TERÖR


ROBERT FİSK VE TERÖRÜN
MEŞRULAŞTIRILMASI


İngiliz The
Independent
gazetesinin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk tanınmış bir
gazeteci olarak biliniyor. Kendisi uzun yıllardır bölgedeki gelişmeleri zaman
zaman yerinden takip etmiş, çok sayıda kitap ve makale yayınlamıştır. Bir
gazeteci için sahip olduğu kariyer örnek gösterilecek türden bir kariyerdir.
Ancak çağımız propaganda çağıdır; Robert Fisk tıpkı 100 yıl önce Arnold J.
Toynbee’nin yaptığı propaganda işinde Toynbee’nin hayal bile edemeyeceği bir
konuma gelmiştir.  


Yazılarını takip edenler görecektir ki Fisk çok sık
bir şekilde Ermeni soykırımı iddialarını köşesine taşımaktadır. Fisk’in bu yazılarında
radikal Ermenilerin görüşünün çok da kişisel bir şekilde benimsendiği
kolaylıkla gözlemlenebilmektedir. Fisk’in bu tavrı belki de birçok radikal
Ermeni ve Ermeni yanlısı yazardan daha fazla seviyede bir adanmışlık
sergilemektedir. Nitekim Ermeni soykırımı iddiaları açısından da Fisk’in
gazetedeki köşesinin bir “Saturday
Night Live”
programına eşdeğer popülerliğe sahip olduğu
bilinmektedir. O köşede yer alan kitaplar Ermeni soykırımı iddialarının
şekillenmesi sürecinde kendilerine önemli bir yer bulabilmektedir. Bu haliyle
Fisk aslında radikal Ermenilerin Batı medyasındaki sözcüsü ve hatta fikir
önderlerinden sayılabilir.


Fisk aralarında Taner Akçam’ın da bulunduğu birçok
tartışmalı ismi ve bunların ciddi tahrifatlar içeren yayınlarını köşesine taşımıştır.
Bu çalışmalara yönelik çok ciddi eleştirileri ve karşı iddiaları bir defa dahi
yazmamış, aksine Akçam gibileri tarafından yazılanları kendi görüşleri gibi
sahiplenerek yayınlamıştır. Nitekim bu isimlerden bazılarının tanınmasının
önünü açan da Fisk olmuştur. Oysa ki gazetecinin görevi hakikati aramak ve soru
sormaktır, başkaları tarafından kendisine sunulan cevapların sözcüsü olmak
değil.  


Fisk bizzat kendisi de Ermeni iddialarına geçmişte iki
çok önemli katkıda bulunmuştur. Bunlardan birincisi Ermenilerin en beğendikleri
ve kabullenilmesi konusunda en çok emek sarf ettikleri “Ermeni holokostu”
kavramıdır. İkinci ve esasen pek bilinmeyeni de “İyi Türk karşısında Kötü Türk”
ayrımını gündeme getirmesidir. Bunlardan ilki Ermenilerin en başından beri
hakim kılmaya çalıştıkları “ilk soykırım” iddialarıyla birleşince epey popüler
hale gelmiş ve Fisk ve diğer bazı kişilerce belli aralıklarla gündemde
tutulmaya çalışılmıştır.


Bunlardan ikincisi ise Fisk’in gazetecilik
kariyerindeki kırılma noktalarının ve Fisk’in gazeteciliği bırakarak
propagandacılığa geçişinin bir yansımasını teşkil etmektedir. Fisk, Ermenilere
yardım etmiş olan Türkler ile, ya sözde Ermenilere zulmedilirken hiçbir şey
yapmamış, ya da Ermenilere yapılanlara bizzat katılmış Türkler arasında bir
ayrım yapılması fikrini önce Ermeni çevrelerde kabul ettirmiş ve daha sonra da
bu fikrin duyurulmasına çalışmıştır. Bu ayrımın temelinde daha adil bir tarih
görüşü oluşturmak gayesi bulunmamaktadır: Fisk çok manipülatif bir şekilde
“iyi” Türklerin sahiplenilmesinin, Ermenilerde açıkça görülebilen tüm Türklere
yönelik “ırkçı” ve saldırgan bir tavrın bu gibi istisnalar ile çürütülmesine
yardımcı olabileceğini düşünmüş olabilir. Yani Ermeniler böylece ırkçılıkla
itham edilme tehlikesini bertaraf ederek “tüm Türkler” yerine, yalnız “kötü”
olanları düşman olarak görebileceklerdir. Yine bu ayrımla Fisk, Türkler içinde
kendilerine yakın düşünen bir gruba hitap edilebileceğini de öngörmüş olabilir.
Nitekim Türk-Ermeni Protokolleri ve yakınlaşma sürecinde Fisk bu fikri sıkça
gündeme taşıyarak kendileri gibi düşünen “yüzbinlerce Türkün” varlığından söz
etmiş, Ermeni iddialarına yalnızca devletin resmi söylemiyle karşı çıkıldığını,
oysa Türk halkının böyle düşünmediğini yazmıştır.


Fisk’in bu ikinci katkısının zararları açıktır. Fisk,
Ermeni meselesi ile ilgili kalem aldığı yüzlerce yazıdan hiçbirinde, ne Birinci
Dünya Savaşı’nda Doğu cephesinde Ermeni çeteciler tarafından katledilen 500.000’in
üstünde sivil Türk-Müslüman, ne de daha yakın zamana kadar sırf Türk oldukları
için öldürülen diplomatlarımızdan veya yakınlarından, Ermeni terörünün bu
üçüncü evresinde katledilen masum Türk ve yabancılardan bahsetmemektedir.
Fisk’in uzun yıllar Ortadoğu’da ve Lübnan’da bizzat bulunmuş bir muhabir olarak
bu ülkede ortaya çıkmış olan Ermeni terörünü bilmemesi mümkün değildir. Yani
Fisk terör ve şiddetin anarken gayet seçici davranmaktadır. Nitekim Fisk’in
“iyi Türk-kötü Türk” ayrımı Ermeni terörünün meşru kılınmasına imkan tanıyan
bir görüştür. Fisk’in terörist Soghomon Tehlirian’ın oğlu ile mülakatında
kullandığı ifadeler bu meşrulaştırmanın işaretlerini taşımaktadır. Bu fikrin
Ermenilerce de bu derece hızlı bir şekilde adapte edilebilmesinin sebebi günümüzde
dahi Türklere karşı meşru bir şiddetin ne yollarla yürütülebileceğinin rahatça
konuşulabilmesidir. Ermeniler hala yakın geçmişteki bu terör eylemleri ve
faillerini hayranlıkla anmaktadır. Fisk onlara bunu daha meşru bir şekilde
yapmanın anahtarını vermiştir.


İşte tam da bu noktada Fisk’in “gazeteciliği” ile
ilgili önemli bir saptama yapılabilir. Fisk bu tür bir meşrulaştırmayı ilk defa
yapmamaktadır. Fisk’in Usame Bin Ladin’i üç mülakat yaparak dünyaya tanıtan ve
onun fikirlerini duyuran kişi olması bu bağlamda şaşırtıcı değildir. Fisk,
IRA’ya büyük destek verdiği dönemde Muammer Kaddafi’ye sempati ile yakınlaşan
Batıdaki belki en önemli gazetecidir. Yine Fisk, Dağlık Karabağ da dahil olmak
üzere Azerbaycan topraklarının beşte birinin işgali ile sonuçlanan savaş
sırasında Hocalı’da ve diğer birçok bölgede yaşanan etnik temizliğin de
sebebinin esasen Türklerin kendisi ve 1915’te yaşanan “soykırım” olduğunu öne
sürebilmektedir.


Fisk’in gazetecilik mesleği ile bağdaşmayan bu
tavrının artarak sürmesinin iki sebebi olabilir. Ya Fisk iyi araştırma
yapmadan, yeterince bilgi sahibi olmadan ve özensiz bir şekilde çalışan bir
yazardır ki bu esef vericidir. Ya da Fisk’in tüm bu çalışmalarında hakikatin
yalnızca bir kısmını dillendirmeyi seçtiğini, bazı gerçekleri göz ardı ettiğini
ve manipülasyon ve tahrifat yaptığını gösterir ki bu hem gazetecilik hem de
Türk ve Ermeni toplumları gibi adil ve ortak bir gelecek arayışında olan
toplumların bu çabalarına yapılabilecek en büyük zarardır. Fisk’in yazdığı her
yazı şahsi çıkarlarının gölgesinde kalmaktadır. Toynbee 100 yıl önce Türklere
karşı yürütülen propaganda çalışmasının bir aracı haline geldiğini sonradan
itiraf etmiş ve bundan pişmanlık duyduğunu açıklamıştı. Ancak ne yazık ki Fisk,
Toynbee’nin bu erdemine hiçbir zaman sahip olamayacaktır; görünen odur ki Fisk
söz konusu propagandanın tamamen bilinçli bir şekilde yürütücüsü olmaya devam
edecektir.


* Bu yazı 23 Ocak 2019 tarihli Daily Sabah’ta
yayınlanan “Robert Fisk and Legitimizing Teror” başlıklı makalenin
Türkçe çevirisidir. 


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir