Prof. Dr. Mehmet KARAGÜL : İktisadî ve Siyasî Dönüşümde Toplumsal Değerler
 

09 May 2020


Bireyin davranışlarını belirleyen temel etken, ait
olduğu toplumun sahip olduğu değerler manzumesidir. Çünkü her bireyin yeme içme
ve barınmadan sonra hayattan en önemli beklentisi, içinde bulunduğu sosyal
çevre tarafından farkına varılma ve itibar görebilme ihtiyacıdır….


Bireyin davranışlarını
belirleyen temel etken, ait olduğu toplumun sahip olduğu değerler manzumesidir.
Çünkü her bireyin yeme içme ve barınmadan sonra hayattan en önemli beklentisi,
içinde bulunduğu sosyal çevre tarafından farkına varılma ve itibar görebilme
ihtiyacıdır. Bu çerçevede kişi için yeme, içme, barınma vb. bedensel dürtüler
içgüdülere bağlı tatmin edilirken, ruhsal tatmine dayalı “ben de varım”, “beni
de görün” dürtülerin ise “dış güdü” diyebileceğimiz toplumsal değerlere göre
şekil aldığını ifade etmek durumundayız.

 

Dolayısıyla toplumların sahip olduğu değerler, (dış dürtüler) bireylerin
davranışlarını yönlendirirken, söz konusu davranışlar da toplumların
sosyo-ekonomik yapısını belirlemektedir. Bu anlamda milletlerin ekonomik ve
sosyal yapılarında yaşanan müspet ve menfi değişimler, büyük ölçüde ilgili
toplumdaki değerlerde görülen farklılıklarla açıklanabilecek bir olgudur.

 

1071’de Alparslan ile başlayan Anadolu’yu Türk’e yurt yapma ülküsüne dayalı
kutlu mücadele, Fatih Sultan Mehmet ile çağ kapayıp çağ açma müjdesine mazhar
olmayla devam edip, Kanunî Sultan Süleyman ile Cihan’a nizam verme mefkûresine
ulaşmıştır. Türk Milleti’nin o günden bugüne yaşadıkları ise maalesef hep bir
ileri, iki geri şeklinde devam edip gitmiş, neticede yaklaşık dört yüzyıl
boyunca üç kıtayı kontrol edebilen bir millet, yüz yılı aşkın bir süredir,
Anadolu’da varlık mücadelesi vermeye çalışmaktadır.



İki asrı aşan bir süreden beri ise bu hâlin nedenlerini ortaya koyabilmek için
söylenmedik söz kalmamış olsa da iki kelâm da bizim söylememiz neyi değiştirir
bilinmez ama içimizde kalmasın…

 

İslâm dünyasının yetiştirmiş olduğu müstesna şahsiyetlerden olan İbn-i Haldûn,
Mukaddime adlı eserinde milletleri güçlü kılan değerin, toplumsal birlikteliği
destekleyen, bir anlamda millî bilinç şuuru veya sosyal sermaye şeklinde de
ifade edilebilecek olan asabiyet bilinci olduğunu ifade etmektedir. Bu şuurdan
uzaklaşan toplumların, güç kaybederek rakibi karşısında yenilgiye uğrayacağını
savunan İbn-i Haldûn, esasen asabiyet bilincindeki zayıflama ile mağlup olan
toplum fertlerinin, bu yenilginin sebebini kendilerindeki bir eksiklikte aramak
yerine, rakibindeki üstünlükte arayacaklarını ileri sürmektedir.

 

Yine İbn-i Haldûn’a göre söz konusu toplum, İçinde bulunduğu ataletten
kurtulabilmek amacıyla güçlü olan topluma benzemeye çalışarak, her seferinde
biraz daha kendisinden uzaklaşmak suretiyle kendi sonunu hazırlayacaktır!
Osmanlı Devleti’nin 17 ve 18. yüzyıllarda Avrupa orduları karşısında yaşadığı
yenilgiler sonrasında bu kötü gidişatı tersine çevirmek gayesi ile başlattığı,
Islahat ve Tanzimat uygulamaları ile bir ucu AB kriterleri şeklinde bugüne
kadar gelen Batılılaşma hareketlerinin, bu anlamda üzerinde daha dikkatli
düşünülmesi gereken bir husus olduğu muhakkaktır.

 

Yaklaşık üç yüz yıldır yaşanan bu istemedik hikâyenin çok fazla etkeni olduğu
inkârı mümkün olmayan bir gerçekliktir. Ancak konumuz açısından toplumun,
düşünce yapısı ve değerler sisteminde neler değişti de buna bağlı
davranışlardaki farklılaşma, söz konusu hikâyenin yaşanmasını kaçınılmaz kıldı?

 

Bu çerçevede üzerinde ilk durulması gereken husus, bireysel davranışların en
önemli belirleyicisi olan toplumun dine yaklaşımdaki değişimden söz etmemiz
gerekmektedir. Türk milleti İslâmiyet’i kabul ederken, her hangi bir savaş ve
zorlamayla değil, aklî delillere uygun gördüğü için böyle bir tercihte bulunmuş
ve bunun neticesi olarak cüz’î iradenin (sınırlı aklın) sorumluluklarını kabul
eden Mâtürîdî mezhebine göre inanç esaslarını oluşturmuştur. Ancak Mısır’ın
fethi ile Kahire’den İstanbul’a getirilen Eşʿarî (kadercilik ağırlıklı)
mezhebine mensup iki bin kadar İslâm âliminin, öncelikle sarayın ardından tüm
toplumun inanç esaslarında akılcılıktan kaderciliğe bir dönüş yaşanmasında
etkili olduğunu göz ardı edebilmek mümkün değildir. Bunun neticesi olarak
ilerleyen zaman diliminde toplumda sorunlar karşısında aklî deliller arama
yerine; kadere teslim olma ve “hocam bilir, liderim bilir, önderimiz bilir”
anlayışının yaygınlık kazanmaya başladığını görüyoruz.

 

Söz konusu toplumsal dönüşümün yansımalarını kavramlar üzerinde de gözlemlemek
mümkün. Bu millet cihana nizam verirken, “talep” kavramını; bilgi arayan, bilgi
edinen kişiler için “talebe” şeklinde kullanırken, bugün aynı kavram; mal ve
para talebi şeklinde maddiyat merkezli kullanılmaya başlanmıştır. Benzer
şekilde “tahsil” kelimesi de bilgi edinmek anlamında, “tahsil hayatım” şeklinde
öğrencilik yılları için kullanılırken, bugün aynı kavramın mal ve para tahsili
şeklinde maddiyat merkezli kullanıldığına şahit oluyoruz. Görüldüğü üzere Türk
Milleti bilgi merkezli yaşarken, dünyaya nizam verme konumunda iken, bugün
toplumsal değer merkezinin bilgiden, maddiyata kayması neticesinde içinde
bulunduğumuz konumun hâli ortadadır!

 

Geçmiş dönemde toplumun bilgiye ve bilgi sahibine verdiği önem, “Bana bir harf
öğretenin kırk yıl kölesi olurum” şeklinde toplum dimağında yer bulurken, bugün
öğretmenlerin, öğrencisine sorumluluklarını hatırlatma ve yanlışları konusunda
uyarma hususunda korkarak çekingen davranmak durumunda kaldıklarına şahit
olunmaktadır. Çünkü öğrenciye yapılan bir uyarı; onun psikolojisini bozduğu,
kişisel haklarını çiğnediği veya özgüvenini zedelediği gerekçesiyle kurum
tarafından soruşturmaya, ailesi ve öğrenci tarafından ise değişik şekillerde
tehdide konu olabilmektedir.

 

Müslüman Türk Milleti’nin varlığının temelinin aile olduğu bilinciyle,
öncelikle büyüklere saygı ve küçüklere sevgi merkezli bir anlayışı, yakın
geçmişe kadar esas aldığı bilinen bir gerçektir. Bu anlamda toplumda tecrübesi,
deneyimi ve mevcut durum üzerinde sahip olduğu emek ve özveri gerekçesiyle
gençlerin; anne, baba ve diğer aile büyüklerine saygıda kusur etmemesi en
önemli ilke olarak kabul edilirdi. Bu anlamda, daha ziyade gençlerin
büyüklerine nasıl davranması gerektiği fikri; “Cennetin anaların ayakları
altında” olduğu ve “babanın ahını alma, baba duası al” uyarıları ile toplumda
sıkça dile getirilen temel değerleri teşkil ederdi.

 

Lakin bugün gelinen noktada gençlerin büyüklere nasıl davranacağı değil,
büyüklerin gençlere nasıl davranacağı toplumun temel sorunu hâline gelmiş
durumdadır! Bu anlayış çerçevesinde; x, y ve z kuşağı gençlik, ergen
psikolojisi ve öz güven eksikliği gibi kavramlar üzerinde bitmez tükenmez
tartışmalar yapılmaktadır. Bütün bu çabalarla sorumsuz, sorunlu ve dünyanın
kendileri etrafında döndüğünü zanneden bir gençlik yetiştirirken ebeveyn olan
kuşağın da arada heder edildiği dikkatlerden kaçmamalıdır.  

 

Konumuz çerçevesinde dikkatimizi çeken bir başka söylem ise yakın zaman kadar,
bir yerden ayrılanların kalanlara, “Allah’a ısmarladık” veya “Allah’a emanet
ol” şeklinde ifade kullanırlarken, bugün aynı söylem yerine “kendine iyi bak”
ifadesi kullanılır hale gelmiştir. Önceki ifade tarzında; inanca dayalı kişinin
sevdiğini Allah’a emanet etmesi söz konusu iken, yeni söylemde ise “benden sana
bir fayda gelmez, çevrenle de ilgilenme, sadece kendin için yaşa” şeklinde
tamamen bireyciliği/bencilliği ön plana çıkaran bir anlam yüklüdür.

 

Benzer şekilde, yakın geçmişe kadar büyüklerimiz, yağan yağmuru; rahmet ve
bereket olarak değerlendirip, “rahmet yağıyor” şeklinde ifade kullanırlarken,
bu gün aynı olay; “hava bozdu, kötü hava koşulları, beyaz esaret” şeklinde
toplum tarafından menfi anlamda karşılık bulmaktadır.

 

Toplumumuzun değerler erozyonundaki bir başka öne çıkan farklılaşma ise
ekonomik alanda kendisini göstermektedir. Maddiyatçı felsefenin ekonomik düzeni
olan kapitalizmin anı yaşa ilkesi gereğince toplumumuzda geleceğe dönük üretim
ve tasarruf yapmak yerine, bugünün keyfi için borçla tüketim yapmak ülkemizde
son yılların en yaygın iktisadî tavrı hâlini almış durumdadır. Söz konusu
davranışın toplumda bu denli yaygınlaşmasının nedeni olarak birçok etkenden söz
edilebilir. Ancak kanımızca bunların en etkili olanı, ülkemizde lüks tüketim
yapan kişilerin, işini hakkıyla yapanlardan toplumda çok daha fazla dikkate
alınıyor olduğu gerçeğini görmezden gelmek mümkün değildir. Çünkü yukarıda
belirtiğimiz üzere bireyler, toplumda yer edinebilmek için davranışlarını
toplumların beğenilerine göre şekillendirmektedirler. Bu nedenle ülkenin temel
iktisadî sorunlarının çözümü için yine toplumsal davranışların doğru
kurgulanması temel ihtiyaç olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Görüldüğü üzere, birçok toplum gibi Türk Milleti de tarihi süreçte inişli
çıkışlı bir yol izlemektedir. Bu noktada dikkatlerden kaçmaması gereken husus,
bu iniş ve çıkışlarda asıl belirleyici olan faktörün, ilgili toplumun sahip
olduğu değerler sistemindeki değişim olduğu gerçeğidir. Bu Millet, her şeyden
evvel dinini aklî merkezli yorumlayıp ona göre hayatını kurgulayıp, maddiyat
yerine bilgi ve ilim merkezli yaşadığı dönemlerde cihanda sözü dinlenir bir
konumdaydı. Yine milletimizin, gençlerin öz güvenini tatmin etme yerine,
ana-baba ve aile büyükleriyle, ilim sahiplerine saygıyı esas alıp, lüks tüketim
ve israf yerine, olabildiğince üretim, ancak azla yetinip, çevresiyle
paylaşabildiği dönemlerde, yine üç kıtada hükmü geçen ve gücü adaletin teminatı
olan müstesna bir konumda olduğu göz ardı edilmemelidir.

 

Son söz olarak İLK SÖZ: Bir millet kendi nefsini (iç dünyalarını)
değiştirmedikçe, Allah onların (genel) durumunu değiştirmez. (Ra’d 11)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet