• Anasayfa
  • /
  • DARBEDEN NOTLAR /// CEMAL ACAR : Darbe girişimini bir de böyle okuyun !!!


Hayaldi, gerçek oldu: Fatih Camii bombalanacaktı, TBMM bombalandı. Kendi F-16 uçağımız düşürülecekti, helikopterimiz indirildi...

Hayaldi, gerçek oldu: Fatih Camii bombalanacaktı, TBMM bombalandı. Kendi F-16 uçağımız düşürülecekti, helikopterimiz indirildi. Stadyumlara doldurmak vardı, meydanlar doldu. Acımak yok tepelemek vardı, tankla ezildi. Allah, kitap, vatan, millet, Atatürk, Yurtta Sulh deyip Yunanistan’a sığınıldı!. Dün ‘askeri vesayet bitsin’ diye mezardan kaldırılıp ölülere oy attırılırken, bugün ‘askeri vesayet bende olsun’ tutkusuyla kurşun sıktırılıp yaşayanlar mezara konuldu. Bu darbe teşebbüsü mü, intihar mı; hedefi neydi, ne oldu? Bağımsız bir girişim miydi, yoksa yine birileriyle iş mi tutuldu? ABD bu işin içinde mi, dışında mı? Kemalistler ile PKK da destek mi verdi; yoksa Ergenekondaki gibi yeni bir çuval kampanyası mı başladı? Cemaatin, Ergenekon, Balyoz ve 17-25 süreçlerinde gözlemlediğimiz kanıtlanmış "operasyon" yetenekleri bu kadar mı köreldi, aklımızla alay mı ediliyor?

Gerçek şu ki, bu darbe girişiminde saymaya kalksanız belki yüzlerce soru işaretli olay var. Her soru da bir başkasına kapı aralıyor. Bunlar da izaha, izahlar ise akla muhtaç!. Olay henüz sıcak ve sapla saman da hayli karışmış durumda. Bu toz duman içinde sağlıklı analiz için vakit erken, özgürce bir analiz için de zaten koşullar pek elverişli değil!. Yapılanlarda ise rivayetler muhtelif olsa da hakikat tek: Erken hükümlerde ayaklar tam yere basmıyor; kimisinin başı, kimisinin sonu açıkta kalıyor. Diyalektik akıl ve mantıksal tutarlılık kendini mumla aratıyor. Biz ise burada, karşı operasyonla birkaç gün içinde kamu bürokrasisinin, yargının, hatta ülkemizin allak bullak olmasına ve nihayet "olağanüstü hal" ilanına yol açan bu sıra dışı darbe girişiminin, başka bir boyutunu ele alacağız: Sınırlarımızda yeni devletler inşa edilirken, maalesef Türkiye dökülüyor. TSK ise çoktan dökülmüş! Darbenin öteki yüzü maalesef bunu açıkça gösteriyor. Bu yazı darbeyi değil, açığa vurduğu vehameti ve ABD riskini analiz ediyor…

BAŞKOMUTAN’IN TÜRKİYE VİZYONU: BOĞAZDA KORSAN ELİNDE NÜKLEER UÇAK GEMİSİ!

Darbe bilgisini enişteden alıp Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarına erişemeyen Cumhurbaşkanı, Başkomutan Sayın ERDOĞAN, 30 Nisan 2016 günü Tuzla’da bir tersanede yaptığı konuşmada aynen şöyle söylemişti: "Türkiye’nin hala modern bir nükleer uçak gemisine sahip olmamasını büyük bir eksiklik olarak görüyorum!" Çok değil, bu militer vizyon ortaya konulalı aradan sadece 2,5 ay geçmiş.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın işaret ettiği eksiklik, şayet eksiklik değil de hakikat olsaydı, darbe gününde Boğazda göreceği manzara ne yazık ki aynen başlıktaki gibi olacaktı!. Bugün hala aynı görüşte midir, yine hayal aleminde mi dolaşmaktadır; o gün eksikliğinden yakındığı "gücün" eksiklik oluşuna şükür mü etmektedir, bunu bilemeyiz ama, salt başlıktaki olasılık bile, Sayın ERDOĞAN’ın siyasi-askeri güç tutkusu uğruna ülke gerçeklerinden ne denli koptuğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Kariyerden hem uçak hem nükleer mühendisi olup; THY, TUSAŞ ve Savunma Sanayi Müsteşarlığında senelerce görev yapmış, askeri-endüstriyel konularda araştırmalar yapıp, kitaplar ve makaleler yazmış bir kişi olarak, Sayın Cumhurbaşkanının sözlerinin "teknik" anlamda hamasetten öteye geçmediğini zaten biliyorduk. Fakat şimdi, nükleer uçak gemisini kullanacak ordunun da tam manasıyla döküldüğünü ne acıdır ki hüsranla görmüş olduk!.

Kimileri diyecektir ki, hayır dökülen "Türk Silahlı Kuvvetleri" değil; söz konusu sadece "bir avuç" eşkiya, ne idüğü belirsiz "bir grup" terörist, çete, hain, vs. Bu durumda, önümüze bir boncuk seti ile ilköğretim sözlüğü alıp, bir taraftan sayarken bir taraftan da siyasilerimizin ağızlarından çıkan fakat kulaklarının duymadığı "bir avuç" kavramının anlamına bakmamız gerekecektir. Türk Dil Kurumu sözlüklerinde "az, çok az" anlamına geldiği yazılı bu söz, ne yazık ki, umarsız siyasilerimizin dilinde sanki toplamın üçte birini karşılıyormuşçasına hafife alınarak kullanılmaktadır!. Gerçekte ise, TSK bünyesindeki 358 general ve amiralden 125 kişi FETO/PDY mensubu ve darbeci olma şüphesiyle tutuklanmıştır. Deşifre olmayanlar da bulunabileceğinden, mensubiyet açısından sayının üçte birden de fazla olduğunu söylemek mümkündür. Pozisyonların çoğu da kritik görevleri kapsamaktadır.

Ayrıca, alt rütbelere inildikçe bu oranın daha da artma ihtimali bulunduğu; üst rütbeler yönünden bir değerlendirme yapıldığında ise, bunların büyük bir kısmının Askeri Şura toplantıları için rapor hazırlayan veya bu atamaları onaylayan kimseler konumunda bulundukları; dolayısıyla anılan kişilerin demokratik cumhuriyete sadakatleri ve liyakatleri hususunda olumlu tespitte bulunmuş olmaları nedeniyle kendi yetkinliklerini de tartışma konusu haline getirmiş bulunduklarından, ordunun komuta yapısındaki zafiyet oranının neredeyse yarı yarıya ulaştığını söylemek de abartılı bir yaklaşım değildir. Böyle bir zafiyetle caydırıcılık tesis edilip Ortadoğu coğrafyasında ülke çıkarları korunamayacağından, bu durum kabul edilemez. Ordunun hızla inşası ve yeniden yapılandırılması kaçınılmazdır.

Rus uçağı düşürüldükten sonra Odatv’de yaptığımız çeşitli analizlerde; Türk Hava Kuvvetlerinin Suriye sınırında bloke olduğundan hareketle, hava desteğinden yoksun koşullarda kara harekatı da yapılamayacağını, dolayısıyla ağır güç unsurları yönünden bir anlamda Kara Kuvvetlerimizin de bloke edilmiş bulunduğuna dikkat çekip; "Türkiye’nin elindeki kuvveti güce çeviremez konuma düşmüş olmasının" çevrede de bilindiğinden TSK.nin "operasyonel yönden" caydırıcılığını yitirmiş bulunduğunu hatırlatmış ve bu koşullarda olası bir Suriye harekatının riskleri konusunda da yapıcı uyarılarda bulunmuştuk. Şimdi bu olayla anlaşıldı ki, meğer zafiyet bununla da sınırlı değilmiş! Zira, Türk Ordusu, sadece "operasyonel" yönden değil, "yapısal" yönden de açmaz içindeymiş ve maalesef bütün dünya da şaşkınlık içinde bunu görmüş bulunuyor.

Bir yandan bölücü ve kaos yaratıcı PKK ve IŞİD terörü ile mücadelenin yoğunlaştığı, diğer yandan da sınırlarımızda yeni devletlerin sahne almaya koyulduğu kritik bir süreçte, bu durumun sürdürülemez olduğu; Türk Silahlı Kuvvetlerinin bir an önce liyakatli bir komuta yapısı ile sağlıklı bir sisteme kavuşturulmasının yaşamsal önem taşıdığı kuşkusuzdur. Ülkemizin ulusal güvenlik ve bekasıyla ilgili temel sorun olduğu gözetildiğinde; ana sorumluluk siyasi otoritede olmakla birlikte, TSK.ndeki bu yapısal soruna iktidar ve muhalefetiyle müşterek bir çözüm aranması, nihayet en kısa sürede ordunun elbirliğiyle yeniden ayağa kaldırılması zorunludur. Mesele YAŞ atamalarıyla çözülecek boyutu aşmıştır.

RUSYA KONUSUNDA YAPILAN HATA BU KEZ DE ABD’YE KARŞI YAPILMAMALIDIR

Darbe girişimiyle bağlantılı olarak, ulusal güvenlik açısından karşı karşıya bulunduğumuz ikinci önemli husus ise ABD ile tırmanması olası gerginliktir. Zira, işaretler bu yönde olup, burada da tevatürlerin şimdiden havalarda uçuştuğu gözlenmektedir. Bunlar, ABD’nin darbe girişiminden haberi olduğu halde hükümeti uyarmadığından başlayıp FETO/PDY ile ortak iş tutup darbeyi birlikte planladıklarına, hatta Cumhurbaşkanı ERDOĞAN’ı bizzat öldürmeye teşebbüs ettiğine kadar uzanmaktadır. ABD ile ilişki sürecini Fethullah GÜLEN’in iadesi konusunda izlenen tutum ve bu husustaki gelişmeler yönlendirecek gibi görünmektedir. An itibariyle, GÜLEN’in iadesi talebimiz ikna edici bulunmamış; ABD Dışişleri, "Türkiye’deki olaylar pek de iyi planlanmış gibi durmuyor. İddia değil kanıt bekliyoruz, gönderin verelim" ifadesiyle resmiyete dökülüp, beklentimize şimdilik mesafeli durulmuştur.

Darbe girişimlerinde medyada her zaman kazananın düdüğü çalar. Ancak, FETO/PDY ile ABD’nin, hatta NATO’nun, CIA-Gladio’nun darbe girişimini müşterek planladıkları veya ABD’nin bu darbe teşebbüsüne destek verdiği ya da "doğrudan T.C. Cumhurbaşkanını öldürmeyi planlayıp, bunu uyguladığı" iddiaları öyle ayaküstü yazılıp konuşulacak basitlikte konular değildir. Bunu sadece, yandaş yazarlar veya TV kanallarının -çoğunun uzmanlıkları kendinden menkul- gözde yorumcuları değil, maalesef resmi anlamda sorumluluk taşıyan hükümet çevreleri de dillendirmektedirler. ABD’nin bağlantısı konusunda elde somut kanıtlar varsa elbette mesele yok; ancak bunlar olmadan uluorta yapılacak ithamlar ve spekülasyondan öteye geçmeyen varsayımların yeni bir krize yol açabileceği de göz ardı edilmemeli ve bu konuda son derece ihtiyatlı olunup, sorumlu davranılmalıdır.

ABD’nin kaypak bir müttefik oluşu, başından beri PKK’ya destek verdiği, Kürdistan Projesini yerel, bölgesel ve küresel dinamikleriyle adım adım hayata geçirdiği, son olarak kadim projede bayrağı IŞİD bahanesiyle PYD’ye taşıttığı hususları da bu gerçeği değiştirmez. Bunlar ayrı bir hesap konusudur. Buna karşın, şayet Türkiye yönünü Avrasya’ya dönmek istiyorsa, elini kimsenin tutamayacağı, kimseye hesap vermek durumunda olmadığı ve herhangi bir bahaneye de ihtiyaç bulunmadığı açıktır. Fakat, böyle bir eğilimde iyi düşünülmeli, toplumsal mutabakat olmaksızın radikal bir dönüş yapılmamalıdır. Zira, ABD, Rusya gibi tek kişinin kontrolü altında olan bir ülke değildir. İlişkiler şu veya bu şekilde koptuğunda, öyle "bozdum-düzelttim" ile geriye dönüş kolay kolay mümkün olmayabilir!.

ÜST AKIL VARSA, BİRAZ DA AKIL OLMASI GEREKİR; O ZAMAN DA TÜM HİKAYE DEĞİŞEBİLİR!

Öte yandan, askerlikte en temel kural düşmanı ya da rakibi küçük görmemek, onun yeteneklerini göz ardı etmemektir. Keza bir analist analiz yaparken karşısındaki insanların hiç değilse bir kısmında en az kendisi kadar akıl olacağını varsaymak durumundadır. ABD İmparatorluğu, Cemaatçi subaylar gibi, bir "droid" ordusu değil, "akıllı" dünya gücüdür. Nerede, ne zaman darbe yapılacağını ve kimle iş tutulacağını da az çok bilir. Olası bir operasyonda "harekat planının" yaşamsal önemini ve "stratejik öncelikleri" de kavrayabilecek seviyededir; icra kabiliyeti ise olayımızdaki gibi sıfır düzeyinde değildir!.

Aslına bakılırsa, Cemaatin hukuk kadrosunun ince işçilik ve kumpas kabiliyetini de Ergenekon, Balyoz ve türev davalarda görmüştük. Keza polis kadrosunun teknik takip, izleme ve operasyon becerisini de 17-25 Aralık kampanyası sürecinde gördük. Karşımızda "tanımlanmış" görevlerinin hakkını veren, alanlarında oldukça yetkin ekipler vardı!. Buna karşın, askeri kadroda ne görüyoruz: Harekat planlama ve icra kabiliyeti sıfır düzeyinde bir ekip!. Toplasanız 100 general bir Yakup SAYGILI kalitesi ortaya çıkarmıyor!. Hatta, kelle koltuğa alan bir gözü karalıkla yola çıkıp, halkın üzerine tank süren, TBMM'yi bombalayan zalimlik, bir kamyon şoförü etkinliğinde sonuç üretmiyor!. Buna çapsızlık mı, talihsizlik mi, beceriksizlik mi denileceğini; yoksa ileride bir gün APO ve FETO kadrolarına genel af kabusuyla uyanıp, meğer "her şey planlandığı gibi ilerlemiş" şaşkınlığına mı düşüleceğini kimse bilmiyor...

İş ABD’nin olası dahiline gelince, çelişki tam manasıyla arşa varıyor. Sözgelimi, ilk Körfez Savaşından önce, Ortadoğu’da en büyük savaş makinesine sahip ülkelerden biri Irak’tı. Hatta, bundan aldığı cesaretle SADDAM, belinde silahla Çankaya Köşküne çıkıp rahmetli Özal’ın odasına bile girmişti!. Bu sıralarda ise, ABD Nevada çöllerinde kum fırtınaları içinde Körfez Savaşının simülasyonunu yapmakla meşguldü! Hem sahaya ilk kez konuşlandıracağı yeni silah sistemlerini hem de mevcutların etkinliğini muharebe ortamında deniyordu. Sonra buradan elde ettiği deneyimleri Körfeze taşıyıp Çöl Fırtınası kampanyasını başlatmış; önce gemi ve denizaltılardan fırlattığı seyir füzeleriyle Saddam’ın Kuveyt’te yaptığı askeri yığınak başta olmak üzere, Irak’ın hava savunma sistemlerini, hava alanlarını ve uçaklarını; ardından hava gücünü de devreye sokarak ülkedeki enerji santralleri, rafineriler, haberleşme ve ulaşım ağı, önemli merkez ve stratejik tesisler artık ne varsa bir buçuk ay süreyle uzaktan bombalayarak imha etmişti. Bu sırada, Saddam ise sürekli olarak "daha ‘savaşların anası’ başlayacak" diyerek hep "kara savaşını" beklemiş; sonuçta kara savaşı başladığında hiçbir önemli varlığı kalmamış olan Saddam 72 saatte pes edip tası tarağı toplayarak Kuveyt’ten çıkıp gitmişti.

Savaştan bir süre sonra, kampanyada Müttefik kuvvetlere komuta eden, kuşağının en yetkin askeri liderlerinden biri kabul edilen, sonradan Amerikan Genelkurmay Başkanlığı teklifini dahi elinin tersiyle iten General Norman SCHWARZKOPF, herhangi bir operasyonda harekat planlaması ve personel gücünün önemine atfen tarihe geçen şu açıklamayı yapmıştı: "Eğer, Irak ile silahlarımızı değiş tokuş etseydik, sonuç yine değişmezdi!."

İşte, ABD, girişeceği bir kampanyada harekat planlamasına böylesine önem veren bir ülkedir. Ki, bir harekat planlaması da zaten savaşın yarısıdır. Silah arsenali ve güce dönüştürmek de diğer yarısı.

Benzer şekilde, yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetkin askeri lider ve savaş kuramcılarından biri kabul edilen; 1830’lu yıllarda İstanbul’u da ziyaret edip Sultan II. Mahmud’un talebi üzerine 2 yıl süreyle Osmanlı Ordusu’nun modernizasyonuyla da görevlendirilen, sonradan komutasındaki ordularla Prusya-Avusturya (1866) ve Prusya–Fransa (1870-71) savaşlarını kazanıp Prusya öncülüğünde Alman İmparatorluğunun kuruluşuna önayak olan, Alman usulü savaş tarzının mimarı ve ulusal kahraman Mareşal Helmuth von MOLTKE’ye göre, "Strateji bir tedbirler sistemidir," ve "bir askeri operasyonun sadece düşmanla ilk teması kesin olarak planlanabilir," işin sonrasına ilişkin ise "bütün opsiyonlar hesaba alınarak alternatifli planlar yapılmalıdır."

Bu teorik ve pratik çerçeveden hareketle; silahlı darbe girişiminin harekat planlamasını, şayet iddia edildiği gibi Süpergüç ABD yapmış olsaydı ve bu harekatın stratejik hedefi de Cumhurbaşkanımız ERDOĞAN’ın teslim alınması ya da öldürülmesi olsaydı, her halde planlamada düşmanla ilk karşılaşma yeri "Boğaz Köprüsü gişesi" olmazdı! Başka bir deyişle, ABD-CIA-NATO-GLADIO’nun; akşam saat 10:30’da köprüde trafiği durduran, televizyonlarda darbeye yönelik canlı yayınlar başlamasına neden olan, çay kahve içerek televizyonlarda Başbakanın darbe açıklamasını, ardından da Cumhurbaşkanının halkı sokağa çıkmaya çağırışını dinleyen, ve nihayet "Cumhurbaşkanı Marmaris’te gece yarısı kaldığı otelden ayrıldıktan sonra, otele darbenin stratejik hedefi ERDOĞAN’ı sözde öldürmeye giden" bir harekat planlaması yapacağı akla ziyan bir tasavvurdur. Siz olsanız böyle yapmayacaksanız, onlar da yapmaz!. Zaman kaymış, köprü öne alınmış da, stratejik hedef mi unutulmuş? Bu nasıl üst akıl?

SADECE HAREKAT PLANLAMASI DEĞİL, TEKNOLOJİ DE ÇÖKMÜŞ!

FETO/PDY ve ABD bir araya gelip, müşterek işbirliği ile Cumhurbaşkanı Sayın ERDOĞAN’ı öldürmeye karar vermişler!. Bunlardan biri, Cumhurbaşkanı ile Genelkurmay Başkanının yanı başında durup 7/24 nefes alışlarını izliyor; diğeri de, dünyaya Mars’tan 5 misli daha uzakta bulunan (500 milyon km) Satürn’ün uydusu Enceladus’ün yüzeyinden 200 km yukarı buz ve su fışkırdığını BBG evi gibi gözetliyor!. Fakat, her nedense bu işbirlikçiler, darbe sürecinde ERDOĞAN’ı gözetleyemiyor!. Sayın Cumhurbaşkanı tüm ailesini alıp önce helikoptere, sonra da uçağa binip İstanbul’a geliyor. Darbeci ABD-CIA-NATO ise Marmaris’in yolunu tutup öldüreceği ERDOĞAN’ın ruhuna baskın yapıyor…

Oysa, aynı ABD, bundan 25 yıl önce, Birinci Körfez Savaşında, önce uzayda yörüngede Ekvator üzerinde uçmakta olan ve Irak’ı gözetleyen birkaç füze ikaz uydusundan biri tarafından Irak’tan İsrail’e Scud füzesi fırlatıldığını tespit etmiş; sonra bu bilgiyi sırasıyla, o sırada Amerika üzerinde yörüngede uçan askeri bir haberleşme uydusuna ve ondan da Kuzey Amerika’da Colorado Springs’te Cheyenne Dağının altındaki yeraltı Füze İkaz Merkezi’ne aktarmış; bu merkezde değerlendirilip işlenen bilgiyi yine aynı uydu aracılığıyla, bu kez Suudi Arabistan üzerinde nöbetleşe 7/24 uçmakta olan AWACS uçaklarına ve bu uçaklardan da gelmekte olan füzeye karşı en uygun konumda olan Patriot bataryasına veya bataryalarına iletmiş; nihayet füze veya füzeler ateşlenmiş ve gökyüzü kimi zaman televizyonlarda da canlı yayınlanan heyecanlı kapışmalara sahne olmuştur!. Tüm bunları yapabilmek için sadece 4 dakikası olan ABD, bütün bu işlemleri 2 dakikaya sığdırmayı başarmıştır. Olayımızda ise, ABD’nin öldürmek istediği ERDOĞAN’ın uçağı 1.5 saatlik güvenli bir uçuşla İstanbul’a gelmiştir!.

Biz bize palavra sıkmaya benzemez. ABD yemez. Tabii ki belge ister, hatta "birlikte araştıralım" der!.

Cemal Acar

Odatv.com

http://odatv.com/darbe-girisimini-bir-de-boyle-okuyun-2307161200.html

TERÖR