TERÖR

DR. SELİM ÖZTÜRK : İran
destekli terörist grupların Suriye’deki varlığı


İran’ın Orta Doğu’da devlet dışı aktörleri
kullanma politikası İran devrimine kadar geri gitmektedir. Hatta daha da
öncesinde, Kum şehri merkezli mollaların, Bahreyn’den Lübnan’a kadar, Orta
Doğu’nun çeşitli ülkelerinde ortak ağ sahibi oldukları Şii din görevlileri
üzerinden yakın temasta oldukları çevreler ve gruplar hep mevcuttu. İran’da mollaların
iktidara gelmesiyle birlikte, Kum şehriyle bağlantılı olan bu gruplar aktif
hale gelmiş, direk rejim tarafından kontrol edilmeye başlanmış ve devletten
destek görmeye başlamışlardır.


İran’ın bölgede kullandığı devlet dışı
aktörler, 1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı
politikasına katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona
tabi tutulmuştur.

Tahran’dan sağlanan propaganda ve askeri lojistik destekle adeta canlanarak ve
etkinleşerek bölge ülkelerinin siyasetinde önemli güç unsurları haline
gelmişlerdir. Özetle mollalar, bağlantılı oldukları diğer ülkelerdeki
paydaşlarını siyasal anlamda uyandırarak mobilize etmeye, böylece hedef
ülkelerin iç işlerini yönlendirmeye başlamışlardır. Bu devlet dışı aktörler,
1979 sonrası süreçte mezhepsel dayanışma üzerinden rejimin ihracı politikasına
katkıda bulunmaları için aktif hale getirilmiş ve endoktrinasyona tabi
tutulmuşlardır. Özellikle İran-Irak savaşının yaşandığı sekiz yıllık dönemde
(1980-1988) Bahreyn’den Lübnan’a, Kuveyt’ten Irak’a kadar pek çok ülkede İran
destekli terör gruplarının saldırıları, bombalamaları, uçak kaçırma ve suikast
eylemleri görülmüştür.


İran destekli terör grupları, özellikle
Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a
karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a
kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirdiler.


İran’ın en önemli devlet dışı aktörü
Lübnan’daki Hizbullah örgütüdür. Hizbullah bir anlamda İran’ın ilk göz
ağrısıdır; diğer örgütler için de adeta örnek konumdadır. Ülkedeki (Lübnan) Şii
kesimi politize eden Hizbullah, İran’ın çıkarları için Lübnan’da devlet içinde
devlet olmuş; kuruluş amacını “İsrail’e karşı direniş cephesi” olarak belirtse
de, Suriye iç savaşının başlamasıyla birlikte, Esed rejiminin muhafızlığını
üstlenmiş ve Suriye muhalefetini de en önemli tehdit/hedef olarak görmüştür.
Hizbullah Suriye muhalefetiyle girdiği savaş üzerinden, bir anlamda dolaylı
olarak neredeyse dokuz yıldır Türkiye’yi de hedef almakta. Irak’taki Şii
gençliği de Haşdi Şabi, Ketaib Hizbullah, Bedir Örgütü, Asaib ehl el Hak gibi
Irak merkezli örgütlerin içinde radikalleştirip bu militanları Suriye’de Esed
rejiminin saflarında savaştırmakta. Hizbullah, bahse konu devlet dışı terör
örgütleri vasıtasıyla, Suriye’de kalıcı olmayı da hedeflemektedir. Bu
politikanın ilk örneği daha önce Lübnan’da uygulanmış ve İran açısından epey
başarılı olmuştur. Hizbullah’ın bu başarısı bugün Suriye’de, Irak’ta ve
Yemen’de pratiğe dökülmeye ve İran’ın bu ülkelerdeki kalıcı nüfuzu paramiliter
aktörler aracılığıyla yerleştirilmeye çalışılmaktadır.


Süleymani’nin adının İdlib’deki
muhaliflere rejim tarafından atılan roketlere yazılması ve sanki onun
intikamını alıyormuşçasına bir mesaj verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi
saflarındaki İran destekli terör gruplarının ne kadar etkin ve güçlü
olduklarını gözler önüne seriyor.

İran’ın devlet dışı aktörlerden ve yabancı terörist savaşçılardan yararlanması
artık bir devlet politikası haline gelmiştir ve İran elindeki her imkânı da bu
amaca hizmet etmesi için kullanmaktan geri durmamıştır. İran otoriterleri
İran’a göçmen olarak gelen Afgan ve Pakistanlı Şii kökenli göçmenlerden ve ucuz
işgücünden yararlanıp bunlardan Fatimiyyun (Afganlardan) ve Zeynebiyyun (Pakistanlılardan)
tugayları adını verdikleri paramiliter örgütler kurarak Suriye’deki muhalefete
karşı savaştırmaktalar. Özetle İran, kendisine sığınan ucuz iş gücü ve
göçmenlerden dahi yabancı terörist savaşçı meydana getirecek ölçüde gözünü
karartmıştır.


Suriye’de Hizbullah militanlarından sonra
ikinci büyük yabancı savaşçı güç olan Fatimiyyun birliklerinde 10 bin ila 12
bin arası Hazara kökenli Afgan bulunuyor. Amacını Hz. Ali’nin kızı Zeynep bint
Ali’nin türbesini muhafaza etmek olarak tanımlayan Zeynebiyyun Tugayı da 2 bin
kişilik Pakistan kökenli yabancı terörist savaşçıdan oluşuyor ve Suriye’deki
savaşta İran tarafından kullanılıyor. Her iki terörist örgüt de 2019 yılında
ABD Hazine Bakanlığı tarafından terör örgütleri listesine alınmıştır. İlginç bir
şekilde bu örgütlere, İslam tarihinde çok önemli bir yeri olan Ehl-i Beyt’e
mensup fertlerin isimleri verilmektedir. Afganlardan oluşturulan örgüte Hz.
Fatıma’nın isminden, Pakistanlılara Hz. Ali’nin kızı Zeynep’ten mülhem isimler
verilirken; yine Hz. Hüseyin’in kızı Rukiye’nin ve Hz. Ali’nin Ümmü’l-Benîn’den
olan oğlu Ebu Fadl Abbas’ın isimleri de diğer paramiliter gruplara verilerek
Seyyide Rukiye ve Ebu Fadl Abbas Tugayları oluşmuştur.


Bu tugaylar Suriye’deki varlıklarını
Şam’da bulunan Seyyide Zeynep türbesini korumak şeklinde tanımlıyorlar.
Türbenin kutsallığıyla Şam’ın müdafaasını birbirine eşitleyerek Esed rejiminin
korunmasını kutsal bir amaca hizmet olarak gösteriyorlar. İran bu şekilde,
başka ülkelerin vatandaşlarını da Suriye’deki savaşın bir parçası haline
getirerek, bu insanları kutsal bir amaç için mücadele ettiklerine inandırıyor.
Geçtiğimiz günlerde, Afganistan parlamentosunda milletvekili olan Belkıs Ruşen,
Afganistan’da Tacik ve Hazara liderlerin Kasım Süleymani’nin ölümü nedeniyle
İran’a başsağlığı mesajları yayınlamalarına karşı çıkarak Süleymani’nin 5 bin
500 Afgan gencinin Suriye’de ölmesinin sorumlusu ve Afganistan’da en çok
cinayet işleyen kişi olduğunu iddia etti. Ruşen ayrıca İran’ın, Afgan
göçmenlerin inançlarını kötüye kullanarak bir lokma ekmek için Suriye’ye savaşa
gönderdiğini de ifade etti. Öte yandan Tahran yönetimi, Afganistanlı ve
Pakistanlı bu yabancı milislere ve ailelerine daimî oturum veya vatandaşlık
vereceği taahhüdünde bulunarak, bunu İran meclisine yasa tasarısı olarak da
sunmuş durumda. Bu tasarıya göre, Suriye’de savaşan ve ölen milislerin
ailelerine vatandaşlık verilecek ve ölenlerin naaşları da İranlı şehitlerin
mezarlıklarına defnedilecektir. Bu konuda dini lider Hamaney de kanun
tasarısının takipçisi olduğunu birkaç kez dile getirdi.


İran destekli terör grupları, özellikle
Obama’nın başkanlığı döneminde, İran ile ABD’nin işbirliği çerçevesinde, DEAŞ’a
karşı mücadeleyi sebep olarak göstererek, Suriye’den Irak’a, Yemen’den Lübnan’a
kadar her yerde hâkimiyetlerini pekiştirmişlerdir. Bugün Yemen’deki Ensarullah
bile Hizbullah’tan eğitim alıyor, silahlarını İran veriyor ve Hizbullah’la aynı
sloganları kullanıyor. Bölgenin Obama ve Demokratlar döneminde tam anlamıyla
İran’a bırakılması, bugün bir anlamda ABD’nin Suriye’deki çıkarlarına füze
olarak geri dönmekte.


Geçtiğimiz ay öldürülen Kudüs Gücü
Komutanı Kasım Süleymani’nin adının İdlib’deki muhaliflere rejim tarafından
atılan roketlere yazılması ve sanki onun intikamını alıyormuşçasına bir mesaj
verildiğinin gösterilmesi, Esed rejimi saflarındaki İran destekli terör
gruplarının ne kadar etkin ve güçlü olduklarını gözler önüne seriyor.
İdlib’deki muhalifleri terörist olarak niteleyen güçler ve odaklar, Suriye’de
çoğunluğu temsil eden muhalifleri acımasızca katleden bu paramiliter çeteler
hakkında ağızlarını dahi açmıyorlar. Bu durum akla, Türk askerlerine ateş
açabilme cüretini gösteren rejim güçlerinin içinde bu türden İran destekli
terör gruplarının olup olmadığı sorusunu da getiriyor. İran’ın Kudüs Gücü
birliklerinin veya bahse konu paramiliter gruplarının Suriye’deki rejimin
ordusunun içindeki güçlerinin ne düzeyde olduğu ve rejim ordusunu ne ölçüde
yönlendirdikleri de bilinmeye muhtaç meselelerdir.


Suriye’de İran destekli gruplara
baktığımızda, Lübnan Hizbullahı, Suriye Hizbullahı, Bedir Tugayları, Fatimiyyun
Tugayı, Zeynebiyyun Tugayı, Ammar bin Yasir Tugayı, İmam Hasan Tugayı, Seyyide
Rukiye Tugayı, Irak Hizbullahı, Seyyid eş-Şüheda Tugayları, Şehit Muhammed
Bakır es-Sadr Tugayı, Asaib ehl el Hak örgütü, el Hamad Tugayı, Seddu Şuheda
Taburları, Hizbullah Nuceba Hareketi, el Vaat es-Sadık Birliği, Esedullah Galip
Tugayı, Ensarü’l-Akide Birlikleri, Haddamü’l Akile, el Hüseyin Tugayı, Nafiz
Esadullah Birlikleri, Ketaib İmam Ali, Ebu Fazıl Taburu, Ceyş eş-Şa’bi, Ebu
Fadl Abbas Tugayı, Kuvvet er-Rida, el Galibiyyun, Zülfikar Tugayı, Kuteyb
Seyyit Şüheda gibi yirmiden fazla paramiliter grup olduğunu görürüz. Bunların
hemen hemen hepsinin flama ve bayrakları birbirlerine benzerdir ve genellikle
Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ine mensup bir zatın ismini taşıdıkları görülür.
İddialara göre, 150-200 bin milis 500 dolar ve civarı maaşlar karşılığında,
İran’ın desteği altında, bölgede savaşmaktadır. Bu miktar Afgan Hazara ve
Pakistanlı gruplarda daha da düşmektedir. Bu grupların Suriye içinde nerelere
konuşlandığına baktığımızda, İmam Muhammed Bakır es-Sadr Tugayının orta ve doğu
Suriye’de, Ebu Fadl Abbas Tugayının Şam’da, Suriye Hizbullah’ının da Halep ve
İdlib başta olmak üzere kuzeybatı Suriye’de aktif olduğunu görüyoruz.


ABD Hazine Bakanlığı’nın
değerlendirmelerine göre, İran’ın Hizbullah’a yıllık maddi yardımı 700 milyon
doları bulmakta. Bunu diğer örgütlere de genişlettiğimizde miktar daha da
katlanmaktadır. İran bu paramiliter örgütleri destekleyip Orta Doğu’da aşırı
harcamalar yaparken, diğer yandan kendi halkının ihtiyaçlarını
karşılayamamakta, ekonomisi gittikçe kötüleşmekte, teröre verdiği destekten
dolayı son dönemde iyice ağırlaşan ambargo şartları İran halkının sokaklara
dökülmesine ve rejimi hedef almasına neden olmaktadır. İran’ın Orta Doğu’nun
çeşitli ülkelerinden toplayarak endoktrine ve mobilize ettiği bu milis
güçlerini finanse etme politikası, içerdeki rejimi bölgeye yayma stratejisi ve
Arap dünyasında kendi aleyhine bu faaliyetlerinden dolayı doğurduğu orantısız
öfke, hiç beklenmedik bir şekilde rejimin içerden çöküşüne neden olabilecek
hatalardır. Bölgede radikalleşmeyi sürekli körükleyen, başka ülkelerin iç
işlerine müdahale eden, terör eylemlerini finanse eden bir İran hem bölge
ülkeleri hem de Batı bloğu tarafından daha fazla izolasyonla karşı karşıya
kalacaktır. Ayrıca Türkiye ile örtülü bir savaşı Suriye üzerinden sürdürmeye
devam etmeleri, Türk askerine ve Türkiye tarafından desteklenen muhaliflere
imzalı roketler fırlatmaları, Türkiye’nin nasıl bir örtülü tehditle karşı
karşıya olduğunu da göstermektedir.


Dr.
Selim Öztürk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir