KÜRESEL
VE BÖLGESEL TERÖR

Dünya Savaşı’ndan sonra
İngiltere’nin hegemonyasının sona ermesinin ardından, onun halefi durumundaki
ABD, uluslararası ölçekte ‘‘hegemon güç’’ olarak dünya sahnesindeki yerini
aldı. Hegemon kavramı Latincede “lider’’ anlamına gelir. Hegemonya kavramı ise,
siyaset bilimi literatüründe, ‘‘bir şehir devletinin diğer şehir devletleri
üzerindeki üstünlüğü’’ anlamında kullanılır. Hegemonya kavramı son 50-60 yıldır
geleneksel olarak otorite, liderlik ve tahakküm kavramlarının bir kombinasyonu
olarak siyaset bilimi literatürüne girdi. Uluslararası ilişkilerde
‘‘uluslararası hâkimiyet’’ şeklinde algılanmaya başlandı ve bu üstünlüğe ve
ayrıcalığa sahip olan devletler ise ‘‘hegemonik güç’’ olarak adlandırıldı.[1]

Berlin duvarının 1989 da yıkılması, uluslararası ilişkilerde
paradigmaların değişmesine yol açtı.  “Barış, Demokrasi, Özgürlük, Hürriyet’’
gibi temel kavramlar öne çıktı. 20. yüzyıl adeta mutlu bir sonla bitmiş, 21.
yüzyıla dünya liberal demokrasinin ve kapitalist ekonominin zaferi ile
girilmişti. Soğuk savaşın bitimi ile birlikte ve teknolojinin de desteğiyle
dünya, 21. yüzyıla küreselleşmeye doğru atılan adımlarla girdi. Küreselleşme
ideolojisi, demokrasi ve liberalleşme rüzgârı ile güçlendi, barış dolu bir
dünya tasavvurunu ön plana çıkardı. Öyle sanıldı ki, duvarların yıkılışı ile
özgürlüklerin, insan haklarının, evrensel demokrasinin önünde hiçbir engel
kalmayacaktı. Oluşturulan yeni algı, tüm dünya ve insanlığın özgürlük ve barış
dolu bir hayata kavuşacağı yönündeydi. Oysa bu yeni dönemin ömrünün ne kadar
süreceği ise belirsizdi.[2]

Diğer taraftan hegemonik gücün küresel lideri, bu yolda çok sağlam
bir evlilik kurduğu İngiltere ile birlikte, hatta İngiltere gözetiminde dünya
çapında “Tek Devlet’’ ideolojisi çerçevesinde iktidar peşinde koşarken,
oluşturduğu işbirlikçi ağıyla dünyayı kuşatmak için çaba gösterdi. Sözde
demokrasi ve demokratikleşme maskesi altında petrol ve silaha dayalı ekonomik
hegemonya modelini öne çıkardı.

Soğuk savaşın sona ermesi ve Berlin duvarının yıkılmasının
getirdiği iyimser hava ne yazık ki çok kısa sürdü. 11 Eylül’de ABD’de
gerçekleştirilen büyük çaplı eylem, “teröre’’ küresel tehdit niteliği
kazandırdı. Saldırıyı düzenleyenlerin Müslüman olması, etnik problemleri ve
mezhep çatışmalarını gündeme getirdi. Yeni stratejilerin doğmasına yol açtı.

Hegemon güçler, en zor mağlup edilen insan organının beyin olduğunu
bildiklerinden sadece psikolojik savaşın etkili bir silahı olan propaganda ile
işe başladılar, ancak bununla da yetinmediler.[3]

Onun yanında sistematik zihin yönlendirme yöntemlerini de
eklediler ve geniş bir işbirlikçi kadro oluşturarak. Latin Amerika’dan
Afrika’ya, oradan Ortadoğu’ya, oradan da Avrasya’ya kadar dünyayı çember içine
alacak stratejiler geliştirdiler. Tıpkı balıkçı teknelerinin, ağlarını balık
sürülerinin çevresine sererek sürüyü kuşatması gibi.[4]

Pentagon’un siyasi danışmanı, İsrail yanlısı Samuel P. Huntington
tarafından 1993’te makale olarak yazılan, “Medeniyetler Çatışması’’ tezi,
1996’da kitap haline geldi. Hungtington, söz konusu tezinde, “Uygarlıklar
arasındaki fay hatları, geleceğin savaşlarının cephe hatlarını teşkil edecek.’’
derken, kastettiği şey Hıristiyan-Müslüman çatışmasıydı. Huntington, özellikle
radikal İslamcı terörün tüm dünyayı saracağını öngörüyordu. Nitekim öyle de
oldu. İslami mezhep ve tarikatlar ona göre harekete geçirilebilecek en etkili
fay hatları idi. Huntington’un uygarlık dediği olgu, ulus-devlet yapılarında
herkesin herkesle savaştığı anarşik bir düzenin, yani terörün yükselişini
kaçınılmaz hale getirdi. Öyle ki, 20. yüzyılın son çeyreğinde siyasal İslami
hareket tüm dünyayı sardı. Çeçen hareketi ile Rusya’ya kadar yayılarak alıcı
buldu.

Hegemonik güçler ortaya çıkardıkları “Küreselleşme ve Yeni Dünya
Düzeni’’ kavramı ile birlikte, yeniden bir savaşa girmek zorunda kalmadan kendi
çıkarları için dünyanın dört bir tarafında devşirme adamlar buldular. Tüm dikkat
ve ideolojilerini, dünyanın en büyük enerji kaynağı olan petrolü elinde
bulunduran Orta Doğu üzerine yoğunlaştırdılar. Arzın merkezi konumundaki
Ortadoğu referans noktası kabul edildi. Bunun için büyük yatırımlar yapıldı.
Büyük paralar harcandı.  Yatırım yapılan ülkelerden biri de Ortadoğu’ya
yakınlığı ile bilinen Türkiye idi. Hegemonik gücün stratejistleri artık eskisi
gibi savaşlarda fiziki cepheler açılmasını istemiyorlardı. İcat ettikleri yeni
savaşın adı ‘‘Vekâlet Savaşları’’ idi. Soğuk savaş döneminden itibaren sıcak
çatışmaya girmek istemediler.

Uluslararası ilişkilerde savaş ve diplomasi yöntemlerinin yanı
sıra, dış politika kararlarının uygulanmasında “üçüncü yöntem”den söz edilir.
Bu yöntem, hedef veya rakip ülke ile ilan edilmemiş bir savaşı kapsayan örtülü
ve gizli yöntemlerdir. Örtülü operasyonlar askeri ve siyasi seçeneklerden sonra
gelen üçüncü seçenektir. Böylece doğrudan bir savaşa girmeksizin ve ulusal gücü
topyekûn bir mücadeleye sokmaksızın asimetrik hale getirilmiş bir savaş ile
sonuç alınmaktadır.[5] İslam’ı siyasallaştırarak kullanmak, yukarda sözü edilen
üçüncü yöntemin uygulanması için en elverişli şartları ve en uygun zemini
oluşturuyordu.

Soğuk savaşın bitimi ile birlikte durgunluk yaşayan güvenlik ve
savunma harcamaları birden bire artmaya başladı. Terörle mücadele başlığı
altında büyüyen bütçelerle birlikte askeri harcamalar en az iki kat arttı.
Dünyadaki toplam askeri harcamalar 2000 yılı itibariyle 798 milyar dolar iken,
2016 da 1,68 trilyon dolara ulaştı.[6]

Siyasal İslam’ın Doğuşu

İslam dinini siyasi bir ideolojiye dönüştürüp, buna göre yönetmek
istedikleri devleti ele geçirmeye çalışan örgütlere “Siyasal İslamcılar”
denilmektedir. Bunlar içerisinde, I. Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkanlardan
biri, hemen hemen ilki: “Müslüman Kardeşler (İhvan) örgütüdür.
Bilahare, 11 Eylül’den sonra sahaya sürülen ve İhvanın türevleri
diyebileceğimiz IŞİD, Nusra, El-Kaide ve Taliban gibi “Radikal İslamcı
Örgütler’’ ve haçlılara taşeronluk yapan PKK/KCK/PJAK/PYD/YPG gibi etnik-bölücü
çeşitleri türemiştir. Oysa İslam bir ideoloji dini değildir, siyasi rejim de
getirmemiştir. Hür olarak yaratılan insanı ve toplumu muhatap alır, her türlü
baskıyı reddeder, ezeli ve ebedi mesajlarıyla siyasetin üstündedir. Dürüstlük,
adalet ve güzel ahlâkı kurtuluş yolu olarak görür.[7]

