SON DAKİKA

16:21 - JİTEM DOSYASI /// VİDEO : TERÖRİSTLERİN GÖRMEKTEN BİLE KORKTUĞU EFSANE KOMUTANLAR – EŞREF BİTLİS VE EKİBİ

16:05 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : En Ölümcül Helikopter Kayıpları

17:07 - JİTEM DOSYASI /// Sedat Peker’in iddiaları : JİTEM davalarında son durum ne ?????

17:13 - HAVACILIK DOSYASI /// VİDEO : ÜCRETSİZ DRONE EHLİYETİ NASIL ALINIR ????? DRONE LİSANS BAŞVURUSU – İHA-1 / İHA-0)

15:25 - HAVACILIK DOSYASI : Pilot Otorotasyon Eğitimi mi Yapıyordu ???

20:32 - HAVACILIK DOSYASI /// E. Hava Pilot Tümgeneral İrfan Sarp : Atatürk Havalimanı eski statüsüne yeniden kavuşturulmalıdır

17:00 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : NATO’nun gayrimeşru çocuğu : Gladyo

09:30 - GLADYO DOSYASI /// CEYHUN BOZKURT : GLADYO UNSURLARI ÜLKEMİZDE YENİDEN BİR DİZAYN PEŞİNDE !!

16:24 - HAVACILIK DOSYASI /// ERCAN CANER : Ölümcül Robinson R-44 Kazası

05:26 - HAVAYOLLARI DOSYASI /// VİDEO : Yolculara Asla Söylenmeyen 15 Uçuş Sırrı

15:19 - GLADYO DOSYASI /// FERHAT ÜNLÜ : Kasaturadan kuantum fiziğine Gladyo

15:43 - DENİZLERİMİZ DOSYASI : TARİHİN FIRTINALI SAYFALARINDAN * ERTUĞRUL FIRKATEYNİNİN TRAJİK YOLCULUĞU – (Bölüm I – II – III – IV)

22:30 - GLADYO DOSYASI /// Hikmet Çiçek : BİR GLADYO OPERASYONU KIZILDERE VE SAMANLIKTA SAKLANANLAR !!!

14:15 - KONTRGERİLLA DOSYASI : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU “YEŞİL” KOD ADLI MAHMUTT YILDIRIM İLE İLGİLİ 40 YILLIK SIRRI AÇIKLIYOR

09:18 - DUYURU : ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU’NUN VERDİĞİ BİLGİLER İLE İSTANBUL’DA 2 UYUŞTURUCU ŞEBEKESİ ÇÖKERTİLDİ. İŞTE YAZIŞMALAR !!!!!

08:09 - TAZİYE MESAJI : Teröristler tarafından döşenen el yapımı patlayıcının patlaması sonucu UZM. ÇVŞ. YUNUS EMRE YALMAN adlı askerimiz Şehit oldu. 1 askerimiz yaralandı.

19:00 - TAZİYE MESAJI : Tunceli’de Eren- 7 Operasyonunda yaralanan Jandarma Uzman Çavuş Burak Tortumlu hastanede yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.

18:22 - AK PARTİ DOSYASI /// MÜYESSER YILDIZ : Erdoğan’ın Abisi İsmail Kahraman’ın Başkenti Neresi ???

18:17 - GÜNDEM ANALİZİ /// MÜYESSER YILDIZ : 82’nci Vilayetimiz Kerkük “Bölücü Kebapçılardan” Daha Mı Önemsiz ???

Yurtsever ve Açık Bilgi Platformu | Özel Büro İstihbarat Grubu Özel Buro

TÜRKÇE & TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATI & ŞİİRİ

TÜRK EDEBİYATI DOSYASI /// Dr. Halil ATILGAN : “Dört Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”

TÜRKÇE & TÜRK VE DÜNYA EDEBİYATI & ŞİİRİ
Bu haber 22 Ağustos 2020 - 0:00 'de eklendi.
Whatsapp Paylaş Telegram Paylaş


Dr. Halil ATILGAN  : “Dört
Oğlum Cephede Durur, Topalım Kahrımı Çeker”


07
Ağustos 2020


Ağıt: Türklerin en eski sözlü kültür ürünlerindendir. Çeşitli olayların
ölenlerin ardından duyguların dile dökülmesidir. Anadolu’nun her tarafında ağıt
yakılmasına rağmen bu gelenek Güneyde, Çukurova, Osmaniye, Düziçi, Adana,
Karaisalı, Kadirli, Kozan, Ceyhan, Orta Anadolu’da Kayseri, Sarız, Pınarbaşı
yöresindeki Türkmen oymaklarında daha da yaygındır. Özellikle Afşar Türkmenleri
bu konuda varlığını kanıtlamış, Sarıkamış Ağıtlarının çoğu Afşar analarının
gözyaşı olarak günümüze ulaşmıştır. Türkler duygulu bir milletir. Duygusunu
yaktığı ağıtlarla, türkülerle dile getirir. Onun için Anadolu’nun en hücra
köşesinde bile ağıt yakan birini bulmak mümkündür. Bizim Çukurova’da ağıt
söyleyene ağıtçı, irticalen söylediği dörtlüklere de yakım denir. Çukurova’da
yakım-yakmak, söylemek, demek, yakıştırmak, diyeceğini dörtlüklerle ifade etmek
anlamındadır. Onun için “Ağıt söylemek” yerine “Ağıt yakmak” tabiri
kullanılmış, bu tabir Anadolu’ya da dalga dalga yayılmıştır.


Ağıtlar zamanla
ferdiliklerini kaybederek halkın ortak malı olurlar. Kısaca anonimleşirler.
Kendine özgü bir kalıbı yoktur. Uyaklı olanlar 7, 8 ve 10’lu hece ölçüsüne göre
yazılırlar. Yaygın olanı ise 8 heceli olanıdır. Ağıtlar uyaklı ayaklı olduğu
gibi uyaksız, ayaksız da olabilir. Uyaksız ağıtlar kişinin içinden geçenlerin
dışa yansıması olarak değerlendirilir. Kişi duygularını konuşur gibi dile
getirir. Aslında ağıt söylemenin kuralı olmamakla birlikte kafiyeli ağıt
söylemek marifettir. Rağbet gören de budur. Ağıtların: Erkek tarafından
yakılanları olsa da genelde kadınlar tarafından yakılır. Kerkük’te bu işi para
karşılığı yapan ağıtçıların olduğu da bilinmektedir.


Ağıtlar kişiyi
anlatıyorsa, o kişinin meziyetlerini, özelliklerini, güzelliklerini dile
getirir. Onun için ağıtlara kişileri anlatan methiyeler de denilebilir. Ağıtlar
ölenin ardından, cenazesinin başında, gıyabında söyleneceği gibi, üstünden
çıkan kıyafetlerine de ağıt yakılır. Ölünün üstünden çıkan kıyafetlere
Çukurova’da “soyka”
denir. Ağıt yakan ölünün “soyka”larını eline alarak her birini tek tek kaldırır
ve dörtlüklerini sıralar.


Ağıtlar türkü ve
destanla iç içedir. Genelde her ağıtın bir ezgisi vardır. Ezgiler uzun hava ya
da kırık hava formundadır. Söz ve müziği halk tarafından benimsenen ağıtlar
zaman içinde türküleşerek bize ulaşır. Ormancı, Gelin Ümmü, Gelin Ayşe Celal
Oğlan ve Bodrum Hâkimi Mefharet Hanım üstüne yakılan dörtlükler ferdiliklerini
kaybederek bize ulaşan türküleşmiş ağıtlardır. TRT’nin Türk Halk Müziği
repertuvarı incelendiğinde ferdiliklerini kaybederek türküleşen çeşitli
örnekler görülecektir. Türküleşmeyen ağıtlar ise kaynaklara söz olarak geçer.
Yakılan ağıtlar kişisel olduğu gibi toplumsal hadiseleri de dile getirir.


Anadolu’da, tıpkı
ağıtlar gibi acının, ıstırabın tarihi de çok eskidir. Çeşitli zulümlerle
karşılaşan, derin acılarla kucaklaşan Anadolu acıların bıraktığı izlerle bugüne
kadar gelmiş, toprağı kadar insanları da acılarla yoğrulmuştur. Onun için
Anadolu’da acının var oluşuyla ağıtları da var olmuştur. Kısaca ağıtlar acının
var olmasıyla birlikte doğmuş, bu güne kadar da varlığını korumuştur. Anadolu
insanı ağıtını yakarken söz ve ezgi güzelliğini hiç düşünmemiş, doğallığını
korumuş, duygularını içinden geldiği gibi dörtlüklerle dile getirmiştir.
Yakılan ağıtların önemli özelliği yaşanmış hadiselere dayanmasıdır. Her ağıtın
kendine has bir hikâyesi vardır. Kaynağını gerçek hayattan alan ağıtlar dilden
dile dolaşarak geçmişi günümüze ulaştırırlar.


Konuyla ilgili
bir tek ağıt yakıldığı gibi birden fazla da ağıt yakılır. Birden fazla yakılan
ağıtlar daha çok toplumsal hadiseleri dile getirir. Sarıkamış, Yemen, Mihrali
Bey ve Kızılırmak toplumsal hadiseleri dile getiren ağıtlar arasında ilk sırayı
alırlar.  Yemen’de kum tipisi, kızgın çöl sıcağı, Sarıkamış’ta dondurucu
soğuğun can alması çeşitli kişiler tarafından dile getirilmiştir. Ağıt yakmak
milletimizin ortak duygularından biridir. Türk kültüründe köklü bir maziye
sahip olan ağıt yakma, çeşitli Türk boylarıyla günümüze kadar gelmiş, geçmişle
geleceği birbirine bağlayan önemli bir köprü olmuştur.


Türklerde
İslamiyet öncesi ağıtlara“Sagu” deniliyordu. Sagular: “Yuğ”
denilen törenlerde ölen kişilerin özelliklerini ve güzelliklerini, erdemlerini
ve onlara duyulan acıları dile getiren şiirlerdi. İslamiyet öncesi bu şiirlere “sagu”, İslamiyet’ten
sonra “ağıt”,
divan edebiyatında da mersiye denildi. Mehmet Akif’in Çanakkale üstüne yazdığı
müthiş dizeleri güzel bir “mersiye” örneği olarak bize ulaştı.


Bize ulaşan bazı
olaylar var ki anlatılamaz. Yaşanır. Tıpkı ağıtlarımızdaki, türkülerimizdeki
olaylar gibi. İşte benim de anlatamadığım ama yaşamaya çalıştığım hadiselerden
biri Sarıkamış’tır. Türkiye’nin çok yerini görmeme rağmen Sarıkamış’a yolum
düşmedi. Onun için de özelliklerini tanıyamadım. Ama ağıtlarıyla ruhumda,
beynimde, benliğimde yaşadım. Onu tanımama türküleşen Sarıkamış ağıtları vesile
oldu. Tıpkı Çanakkale gibi, Yemen gibi. Çanakkale’yi ve Yemen’i ben değil
çoğumuz ağıtlarla tanıdı. Demek ki bir yerin tanınmasında adına yakılan
türküler, ağıtlar önemli bir etken olmuş. Adana, Kırşehir, Samsun, Urfa,
Erzurum, adına yakılan türkülerle ününe ün katmış, kişiler ili görmese de
türkülerinde adını duymuş,  anlatılan yerleşim birimi müzikle bütünleşerek
bizlere ulaşmıştır. Onun için de ulaşan bilgi kulaklarda ebediyen yerini
koruyacak, hiçbir kuvvet onun unutulmasını sağlayamayacaktır. Yakılan türkü ve
ağıt zaman içinde müteakip defalar tekrar edildiği için kişi, o yöreyi görmese
de ağıtlarıyla yaşayacak, türküleriyle tanıyacaktır. “Çanakkale içinde aynalı çarşı” dizesi
olmasaydı Çanakkale ilimiz hiçbir zaman adını bu kadar geniş bir kitleye duyuramayacak,
Aynalı Çarşı’yı kimse bilemeyecek, reklâmını yapsa dahi Çanakkale de, Aynalı
Çarşı da bu kadar üne kavuşamayacaktı. Onun ünlenmesini sağlayan tek sebep
türkülerle anlatılmış olmasıdır. Muş için de, Sarıkamış için de durum aynıdır.
Öyle ise Sarıkamış üstüne yakılan ağıtlar yörenin yurt sathına duyulmasında
önemli bir etken olmuştur.


Daha önce de
söylediğimiz gibi yöre üstüne yakılan ağıtlar o yörenin tanıtımında, adının
geniş kitlelere duyulmasında önemli bir paya sahiptir. Bunun da kaynağı üstüne
yakılan türküler ve ağıtlardır. Sarıkamış’ta üstüne en çok ağıt yakılan
yörelerden biridir. Ben Sarıkamış’a, Soğanlı’ya, Altınbulak’a gitmedim,
görmedim. Ama üstüne yakılan ağıtlarında Soğanlı’yı da Altınbulak’ı da yaşadım.
Gidip Sarıkamış’ı göremesem dahi onu ağıtlarında yaşmaya devam edeceğim. Çünkü
Sarıkamış: Ayağı çarıklı gidip de çarıksız dönemeyenlerin söylediği bir ölüm
türküsü, dönüşü olmayan bir yolun ayak sesidir. Sarıkamış: Sıfırın altında -40
derecede donan on binlerce vatan evladının çığlığı, donuyorum diyerek
haykırışın sesidir. Binlerce vatan evladının nefesinin buz tuttuğu, dört
çocuğunu kaybeden Sindelli Ağıtçı Kara Zala’nın feryadıdır.


Sarıkamış: Anaların “guzum” diyerek çırpınışının, dizlerini döverek
uğunuşunun sesidir. Edirne’den Ardahan’a, Adana’dan Artvin’e, İzmir’den
Sivas’tan Kafkasya’ya gidip de dönemeyenlerin ağıtlarına, türkülerine yansıyan
dizelerdir. Sarıkamış: Türk insanın içinde bir yara, gözünü budaktan
esirgemeyen Mehmetçiğin bilerek ölüme gidişinin hazin bir hikâyesidir. Şiirdir,
koçaklamadır, cengi harbidir, kahramanlık destanıdır. Yaşanılan acıların en
acısıdır Sarıkamış. Gerdeğe girmedik kızların yavuklusunu yitirdiği, yazlık
elbiseyle donarak kaybolup giden körpe fidanların, ana “guzuları”nın
alın yazılarının yazıldığı yerdir Sarıkamış. Vatanı için bıyığı terlememiş
delikanlıların yitip gittiği yerdir Sarıkamış. Ağıtların birbirine ulandığı,
beyaz gecenin sabahının olmadığı yerdir Sarıkamış.


Bu kadar acıların
yaşandığı, türkülerin, ağıtların yakıldığı olay için Mustafa Küpeli: “Sarıkamış`a
Dönüşü Olmayan Yolculuk”
başlıklı yazısında hadiseyi şöyle dile
getiriyor. Aynen Aktarıyorum: “Bildiğiniz gibi Türk Savaş Tarihinin en üzücü olaylarından biri
olan Sarıkamış dramının 93. yıl dünümü bir etkinlikle yine hüzünle anılacak.
Bardız’dan, Kızılçubuk’tan başlayan bir tahruz öyküsü yürekleri dağlayacak.
Komutanlar;
öğrencilerin kardan yaptığı şehit siluetlerine bakarak vatan için
seve seve can veren vatan evlatlarının kahramanlığını anlatırken akıp giden
gözyaşları yine sel olup akacak.


Askeri kırdıran Enver Paşa yönetimindeki Osmanlı ordusu daha
Kars’a ulaşmadan Allahuekber Dağları’nda, Soğanlı Dağı’nın eteğinde Şenkaya’ya
yakın Bardız Deresi’nde, Çil Horoz Dağı’nda, Çakır Baba’da donarak şehit
oldular. Asıl donma zirveye yakın yerde Taht Yaylalarında oldu. Bu harekâtın
askeri açıdan, teknik açıdan vebalı büyüktü. Sarıkamış harekâtından sonra
geride ağıtlar, figanlar ve bugün bile başımızı ağrıtan sorunlar kalmıştır.
Enver Paşa’nın adamları 20 yıl
gazetecileri bölgeye sokmamıştır. Bu yüzden  savaşın
bütün
tanıkları yok olmuş. Kimi der tek kurşun atmadan 90 bin asker şehit verilmiş.
 
Kimi der 70
bin, kimi de
der 60 bin. Tarihçiler tarihsel bir sorumluluğu yerine getirmek için yarım asır
sonra kaleme alınca Sarıkamış tarihi dramı böyle eksik bazen de yanlış
yazılmıştır.


Bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı sırasında ilân edilen
seferberlikle, eli silah tutan her Türk askere alınmış, özellikle bu
askerlerden Sarıkamış Harekâtına katılanların çoğu geri dönmemiştir.
Seferberlik sonrasında, her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur
eden cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır.


(…) ‘Bu konuyla ilgili düşüncelerini Necip Topuz ise şöyle
anlatır;
‘Yemen’de
kızgın çöllerde, Çanakkale’de derin sularda, Sarıkamış’ta dondurucu soğukta
yitip giden Anadolu çocuklarının hikâyesini barındırır. Bu yerler aslında bir
imparatorluğun ayakta kalmak ve yaşamak için son çırpınışlarının adıdır. Koca
çınarımız, içinden kemiren kurtlar, gövdesini kesmeye çalışan düşmanları
yüzünden çatırdayarak yıkılırken, çıkan feryadın adıdır. Yemen, Çanakkale,
Sarıkamış… Acımız derindir, hüzünlüyüz, kalbimizde bir burukluk var.’


(…) Sarıkamış
gazilerinden Balıkesirli Mehmet oğlu Ahmet Ağa da yaşadıklarını: ‘24 Aralık’ta
Sarıkamış’a doğru yürüyüşe geçen askerlerimiz, gece dağa tırmanmaya başladılar.
Şiddetli soğuk, korkunç tipi altında, gecenin karanlığında birbirlerine tutuna
tutuna, karlara bata çıka yol almaya çalıştılar. İliklerine kadar titreten
tipinin şiddeti karşısında üzerlerindeki soğuk yüzü görmemiş yazlık kıyafetleri
ile yürüdüler. Yol yokuş bitmek bilmiyor,  kara saplanmış ayaklara geçit
vermiyordu. Yol bitmeli, kar aşılmalıydı, nasılsa her gecenin bir sabahı vardı.
İşte, bu gece yürüyüşü sırasında önce gözler donmuş, kör olduğunun kimse
farkına varamamış. Sabahın ilk ışıklarını görememiş, hala gece karanlığı devam
ediyor zannetmişlerdi. Yüreklerinin aydınlığında yürümeye çalışmışlar…
Yollarını aradılar, karlara saplandılar ve geride kalmaya başladılar… Geride
kalanlar yavaş yavaş donuyordu. Kapkara gecenin sabahını göremediler… Sağ kalan
birkaç asker için bir daha sabah olmadı. Sarıkamış’a yaklaştıklarında kar
erimemiş ama onları eritmişti… Soğuğa birde açlık eklendi. Erzak getiren
birliklerin askerleri de donarak öldüğünden, açlık sağ kalanları da perişan
etmişti’
diyerek hadisenin vahametini böyle dile getirmiştir. “


Bu ve benzeri
yazıları okuduktan sonra Sarıkamış ağıtlarının neden bu kadar yanık, içli, niye
bu kadar efkârlı olduğunu daha iyi anladım. O ağıtları dinledikçe içim
burkuldu. Yüreğim yandı. Anaların feryadı gözümde canlandı. Canlandıkça
Sarıkamış’ta yaşanan hadiseler yüreğimde katmerlendi, kat kat oldu. Halk Ozanı
İmami’nin okuduğu Sarıkamış ağıtıyla yüreğim daha da yandı, tutuştu. Ozan
kasetinde ağıtın hikâyesini anlatıyor. Fonda yanık bir zurna çalıyor. Nasıl
çalıyor. Aman Allah’ım yürek dağlıyor. “Seferberlik harbinde 1914 – 1915’li yıllarda Sarıkamış’ta,
Soğanlı Dağlarında, Altınbulak bölgelerinde tek kurşun atmadan 90 bin askerimiz
karda, buzda, donarak şehit olmuştur. Yurdun dört bir köşesinden askerler
olduğu gibi Kayseri, Pınarbaşı, Sarız, Tomarza ve Çukurova’dan da binlerce

askerimiz
şehit
olmuştur.
Bunların birçoğu Avşar Aşiretindendir. Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Sindel
köyünden Afşar kadını Kara Zala‘nın (Zeliha) 5 oğlundan 4’ü seferberlik harbine
katılır. Evde kalan bir oğlu da topaldır. Dört oğlu bir daha geri dönmez.
Sarıkamış’ta şehit olur. Bunun üzerine ağıtçı Kara Zala eliyle dizlerini
döverek uğunur.”


Elif bekâr Cennet bekâr

Acemi talime
çıkar


Dört oğlum
cephede durur


Topalım
kahrımı çeker


Sarıkamış Altınbulak

Soğanlı’yı
biz ne bilek


Bizim uşak
gökçek[1]
gezer


Ağca zubun[2]
kara yelek


Yüzbaşılar binbaşılar

Tabur taburu
karşılar


Yağmur yağıp
gün değence


Yatan
şehitler ışılar


Gadasını aldığım Eşe

Tekerim
dayandı taşa


Seferiberliği
durdur


Elin’öpem
Enver Paşa


Sivas’tan Sarıkamış’tan

Yatamıyom
kara düşten


Hastam ağır
arabacı


Yavaş indirin
inişten


Adamı olan herk ediyor

Olmayanlar
terk ediyor


Her nereye
vardım ise


Gelinler
çifte gidiyor


Sarıkamış alkan oldu

Zalim Urus[3]
murat aldı


Kimsesiz kız
dul gelinler


Kara giyip
saçın yoldu


Kara Zala’nın beş
oğlundan dördü Sarıkamış’ta şehit olmuştur. Evde kalan oğlu ise topaldır. 
Dört oğlum
cephede durur / Topalım kahrımı çeker
diyerek bir ananın nasıl
çaresiz kaldığını, feryadını, anlatmaya çalışır. Anlatmaya çalışsa da onun dört
oğlunun acısını kim bilebilir. Onun gibi kim yanabilir ki. Hani bir söz vardır:”Ağlarsa anam
ağlar / Gayrısı yalan ağlar”
derler. Evet, Kara Zala’nın acısını
ana olanlar anlasa da yine Kara Zala kadar yanamaz, uğunamaz.


Çukurova’da iyi
ağıt yakanlar “uğundu”
sözcüğüyle anlatılmaya çalışılır. Uğunmak, dövünmek, elini dizlerine vurarak
ağıt yakmak, ölenin acısıyla fırıldak gibi dönmek anlamında kullanılır.
Özellikle Afşar anaları bu konuda rüştünü ispat etmiş, ağıt yakma geleneğinde
en ön saflarda yerlerini almıştır. Gidip de dönmeyen canlar, gelinlik kızların
yavukluları dile gelir Afşar anasının dizelerinde. Gözü yaşlı ana yutkunmadan,
gözünü kırpmadan okumuşluğu yazmışlığı, kâğıdı kalemi olmadan dile getirir
duygularını. Gözyaşıyla yunup arınan şehit oğluna, donarak dağlarda yitip giden
genç fidanlara seslenir. Rus onun için can alıcı değildir, Onun için de: “Benim korkum
Ruslar değil  / Karakışa kurban verdim”
diyerek can
alıcının tabiat şartları olduğunu açıkça ifade eder.


Gene uğru[4]
kış geliyor           


Görmeyene hoş
geliyor         


Şu Sivas’a
giden kağnı          


Dolu gidip
boş geliyor


Aziziye baba yurdum        


Kafkasya’ya
tabya kurdum   


Benim korkum
Ruslar değil  


Karakışa
kurban verdim      


Sarıkamış ne aralı

Kimi ölmüş
kimi yaralı


Bunu duymuş
var mı ola


Yalan dünya
kurulalı


Kimini gülle götürdü

Kimini toplar
yatırdı


Kör olasıca
Moskoflar


Neçe ocaklar
batırdı


Hücum borusu vuruldu

Asker hücuma
kalkıyor


Sağ böğrümden
vuruldum


İki başlı kan
akıyor


Uşak gitti sürüyünen

Asker kalkar
boruyunan


Hangi eve
vardıysam


Bir gelin var
karıyınan


Yaslı deli gönül yaslı

Acep nedir
bunun aslı


Kardeşler
kana belenmiş


Kara don
gülgülü[5]
fesli


Soğanlı’da bir harp oldu

Neçe canlar
telef oldu


Sarıkamış
alınışın[6]


Sağ olanlar
mektup saldı


Yağan karların altında

Kara çadır
var mıydı


Top gürleyip
gelir kene


Acep derdin
var mıydı


Dokuz kardeşi ölenin

Benim gibi
olur bacısı


Sivas’ta
tabur dökülmüş


Benim anamın
kuzusu


Sarıkamış üstünde kar

Kar altında
Mehmet yatar


Gülüm donmuş
kara dönmüş


Gören sanmış
yârin sarar


Kimi Yemen kimi Harput

Üzerinde ince
çaput


Avut yiğit
gönlün avut


Yâr sarmazsa
Mevlâ’m sarar


Yukarıda, “Sarıkamış`a
Dönüşü Olmayan Yolculuk”
başlıklı yazıdan yaptığımız alıntıda: “Seferberlik
sonrasında her köyde bir muhtar ve bir imam kalmış, geride zuhur eden
cenazeleri kaldırmak için çoğu kere yeterli cemaat bulunamamıştır”
deniliyordu.
 Bu tezi yukarıda tümünü verdiğimiz Afşar anasının şu dizeleri de
doğruluyor: “Hangi
eve vardıysam / Bir gelin var karıyınan.”
Evet, askere alınmayan
gelinle koca karı. Başka kimse yok. Köyler boşalmış. Vakit namazı kılacak kimse
yok. Buna yürek mi dayanır, özek mi dayanır. Elbette dayanmaz. Kara kışa kurban
verilen yiğitler için ancak ağıtlar yakılar. Afşar anası da öyle yapar.
Yangınını dizelerine dökerek alır hırsını:


Sarıkamış’ta var maşın[7]

Urus yığmış
ağır koşun[8]


Bizim asker
açık çıplak


Dağlarda
büyüdü kışın


Çadırlar dağa kuruldu

Hücum borusu
vuruldu


Bir Sarıkamış
uğruna


Doksan bir
fidan kırıldı


Yaşa padişahım yaşa

Kan bulaşmış
çatık kaşa


Biz Urus’a
esir düştük


Sebep oldu
Enver Paşa


Sarıkamış içi meşe

Urus yaktı
hep ateşe


Bizi koydun
eli bağlı


Nere gittin
Enver Paşa


Binboğa’ya kar çok yağar

Karlar yatar
namlı namlı


Dört birader
babam oğlu


Nenni
gardaşlar nenni 


Anam da yok babam da yok

Varamam
yollarım ırak


Su isterim
verenim yok


Başucumda
bacım gerek


Evet, Afşar
anasının dizelerinde, kaynaklarda: “Bir Sarıkamış uğruna / Doksan bin fidan kırıldı”
deniliyor. Gerçekten ne kadar kaybımızın olduğu konusunda da kaynak taraması
yaptım. Kaynaklarda çelişkili bilgiler var. Çoğunluğu doksan bin askerin
donarak öldüğü yönünde. Doğrusunu söylemek gerekirse ben de doksan bin
kaybımızın olduğunu biliyorum. Fakat bulduğum bazı kaynaklar kaybımızın doksan
bin olmadığını söylüyor. Konuyla ilgili internette bulduğum
forum.memurlar.net/topic.aspx sitesindeki yazıyı aynen aktararak bilgilerinize
sunmak istiyorum:


“Sarıkamış’ta Rus
ordusunu imhayı planlayan Enver Paşa, 22 Aralık 1914’te Erzurum’a gelerek
harekâtı başlattı. Enver Paşa, 5 Ocak 1915’te durumun iyice kötüye gittiğini
görünce, ‘Ben
İstanbul’a dönüyorum’
diyerek Türk Tarihinin belki de en çok tahrif
edilmiş savaşlarından biridir. Yukarıda harekâtın ana hatları verildiği için
ben sadece savaştan sonraki kayıplarla ilgili bilgi vereceğim. Hem Rus hem Türk
kayıtları kesindir: Türk ordusu dağlarda donmayı beklemek bir yana Rus
güçleriyle şiddetli çarpışmalara girişmiş ve başarıya bir nefeslik mesafeye
kadar gelmiştir. Saldırının başarısız olmasının nedeni ordumuzun geleneksel
yumuşak karnı olan ikmal sisteminin bozuk arazide çökmesidir. Buna rağmen bile
asla bir bozgun söz konusu değildir; Rus kayıtlar 9. Ordunun düzenli bir
çekilme gerçekleştirdiğini söylemektedirler. Kayıplara gelince, doksan bin
donan Mehmetçik balonu patlamaktadır. Hem 9. Ordu kayıtlarına, hem de savaş
meydanını elinde tutan Rus Ordusunun yaptığı sayıma göre Türk güçleri
çatışmalardan ve soğuktan toplam 23 bin ölü vermiştir. Buna ek olarak 9 bin
kadar da kayıp ve esir ile toplam zayiat 32 bin kişidir. Buna çoğunluğu
sonradan toparlanan kaçakları da ekleyince en nihayet 57 bin savaş dışı asker
çıkmaktadır.


Tek kurşun
atamadığımız söylenen Rus ordusu ise 10 bini sırf donmadan olmak üzere toplam 30
bine yakın kayıp vermiştir. Stratejik alanda ise, bizzat Enver Paşanın
hazırladığı Sarıkamış Planı başta Rus Kafkas Ordusu Başkomutanı General Yudeniç
tarafından ‘Son
derece cüretkâra ne ve akıllıca düşünülmüş, başarıyla uygulanabilmesi halinde
tüm Kafkasya’daki Rus egemenliğini bitirecek bir plan’
olarak
nitelendirilmiştir. Peki, arşiv kayıtları böyleyse 90 bin Mehmetçik hikâyesi
nereden gelmektedir? Sarıkamış harekâtı hakkında atıp tutanların hepsi sadece
ve sadece tek bir kaynağa dayanmaktadır. O da 9. Kolordu Kurmay Başkanı Şerif
Köprülü’nün 1921’de akşam gazetesinde yayınlanan, daha sonra da ‘Sarıkamış
ihata manevrası ve meydan muharebesi’
adıyla kitaplaştırılan
şüpheli anılarıdır. Şüpheli diyorum zira sene 1921 ve mütareke basını ile
işbirlikçi sultan hükümeti tam gaz ittihatçıları karalama kampanyası
yürütmektedirler. Hâlbuki hem Türk, hem de Rus ordu kayıtları Türk kaybını
inatla 33 bin ölü, kayıp ve esir olarak veriyorlar. Buna itiraz edecek kişilere
ise şunu demek isterim: ‘Belgeler konuşunca herkes susar’ çoğu tarihçinin
bildiği bir ilkedir. İstatistik verileri çok hassas bilgilerdir 1. elden
belgelere dayanılmadıkça inanılmazlar. Bu yüzden muharebe zayiatları gibi kesin
bilgiler verecek kişilerin muğlâk 3. elden kaynakları göstermesi geçerli
değildir. Sarıkamış harekâtı artık bir karşıt propaganda malzemesi olmaktan
çıkarılmalı, gerçekler söylenmelidir” deniliyor.


SONUÇ: Evet, gerçekler söylenmeli, kapalı kutular açılmalı, açılması
için de eli kalem tutan tüm tarih araştırmacıları seferber olmalıdır. Ben
tarihçi değilim. Sarıkamış’ı derlediğim ağıtlarıyla tanıdım, Halk Ozanı
İmami’nin türküleriyle onu benliğimde yaşadım. Bu yazı münasebetiyle daha da
yakından tanıma fırsatı buldum. Toparlayabildiğim kadarıyla Sarıkamış üstüne
yakılan ağıtları bu yazıyla birlikte sunmaya çalıştım. Yöre ile ilgili yakılan
ağıtların o yörenin tanıtımında çok önemli bir etken olduğunu örnekleyerek yine
bu yazı münasebetiyle aktarmaya çalıştım. Yararlı olabildikse ne mutlu diyor,
tespit ettiğim Sarıkamış ağıtlarıyla satırlarımı noktalamak istiyorum.


Sarıkamış Sarıkamış

Düşman gelmiş
yaka yaka


Sürmeli Ali
esir gitmiş


Dört yanına
baka baka


Toplar cepheden kuruldu

Yunan’ın
boynu buruldu


Ayan olsun
dertli anam


Yalnız Musa’n
mı vuruldu


Hücum borusu vuruldu

Asker hücuma
kalkmıyor


Yandım anam
deyince


Gardaş
gardaşa bakmıyor


Anam ağlar babam ağlar

Toptan
dumanlandı dağlar


Ayan olsun
dertli anam


Doktor
yaralarım bağlar


Boz Omar’ım Ağ Murat’ım

Yıradım oğlum
yıradım[9]


Dokuz oğlan
anasıyım


Elden orakçı[10]
aradım


İbrişimin kozaları[11]

Battı Afşar
kazaları[12]


Sarıkamış’ta
ölmüşler


Gonca gülün
tazeleri


Böyle uzun dal mı olur

Şöyle çürük
kol mu olur


Bir obada bir
ocakta


Yedi gelin
dul mu kalır


Motora gönlüm motora

Topu yükledik
katıra


Sabahaçe
yatamıyom


Neler geliyor
hatıra


İnci sandım dişlerini

Kalem sandım
kaşların


Örzülemiş[13]
eşlerini


Gelin Fatma
Hürü’yünen[14]


Oğlum gittin mi yesire[15]


Kaşların
vermem Mısır’a


Kaba döşekte
yatarken


Nasıl
dayandın hasıra


Aman benim yavrularım

Narman
Dağlarında kalan


Yedi oğlan
anasıyım


Şimdikçe de
oldu yalan


Aman kuzum aman kuzum

Narman
Dağlarında gezin


Yedi oğlan
anasıyım


Hiç birin
görmüyor gözüm


Top başında gürleyerek

Almış gitmiş
yarısını


Atını içeri
çekin


Edem[16]
satsın dorusunu


Bardız Deresi kan çağlar

Analar
ciğerin dağlar


Çil Horoz
Dağı salında


Nice
nişanlılar ağlar


Allahüekber Kars’ın dağı

Mübarek şehit
yatağı


Allahüekber
de söndü


Doksan bin
evin ocağı


Allahüekber kar boran

Tırmandık
dağlara yayan


Gökten ateş
dökülse de


Yılar mı hiç
Ali Osman


Allahüekber yan yatar

Kızarmış da
güneş bata


Allahüekberin
döşünde


Neçe bin
şehit yatar


Yaşıtlarını gördükçe

Günde bin
kere ölüyom


Yedi oğlan
anasıyım


Elden fitre
alıyom


Aşağıdan ses geliyor

Figan bağrımı
deliyor


Kör olasın
Enver Paşa


Gelinleri el
alıyor


Yaşa babam oğlu yaşa

Kan bulaştı
çatık kaşa


Biz Urus’u
alt ederdik


Sebep oldu
Enver Paşa


Sarıkamış’ta var maşın

Urus yığmış
ağır koşun


Bizim uşak
açık çılpak


Dağlarda büyüdü
kışın


Hak için oruç tutarım

Deseler
Murat’ın yolda


Gelinleri
taksim ettim


Kimi sağda
kimi solda


Redifleri topluyorlar

Onlar da
kaçmak derdinde


Nuri
Mehmet’in mezarın


Uşaklar
görmüş Mardin’de


Yüksek hükümet sarayı

Var mı bu
işin kolayı


Gardaşı asker
etmişler


Nerde taburu
alayı


Gadanı aldığım çavuş

Nerde ettiniz
dövüş


Taşına kurban
olduğum


Gardaşın
yattığı koğuş


Soğanlı da soğan olur

Kar tipisi
boran olur


Urus’u
 bozgun görenler


Anasından
doğan olur


Sarıkamış saza döndü

Dağları
gülzara[17]
döndü


Serçe canlı
Ermeniler


Hepsi şahbaza
döndü


Enver Paşa hücum dedi

Yarıldı
Moskof’un ödü


Zalim
Allahüekber Dağı


Neçe yiğit
aslan yedi


Kaynakça:


Canlı Kaynak:


Adı Soyadı
                                        
: Halk Ozanı İmami

İli
                                                         
: Adana

İlçesi
                                                   
: Kozan

Köyü                                                    
: Beytepe

Doğum
Yılı                                         
: 1954


Yazılı
Kaynaklar                             


Emir Kalkan
                                      
: Kayseri Yöresi Ağıtları Kayseri Kültür Müdürlüğü Yayınları Kayseri 1992.

Ahmet Z. Özdemir
                           
: Ağıtlar 1 / 2 Kültür Bakanlığı Yayınları Kültür Eserleri Dizisi No: 303,
Ankara 2001.

Mustafa
Küpeli                                 
:Sarıkamış’a Dönüşü Olmayan Yolculuk. www.tumgazeteler.com


Yararlandığım Siteler     :


www.avsargencligi.com


avsarlar.org/haber_oku.asp


www.siyasalbirikim.com.tr


DİPNOTLAR


[1] Güzel giyinmek.


[2] Bir giysi çeşidi.


[3] Rus.


[4] Önü- Önde.


[5] Kan kırmızısı.


[6] Alınınca.


[7] Tren,


[8] Asker, arabaya pulluğu koşacak hayvan.


[9] Uzaklaşmak.


[10] Orakla ekin biçen işçi.


[11] İbrişim kuşağın ucundaki yuvarlak püsküller.


[12] Afşarların yoğun olarak yaşadığı ilçeler.


[13] Arzu etmek.


[14] Bayan adı- Hürü ile.


[15] Esir.


[16] Kardeş – Büyük ağabey


[17] Gül tarlası- Gül bahçesi

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

TÜM KATEGORİLER
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
İLGİLİ HABERLER