Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Süleyman ERDEM : TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYELERİNİN
RADİKALLEŞME SÜREÇLERİ


06 Mayıs, 2019


(Not: Bu makale,
Cihatçılar:
El Kaide ve IŞİD’e Katılanların Hikayesi
” adlı kitabın ilgili bölümünden
alınmıştır.)


Radikalleşme; gruplar arası şiddeti meşrulaştırmaya ve grubun
savunulması için fedakârlık beklentisi oluşturmaya yönelik olarak,
düşüncelerde, hislerde ve davranışlarda değişiklik olarak tanımlanabilir.[1]
Peki, bu değişiklik nasıl meydana gelir? Bireyler, gruplar ve kitleler, çatışma
ve şiddete nasıl yönelirler?


Terör sorunuyla profesyonel olarak ilgilenenler, özellikle de
devlet yetkilileri, terör eylemlerine başvuranların neler düşünerek bu
eylemleri gerçekleştirdiklerini ve nasıl bu düşünceleri benimsediklerini, yani
nasıl radikalleştiklerini bilerek sorunun çözümüne yönelik politikalar
geliştirmek zorundadırlar. Sadece; “Bu davranışları sergileyenler insan
olamazlar”, “Bunlar insanlık dışıdır”, “Lanetliyoruz!” ve benzeri kınama
cümleleriyle terörizmle mücadele edilmesi ve terörist ile terörizmin
anlaşılması mümkün değildir. “İnsanlar nasıl radikalleşirler ve niçin terör
örgütlerine katılırlar?”, “Gerçekleştirdikleri terör eylemlerini nasıl kendi
vicdanlarında meşrulaştırabilmektedirler?”, “Terör örgütlerine katılımların
önüne geçmek için neler yapılmalıdır?” vb. soruların cevapları bilinerek
terörizmle mücadele stratejilerinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu sorulara
herkesin cevap araması belki gerekmemekte, ancak vatandaşlarını korumak zorunda
olan devletler ve toplumlarını aydınlatmak zorunda olan araştırmacılar, konuyu
duygusallığın ötesinde daha soğukkanlı ve bilimsel veriler ışığında ele almak
durumundadırlar. Çünkü terörizm, son iki yüzyıldır gündemdedir ve teröristler
de her geçen gün daha donanımlı, vahşi, can yakıcı hale gelerek daha fazla
insanın canını almaya devam etmektedirler.[2]


TERÖRLE
MÜCADELEDE RADİKALLEŞMENİN ÖNLENMESİ
” – Okumak için tıklayınız


Şiddete yönelme, bir teröristi diğer radikallerden/aşırılardan
ayıran en önemli özelliktir.[3] Radikalleşme ve sonrasında şiddete yönelme
süreci, zaman içinde gelişmekte ve bireylerin dünyayı ve kendilerini
algılamalarında önemli değişikliklere neden olmaktadır. Ancak son yıllarda
yapılan akademik araştırmalar; terör eylemlerine katılan bireylerin farklı
sosyal geçmişlerden geldiklerini, oldukça farklı radikalleşme süreçlerinden
geçtiklerini ve farklı motive edici kaynaklardan etkilendiklerini ortaya
çıkarmıştır. Bu durum, dini suiistimal eden terör örgütlerinde olduğu kadar;
sağ, sol ve etnik milliyet temelli terör örgütlerinde de geçerlidir. Örneğin
Londra ve Madrid bombacıları, milliyetleri, kültürel geçmişleri, eğitim
seviyeleri, İngiltere ve İspanya toplumlarına entegrasyonları, ailevi durumları
ve suç geçmişleri açısından farklılık arz ediyorlardı. ETA’ya ve 60’lı ve 70’li
yıllarda Avrupa’da kurulan diğer terör örgütlerine katılan bireylerin de sosyal
karakteristikleri oldukça farklıydı. Tüm bu farklılıklara rağmen, terörden
mahkum tüm bireyler, şiddet içeren radikalleşmeye giden bir süreci yaşamış ve
terör eylemlerine katılmışlardı. Bu durum, araştırmacıları iki sonuca
götürmüştü;[4]


  1.  
    1. Radikalleşmeye açık toplum kesimlerinin profilini çıkarmak
      ve muhtemel teröristleri tespit etmek mümkün değildir.
    2. Farklı radikalleşme süreçlerinin tamamını engellemeye
      yönelik bir strateji geliştirmek mümkün değildir.


Bu araştırmalar neticesinde; radikalleşmeye müsait bireyleri
tespit etmek için yapılacak bir profil çalışması yerine, radikalleşme
süreçlerini tespit etmenin daha sağlıklı sonuçlar verdiği ortaya çıkmıştır. Bu
süreçlerin anlaşılması, önleyici stratejilerin oluşturulması ve tedbirlerin
alınması açısından faydalı olacaktır.[5]


Radikalleşme süreçlerini/mekanizmalarını, aşağıdaki tablodan da
görüleceği üzere; bireysel, grupsal ve kitlesel düzeyde ondört başlık altında
incelemek mümkündür: [6]


Tablo: Şiddete Giden
Yollar: Bireysel, grup ve kitlesel düzeyde radikalleşme süreçleri[7]


















Radikalleşme Düzeyi

Süreçler/Mekanizmalar

Bireysel

1. Kişisel Mağduriyet
Nedeniyle Bireysel Radikalleşme

2. Siyasi Mağduriyet
Nedeniyle Bireysel Radikalleşme

3. Radikal bir Gruba
Katılmak Suretiyle Bireysel Radikalleşme – Sevginin Gücü

4. Radikal Bir Gruba
Katıldıktan Sonra Bireysel Radikalleşme – Kendini İkna Etme

5. Basın, Medya ve
İnternet Yoluyla Bireysel Radikalleşme

Grupsal

6. Aynı Düşünceden
Gruplar içinde Grup Radikalleşmesi

7. İzolasyon ve Tehdit
Altında Grup Radikalleşmesi

8. Aynı Destek Tabanı
İçin Rekabet Sırasında Grup Radikalleşmesi

9. Devlet Gücü ile
Rekabet Esnasında Grup Radikalleşmesi

10. Grup İçi Rekabet
Nedeniyle Grup Radikalleşmesi

11. Amaca Ulaşmada
Terörün Kestirme Yol Olarak Görülmesi Nedeniyle Grup Radikalleşmesi

12.
Marjinalleş(tiril)me Nedeniyle Grup Radikalleşmesi

Kitlesel

13. Başka bir Grup ile
Mücadele Esnasında Kitlesel Radikalleşme

14. Başka bir Grup ile
Uyuşmazlıktan Kaynaklanan Kitlesel Radikalleşme – Nefret


1. Kişisel Mağduriyet Nedeniyle
Bireysel Radikalleşme


Mağduriyet; “haksızlığa veya zulme uğramış olma durumu” olarak
tanımlanmaktadır ve insan eliyle ya da ihmaliyle ortaya çıkan mağduriyet ve
doğal afetler sonucu yaşanan mağduriyet olmak üzere ikiye ayrılabilir. Doğal
afetler sonucu meydana gelen mağduriyetlerde öç alma ve intikam gibi duygular
oluşmaz iken, insan eliyle ya da ihmaliyle meydana gelen mağduriyetlerde öfke,
kin, nefret, intikam ve düşmanlık gibi radikalleşmeye neden olan menfi duygular
oluşmaktadır.[8]


Birçok terörist, yaşadığı bir mağduriyet sonucu, örneğin gözaltına
alındığında şiddete maruz kalma, işkence görme ya da tacize uğrama gibi
nedenlerle radikalleşerek terör örgütlerine katılmaktadır.[9] Devlet
görevlilerinin intikam, cezalandırma ve teröristlere hak ettikleri dersi verme
düşüncesiyle yaptıkları aşırı güç kullanımı, çoğunlukla terör örgütü
elemanlarının devlet görevlilerini düşman olarak görme eğilimlerini
güçlendirmekte, daha fazla kinlenmelerine sebep olmakta ve buldukları ilk
fırsatta intikam almak için örgütün saflarında yerlerini almaya itmektedir.[10]


Bireylerin radikalleşmesine neden olan mağduriyetler, sadece
devlet görevlilerinin haksız muamelelerinden oluşmamakta; devlet dışı
örgütlerin neden oldukları mağduriyetler de radikalleşmeye neden olmaktadır.
Örneğin Türk Hizbullah’ı ile ilgili yapılan bir araştırma; Hizbullah’a
katılımda PKK’nın yol açtığı mağduriyetin önemli bir rol oynağını ortaya
çıkarmıştır. PKK tarafından mağdur edilmiş, yakınları PKK tarafından
öldürülmüş, işkence ve tehdide maruz kalmış Güneydoğu halkı, Hizbullah’ı
intikam almak için bir adres olarak görmüş ve ideoloji olarak Hizbullah’a yakınlıkları
olmayanlar da intikam güdüsüyle Hizbullah’a katılmışlardır. Mezkûr araştırma
kapsamında yapılan mülakatlarda bir uzman, bu çeşit katılımlara şöyle işaret
etmektedir: “Büyük
ölçüde PKK’dan mağdur olmuş PKK’dan tehdit görmüş, abisi, babası yakın bir
akrabası PKK tarafından öldürülmüş insanlardır bunlar. Hizbullah’ın ilk
elemanları arasında PKK’dan öyle ya da böyle zarar görmüş, PKK tehdidi ile
karşı karşıya kalmış ve savunma içgüdüsüyle Hizbullahçı olmak zorunda kalmış
insanlar çoktur. Bu katılımlar bana göre ideolojik değildir, bu gidişler
tamamen sosyolojiktir, yani güvenlik veya bölgede bir güce kendini dayama
ihtiyacı…”
[11]


Kişisel mağduriyet nedeniyle yaşanan radikalleşme süreci, intihar
bombacılarının radikalleşmesini izah için literatürde en çok atıf yapılan
süreçtir. Çeçen Kara Dulları’nın, uğradıkları tecavüz veya başta kocaları olmak
üzere diğer erkek yakınlarının öldürülmeleri sonrasında intikam için intihar
bombacısı oldukları savunulmaktadır. Kara Kaplanlar olarak anılan Tamil
Kaplanları’nın intihar tugaylarının da benzer bir şekilde Singalaların
vahşetlerinden sağ kurtulanlardan oluştuğu söylenmektedir. Filistinli intihar
bombacıları da, niçin intihar bombacısı olduklarına dair açıklamalarında;
İsrail ordusunun sevdiklerine veya mahallelerine saldırılarının intikamını
almak için böyle bir yönteme müracaat ettiklerini ifade etmektedirler.[12] Bu
nedenle de intihar bombacılarının; yakın aile fertlerinden, akrabalarından ya
da arkadaşlarından birinin güvenlik güçleri ile girmiş oldukları silahlı
çatışmada öldürülmüş olması, yaralanması ya da hapse atılması gibi nedenlerden
dolayı kinlenmeleri ve intikam alma duygusu içerisinde bulunmaları nedeniyle
radikalleştikleri ve bu travmaları yaşayanların intihar saldırıları için uygun
birer aday olabildikleri savunulmaktadır. [13]


2. Siyasi Mağduriyet Nedeniyle
Bireysel Radikalleşme


Bazen bireyler, siyasi akımlara ve hadiselere karşı radikal
eylemlere karışabilmektedir. Buna en güzel örneklerden biri; ABD’li matematikçi
Ted Kaczynski’dir. Harvard Üniversitesi mezunu, Michigan Üniversitesinde
matematik doktorası yapmış ve Berkeley Üniversitesinde Üniversitenin o döneme
değin en genç öğretim üyesi olarak görev almış olan Kaczynski, namı diğer
Unabomber (Üniversite ve Havayolları Bombacısının kısaltması), Berkeley
Üniversitesindeki görevinden istifa ettikten sonra Montana’ya yerleşerek
ormanın içinde bir kulübede yaşamaya başlamış, yaşamını tamamen kendi kendine
sürdürmenin yollarını aramıştır. Ancak endüstriyel gelişmenin yaşam alanını
gittikçe daha çok daralttığına ve çevresindeki doğanın sürekli olarak tahrip
edildiğine şahit olması, kendisini önce ufak tefek sabotaj eylemlerine, daha
sonra ise kararlı ve planlı bombalamalar yapmaya itmiştir.[14]


Diğer bir örnek, Yahudi Toplum Merkezi’nde beş kişiyi yaralayıp
sonrasında Filipinli bir postacıyı öldürdükten sonra Ağustos 1999’da polise
teslim olan Buford Furrow’dur. Eylemlerini kendi başına planlayıp
gerçekleştiren Furrow’un, beyaz ırkın üstünlüğünü savunan gruplara kendini
adamış birisi olduğu anlaşılmıştır.[15]


Bu şekilde bireylerin bir grubun parçası olmaksızın yalnız başına
hareket ettiği radikalleşme süreci, oldukça nadir görülen radikalleşme
süreçlerindendir. Bu gibi durumlarda, kişinin entelektüel bir hareketten
etkilenmesi kuvvetle muhtemeldir. Yine radikalleşmenin bu türü, diğer
radikalleşme türlerine göre daha fazla psikolojik rahatsızlıklar içerme
ihtimali taşımaktadır. Yukarıda verilen örneklerden Kaczynski’nin, paranoid
şizofreni olduğu tespit edilmiş; yine Furrow’un daha önce akıl sağlığı tedavisi
gördüğü anlaşılmış ve Furrow, bu nedenle idam cezasından kurtulmuştur. Terör
örgütlerinin, bu gibi psikolojik sorunları olan kişileri, güvenilmezlikleri
nedeniyle saflarına katma ihtimali çok düşüktür.[16]


3. Radikal bir Gruba Katılmak
Suretiyle Bireysel Radikalleşme – Sevginin Gücü


Bireyler, terör örgütlerine bu örgütlere mensup teröristlerle
kişisel bağlantıları kanalıyla katılırlar. Hiçbir terörist, kendilerine ihanet
edecek kişileri örgüte kazandırmak istemez. Bu da pratikte; “terör örgütü
mensuplarının, eleman kazanmak için güvendiği arkadaşlarına, sevdiklerine ve
ailelerinden kişilere yönelmeleri” demektir.


“Güven”, terör örgütü mensuplarının eleman kazanma ağını
belirleyebilir ancak kimlerin örgüte kazanılacağında belirleyici olan unsur;
sevgidir. Romantik ve yoldaşça bir sevginin çekim gücü, bireylerin terör
örgütlerine katılmalarında siyaset kadar etkili olabilir. Yoldaşlara
adanmışlık, bir arkadaş grubunun hep birlikte bir terör örgütüne katılımına
neden olabilir. Hatta bazen küçük siyasi bir grup, bir terör örgütüne katılımın
müzakere edildiği bir toplantı gerçekleştirebilir ve katılım yönünde oy çokluğu
olursa, grubun tamamı blok halinde terör örgütüne katılabilir. Grup kararı veya
bireysel tercih nedeniyle bir terör örgütüne katılan kişinin, birlikte hareket
ettiği arkadaşlarına ve yoldaşlarına olan sevgisi, genellikle daha da
artmaktadır. Çünkü aynı amaçlar ve ortak tehditler, grup birlikteliğini
artırmakta, bu da örgüt mensuplarının birbirlerine daha sıkı bağlanmalarını
sağlamaktadır. İrlanda ve Kuzey İrlanda’da faaliyet gösteren Sinn Fein’e mensup
30 örgüt elemanı ile White’ın yaptığı mülakatlarda; “grup dayanışması ve grup
için faydalı olabilme ümidinin, örgüt üyelerini tüm sıkıntılara rağmen bir
arada tutan en önemli iki güç olduğu sonucuna” varılmıştır.


Yani yol arkadaşlarına adanmışlık, sadece radikal bir gruba
katılmak için bir katalizör görevi görmemekte, aynı zamanda radikal bir gruptan
ayrılmanın önünde bir bariyer de oluşturmaktadır. White’ın yaptığı mülakatlarda
bir örgüt üyesin söylediği şu sözler, yukarıda söylenenleri özetler
niteliktedir: “Niçin
diye kendi kendime sorduğum zamanlar oluyordu. ‘Niçin? Kafayı mı yedin?’
diyordum kendi kendime… Fakat sırtımı dönüp gidemezdim. Hapiste olan ve
hayatlarını feda eden pek çok arkadaşım vardı ve ben sırtımı dönüp gidecektim…
Hayır, arkamı dönüp gidemeyeceğim kadar çok cenaze arkasından yürüdüm.”
[17]


4. Radikal Bir Gruba Katıldıktan
Sonra Bireysel Radikalleşme – Kendini İkna Etme


Bireylerin, büyük riskler ve fedakârlık üstlenerek aniden
sempatizanlıktan eylem boyutuna geçmeleri, nadir görülen bir davranıştır.
Normal şartlarda bir bireyin terör örgütüne katılma süreci, daha önce de ifade
edildiği gibi yavaş ve kademeli olarak gerçekleşmektedir. Örgütler, saflarına
katmak istedikleri veya saflarına katılmak isteyen bireyleri, önemli
görevlerden önce küçük pek çok testten geçirmekte ve silahlı eylemden önce pek
çok şiddet içermeyen görevler vermektedirler.


