetinden ve onun arkasında durup eşhası oynatan ve şahısların dilinden
söyleyen zattan habersizdir, onu görmezler.


Dünyada da
hakikat, bunun aynıdır, insanların çoğu farz ettiğimiz küçük çocuklar gibidir.
Bunun sebebi açıktır.


Görülür ki, küçük
çocuklar hayal meclisinde sevinirler, sevinçlerinden güler, oynarlar. Gaflet
erbabı ise hayal meclisini sırf vakit geçirecek âdi bir eğlence sayarlar.


Alimler ise
bundan ibret alırlar; onlar bilirler ki, hayal perdesi ancak bir misaldir.


Bunun için önce
hayal perdesinde Vassaf denilen zat gözükür, söz söylemeye başlar. İlâhî
azameti dile getirir. Kendisinden sonra hayal perdesine birbiri ardınca her
sınıftan gelen suretler ile mükâleme ve muhavere eyler. Seyredenler bildirir
ki: Hak Taalâ bu perdeyi kullarına bundan ibret alsınlar diye nasip
eylemişlerdir. ‘


Bununla beraber
hayal perdesinde gizli hakikatleri gaflet erbabı gülünç bir eğlence sayar.


İşte bundan sonra
Vassaf perdeden kaybolur. Vassaf dediğimiz zat, bizce Adem aleyhisselâmdır.
‘’Fütuhat-ı Mekkiye’’nin tercüme eylediğimiz şu bahsini, okuyan Orhan Gazi
zamanı ricalinden olan Şeyh Küşterî’nin Karagöz oyununun mucidi olamayacağını
teslimde tereddüt etmezler. Zira Şeyh-ül Ekber efendimiz Kitab-ı Fütuhat’ı 599
(1202) tarihinde Mekke-i Mükerreme’de bulundukları sırada telif buyurmuşlardır;
bu sabittir. Tabiatıyla bahsettikleri hayalin de ondan evvei mevdut olması
zaruridir.


Müellifin Şam’da
oturdukları sırada, yani 600 (1203) tarihlerinden sonra bir kere daha Fütuhat
nüshasını yazmış bulunmalarının esas meseleye hiçbir tesiri olamaz.


Şeyh Küşterî ise
761 yılında vefat etmiş olan Orhan Gazi asrında yaşamış bir zattır. Kendisinin
o tarihten bir buçuk asır evvel mevcudiyeti bilinen bir oyunun icat hakkına
sahip olmasına nasıl ihtimal verile bilir? Kaldı ki Fütuhat’ın satırlarında
biraz dikkat edilirse bu oyunun Fütuhat’ın telif tarihinden de çok zaman evvel
Arap diyarında mevcut ve meşhur olduğu anlaşılır.


Buna binaen
denilebilir ki, Osmanlı medeniyetinin zuhur ve intişarı üzerine Bursa’ ya
gelmiş olan Şeyh Küşteri, evvelce Arap diyarında görüp bellediği oyunu Osmanlı
medeniyetini teşkil eden heyetin kabiliyetini görerek o sırada Arapçadan
Türkçeye nakil ve tercüme etmiştir.


İşte Şeyh Küşteri
olsa olsa Osmanlılık dünyasında bunun ilk önce nakli ve nesri hak ve şerefini
muhafaza edebilir. Esasında icadına sahip olamaz. Bu âcizleri Arap medeniyetine
ait tafsilâtı maalesef görüp mütalaa etmeye muvaffak olamadım. Ümit ederim ki
göremediğimiz eserlerde bu oyunu icat edene ve icat tarihine ait tafsilât da
vardır.


Lâkin şurası
gayrikabil-i inkardır ki, Osmanlı müelliflerinden, Şeyh Küşteri’nin mucitliğine
inananlar kütüphanelerimizde ve memleketimizde nüshası pek çok olan Fütühat’ı
da okumaya muvaffak olamamışlardır.


Yukarıdaki
tafsilâttan anlaşıldığına göre hayal oyunu çok zaman evvel mevcut olup fakat
Orhan Gazi asrı ricalinden Şeyh Küşteri, Osmanlıların kabiliyetlerine göre
değiştirmiş, düzenlemiş, Yıldırım Bayezit zamanında da intişarı başlamıştır.


Tarihler
Bayezit’in birçok nedimleri olduğunu yazarlar. Bunlardan Kör Hasan adında bir
zat bu sanatı çok iyi bilirmiş ve padişahın huzurunda oynatırmış.


Kör Hasan’ın
torunlarından Mehmet Çelebi de hayal oynatmakta pek ünlü imiş. Haftada birkaç
gece Dördüncü Murat’ın huzurunda Karagöz oynatırmış.


Yedi yaşında
tahta çıkan Avcı Mehmet hayal oyununu sevdiğinden Bekçi Mehmet adında bir hayal
oyuncusu padişahın mizacına göre bazı değişiklikler yaparak onu eğlendirirmiş.
Bu bekçi Mehmet 1659 tarihinde vefat etmiştir. Sonraları Şerbetçi Emin adında
biri şöhret yapmış.


Üçüncü Selim
zamanında yetişen Kasımpaşalı Hafız Bey ve ikinci Mahmut’un nedimlerinden Sait
Efendi benzeri az bulunur hayal oyuncuları imiş.


Bu hafız Beyi,
Beylerbeyi yalılarından birinde yapılacak sünnet düğününe peylemişler.  O
cemiyette bir unutkanlığın hatasını hemen düzeltip maharetini yine ispat etmiş.
Böyle olduğu halde Üçüncü Selim huzurunda Karagöz oynatırken yaptığı bir gaf
yüzünden oyunu hemen tatil etmiş ve sanatı da bırakmıştır.


*


Türkler Anadolu’ya
yerleştikçe yeni karakterler sırayla oyunlara eklenir. Karagöz, Hacivat ve
eşlerine, Beberuhi, Acem, Laz, Ermeni, Rum, Yahudi eklenir. İstanbul’un
fethinden sonra zenne, frenk ve Tuzsuz Deli Bekir, Arnavut ve Rumelili
karakterlerinin oyuna katıldığını görürüz. Osmanlı’nın çöküş dönemindeyse
çelebi, efe ve muhacir karakterleri eklenir.


Son yılların en
ünlü hayalcileri olarak radyo’da karagöz programı yapan Hayali Küçük Ali, Hadi
Poyrazoğlu, Metin Özlen, Orhan Kurt, Taceddin Diker,  Hayali Torun
Çelebi’yi sayabiliriz.


Oyun Hacivat’ın
sahneye çıkıp, “…Geldim şu küçük perdeye, bir arkadaş bulmaya, o söylese ben
dinlesem, ben söylesem o dinlese. Bizi seyredenler neşelense… Ah, yar bana bir
eğlence medet…”


Çocukluğumda
gölge sanatının ustaları okulumuza gelir ve gösteri yaparlardı. Radyoda Karagöz
saati vardı. Hayali Küçük Ali Karagöz ve Hacivat’ı canlandırırdı. Bu geleneği
Bursa’da sürdürülüyor.


Bursa, gölge
oyunlarına sahip çıkar ve gölge oyunu geleneğini sürdürmede liderliği üstlenir.
Kent Otel’de 1993’te 16-20 Kasım tarihleri arasında “I.Milletlerarası Bursa
Karagöz-Kukla ve Gölge Oyunları Festivali” düzenlenir. Ayrıca festival
kapsamında bir de sempozyum düzenlenir.


Ayrıca 1994
senesinin Şubat ve Mart aylarında ilk “Karagöz Çıraklık Semineri”ni düzenler.
1997 yılında UNİMA Türkiye’nin Bursa Şubesi’ni kuruldu. Karagöz ve Hacivat’ı
yaşatmak için Bursa’da bir Karagöz evi yapılması fikri oluşur. Karagöz Evi’nin
yapımını dönemin Belediye Başkanı Erdem Saker başlattı. Karagöz Sanat Evi 14
Haziran 1997 günü açıldı.


KAYNAKÇA:

-Ali Rıza Bey, Bir Zamanlar İstanbul, İstanbul

-Şehrengiz, Şehrengiz sayı:66, s:17

-Tarih dergisi, sayı:30, Kasım 2016

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER