TSK DOSYASI : ERMENİ İFTİRASI İLE İPE ÇEKİLEN SUBAYIMIZ


ERMENİ İFTİRASI İLE İPE ÇEKİLEN SUBAYIMIZ

Hayran Baba lakabiydi. Hafiz Avni efendi isminde bir Vatanseverdi o.
Erzincan Jandarma Komutanliği yapmisti.
Ermeni saldirilari sonrasi tehcirde vatan görevin de yer almisti. Ülke isgal edilince Ingiliz isgalcilere ters davranmis, üzeri çizilmişti.
Ve Istanbul da Damat Ferid idaresinde Mahkeme kurulur. Vatan hainleri Vatanseverleri yargilayacaklardir.
Divan-ı Harb Reisi Kürt Mustafa paşa Hayran Baba’yı ister. Hastanede olduğundan getirmediler.
Mahkeme Reisi müdürü çağırarak:
– Bu adamı niçin getirmediniz?
Diye sordu. Hastanede olduğunu söylediler:
– Ben bu adamı asacağım! Nasıl şuraya buraya gönderirsiniz? diye bağırdı.
Nihayet iş Muhafız komutana geldi. Muhafız, Doktor Necip Beyi yanına çağırıp:
– Hayran Baba’yı niçin hastaneye gönderdiniz? diye sordu.
Doktor:
– Bu emirle! diyerek cebinden hasta mevkuflar hakkındaki tamimi çıkarıp okudu, ve:
– Ben rapor vermeye mecburum, gönderip göndermemek makama aittir, dedi.
Merkez Komutanı, Hayran Baba’nın Divan-ı Harbe yollanmasını emretti. Muhakeme günü hastaneye bildirildiyse de hastane doktorları Hayran Baba’nın bir yere çıkamayacağı hakkında bir rapor verdiler.
Daha hiçbir muhakemeye çağırılmayan Hayran Baba’nın idam olunacağı ağızdan ağıza söylenmekte idi.
Bu sırada bütün hasta mevkufların ancak Selimiye Hastanesi’nde tedavi olunacağı hakkında bir karar verildiğinden Hayran Baba da Selimiye’ye gönderilmek üzere raporu ile beraber tevkifhaneye teslim edilmiş, fakat Selimiye’ye gönderilmeyip hapsedilmişti.
Hayran Baba’nın sağlık durumu gitgide fenalaştığından doktor yeni bir rapor daha verdiyse de okumadılar bile.
Bir gün Hayran Baba’nın çektiği ıstıraba kalbi dayanamayan doktor her türlü tehlikeyi göze alıp bir rapor daha vermeye cesaret etti.
Hayran Baba’yı muhafaza altında Selimiye Hastanesi’ne gönderdiler. Divan-ı Harb Reisi vakayı haber alır almaz gece yarısı bir zabit yolladı, hastanın bileklerine kelepçe vurdurdu. Hayran Baba’yı sürükleye sürükleye Haydarpaşa iskelesine indirdiler, zavallı adam doğruca sehpaya gittiğini sanıyordu:
– Beni asmaya götürüyorsunuz, biliyorum, sabaha kadar sabretseniz ne olur? diyordu.
Hayran Baba’yı getirdiler, o bitkin halinde taş locaya attılar. Eline kelepçe vurulduğunu ve omuzuna bütün eşyasının yüklendiğini gören
Hayran Baba:
– Ölüm eziyeti dediğin beş dakikalıktır. Bu cevrü cefaya ne lüzum var? diye inliyordu.
Hayran Baba idam olunacağını bilerek yirmi gün yirmi gece taş locada aç ve ilaçsız yattı. Biraz merhamet duygusu bulunan gardiyanlar bile aynı locanın yanındaki locada yatan bir öğretmene:
– Şu pencereden zavallıya biraz süt veriniz! diye yalvarıyorlardı.
Hayran Baba bu yirmi günün ölüm bekleyişi içinde kıvrandı.
“Şu kapıyı bir lahza açınız, biraz hava alayım!” diyordu.
Ve böylece loca rutubeti ve açlık içinde yirmi gün işkence çektikten sonra, bir gece sabaha karşı kendini asılmak için uyandırdıkları zaman, tıpkı hürriyete kavuşuyor gibi sevindi, subayın omuzlarını okşadı…
Suçu Ermenilere karşı vatani savunmasi, işgale karşı olması ve tehcirde görev almasiydi.

***

16 Mayıs 1919’dan 10 Kasım 1938 arasında kendisini en çok acıtan olayların başında gelen hagi yaşanmışlıktır?
Mustafa çocukluğunda dahi son derece duygusal, naif, hassas ve az ama çok az konuşan çocuktu. O yaştaki düşüncelerini dahi ailesine ve çevresine düşüncelerini zorla değil, ikna ederek, kabul ettirmeye çalışan bir ruh dünyasına sahipti.
Mesela çok küçük yaşta dahi sokağa çıkıp her çocuk gibi sokak oyunları oynayan veya oynadığı zaman bundan zevk alan bir çocukta değildi. O zamanını ya düşünerek ya yalnızlığını yaşayarak ya da kendisinin yaptığı birkaç tahta parçası oyuncakla değerlendirmeyi hep tercih etti. Tartışmak, yeni şeyler öğrenmek ve merak sanki onun iç dünyasının temellerini oluşturuyordu.
Gerek askeri okulda, gerek Harp Okulunda, gerek Harp Akademisinde, elindeki tüm olanakları kullanarak kendi benzerlerinden farkılaşmasının nedenlerinin başında öğrenme hırsı gelir.
Yaşamı boyunca asla belgesi ve kanıtı olmayan hiçbir şeye inanmadı ve itibarda etmediği gibi peşindende gitmedi.
Hiçbir ibadet şeklinin, hiçbir inancın, her hangi bir yakarışın ve duanın, kendisini başarıya götüreceği zannına kapılmadı. Yaşamı boyu başarıyı hurafe ve safsata da, inançta, kutsal verilerde, ikinci kişilerin gölgesinde aramadığı gibi o yola da hiç sapmadı. Gideceği yönü, yüreyeciği yolun hatlarını 16. Mayıs 1919 da 19 Mayıs 1881’de doğduğu gün çizmişti sanki.
Başakalarının ve günümüz tarihçilerinin kendilerinden menkul iddiaları ile zaferlerini ne hacının, ne hocanın hele hele nede şunun bunun fetvası veya fermanı ile kaanmadı. Hatta bu ferman ve fetvalara rağmen kazandı.
İancın hiçbir çeşitini kendisine asla örnek olarak almadı. İnandığ kaynağın esasını, kendi iradesi, sonrasında da, o iradeye destek veren Anadolu Kadını ve Anadolu Yiğidi oluşturdu.
Ne Mustafa Kemal’in ne de Atatürk’ün bir tek kişi dahi ne arkadaşı, nede dostu olabildi. Bunun böyle olmasında bu büyük adamın suçumu vardı. Asla. Çevresi O’nun arakadaşlık vasıflarına yetişemiyorlardı.
Alman Prof. Tarihçi Herr Meltzig bu konuda şöyle der:
“Onun iradesine ve bilgisi ve hatta hayallerine ne biz bilim adamları nede çevresindeki kahramanları hiçbir zaman ulaşamadık. Suç bizde değil. O’nun ulaşılmaz zekâsı ve ve düşünceleri O’nu bizlerden hep farklı kıldı. Şimdilerde düşünüyorum da (Atatürk’ün aramızdan ayrılışından sonra yazdığı bir anısında) O bir insan mıydı ve gerçekten yaşamışmıydı?”
Kahramanlığı, devlet adamlılığı ile yarışamadı. Devlet adamlılılığı ise, iradesi ile yarışamadı. Yaparım dediği her şeyi yaptı. Yapıtını da yaşayarak gördü.
Ama buna rağmen hayatını, ona zehretmek isteyenler çıkmadımı. Çıkmaz olur mu?
Daha 1922. lerde O’nu maddi ve manevi TBMM’den atmak isteyenlerin başında ve Meclis Kürsüsünde, sözüm ona gene O’nun çok yakın arkadaşı olduğu iddia edilen kimseler vardı
Mustafa Kemal o günün gecesini hiç unutmadı.
Şu sözleri, yüreğine saplanan hançerden damlayan kan kadar kırmızı, o kan kadar koyu ve damla damla değil oluk gibi akan o kanın acısı kadar feryat yüklüydü.
– Salih (Bozok) her şeyi umut ederdim de, Milletimin vicdanını böylesine hoyratça ve kişisel çıkar ve duygularına alet ederek bana bunu yapacaklarına ihtimal dahi vermezdim.
Oysa, Mustafa Kemal Paşa çok değil, kurtarıp kurduğu ülkesinin aziz toprakların da, İzmir yollarında üç sene sonra Sezarın dediği gibi “Sende mi Brütüs” söylemini anımsatırcasına, bu muhteşem milletin hainleri ve cahilleri tarafından hançerlenecekti.
Paşa bu her iki olayı da hayatı boyunca hiç unutmadı.
Ama asaleti ve milletine olan sonsuz sevgisi, bu yaşanan her iki tarifi olmayan acı olayıda, sanki bir daha hatırlamamk için gene bu kutsal topraklara gömdü.
Asla ve asla, bu iki konuyuda, binde bir neşe veren o akşam sofralarının konusu yapmadı.
Prof. Her Meltzig’in dediği gibi bende siz saygın okurlarıma sormak isterim.
– Gerçekten Mustafa Kemal Atatürk yaşadı mı?
Saygı ve Sevgiler