Vekâlet Savaşları

20.yüzyılın son
çeyreğinde ulus-devlet modelinin öngördüğü seküler yapının ABD’nin çıkarlarına
hizmet etmediği görüldü. Bunun için İslami eğilimler ön plâna çıkarıldı. ABD
siyasal İslamcıları kullanmaya başladı. Özellikle sıcak çatışma bölgelerinde
bulunan, vekil olarak tayin ettikleri devletleri ve El-Kaide IŞİD gibi küresel,
PKK gibi, PYD/YPG gibi, PJAK gibi bölgesel terörist grupları kullanarak, yoğun
olarak uyguladığı örtülü operasyonlarını vekâlet savaşları ile sürdürmeye
başladı. Diğer bir ifadeyle, örtülü operasyonlar yerini açıktan yürütülen
vekâlet savaşlarına bıraktı. Başlangıçta IŞİD bölgesel bir terör örgütü gibi
görünse de, zamanla Irak ve Suriye dışına taşarak Avrupa, Afrika ve Atlantik’te
de adını duyurmaya başlayınca küresel nitelik kazandı. Son 10 yılda
karşılaşılan en büyük tehdit olmakla birlikte aynı zamanda “Boko Haram” gibi
örgütlere de ilham kaynağı oldu.

11 Eylül olayından sonra Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) devreye
sokuldu. Afganistan ve Irak işgal edildi. Amaç, sözde küresel terörle mücadele
stratejisi adı altında kapsadığı bölgelere demokrasi getirmekti. ABD tarafından
2013’de El Kaide kökenli “Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD)” kurularak sahaya
sürüldü.

“Müslüman ülkeleri birbirlerine kırdırma” düşüncesi BOP’la
projelendirildi, “Arap Baharı” ile uygulandı. Asıl amaç Arap coğrafyasındaki
ulus-devletleri küçük parçalara bölmek, eyaletlere ayırmak, sözde diktatörlüğe
son vermek, demokrasi ve özgürlükçü yönetimler getirmekti. Mağrip ülkeleri
dâhil, Irak ve Suriye ulus-devlet iken terör bataklığına sürüklendi.
Gelecekleri belirsiz ve karanlık hale getirildi. Söz konusu proje kapsamında,
İsrail’in etrafındaki İslam kuşağı delik deşik edildi. İsrail’e genişleyeceği
bir alan açıldı. Irak ve Suriye’de savaş ve çatışmalar derinleştirildi, 
bataklığın çapı büyüdü. Doğal olarak Türkiye bundan çok etkilendi.
Türkiye-Suriye sınırı Afganistan-Pakistan sınırına benzetildi. IŞİD’li
teröristler Ankara ve İstanbul’da canlı bomba olarak kullanıldı. Çok sayıda
insanımız katledildi. Her ne kadar proje olarak daha eskiye dayansa da,
Fethullah Gülen hareketi (FETÖ) bu dönemde büyütülüp palazlandı. 15 Temmuz hain
darbe girişimi bunun sonucu olarak ülke tarihine kara bir leke olarak geçti.

Göç ve Mülteci Sorunu

Her ne kadar dünyadaki geçmişi 19. hatta 18. yüzyıla kadar uzansa
da, kitlesel göç ve mültecilik meseleleri, yaşadığımız dönemin en önemli
sorunlarından biri haline geldi. Başta terör olmak üzere çeşitli nedenlerden
dolayı çaresizlik ve fakirlikten kırılan insanlar göçe zorlandı ve bir süre
sonra göçmen sorunu mülteci sorununa dönüştü. Yaşadıkları yeri terk etmeye
mecbur bırakılmış insanların sayısı 2017 yılına gelindiğinde 65 milyonu
aşmıştı. Sadece Suriye’de son 6 yıl içerisinde 22 milyonluk nüfusun 5 milyonu
başka ülkelere iltica etmişti.[8] Bu sayının 3 milyon 275 bini halen
Türkiye’de. Kaçak göçmen meselesi ise ayrı bir sorun olarak Avrupa’nın başına
iş açtı ve yeni bir tehdit olarak ortaya çıktı. Zira “göçmen ile terör’’ özdeş
kabul edilmeye başlandı. IŞİD ideolojisinin dünyanın her yerinde taraftar
bulduğu bir dönemde, göç ve mülteci sorununun arttıkça, terörün de artarak
devam edeceği kaçınılmazdı. Avrupa’nın en demokratik ülkelerinde bile İslami
terör tehdidi gündemin ilk maddesini teşkil etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmauel
Macron 2017 Ağustos’da yaptığı bir konuşmada, Fransa’nın dış politikadaki
birinci önceliğinin “İslami Terör” ile mücadele olduğunu deklere etti.[9]

2017’de Neler Oldu?

Geçtiğimiz yıl dünyada ve Türkiye’de güvenlik ve beka sorunlarıyla
karmaşık bir yıl oldu. Ortadoğu’daki karmaşık durum daha da belirgin bir hâl
aldı. Güvensizlik, istikrarsızlık ve belirsizlik beraberinde yeni sorunlar
getirdi.

Trump’ın Suudi Arabistan gezisi, Suudlarla yapılan 300 milyar
dolarlık silah anlaşması, Katar krizi, Kuzey Kore tehdidi, Rusya, İran ve
Türkiye’nin, Suriye’nin geleceği ile ilgili Soçi’de aldığı kararlar, NATO’da
Türkiye ile ilgili yaşanan skandal, Rakka olayları, Kuzey Irak’taki bağımsızlık
referandumu, Suriye’de yaşanan olaylar ve gelişmeler, ABD’nin PYD/YPG’ye her
türlü lojistik desteği sağlaması, son olarak İsrail’in Kudüs’ü başkent yapma
hamlesi ve ardından Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak ilan etmesi ve
tanıması, 2017’ye damga vuran olaylar olarak arşivlere geçti. Diğer yandan 2017
de Avrupa’da ve Türkiye’de gerçekleştirilen terörist saldırılar hafızalarda yer
etti.

Ocak 2017’de İstanbul’da yeni yılın
ilk gecesi Reina isimli gece kulübüne düzenlenen silahlı saldırıda 39 kişi
hayatını kaybetti.

Şubat/Mart 2017’de Paris Orly
Havaalanı ve Louvre Müzesi yakınlarında meydana gelen olaylarda saldırganlar
vurularak etkisiz hale getirildi.

Mart 2017’de bir saldırgan, Londra’nın
merkezindeki köprüde bir otomobili yayaların üzerine sürdü ve bir polisi
bıçakladı. 4 kişi hayatını kaybetti. İngiliz güvenlik güçleri saldırganı vurdu.

Nisan 2017’de İsveç’in başkenti
Stockholm’de bir saldırgan kullandığı kamyoneti önce insan kalabalığı üzerine,
daha sonra da bir alışveriş merkezine sürdü. 5 kişinin öldüğü saldırıda 15 kişi
de yaralandı.

Nisan 2017’de, Rusya’nın St. Petersburg kentinde metroda bir
patlama meydana geldi. Patlamada 11 kişi yaşamını yitirdi, 45 kişi yaralandı.

Mayıs 2017’de Manchester’de Amerikalı
şarkıcı Ariana Grande’nin konseri sonrası Salman Abedi adlı terörist kendini
havaya uçurdu. 23 kişi hayatını kaybederken, 120 kişi de yaralandı. Hayatını
kaybedenlerin çoğu çocuktu. En küçüğü ise 8 yaşındaydı.

Haziran 2017’de Londra’da 3
saldırganın bulunduğu kargo aracı Londra Köprüsü’ndeki yayaların üzerine
sürüldü. Saldırıda 7 kişi hayatını kaybetti.

Ağustos 2017’de Barcelona’da, Barcelona’nın
en işlek caddelerinden Las Ramblas’ta bir minibüs insanların arasına daldı. Saldırıda
12 kişi hayatını kaybetti, 80’den fazla kişi yaralandı. Polis, olayı bir terör
saldırısı olarak nitelendirdi. Saldırıyı IŞİD üstlendi.[10]

Ağustos 2017’de İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan Caddesindeki
binasına gelen IŞİD’li bir teröristin bıçaklı saldırısı sonrası bir polis
memuru şehit oldu.

Kasım 2017 Mısır’ın Sina Yarımadası Ariş kentinde Cuma namazı
sırasında bir camiye intihar saldırısı düzenlendi. 305 kişi hayatını kaybetti,
120 kişi yaralandı. Saldırının IŞİD bayrağı taşıyan 25-30 kişilik bir grup
tarafından yapıldığı açıklandı. Mısır’da 3 günlük, Türkiye’de 1 günlük yas ilan
edildi.[11]

2017 de dünyada gerçekleştirilen terör saldırıları, emperyalizmin
ürettiği radikal İslami terörün bir sonucudur. IŞİD artık sadece Irak ve
Suriye’de değil, Kuzey Afrika’dan Fransa’ya, Almanya’dan Belçika’ya,
Afganistan’dan Nijerya’ya kadar geniş bir alanda faaliyette. Avrupa ve
Afrika’daki son saldırılar, kendileri tarafından beslenen ve palazlandırılan
terör odaklarının yine kendilerini vurması şeklinde tezahür ettiğinin somut
göstergesidir.

2018 ve Sonrasını Nasıl Okuyabiliriz?

Terörizm belirli bir bölge veya devletin sorunu değildir. Soğuk
savaş sonrası ortaya çıkan “Yeni Dünya Düzeni’’ asimetrik saldırıların etkisi
ve tahribat gücünün artmasına yol açtı, halen de açmaya devam etmektedir. Bu
nedenle küresel ve bölgesel gelişmelere paralel olarak terörün geniş anlamda
dünyanın çeşitli yerlerinde etkisini sürdüreceği, önümüzdeki kısa ve orta
vadede küresel terörizmin ulus devletlerin uluslararası istikrarına yönelik
olarak 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri olmaya devam edeceği, böylece
olası siber saldırılarla birlikte güvenlik sorunlarının daha da artacağı, kaçak
göç ve göçmen-mülteci sorunlarının dünyanın başını ağrıtmaya devam edeceği
değerlendirilmektedir.

Mevcut gelişmeler, bölgedeki aktörlerin stratejileri ve sorunun
karakteri birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Irak ve Suriye’de kalıcı bir
istikrarın kısa vadede gerçekleşmeyeceğini göstermektedir. Bununla birlikte,
küresel ölçekte ABD dış politikasını teröre endekslemeye devam ederek sözde
terörle mücadele üzerinden sürdürme gayretlerinin hız kaybetmesi ve ortak payda
olan petrol bölgelerini hâkim olma ve kontrol etme içgüdüsüyle hareket
etmesinden vazgeçmesi beklenmemektedir.

Öte yandan, önümüzdeki kısa ve orta vadede Avrupa, Afrika, Asya
gibi büyük coğrafyalarda bitmek ve tükenmek bilmeyen küresel ve bölgesel
asimetrik saldırıların tüm insanlığı ve uluslararası barış ve güvenliği ciddi
ölçüde tehdit etmeye devam edeceği, esasen yüzyıllardır büyük öneme sahip
jeopolitiğin öneminin daha da artacağı ve Kuzey Kore’nin nükleer denemelerine
devam edebileceğinden bahsetmek mümkündür.

Arzın merkezi konumundaki Ortadoğu’da esasen sosyal ve ekonomik
gelişmişlik sorunu yoktur. Asıl sorun, küresel güçlerin bölgedeki kendi
çıkarları için bölge ülkelerini birbirine düşürmek ve kendi iktidarlarını
korumaktır. Trump’ın Kudüs üzerinden son çıkışı bunun bariz göstergesidir. Söz
konusu güçler bölgeden elini eteğini çekmedikçe, bölge ülkelerini
silahlandırmak politikası ve eyleminden vazgeçmedikçe terör, göç, sefalet, acı,
kan ve gözyaşı Ortadoğu’nun kaderi olmaya devam edecektir.[12]

Nasıl ki, Ortadoğu dünyanın enerji kaynağı ise, Asya da altın,
gümüş doğal gaz, kömür gibi çeşitli zengin maden kaynakları bakımından dünyanın
yeni cazibe merkezidir. Bu durum, ABD’nin yakın gelecekte dış politikasını
Asya-Pasifik eksenine kaydırmasına neden olabilir. Trump’ın Amerika’nın
Pasifik’teki korumacılık politikasının işaretlerini geçtiğimiz yıl vermesi bu
ihtimali kuvvetlendirmektedir. Trump’ın terörle mücadele maskesi altında, tıpkı
Ortadoğu’da uyguladığı benzer stratejiyi, Pasifik’teki bölge ülkelerini
ekonomik ve sosyal olarak çökertme politikası olarak da kullanabileceğinden söz
etmek mümkündür. Nitekim Trump, bunun ilk işaretini ve mesajını Asya’da
öncelikli hedef olarak tespit edilen İran’a karşı vermiştir. Bu bağlamda
önümüzdeki orta vadede Ortadoğu’daki çatışmaların ve küresel terörizmin
Asya-Pasifik’e kayması, bilahare daha önce yapılan planların, Asya-Pasifik ekseninde
uygulamaya geçirilmesi beklenebilir.

Kuzey Kore’nin son zamanlarda sıklığını artırdığı nükleer
denemelerine karşılık, ABD’nin askeri müdahale tehdidi yöneltmesi, önümüzdeki
dönemde bölgedeki tansiyonun artmasına yol açabilir. Trump, New York’taki BM Genel
Merkezi’nde yaptığı konuşmada, ülkesinin ve müttefiklerinin savunmak zorunda
bırakılması halinde Kuzey Kore’nin yok edilebileceğini belirtmiştir.

Diğer yandan, Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak ilan edilmesi,
“Büyük İsrail’’ projesinin bir parçasıdır. Bunu tanıyan ve tüm dünyaya deklere
eden Trump’ın bu davranışı, Ortadoğu’da zaten var olan çatışmayı iyice
derinleştirerek yeni radikal İslami terör örgütlerinin ortaya çıkmasına neden
olabilir. Bu durumdan sadece bölge halkı değil, tüm dünya olumsuz
etkilenebilir.

Bir tarafta ABD ve koalisyonu oluşturan batı, diğer tarafta Rusya,
Çin, Hindistan, İran, Kuzey Kore ve diğerleri. Çizilen senaryoya göre, İsrail’in
Suudi Arabistan’ı İran’a karşı kışkırtmaya devam edeceği, arkasına ABD, İsrail
ve diğer koalisyon güçlerini alan Suudi Arabistan’ın İran’a saldırabileceği, bu
saldırının başlangıçta asimetrik savaş şeklinde uygulanabileceği, ABD’nin
Rusya’yı çevreleme ve kuşatma projesine karşılık Rus-ABD ilişkilerinin giderek
tırmanabileceği, bu çerçevede Rusya-Çin-Hindistan-İran ve Kuzey Kore’nin
ittifak yapabileceği, bu kapsamdaki gelişmelere gebe Sünni-Şii çatışması
senaryosunun gerçekleşmesinin giderek hız kazanacağı ve böylece başlangıçta
Sünni-Şii çatışması ile başlayan gerginliğin nihayet III. Dünya Savaşı’na
dönüşerek Asya-Pasifik ekseninde hem asimetrik, hem konvansiyonel ve hem de
nükleer karakterde ve melez savaş şeklinde cereyan edebileceği değerlendirilmektedir.

Türkiye Ne Yapmalı?

Merkezi Avustralya’nın Sidney şehrinde bulunan “Ekonomi ve Barış
Enstitüsü’’ tarafından 15 Kasım 2017’de yayımlanan “2017 Küresel Terörizm
Endeksi’’ne göre dünya genelinde terörden en çok etkilenen 10 ülke sırasıyla,
Irak, Afganistan, Nijerya, Suriye, Pakistan, Yemen Somali, Hindistan, Türkiye
ve Libya olduğu ifade edildi. Anılan endekse göre, Türkiye’nin
2015’de 27. sırada, 2016’da 14. sırada, 2017’de ise 9. sırada olması dikkat
çekicidir
.[13]

Jeopolitik açıdan Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu’nun merkezinde
kritik coğrafyada bulunan Türkiye, bulunduğu coğrafyada yıllardır bitmek
tükenmek bilmeyen asimetrik tehdit ve bunun sonucu terörle iç içe ve yan
yanadır. Çıbanbaşı olarak niteleyebileceğimiz Irak ve Suriye ile burun burunadır.
2017 Küresel
Terörizm Endeksi
”ne göre dünya genelinde terörden en çok
etkilenen 10 ülke içinde yer alması bunun somut ifadesidir.

Geçmişteki güvenlik politikalarındaki yanlış tespit ve uygulamalar
aslında bugüne özgü değildir. Bünyesinde barındırdığı enerji kaynakları ile
hegemonik güçlerin daima cazibe merkezi durumunda olan Orta Doğu’da Türkiye’nin
izlediği politikalardaki arıza yıllar öncesine dayanmaktadır.

Jeopolitik açıdan kritik bir coğrafyada bulunan Türkiye, mevcut
konjonktür içerisinde yeni güvenlik politikaları ve stratejiler üretmek
zorundadır. Türkiye’nin stratejik istihbarat üretme kabiliyeti artmalı, Türkiye
strateji öngörü için bu çerçevede yeni bir savunma stratejisi hedeflemeli ve
geliştirmelidir. Zira “hedef” stratejinin anahtarıdır.

Bir örnek olarak, geçtiğimiz Kasım ayında Soçi’de Rusya ve İran
birlikte kol kola verilen fotoğraf, NATO ve ABD’nin son zamanlarda Türkiye’ye
karşı olumsuz tutumuna karşı verilmiş ve Suriye’nin geleceğinin sadece ABD’nin
tekeline bırakılmayacağına işaret eden doğru bir fotoğraftır. Türkiye dünya
üzerinde bulunduğu jeopolitik konumunun ve coğrafyasının önemi nedeniyle,
gelişen konjonktür çerçevesinde böyle bir fotoğraf vermesi ve yeni bir
paradigma oluşturması uygun bir hareket tarzıdır. Söz konusu fotoğraf ABD’yi
rahatsız etmişse, demek ki doğru bir fotoğraftır.

Türkiye, tarihsel süreç içerisinde coğrafyasının dikte ettiği
konjonktür gereği, Osmanlı’dan beri Avrupa’nın bir parçasıdır. Ortadoğu’nun da
bir parçasıdır. Türkî Cumhuriyetleri ve Avrasya’nın da bir parçasıdır. NATO’nun
da bir parçasıdır. Türkiye Karadeniz’de, Akdeniz’de ve Ege’de güçlü olmak
zorundadır.

Bu nedenle Türkiye sadece bir tarafa yüzünü dönerek ona bağlı
kalamaz. Batıya dönük olduğu gibi, kuzeye, doğuya ve güneye de dönük olmalıdır.
Uluslararası ilişkilerde gelinen nokta ve milli menfaatleri Türkiye’nin, denge
üzerine kurulu yeni paradigmalar oluşturmasını, her yöne karşı istikrarlı,
mesafeli ve dengeli bir politika izlemesini zorunlu kılmaktadır.

Bununla birlikte, ABD’nin Suriye’deki PYD/YPG unsurlarına karşı
tutumu, Rusya’dan S-400 füzelerinin alımı ve Kudüs’ün başkent olarak tanınması
gibi nedenlerle Türk-Amerikan ilişkileri kopma noktasına gelebilir. Yukarıda
çizilen senaryo çerçevesinde, olası bir III. Dünya Savaşı çıkma ihtimaline karşı,
Türkiye ABD’nin gelecekteki muhtemel büyük Asya-Pasifik stratejilerinin bir
parçası olmaktan kurtulmak için, bölge ülkeleri ile bir ittifak arayışına
girebilir hatta ittifak yapabilir. ABD’nin tuzağına düşmemek için Irak ve
Suriye’de politikalarında yaptığı hatayı, ABD-İran arasındaki ilişkilerde
tekrarlamamalıdır.

Sonuç

Yirminci yüzyılın son dönemleri umut ve iyimserlikle doluydu.
Kırılma noktasını oluşturan Berlin duvarının yıkılması sosyal ve siyasal alanda
büyük bir dönüşümün müjdecisi oldu. Barış, demokrasi, özgürleşme hareketleri
büyük beklentilerin doğmasına yol açtı. Oysa etnik ve mezhep problemlerini
gündeme getiren “Medeniyetler Çatışması” çoktan devreye girmişti. Yeni dünya
düzeninde, bir tarafta çöken komünist rejimler, diğer tarafta bunun getirdiği
belirsizlik ve istikrarsızlık ortamı dünyadaki dengeleri değiştirdi. Dünyayı
çok yönlü tehdit ve risklerin ortaya çıkardığı çatışma eksenine oturttu. Basit
sorunlar bile büyük krizler doğurdu.

Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte küreselleşme kavramı, dünyayı
tanımlamak için kullanılan yeni bir paradigmaydı. Şimdi bu paradigma değişti.
Tek başına kalan ABD’nin küresel güç ve tek devlet olma yolundaki emelleri,
artan göç olayları ve mülteci sorunu, Çin’in ekonomik yayılması, Rusya’nın son
10 yılda giderek daha da belirginleşen jeopolitik atağı ve askeri yayılma
çabaları küreselleşmeyi, güvenlikçi anlayışa doğru sevk etti. 1987’de Ronald
Reagan’ın Berlin’de yaptığı konuşmadaki “yıkın duvarları” talimatı, şimdilerde
yerini Trump’ın “duvar korur” söylemine bırakmış durumda. Berlin duvarının
yerini Meksika duvarı aldı.[14]

Önümüzdeki 2018 yılı ve hemen akabindeki dönemde, tırmanan siyasi
ve askeri gerginliklere ve ardından çıkabilecek olası krizlere rasyonel bir
yaklaşım göstermek ve hazırlanmak gerekiyor.

KAYNAKÇA

[1] 21. Yüzyılda Güvenlik
Tartışmaları – Uluslararası Hegemonya Olgusu- Dr. Bülent Şener, 21 Yüzyıl
Sosyal Bilimler Dergisi

[2] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor,
Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017

[3] İstihbarat Teorisi –Ümit
Özdağ- Kripto Yayınları,2008

[4] Kurtla Yiyip Çobanla
Ağlaşanlar, Genleriyle Oynanmış Entelektüeller, İbrahim Okur, Okursoy
Kitapları-15

[5]  http://www.21yyte.org/tr/arastirma/rusya/2017/07/05/8676/rusya-ortulu-operasyonlarinin-donusumu, Doç.Dr.Sait
Yılmaz

[6] DUVAR, Tarih Geri
Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017 

[7] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/katar-olayi-ve-ihvan-orgutu-43113yy.htm, Sadi
Somuncuoğlu

[8] DUVAR, Tarih Geri Dönüyor,
Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017

[9] A.g.e., S.83

[10] http://www.dw.com/tr/avrupadaki-teror%C3%B6r-sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1n-kronolojisi/a-38945764 

[11]https://www.cnnturk.com/dunya/misirda-camiye-deas-bayrakli-grup-saldirdi-olu-sayisi-305e-yukseldi?utmcontent=buffer8854b&utmmedium=social&utmsource=twitter.com&utm_campa 

[12] http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2014/06/25/7670/kuresel-teror-isid-ve-sonrası, Doç.Dr.Sait
Yılmaz 

[13] http://www.21yyte.org/tr/arastirma/terorizm-ve-terorizmle-mucadele/2017/11/22/8743/kuresel-terorizm-endeksi-turkiye-terorden-en-cok-etkilenen-ilk-10da 










































































































































[14] DUVAR,
Tarih Geri Dönüyor, Deniz Ülke Arıboğan, İnkılâp Yayıevi-2017