Bireyin kendi olumsuz davranışlarını kendi zihninde adım adım
meşru hale getirmesi, sosyal psikolojide çok iyi irdelenmiş bir konudur.
Yüzlerce deney, bireyin aptalca veya kötü bir davranıştan sonra bu davranışını
meşrulaştırmaya güçlü bir şekilde meylettiğini göstermiştir. Sıkıcı bir deneyin
eğlenceli olduğunu söylemek zorunda kalan veya karşı çıktığı bir hususun lehine
bir makale yazmak zorunda kalan bir kişi, muhtemelen bu davranışını haklı
göstermek için bahaneler uyduracaktır. Bilişsel Uyumsuzluk Teorisine göre bu
eğilim, kişinin kendi pozitif imajı ile kötü davranışı arasındaki uyumsuzluğu
azaltmaya yönelik bir gayrettir. Başka bir deyişle; yaptıklarımız için gerekçe
bulmak, gerekçelerimiz olan şeyleri yapmaktan daha kolaydır.[18]


Kendi kendine radikalleşmeye dair en çarpıcı örneklerden biri,
Milgram’ın otoriteye itaati izah etmeye yönelik çalışmaları sırasında
gerçekleştirdiği deneylerden biridir. İnsanların kendi vicdani değerleriyle
çelişmesine rağmen, otorite sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine itaat
etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacını güden bu deney[19], Yale
Üniversitesi’nde gerçekleştirildi. Denekler, gazete ilanları ve posta yoluyla
bulundu. Deneyin tanıtımında deneyin bir saat sürdüğü ve katılanlara deneyi
tamamlamasalar bile ücret ödeneceği bildirildi. Katılımcılar; 20 ve 50 yaşları
arasında, ilkokulu tamamlayamamışlardan doktora mezunlarına kadar her türlü
öğretim geçmişine sahip erkeklerden oluşuyordu.


Deney gözlemcisi rolünü, bir teknisyen önlüğü giyen, sert ve
hissiz görünümlü bir biyoloji öğretmeni oynuyordu. Kurban rolünü de bu rol için
eğitilmiş, İrlandalı-Amerikan bir muhasebeci üstlenmişti. Kurban ile deney
gözlemcisinin işbirliği yaptığı, katılımcıdan gizleniyor ve kurban, katılımcıya
kendisi gibi gönüllü olarak katılmış başka bir denek olarak tanıtılıyordu.
Böylece katılımcının gözünde deney, deney gözlemcisi ve iki denekten
oluşuyordu. Deney gözlemcisi, iki deneğe “öğrenmede cezanın etkisi” hakkında
bir deneye katıldıklarını, birisinin “öğretmen” diğerinin de “öğrenci” rolünü
üstlenecekleri bilgisini veriyordu. Sonra, iki deneğe de birer kâğıt
veriliyordu. Katılımcının, bu kâğıtlardan birinde “öğretmen” ve diğerinde de
“öğrenci” yazdığına ve kâğıtların rastgele verildiğine inanması sağlanıyordu.
Gerçekte ise her iki kâğıtta da “öğretmen” yazıyordu ve işbirlikçi denek, kendi
kâğıdında “öğrenci” yazıyormuş gibi rol yapıyordu; böylece katılımcının hep
“öğretmen” olması sağlanıyordu. Bu noktada “öğretmen” ve “öğrenci”, birbirini
duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyordu. Deneyin
sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı
olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyordu.


Deneyden önce öğretmene 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak
öğrenciye uygulayacağını sandığı şokun neye benzediği hakkında bir fikir
verilmiş oluyordu. Öğretmene daha sonra öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük
çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor, öğretmen de bu listeyi öğrenciye bir
kere okuyarak işe başlıyordu. Ardından öğretmen, listeyi oluşturan sözcük
çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor, okuduğu her sözcük için
öğrenciye dört adet seçenek sunuyor, öğrenci de bu seçenekler arasından doğru
olduğunu düşündüğü cevabı bildirmek için bir cevap düğmesine basıyordu. Verdiği
cevap yanlış ise, her yanlış cevap sonucu giderek artan elektrik şoklarına
maruz kalıyordu. Cevap doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyordu.


Denekler, öğrencinin verdiği her yanlış yanıta karşılık onun
gerçek şoklara maruz kaldığını sanıyorlardı. Gerçekte ise şok uygulanmıyordu.
İşbirlikçi denek, geçtiği odada elektroşok makinesine bütünleştirilmiş bir ses
kayıt cihazını çalıştırıyor ve bu cihaz da her şok seviyesine karşılık önceden
kaydedilmiş bir çığlık sesini çalıyordu. Voltajın birkaç defa artırılmasından
sonra aktör, kendisini yan odadaki denekten ayıran duvarı yumruklamaya
başlıyordu. Birkaç defa yumrukladıktan ve kalp rahatsızlığını hatırlattıktan
sonra ise artık sorulara cevap vermemeye ve şikâyette bulunmamaya başlıyordu.


Bu noktada pek çok denek, öğrencinin ne halde olduğunu öğrenmek
için deneyi durdurmak istediğini ifade ediyordu. Kimi denekler, 135 voltta
durup deneyin amacını sorgulamaya başlıyordu. Bunların çoğu, sonuçlardan
sorumlu tutulmayacaklarına dair güvence aldıktan sonra devam ediyordu. Bazı
denekler, öğrenciden gelen acı dolu çığlıkları duyduklarında sinirli biçimde
gülmeye başlıyor veya aşırı stres içinde olduklarını gösteren başka
davranışlarda bulunuyordu.


Denek, herhangi bir noktada deneyi durdurma isteğini ifade ettiği
zaman kendisine aşağıdaki sırayı takip eden sözlü uyarılarda bulunuluyordu:


1- Lütfen devam edin.


2- Deney için devam etmeniz gerekiyor.


3- Devam etmeniz kesinlikle çok önemli.


4- Başka seçeneğiniz yok, devam etmek
“zorundasınız”.


Denek, bu dört uyarıdan sonra hala “durmak istediğini” ifade
ederse, deney durduruluyordu. Tersi durumda ise deney, ancak denek en yüksek
şok olan 450 voltu 3 kere art arda uyguladıktan sonra durduruluyordu.


Milgram, deney gerçekleştirilmeden önce Yale üniversitesinin 14
psikoloji yüksek lisans öğrencisiyle sonuçların ne olacağına yönelik bir anket
yaptı. Katılımcıların tümü, sadece birkaç sadist eğilimli deneğin (%1-2) en
yüksek voltajı uygulayacağını düşünüyordu. Milgram, ayrıca meslektaşları
arasında da sözlü bir anket yaptı. Onlar da sadece birkaç deneğin çok kuvvetli
şok uygulayacağını düşündüklerini söylediler. Ancak sonuçta deneklerin %65’inin
(40 denekten 26’sının) deneydeki en yüksek gerilim olan 450 voltu, her ne kadar
epey huzursuzluk hissetmiş olsalar da, uyguladıkları görüldü. Deneklerin tümü,
deneyin bir noktasında durup deneyi sorgulamış, hatta bazıları kendilerine
ödenen parayı geri vereceklerini söylemişlerdi. Katılımcılardan hiçbiri, 300
volt seviyesinden önce şok uygulamaktan tereddütsüzce vazgeçmedi. Milgram’ın
notlarına ve anılarına göre, son şokları uygulamayı reddeden katılımcılardan
hiçbiri, ne deneyin kendisinin durdurulmasını talep etti, ne de izin almadan
odayı terk ederek kurbanın durumunu kontrol etti.[20]


Milgram, ulaştığı sonuçları 1974 tarihli “İtaatin Tehlikeleri”
başlıklı makalesinde şöyleözetledi: “İtaatin hukuksal ve felsefî açılardan devasa önemi bulunmaktadır,
ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla
bilgi vermez. Yale Üniversitesinde sıradan bir insanın sadece bir deney
bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek
için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile
saf otoriteyi çeliştirdim ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde,
genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir otoritenin komutası
doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik,
çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur. Zira sadece
görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar,
korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ayrıca bu
deneylerde, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel
ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde, pek az kişinin otoriteyi reddetme
potansiyeli olduğu görüldü.”


Milgram’ın deneyinde bağımlı değişken; düşünce veya duygulardaki
radikalleşme değil, davranışlardaki radikalleşmedir. Bu deneyde düşünce veya
duygulardaki radikalleşme ölçülmemiştir ve zaten şok seviyesini artırmanın
kurbana karşı değişen hislerden kaynaklanıp kaynaklanmadığını ölçmenin yolu da
yoktur.


Bu konuda yapılan diğer meşhur bir deney de; Psikolog Philip
Zimbardo liderliğinde bir grup araştırmacı tarafından 1971 yılında Stanford
Üniversitesi’nde gerçekleştirilen deneydir. Stanford hapishane deneyi[21]
olarak bilinen deneyde; mahkûm veya gardiyan olmanın psikolojik etkileri
incelenmiştir. Deney için psikolojik açıdan sorunu olmayan gönüllü erkek
öğrenciler, rastlantısal bir şekilde gardiyan ve mahkûm rolü oynamak üzere
seçildiler. Bu öğrenciler, Stanford Üniversitesi psikoloji binasının bodrum
katındaki sahte hapishaneye yerleştirildiler. Kendi hallerine bırakılan
mahkûmlar ve gardiyanlar, çok çabuk bir şekilde rollerine adapte oldular ve
gardiyanlar, birkaç gün içinde mahkûmlara (aşağılama ve keyfi cezalandırmalar
şeklinde) kötü muameleye başladılar. Deney, öngörülen sınırların dışına çıkıp
tehlikeli ve psikolojik olarak hasar veren bir duruma geldi. Birçok mahkûm,
duygusal olarak travma geçirirdi ve Zimbardo, altıncı günün sonunda deneyi
bitirmek zorunda kaldı.


Milgram’ın deneyinde olduğu gibi, bu deneyde de düşünce ve
duygulardaki radikalleşme değil, davranışlardaki radikalleşme ölçülmüştü.
Deneyde; gardiyan rolündeki deneklerin, mahkûm rolündeki deneklere karşı (şınav
çektirmekten başlayıp, pis yemekler yedirmeye ve en sonunda cinsel taciz içeren
oyunlar oynamaya zorlamaya varan) gayri insani muamelelerinin düzenli olarak
arttığı, açıkça gözlemlenmişti. Deney sonrası, deneklerle yapılan mülakatlarda
gardiyan rolündeki bir öğrenci, mahkûmlara karşı artan zalimce muamelesinin sebebini;
“mahkûmların hangi aşamaya kadar ses çıkarmayacaklarını merak etmesi” olarak
açıklamıştı. Ona göre, kendisinin aşırıya kaçmasının sorumlusu, kendilerini
savunmayan mahkûmlardı!


Bu iki deneyden de çıkan sonuç; yavaş bir şekilde artan
(başkalarına zarar veren) radikal davranışlara ilişkin bir şablonun varlığıdır.
Bireyler, kendi davranışlarını meşrulaştırabilmek için kendilerini ikna
etmektedirler. Kendi kendine radikalleşme, aşırı davranışlar için kaygan bir
zemin oluşturmaktadır. Aşırı mazeretler ve meşrulaştırmalar ise, bu kaygan
zemini daha da kaygan hale getirmektedir.[22]


5. Basın, Medya ve İnternet
Yoluyla Bireysel Radikalleşme


Radikalleşme sürecinin en önemli unsurlarından biri; basın, medya
ve internet kanalıyla geniş kitlelere ulaştırılan propagandadır. Propaganda,
aşırı veya radikal olarak nitelendirilebilecek fikir, ideoloji ve eylemleri
meşrulaştırmak ve grup ile düşman olarak nitelendirilenler arasındaki ihtilaf
konularını abartarak kızıştırmak için kullanılan bir yöntemdir.[23] Bu nedenle
de propaganda ve propagandaya dayalı beyin yıkama, terörün en önemli aracı ve
terörist olmaya giden yolun başı olarak nitelendirilmekte ve propagandaya
malzeme olarak kullanılabilecek unsurların çokluğu ile terör örgütlerine
katılan bireylerin sayısı arasında doğru bir orantı olduğu savunulmaktadır.[24]


Kitaplarda, medyada ve özellikle de internette yer alan görsel,
işitsel materyaller ve videolar kanalıyla şiddet eylemleri, haklı nedenlere
dayalı ve meşru olarak yansıtılmakta ve savunulmaktadır. İnternet, günümüzde en
önemli propaganda, radikalleştirme ve eleman kazanma aracı olarak
kullanılmaktadır. Teröristler, hedeflerini insanlar gözünde canavarlaştırmaya
yönelik propagandalarını internet kanalıyla geniş kitlelere
ulaştırabilmektedirler. Düşmanın canavarlaştırılması ve şiddetin yüceltilmesi,
propaganda yoluyla yapılan beyin yıkama sürecinin en önemli unsurlarıdır.
Propaganda, radikalleşmekte olan bireyler ve grup arasındaki bağların pekişip
kuvvetlenmesini sağlar. Rasyonel ve duygusal fikirlerin harmanlanarak bir araya
getirildiği propaganda, radikalleşen bireylerde amaca ulaşmak için en etkili ve
kaçınılmaz yolun şiddetten geçtiği kanaatini oluşturur.


Terör örgütlerinin propagandaları, bireylere gerçekleştirdikleri
veya gerçekleştirecekleri şiddet eylemleri için savunma mekanizmaları üretir.
Bunun için de propaganda materyalleri, genellikle yapılan/yapılacak eylemleri
haklı çıkaracak tarihi karşılaştırmalar ve kahramanlık terminolojisi içererek
fantastik bir dünya oluşturmakta ve böylece terörizm, “iyi” ve “kötü”nün
yeniden tarif edildiği makul bir çerçeveye oturtulmaktadır.[25]


Cihadi doktrinleri savunan web siteleri, dünyanın farklı
bölgelerinde yaşayan Müslümanların radikalleşmesine neden olmaktadır. Bunlardan
İngilizce yayın yapanların, Amerikan Müslümanlarının artan bir şekilde
radikalleşmesinde etkili oldukları ifade edilmektedir. Bu web sitelerinin El
Kaide tarafından kurulup yönetilmediği bilinmekle birlikte, bu sitelerin
içeriklerinin cihad ve ABD’ye karşı kutsal savaşa sempatizan kazandırmada oldukça
etkili oldukları gözlenmektedir. Bu siteler ve sohbet odaları, cihada hevesli
Müslümanlar için endoktrinasyon ve eğitim temin etmekte, aynı zamanda aynı
düşünceye sahip dünyanın farklı bölgelerindeki diğer bireylerle bağlantı
kurmalarını ve cihatçı gruplara katılmalarını kolaylaştırmaktadır. Militan
İslami web siteleriyle mücadele eden Suudi Hükümeti programına göre; El
Kaide’ye sempatiyle yaklaşan İngilizce (aktif) web siteleri yedi yıl önce 30
iken, günümüzde 200’den fazla olmuştur.[26]


6. Aynı Düşünceden Gruplar içinde
Grup Radikalleşmesi


Birbirini tanımayan gruplar, belirli bir riski üstlenip
üstlenmemek veya siyasi bir karar vermek üzere bir araya getirildiklerinde,
düzenli olarak iki değişim göstermektedirler: üzerinde konuşulan konu hakkında
artan bir şekilde uzlaşma ve grup üyelerinin ortalama fikirlerinde bir kayma.
Fikirlerdeki kayma, görüşmelerden önce en fazla kişi tarafından benimsenen
aşırı görüşe doğru ve artan şiddette olmaktadır. Örneğin müzakerelerden önce
risk almayı tercih edenler fazla ise, ortalama görüşteki kayma; daha fazla risk
alma yönünde olmaktadır. Yine müzakerelerden önce çoğu kişi Amerika’nın dış
yardımlarına karşı ise, ortalama görüşteki kayma; dış yardım karşıtlığında
artış yönünde olmaktadır. Bu kayma, farklı görüş benimsediği halde uyumsuzluk
çıkmaması için sesini çıkarmama ve bu nedenle çoğunluğun fikrine onay verme
endişesinden kaynaklanmamaktadır. Aksine, müzakereler öncesi ve sonrasında
yapılan ve sadece araştırmacıların görebildiği anketlerden elde edilen sonuçlara
göre; benzer değerlere sahip bireyler arasındaki müzakereler, bireylerin
görüşlerinde daha aşırı görüş yönünde içselleştirilmiş bir kaymaya neden
olmaktadır.


Sosyal karşılaştırma teorisine göre; bütün bireyler, kendileri
üzerinde uzlaşmaya, yani kendi fikirlerini grubun ortalama fikrine
yaklaştırmaya yönelik baskı hissederler. Fakat bu baskı, herkes için aynı
düzeyde değildir. Müzakerelerden önce grup üyelerinin benimsediği ortalama
görüşten daha aşırı görüşler benimseyen bireyler, daha çok takdir görürler.
Çünkü onlar, diğer üyelere göre gruba kendilerini daha fazla adamış ve daha
kapasiteli olarak görülürler. Bu statü de, onların grup üzerinde daha etkili
olmalarını ve müzakerelerden (fikirlerinde meydana gelebilecek değişiklikler
bağlamında) daha az etkilenmelerini beraberinde getirir. Müzakerelerden önce,
grubun ortalama görüşünden daha yumuşak görüşler benimseyen grup üyeleri ise,
grup üzerinde daha az etkiye sahiptirler ve müzakereler sonucunda fikirlerinde
en fazla değişim olan bireyler de bu kişiler olmaktadır. Kimse, grubun
benimsediği fikri desteklemede, ortalamanın altında kalmak istememektedir.
Bunun neticesi de; ortalama fikirlerin, grubun benimsediği görüşler
doğrultusunda daha aşırılaşmasıdır.[27]


7. İzolasyon ve Tehdit Altında
Grup Radikalleşmesi


Bu tarz radikalleşme, küçük savaşçı grupların üyeleri arasında
oluşan güçlü bağlardan kaynaklanmaktadır. Savaştaki askerler veya terör örgütü
üyeleri, genellikle aynı birlikte/grupta savaştıkları silah arkadaşları
dışındaki kişilerden izole haldedirler. Böyle bir ortamda, bireylerin
birbirlerine güvenmek dışında bir seçenekleri yoktur. Zira hem askerler hem de
teröristler, düşmanla savaşırken kendi hayatları için birbirlerine bağlı ve
muhtaç durumdadırlar ve bu şekilde birbirine aşırı bağımlılık, grup üyeleri
arasında aşırı uyumu ve bağlılığı beraberinde getirir. Bu uyum ve bağlılık,
grup üyelerini kardeşlerden daha yakın hale getirebilir. Bir grup üyeleri
arasında bu boyuttaki uyum ve bağlılık ise, grup üyelerinin uzlaşmaları yönünde
güçlü bir baskıyı da beraberinde getirir.


Gruplar, ahlaki standartlar oluşturma güçleri bakımından farklılık
gösterirler. Eğer bir grubun üyeleri, aynı standartlarda başka gruplara da üye
iseler, o grubun sosyal gerçeklik değeri zayıftır. Bunun tersine eğer bir
grubun üyeleri, diğer gruplardan izole edilmişlerse, o grubun sosyal gerçeklik
değeri güçlüdür. Bu prensip, beyin yıkama da dâhil grup odaklı pek çok ikna
yöntemi için güçlü bir temel oluşturmaktadır. Uyum çok yüksek olduğunda, yani
bir bireyin tüm sosyal dünyası kendi birliğindeki/terörist hücresindeki veya
kapalı başka bir gruptaki birkaç arkadaşla sınırlı olduğunda, grubun sosyal
gerçeklik değeri en yüksek seviyededir. Bu nedenle de bir radikal grup, yer
altına inip terör örgütü haline geldiğinde; dış dünyadan izolasyon ve dış
tehditler, grup dinamiklerini çok daha güçlü hale getirir. Grubun değerler ve
ahlak üzerine uzlaşması, büyük bir güç meydana getirir ve bu güç; grubu tehdit
edenlere karşı şiddet kullanılmasını meşru, hatta zorunlu hale getirir. Bu
şekilde yüksek uyumlu bir grup oluşturmak, devletlerin ve terör örgütlerinin
askeri eğitimlerinin en önemli amaçları arasındadır.[28]


8. Aynı Destek Tabanı İçin Rekabet
Sırasında Grup Radikalleşmesi


Aynı tabana hitap eden ve dolayısıyla aynı tabanın desteğini
bekleyen grup sempatizanları, savundukları davaya destek amaçlı daha radikal
eylemlerde bulunarak destek bekledikleri taban nezdinde daha fazla kabul
görmeye çalışırlar. Analistler, İrlanda Cumhuriyet Ordusu adlı örgütün 1979
yılında Lord Mountbatten’i öldürmesinin bu bağlamda, yani İrlanda Ulusal
Kurtuluş Ordusu adlı örgütle rekabet için gerçekleştiğini savunmaktadırlar.
Yine bazı Filistinlilerin 1985 yılında iki uçak kaçırma girişiminin, rakip
örgütlere karşı halk nezdinde avantaj sağlamak için yapıldığı iddia
edilmektedir. Bazı terör saldırılarını birden fazla örgütün sahiplenmesinin nedeni
de budur. Böylelikle hitap ettikleri kitlelere; “savunduğumuz dava uğruna biz,
diğer örgütlere göre daha fazla eylem yapıyor ve mücadele ediyoruz, dolayısıyla
onlar yerine bizi destekleyin!” mesajını vermeye çalışmaktadırlar.


Rekabet nedeniyle radikalleşme, ASALA (Ermenistan’ın Özgürlüğü
için Ermeni Gizli Ordusu) örneğinde çok açık bir şekilde görülmektedir. Ana
akım Ermeni örgütleri, Türklerin kendilerine uyguladıkları zorunlu tehcir
nedeniyle Türklere ceza verilmesini konuşurlarken, ASALA Türklere saldırarak
Ermeni diasporasının desteğini almayı başarmıştır. Eski Ermeni örgütlerinden
Taşnak, bu rekabete kendi Türk karşıtı terör örgütünü (Ermeni Soykırımının
Adalet Komandoları) kurarak cevap vermiştir. Benzer bir şekilde Filistin’in
Kurtuluşu için Filistin Cephesi, ikinci intifada varlık göstermeyince
materyalist Marksist ideolojisine rağmen, tekrar halk desteği kazanabilmek için
intihar eylemlerine başvurmak zorunda kalmıştır.


Ancak bir örgütün böyle bir rekabet esnasında aşırı radikalleşerek
halk kitlelerinin desteğini kaybetmesi de mümkündür. Daha radikalliğin
getirdiği yüksek prestij ile aşırı radikalliğin getirdiği prestij kaybı
arasında ince bir çizgi vardır ve bu çizgi, zaman içinde yer değiştirebilir. Bu
çizginin zaman zaman aşıldığına örnekler; IRA’nın hedeflerini kendisine destek
veren cumhuriyetçi sempatizanlarının kabul edebileceklerinin ötesinde taşıdığı
zamanlarda görüşmüştür. Böyle durumlarda IRA, özür dilemiş ve en azından
belirli bir zaman dilimi için hedef alanını daraltmıştır.


Benzer bir şekilde İsrail’e karşı Filistinlilerin düzenledikleri
intihar eylemleri, Oslo Mutabakatından sonra dramatik bir şekilde azalmıştır.
Barış umudu, anketlere göre Filistinlilerin bu tarz eylemelere desteğini
azaltmıştır. Oslo Mutabakatının uygulanamayacağı anlaşılıp ikinci intifada
başladığında yapılan anketler ise, intihar saldırıları arttığı halde bu tarz
saldırılara desteğin rekor seviyelere ulaştığını göstermiştir. Pek çok durumda,
popüler destek arttığında terörün arttığı, tersine destek azaldığında ise
terörün azaldığı görülmüştür. Ancak pek çok durumda da daha radikal eylemlerin,
bu eylemleri gerçekleştiren gruba, aynı davayı savunan diğer gruplara oranla
daha fazla prestij ve destek getirdiği bilinmektedir.


Aynı taban için rekabetin çok fazla değinilmeyen bir ciheti daha
vardır: rekabet edenlerin birbirlerine uyguladıkları şiddet… Kuzey İrlanda’da
meydana gelen ölümlerin üçte biri; Katoliklerin Katolikleri ve Protestanların
Protestanları öldürmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Her iki taraf da ajanlık yaptıklarından
şüphelendikleri veya örgütün uygulamaya çalıştığı disipline direnenleri
öldürmüştür.


Grup içi şiddetin aşırı bir örneği, Tamil Kaplanları örgütüdür.
Tamil Kaplanları, güçlenirken Singaladan fazla Tamil öldürmüştür. İşe rakip
Tamil militan gruplarını tasfiye ile başlayan örgüt, 2006 yılından itibaren
eylemlerine, kendisini eleştiren bireyler ile siyasi muhaliflerini tasfiye ile
devam etmiştir. Grup dinamikleri açısından bakıldığında, grup içi rakiplerin
ortaya çıkardığı tehdit, grup içi birlikteliğin artırması, grup üyelerine daha
fazla uyum için baskı oluşturması ve uyumsuz davrananların cezalandırılması
açısından grup dışı tehdit gibidir. Bireysel açıdan bakıldığında konuya şu
şekilde yaklaşılmaktadır: “Arkadaşlarım ve ben, davamız için her şeyimizi riske atarken ve
bazı arkadaşlarımız bu dava için hayatlarını kaybetmiş iken, kimsenin bu
fedakârlıklara ihanet etmesine izin veremeyiz!”
[29]


9. Devlet Gücü ile Rekabet
Esnasında Grup Radikalleşmesi


Bu radikalleşme türü, sosyal hareketler üzerine çalışan
teorisyenlerin araştırmalarında odaklandıkları türdür. Kamusal bir varlık
gösterisinde bulunmak için bir organizasyon yapan zayıf ve dağınık destekli bir
grup, polis zoruyla ve özellikle orantısız şiddet uygulanarak dağıtıldığı
zaman; devlet baskısına maruz kalmış bu grup üyelerine yönelik kamuoyu
sempatisi artmakta ve bazen de bu sempati, eyleme dönüşmektedir. Bu şekilde
yaşanan hadiselerde diğer bir dinamik daha gelişmektedir: Yasadışı bir eyleme
katılarak radikal bir adım atan bireylerin çoğu, devletin müdahalesi sonucu,
katlanacağı maliyetin çok yüksek olduğunu düşünerek eylemden vazgeçmektedir.
Diğerleri ise devletin müdahalesinden yılmamakta, davalarına bağlılıkları
artmakta ve devlete karşı eylemlerini artırarak devam ettirmektedir. Devlet ile
radikal grubun bu etkileşimi, genellikle devlet ve grup arasındaki şiddetin
artması ve devletin baskısına direnecek kadar radikalleşmemiş grup üyelerinin
gruptan ayrılmasıyla sonuçlanmaktadır. Neticede yasadışı eylem yapan ilk
gruptan, tüm baskılara rağmen yılmayan az sayıdaki üyenin aşırı radikalleşerek
ve yer altına inerek oluşturdukları bir terörist hücresi doğabilmektedir.


Devlet ile göstericiler arasındaki gerilim döngüsünden her zaman
farklı bir terörist hücresi doğmamakta, bazen bu döngü sırasında radikalleşen
bireyler, mevcut farklı terör örgütlerine katılabilmektedirler. Gezi
eylemlerine katıldığı için 98 yıl hapisle yargılanan ve sonrasında PKK’ya
katılan Ayşe Deniz Karacagil, bu şekilde radikalleşen bireylere bir örnek
olarak gösterilebilir. Niçin PKK’ya katıldığına dair yaptığı bir açıklamada
Karacagil, şunları söylemektedir: “Aileden gelen bir Yörüklük var. Sistemin dayattığı bir yaşam
çizelgesi var. Oku, iş sahibi ol, evlen, mülkiyet edin… Bunu sorgulamaya
başladım. Bu sistemin içinde nerede yer alacaktım? Özüm nerede? Taksim ve Gezi
sürecinde çoğu insan bu soruları sordu. Sorunların hak taleplerinin
yankılandığı bir isyan yaşandı. Ben de bu isyana bu sorularla dâhil oldum.”[30]


İtalya’daki Kızıl Tugaylar ve Almanya’daki Kızıl Ordu Fraksiyonu
(KOF) adlı örgütlerin ortaya çıkışlarını araştıran Della Porta, bu örgütlerin
doğuşunda yukarıda zikredilen reaksiyon ve karşı reaksiyon döngüsünün etkili
olduğunu tespit etmiştir. Kızıl Tugaylar, 1960’larda İtalya’da gerçekleşen
solcu öğrenci protestolarından, KOF da Almanya’daki benzer solcu öğrenci
protestolarından doğmuştur. [31]


Bu şekilde radikalleşme, bireyler arasındaki bağların gücüne bağlı
olarak gelişir: tutuklanan yol arkadaşları o halde bırakılamazdır; cezaevinde
veya polis kurşunuyla öldürülen yol arkadaşları, intikamları alınması gereken
şehitlerdir. Tüm bu döngüden ortaya çıkan sonuç, genellikle devlet şiddetine
karşı artan intikam hisleri ve intikam yeminleridir.


Della Porta, terör örgütlerine katılmalarının gerekçesi olarak yol
arkadaşlarının tutuklanmasını veya öldürülmesini öne süren örgüt üyelerinden
bir takım örnekler vermektedir. Terör örgütüne katılma şeklinde bir tepkinin
arka planında; kızgınlık ve intikam duyguları ön plana çıkmaktadır. Ancak
arkadaşları aynı dava uğruna hayatlarını kaybetmişken, kendisinin hala yaşıyor
olması nedeniyle yaşanan bir nevi suçluluk duygusu da göz ardı edilmemelidir.
Hayatta ve özgür olan dava arkadaşları, ölen veya hapiste olan belki de
kendilerinden daha iyi olarak gördükleri arkadaşlarının arkasından suçluluk
duygusu yaşamaktadırlar.[32]


10. Grup İçi Rekabet Nedeniyle
Grup Radikalleşmesi


Grup içi rekabet, şiddetli çatışma üretebilir. Bazı gözlemciler,
sadece devlete veya başka bir gruba karşı mücadelenin, bir terörist örgütü iç
bölünmelerden koruyabileceğini savunmaktadır. Her ne kadar yeterli veri
bulunmasa da mevcut örnekler, grup içi ayrışmaların bir terör örgütünün
parçalanması ve birkaç parçaya bölünmesi ile sonuçlandığını göstermektedir.
İrlanda Cumhuriyet Ordusu (Irish Republican Army-IRA)’nın yaşadığı parçalanma,
bu önermeye ilişkin açık ve somut bir örnek olarak verilebilir. IRA, Resmi IRA
(Official IRA), Geçici IRA (Provisional IRA), Gerçek IRA (Real IRA), Devam Eden
IRA (Continuity IRA) ve İrlanda Ulusal Kurtuluş Ordusu (Irish National
Liberation Army-INLA) olmak üzere, zaman zaman birbirini hedef alan beş parçaya
bölünmüştü. ASALA’da da eski yol arkadaşlarının birbirlerini hedef almasıyla
sonuçlanan bir bölünme yaşanmıştı. Grup içi rekabet, öldürmenin ötesinde
işkence ve yok etmeye uzanan aşırı şiddete kadar gidebilir. Kendi grup
üyelerinden kaynaklanan bir tehdit, bir kirlenme hissi uyandırır ki bu
kirliliği ortadan kaldırmak için işkence ve yok etme yöntemlerine başvurmak,
grup üyeleri açısından meşru hale gelebilir. 1972’de Japon Birleşik Kızıl Ordusu
adlı örgütün örgüte ait bir sığınakta cesetleri bulunan 14 üyesinin kaderi de
açık bir şekilde böyle olmuştur.


Grup dinamikleri açısından bakıldığında, radikal gruplardaki
bölünme ve parçalanma eğilimi sürpriz değildir. Daha önce de değinildiği gibi, birlik
ve beraberlik vurgusu, grup içi uzlaşma ve uyum konusunda baskılara neden
olmaktadır. Bir birey, bu baskılara nadiren karşı gelebilir ama iki veya daha
fazla kişiden oluşan azınlık grupları, bu baskılara direnebilir. Uzlaşma
yönündeki baskı çok güçlü olduğunda, azınlık ya gruptan ihraç edilir ya da imha
edilir.[33]


11. Amaca Ulaşmada Terörün
Kestirme Yol Olarak Görülmesi Nedeniyle Grup Radikalleşmesi


İstedikleri sonuca ulaşmada terörün çok daha etkili bir yöntem
olduğuna inanan gruplar, yer altına inerek radikalleşebilmektedirler. Bu
şekilde radikalleşmeye en güzel örneklerden biri, 1960’lı yılların ikinci
yarısından itibaren terörü bir yöntem olarak benimseyen Türkiye’deki aşırı
Marksist gruplardır. Marksist devrimi gerçekleştirmenin en kestirme yolunun
demokratik olanakları kullanmak değil, tam tersine yer altı örgütlenmeleri ve
silahlı propaganda olacağı tezinden hareket eden Marksist gruplar, belirtilen
tarihten itibaren terör eylemlerine başvurmaya başlamışlardır. Bu tercih,
karşılaşılan sorunlarla mücadele veya hedefe ulaşmada diğer yöntemlerin eksik
veya olanaksız olmasından değil, terör yöntemlerinin daha etkin ve kısa zamanda
sonuç getireceğine olan inançtan kaynaklanmaktadır.[34]


Bu gruplar genelde, terör uyguladıkları toplumun iyiliğini istemektedirler.
Verdikleri hasardan çok daha kazançlı bir gelecek kurulacağına inanmaktadırlar.
Az bir güçle ve az bir zayiatla (her ne kadar vahşi ve gayri ahlaki olsa da)
büyük despot idareleri yıkacaklarını düşünmektedirler.[35]


12. Marjinalleş(tiril)me Nedeniyle
Grup Radikalleşmesi


Sosyal veya siyasi açılardan hayal kırıklığı yaşayan gençler,
şiddete varan radikalleşmeye ve teröre farklı süreçlerden geçerek
ulaşabilirler. Bu kişiler, genellikle ayrımcılıkla karşılaşırlar ve toplumdaki
fırsatlar için kendilerinin dezavantajlı olduğu ve adil olmayan bir rekabetle
karşı karşıya kalırlar. Bu nedenle de genellikle iyi bir gelecek umutları
kalmaz. Bazılarına göre bu şekilde toplum tarafından dışlanma, bu kişilerin
topluma aidiyet hislerini kaybetmelerine ve içinde yaşadıkları topluma düşman
hale dönüşmelerine neden olur.[36]


Bu şekilde eşitsizliğe, adaletsizliğe ve aşağılanmaya maruz
kaldıklarını düşünen ve marjinalleşenlere örnek olarak, Avrupa’ya yerleşen
Müslüman göçmenler gösterilebilir. Yaşadıkları olumsuzluklar nedeniyle
marjinalleşen bireylerin bu algıları ve düşünceleri, maalesef Batılı
gözlemciler tarafından yeterince önemsenmemektedir.[37] Konuya ilişkin diğer
bir örnek ise, IŞİD terörü nedeniyle büyük bir kriz yaşanan Irak’tan
verilebilir. Irak’ı işgal eden ABD güçlerinin ağır muamelelerine maruz kalan ve
ABD güçleri çekildikten sonra kurulan hükümetlerde yeterli düzeyde temsil
edilmediklerini ve haksızlığa uğradıklarını düşünen Sünnilerin, gittikçe
marjinalleştikleri ve bölgede dehşet saçan IŞİD’e bile destek verebilecek
şekilde radikalleştikleri iddia edilmektedir.[38]


Ancak adaletsizliğe ve aşağılanmaya maruz kaldığını düşünen tüm
bireyler radikalleşmezler, bunlar içinden şiddete ve teröre başvuranların
sayısı oldukça azdır. Şiddet içerecek şekilde radikalleşenler, toplum
tarafından dışlandığını ve adaletsizliğe maruz bırakıldığını iddia ettikleri
grup içinden çıkan az sayıda insandan oluşur. Somut bireysel deneyimler,
akrabalık ve arkadaşlık ilişkileri, grup dinamikleri ve şiddet kullanımını
meşru gösteren sosyalleşme ortamları, şiddet içeren radikalleşmeye giden yolu
tetiklerler. Bu kişiler, kendilerini içlerinden çıktıkları topluluğun
çıkarlarını savunan öncüler olarak görürler ve şiddet eylemlerini topluma
yapılan haksızlıkları mazeret göstererek meşru hale getirmeye çalışırlar.[39]


13. Başka bir Grup ile Mücadele
Esnasında Kitlesel Radikalleşme


Farklı bir gruptan gelen tehdit, küçük-büyük tüm gruplarda; artan
grup birlikteliğine, grup liderlerine yönelik saygının artmasına, grup içi
muhaliflere karşı katı uygulamalar getirilmesine ve grup normlarının
idealleştirilmesine sebep olur. Örneğin ABD’ye karşı gerçekleştirilen 11 Eylül
saldırılarının ardından vatanperverliğin arttığı; gösterilerden, bayraklardan,
flamalardan ve arabalara yapıştırılan çıkartmalardan görülmekteydi. Başkana ve
tüm devlet kurumlarına olan destek artmış, muhalif seslere karşı yaptırımlar
uygulanmaya başlamış (örneğin 11 Eylül’ü gerçekleştirenlerin korkak
olmadıklarını savunan talk showcu Bill Maher işten atılmıştı[40]) ve Amerikan değerleri
somut bir şekilde tekrar gündeme gelmişti. Amerikan halkı, “bu saldırıyı
gerçekleştirenler ve onlar gibi düşünenler, bizim değerlerimizden nefret
ediyor!” düşüncesindeydi.


Dışarıdan gelen bir saldırı nedeniyle kitlesel bir radikalleşme
halinin başlaması o kadar kesin gibidir ki, bazen bir strateji olarak
kullanılabilir. Bazı terör örgütleri, devletin kendilerine orantısız bir
müdahalede bulunmasını açıkça teşvik etmişlerdir. Çünkü böyle bir müdahaleyi
bahane ederek ve propaganda malzemesi olarak kullanarak, henüz mobilize olmamış
sempatizanlarını mobilize edebileceklerdi. Bu şekilde orantısız bir müdahaleye
maruz kalan örgütler, genellikle örgüt sempatizanlarını örgütün normal şartlarda
başarabileceğinin ötesinde mobilize edebilmişlerdir. Bu stratejiye, düşmanın
gücünü kendi aleyhinde kullanma stratejisi (Sumo Güreşi siyaseti – jujitsu
politics) denir. [41]


El Kaide’nin ideoloğu Eymen El Zevahiri, Peygamberin Sancağı
Altındaki Savaşçılar isimli kitabında bu stratejiyi telaffuz etmiştir.
Zevahiri, şöyle fikir yürütmüştü: “eğer savaş Amerikalıların evlerine ulaşırsa,
Amerikalılar ya Müslüman ülkeler üzerindeki emellerinden vaz geçecekler ya da
intikam için Müslüman yardakçılarının arkalarından ortaya çıkacaklardı. Eğer
Amerikalılar Müslüman ülkelere saldırırsa, netice cihad olacaktı.”


ABD’nin Taliban’a karşı savaşı, hızlı gerçekleşmiş ve sivillere
verilen zarar, El Kaide’nin tahmin ettiğinden daha az gerçekleşmiş olsa da;
ABD’nin Irak işgali, Zevahiri’nin umduğu gibi İslam dünyasında radikal İslam’a
desteği çok artırmıştır.[42]


Zaten El Kaide, bir milyardan fazla nüfusu sahip İslam Dünyasının
uykuda olduğunu, kendi amacının da; “Müslümanları uykudan uyandırmak ve Batılı
güçlere ve Batı kültürünün getirdiği kirliliğe karşı mücadeleye katmak”
olduğunu duyuruyordu. 11 Eylül bu amaçla; Batı yılanının uyuyan İslam Dünyasını
ısırması ve böylece Müslümanların uyanması amacıyla gerçekleştirilmişti. Bu da
jujitsu siyasetinin uygulanmasıydı: ABD’yi evinde vur, ABD karşılık olarak
Müslüman ülkeleri işgal etsin ve bu işgal, Müslümanları ABD’ye karşı mobilize
etsin. Müslüman ülke hükümetlerine saldırdığı için daha önce El Kaide’ye sıcak
bakmayan Müslümanlar, bu sefer Bin Ladin ve El Zevahiri’nin yanında Amerikalılara
karşı cihada katılsın.[43] Bugün gelinen nokta itibariyle bakıldığında, bu
stratejinin başarılı olduğu kolaylıkla söylenebilir.


14. Başka bir Grup ile
Uyuşmazlıktan Kaynaklanan Kitlesel Radikalleşme – Nefret


Uyuşmazlık halinde olan grupların birbirleri hakkındaki algıları,
özellikle de aralarındaki uyuşmazlık süregiden bir şiddet içeriyorsa, aşırı
olumsuz hale gelir. Hatta bu olumsuz algı, artık birbirlerini insan olarak
görmeyecek (canavarlaştıracak) seviyeye ulaşabilir. Diğer grup üyelerini insan
olarak bile görmeme (canavarlaştırma); onlara “domuzlar”, “köpekler” ve benzeri
şekilde hitap şekilleriyle kendini belli eder.


Diğerini canavarlaştırma, devletler arasındaki uyuşmazlıklarda da
görülebilir. Örneğin 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan askerlerinin yarısı,
savaş kazanıldıktan sonra tüm Japonların öldürülmesini ve Japon milletinin
ortadan kaldırılmasını savunuyordu. Bu radikal düşünce, sıkı bağları olan bir
gruba üye olmaktan veya Japonlarla savaşta yaşanılan tecrübelerden
kaynaklanmıyordu. Hatta henüz savaş bölgesine gitmemiş ve ABD’de eğitimde olan
askerlerin, cephedeki askerlerden daha fazla tüm Japonların öldürülmesini
istiyor olmaları, daha muhtemeldi.


Aynı şekilde, 2. Dünya Savaşı esnasında Almanlar tarafından
bombalanmayan İngiliz şehirleri sakinlerinin, ağır bombardımana maruz kalan
Londra ve diğer güney şehirleri sakinlerine göre Almanlara karşı daha gaddar ve
kinci duygular besledikleri gözlemlenmişti.


Görüldüğü gibi kendisini çatışan gruplardan biri ile özdeşleştiren
bireyler, kendileri zarar görmeseler bile, hatta özellikle kendileri zarar
görmezlerse, diğer gruba karşı nefret olarak nitelendirilebilecek radikal
olumsuz hisler ve davranışlar geliştirebilmekteler. Düşman gruba karşı
hissedilen bu nefret ve onların özünde kötü olduklarına dair inanç; yaş,
cinsiyet ve asker-sivil ayırımı yapmaksızın düşman grup üyelerinin tümünün yok
edilmesini meşrulaştırmaktadır. Nefretin ön plana çıktığı bu gibi durumlarda;
bir gruba atfedilen öz niteliklerin sabit olduğu, zaman içinde hiç değişmediği
ve grubun tüm üyeleri için geçerli olduğu varsayılmaktadır. Buradan hareketle
özü kötü olan bir grup üyeleri için yapılabilecek bir şey olmadığı, onlarla
diyalog kurmanın ve onları eğitmeye çalışmanın hiçbir faydasının olmayacağı
savunulmaktadır. Tıpkı kaplanlarla diyalog kurmanın ve onları eğitmenin,
kaplanların özünü değiştirmeyeceği gibi… Bu anlayışa göre; eğer kaplanlar bizi
tehdit ediyor ve bize zarar veriyorlarsa, tüm kaplanlar hedeftir. Bu kaplanlar
ister genç, ister yaşlı, ister üniformalı, isterse üniformasız olsun![44]


Nefretin terör eylemlerini meşrulaştırmada önemli bir fonksiyonun
olduğunun bilincinde olan örgütler, nefretin oluşması, artması ve yaygınlaşması
için ne gerekiyorsa yapmaktadırlar. Yirminci yüzyılın simgeleşmiş ünlü
teröristi Ernesto Che Guevara, nefretin önemini şöyle anlatmaktadır: “Bir
mücadelede etkin olarak nefret, düşmana karşı uzlaşmaz bir nefret, insana
sınırlarının ötesinde bir azim verir ve onu etkili, şiddetli, seçici ve
soğukkanlı bir ölüm makinesine dönüştürür. Bizim askerlerimiz böyle olmak
zorundadırlar. Nefretsiz bir halk, zalim düşmanları yenemez.”[45]


Nefretin sürekliliğini sağlamak için radikal gruplar, şehitlerinin
hatıralarını canlı tutmaya çalışırlar. Tamil Kaplanları, her yıl üç gün süren
Şehitler Günü etkinlikleri düzenlemekte ve şehitlerin ailelerini onurlandıracak
faaliyetler yapmaktadır. İsrail tarafından öldürülen Filistinliler ise
portreleriyle, duvar resimleriyle, mezarlarıyla ve Gazze’de yer alan Şehitler
Meydanı’ndaki anma törenleri ile sürekli hatırlanmaktadır. Yine aynı amaçla,
intihar eylemlerine katılan şehitler tarafından çekilen videolara, Filistinli
web sitelerinde yer verilmektedir.[46]


Süleyman
ERDEM
suleyman@sahipkiran.org


Yazarın diğer
yazıları için tıklayınız.


[1]McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), “Mechanisms of
Political Radicalization: Pathways Toward Terrorism”, Terrorism and Political
Violence, 20:3, 415-433, DOI: 10.1080/09546550802073367, (Erişim Tarihi: 23
Şubat 2014), http://dx.doi.org/10.1080/09546550802073367,
ss.416.


[2]Bal, İhsan, (2006), Alacakaranlıkta Terörle Mücadele ve Komplo Teorileri,
Ankara: USAK Yayınları, ss.41-42.


[3] “The Radicalization Process”, http://www.dhra.mil/perserec/osg/terrorism/radicalization.htm


[4] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A
concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent
Radicalisation, (2008), http://www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf,
ss.11


[5] A.g.e, ss.11


[6] Bu çalışmada yer alan radikalleşme süreçleri ve içerikleri,
çoğunlukla McCauley ve Mosalenko’nun makalesinden (2008) derlenerek ve bu
makalede yer alan süreçlere farklı kaynaklardan yenileri eklenerek
oluşturulmuştur.


[7] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, ss.418.


[8] Çevik, Abdülkadir, “Mağduriyet Psikolojisi ve Toplumsal
Yansımaları”, 21. Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:2, Aralık-Ocak-Şubat
2012-2013, ss.65-66.


[9] A.g.e., ss.73.


[10] Özeren, Süleyman, Sözer, M.Alper ve Demirci, Süleyman,
(2010), “Terör Örgütlerinde Militan Kimlik Profili: Türkiye’de Hizbullah
Örneği”, Sever, Murat, Cinoğlu Hüseyin ve Başıbüyük, Oğuzhan (Der.), Terörün
Sosyal Psikolojisi,
Ankara, Polis Akademisi Yayınları, ss.143.


[11] A.g.e., ss.159.


[12] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.418.


[13] Sevinç, Bilal, İntihar Bombacıları ve Ölümün Rasyonelleştirilmesi,
Uluslararası Güvenlik ve Terörizm Dergisi, Cilt: 3 (1), ss.72.


[14]Theodore Kaczynski, http://tr.wikipedia.org/wiki/Theodore_Kaczynski


[15] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.419.


[16] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.419.


[17]A.g.e., ss.421-422.


[18] A.g.e., ss.419.


[19] Deneye ilişkin tüm bilgiler; http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi
adresinden derlenmiştir.


[20] Milgram Deneyi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Milgram_deneyi


[21] Stanford Hapishane Deneyi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Stanford_hapishane_deneyi


[22] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.420-421.


[23] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A
concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent
Radicalisation, (2008), http://www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf,
ss.16.


[24] Bal, İhsan, (2006), Alacakaranlıkta Terörle Mücadele ve Komplo Teorileri,
Ankara: USAK Yayınları, ss.41.


[25] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A
concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent
Radicalisation, (2008), http://www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf,
ss.17.


[26] The Radicalization Process”, http://www.dhra.mil/perserec/osg/terrorism/radicalization.htm


[27] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.422-423.


[28] A.g.e., ss.423.


[29]A.g.e., ss.424-425.


[30]Dağa neden çıktığını anlattı, (Erişim Tarihi: 26 Haziran
2014), http://www.gazeteport.com.tr/haber/173931/daga-neden-ciktigini-anlatti


[31] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.425-426.


[32] A.g.e., ss.425-426.


[33] A.g.e., ss.426.


[34] Bal, İhsan, (2006), ss.44.


[35] A.g.e., ss.50.


[36] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A
Concise Report Prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent
Radicalisation, (2008), http://www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf,
ss.13


[37] A.g.e., ss.9-10.


[38] “IŞİD öfkeyle büyüyen bir tehdit, Sünniler dışlanmasa öfke
birikmezdi”, http://www.imctv.com.tr/2014/08/07/isid-ofkeyle-buyuyen-bir-tehdit-sunniler-dislanmasa-ofke-birikmezdi/


[39] Radicalisation Processes Leading to Acts of Terrorism: A
concise Report prepared by the European Commissions’s Expert Group on Violent
Radicalisation, (2008), http://www.clingendael.nl/sites/default/files/20080500_cscp_report_vries.pdf,
ss.9-10.


[40] Bill Maher’in kovulmasına neden olan sözleri söylediği
program görüntülerine şu linkten ulaşılabilir: http://www.youtube.com/watch?v=brI6b77x19A


[41] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.426-427.


[42] A.g.e., ss.426-427.


[43] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2011), Friction: How
Radicalization Happens to Them and Us, Okford University Press: New York,
ss.157.


[44] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.427-428.


[45] Bal, İhsan, (2006), ss.46.


[46] McCauley, Clark ve Moskalenko, Sophia, (2008), ss.428.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış