11
Eylül’ü Yeniden Düşünmek: Paradigma Değişimi ve Uluslararası Sistem


Tarihte
dünya politikasına yön veren belli başlı dönüm noktaları vardır. Bunlar dünyayı
sarsan gelişmelerdir: İspanya Veraset Savaşları ve Utrecht
Barışı
, Otuz Yıl Savaşları ve Vestfalya Barışı, Amerikan
Devrimi
, Fransız Devrimi, 1815 Viyana Kongresi, Dünya Savaşları,
Sovyetler Birliği’nin dağılması vb. Bunların dışında, Sovyetler Birliği’nin
dağılmasından günümüze kadar geçen süreçte, 11 Eylül 2001 terör saldırıları
gibi dünya politikasını derinden etkileyen benzer bir gelişme yaşanmadı. New
York’un simgelerinden Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelerini yerle bir eden ve ABD
Savunma Bakanlığı binası Pentagon’u hedef alan “9/11” saldırıları, ABD’nin
teröre karşı küresel bir savaş başlatmasına yol açtı ve tüm Amerikalıları
birleştirdi.


11
Eylül olaylarının hemen arkasından Başkan Bush, Amerika’nın teröristleri
barındıran Afganistan’daki Taliban benzeri rejimleri hedef tahtasına
yerleştirdiğini, teröre karşı dünya çapında bir savaş başlattığını duyurmuştu.
Yeni savaş planını da Haziran 2002’de şöyle açıkladı: “Savaşı
düşmanın
kapısına götürmeli, en ciddi tehditleri henüz ortaya çıkmadan bertaraf
etmeliyiz
.” ABD kendi güvenliğine karşı tehdit olarak gördüğü
her hükümeti, önlem amacıyla alaşağı etmek için, uluslararası hukuku çiğnemek
pahasına “tek taraflı” harekete geçmeye hazırdı. Zaten bu eşi benzeri
görülmemiş terör saldırılarının ardından, ABD “meşru
savunma” çerçevesinde dünya çapında müthiş bir desteği arkasına almıştı. Böyle
bir ortamda Bush yönetimi, 11 Eylül saldırılarını Yeni Amerikan Yüzyılı
projesinin hedefleri doğrultusunda bir fırsata çevirdi.[i]


Afganistan’daki
Taliban rejimini deviren Başkan Bush ve Yeni Muhafazakârlardan oluşan (Neoconservatives)
Amerikan yönetimi, çok geçmeden Irak’taki Saddam Hüseyin rejimini de devirmeye
karar verdi. Ancak 2003’te Irak’ın işgal edilmesi, Orta Doğu’ya “istikrar” ve
“özgürlük” getirmek bir yana, başta Irak olmak üzere, bu coğrafyadaki ülkelerin
yeni bir şiddet ve kargaşa ortamına sürüklenmesine neden oldu.


Öte
yandan, 11 Eylül saldırıları sonrası yaşanan ani şoktan sonra, “dünya bir daha
asla aynı olmayacak” gibi söylemlerin yerini artık daha dikkatli analizler
aldı. Bununla birlikte 11 Eylül 2001 sonrası süreçte, ABD’nin
en üstün konumda yer aldığı “Vestfalya ulus devlet sistemi”ne esaslı bir meydan
okuma olan, farklı bir uluslararası sistem düşüncesi ortaya çıktı. Bir taraftan
uluslararası terör tırmanışa geçerken, diğer taraftan devlet dışı oyuncuların
uluslararası sistem içindeki görünürlüğü artmaya başladı. 11 Eylül sonrası
dönemin değişen dinamiği, Vestfalya devlet sisteminin yeniden yorumlanması ihtiyacını
ortaya çıkardı. Bu gelişmeler uluslararası ilişkiler disiplininde yeni bir
tartışmaya da yol açtı. Bugün gelinen noktada ise “kendi sınırları içinde
güvenli ulus devlet modeli” artık zamanını doldurmuştur.


Buraya
kadar yaptığımız tespitler aynı zamanda bir dizi soruyu da beraberinde
getirmektedir: Öyleyse 11 Eylül olayları bir “paradigma” değişimine yol açmış
mıdır? Uluslararası sistem açısından, 11 Eylül “yeni bir milat” mı yoksa
Sovyetler Birliği’nin çökmesinden sonra oluşan yeni dünya düzeninin kendi
içindeki bir “kırılma noktası” mıdır? Yeni dünya düzenindeki yeri tam olarak
ortaya konamayan 11 Eylül 2001 tarihi, 15. yıldönümü geride bırakılırken,
uluslararası sistem açısından tek başına bir analiz konusu olmayı hak ediyor.
Bu çalışmamızda 11 Eylül’ün dünya politikasında yarattığı büyük etkiyi
sorgulayacak, bir “paradigma değişimi” yaşayıp yaşamadığımızı tartışacak ve
kabuk değiştiren “uluslararası sistemin tanımının nasıl yapılması gerektiği”
sorusuna yanıt arayacağız.


Paradigma Değişimi                          
                                   


Paradigma
değişimleri çoğu zaman şiddetli bir sarsıntı ve travma anlarında ortaya çıkar.
1945’ten itibaren uluslararası sistemdeki uzun ve dengeli bir dönemin ardından,
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması bu güç dengesini bozan şiddetli bir
sarsıntıya neden oldu. Bu sarsıntı yaklaşık 50 yıldır değişmeyen uluslararası
sistemin yapısal temellerini de sarstı. Yeni dünya düzenine geçiş iki eksende
gerçekleşti: “İki kutuplu sistemin sona ermesi” ve “kapitalist sistemin hızlıca
yeni bir model olarak ortaya çıkışı.”[ii] Yaklaşık 10 yıl sonra, 11 Eylül
2001’deki terör saldırıları belirsiz olan uluslararası sistem üzerine bir şok
dalgası halinde yayıldı. Aynı zamanda 11 Eylül’le gelinen yeni dönemde, ABD’nin
teröre karşı savaşı, Bush’un Irak, İran ve Kuzey Kore’yi “şeytan ekseni” ilan
etmesi ve buna paralel olarak Ortadoğu haritasının değişeceği söylemleri öne
çıktı.


11
Eylül olayı en azından Vestfalya sisteminin şekillendirdiği egemenlik
düşüncesinde ve uluslararası sistemi algılamamızda bir değişim yaratmıştır.[iii]
Bu yönüyle uluslararası ilişkiler disiplininde yeni ufuklar açan bir dönüm
noktasıdır. 11 Eylül’le birlikte, uluslararası ilişkileri açıklayan devlet
merkezli paradigmalar büyük bir darbe almıştır. Çünkü artık El Kaide ve DAEŞ
gibi “devlet dışı” veya “devlet benzeri” oyuncuların (uluslararası kimlik
kazanmış terör örgütlerinin) dünya gündemini belirleyecek eylemler yapabileceği
ve uluslararası ortamı şekillendiren tek unsurun devletler olmadığı ortaya
çıkmıştır.


Buna
bağlı olarak, 11 Eylül sonrası uluslararası ortam “paradigma değişimi”
tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. İkiz Kulelerin yıkılmasıyla birlikte
gelişen süreçte, bir paradigma değişiminin olup olmadığı ve dünyaya başka
pencerelerden bakmanın nasıl olacağı konusu, yanıt bekleyen bir soru olarak
belirmiştir. Bu noktada paradigma değişiminin ne anlama geldiği önemlidir:
Paradigma “belli bir zaman dilimindeki baskın dünya görüşü” diye
tanımlanabilir.


Genel
ilişkilerin oluşumunu açıklayan bir paradigma varsa, bu alandaki kuramların
ondan türetilmesi gerekir. Bununla birlikte, paradigma kavramına ün kazandıran
Amerikalı bilim felsefecisi Thomas Kuhn, paradigma kavramını birden çok anlamda
kullanır. Kuhn’a göre paradigma, belli bir zaman diliminde alanında genel kabul
gören yaklaşım, model veya teoridir. Bir paradigma yanlışlanmış olsa ya da
yürürlükteki sorunları çözemez hale gelse bile yerini yeni bir paradigma
alıncaya kadar terk edilmez.[iv]


Paradigma
aynı zamanda, bireylerin ve toplumların neyi nasıl algıladıklarını, neyi
benimseyip neyi benimsemediklerini yansıtır. Bu anlamda, paradigma basit bir
ifadeyle insanların olaylara, konulara bakış açısıdır. İnsan bir olayı, bir
kavramı ya da durumu, kendisinin dış dünyayı algılayış şekliyle, zaman içinde
belirlenmiş bir takım düşünce kalıplarıyla yorumlar. Paradigmalar haritalara
benzer. Harita temsil ettiği şeyi ne kadar gerçekçi olarak yansıtırsa o derece
değer kazanır. Harita ne kadar netse tespitler o kadar doğru olur.


Haritanın
gizemli olduğu, şifreli işaretler taşıdığı iddia ediliyorsa, tam bir bilmeceyle
karşılaşılır. Bu durumda paradigma bir “enigma” ya da “gerçekleri saptıran bir
analiz çerçevesi” haline gelir. Mevcut paradigmanın yetersiz kaldığı ortaya
çıkınca, paradigma değişimi için yeni yaklaşımlar ortaya atılmaya başlar.
Yanlışlanan paradigmaların, belli belirsiz rotaların neden değişmesi gerektiği
konusunda, aşağıdaki yaşanmış bir olay örnek verilebilir:


İki
savaş gemisi günlerdir kötü hava şartları ve yoğunlaşan sis altında manevra
yapmaktadır. Karanlık çöktükten kısa bir süre sonra, iskele tarafındaki nöbetçi
askerin sesi duyulur: “Işık! Sancak tarafında… Işık düz ilerliyor komutanım.”


Gemidekiler
diğer savaş gemisiyle tehlikeli bir çarpışma rotası üzerinde olduklarını
düşünürler. Bunun üzerine geminin komutanı askerlere emir verir: “Gemiye
sinyal gönder! Çarpışma rotasındayız. Rotanızı 20 derece değiştirmenizi
öneriyoruz.”


Karşıdan
şu sinyal gelir:
“Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.”
Komutan: 
“Sinyal gönder: Ben komutanım. Rotanızı 20 derece değiştirin.”
der.
Karşıdaki
“Ben deniz onbaşıyım. Rotanızı 20 derece değiştirirseniz iyi olur.”
diye
cevap verir.


Komutan
bu cevabı alınca iyice sinirlenir ve hırsla emreder: “Sinyal ver! Ben bir savaş
gemisiyim. Rotanızı 20 derece değiştirin.”
Ardından karşıdan
ışıklarla cevap gelir: “Ben bir deniz feneriyim.” Komutan rotayı
değiştirir.[v]


11 Eylül Olayları Nedir, Ne Değildir?


11
Eylül’de gerçekte ne olmuştur? Şüphesiz yaşanan olay sadece İkiz Kulelerin
çökmesi ve Pentagon’un bir kısmının yıkılmasından ibaret değildir. Uluslararası
ilişkiler çalışmalarında komünizmin çökmesinden beri görülmemiş etki yaratan
bir olay gerçekleşmiştir. 11 Eylül olayları ve hemen arkasından ABD’nin
tartışmalı “önleyici savaş” stratejisiyle, Afganistan ve Irak’a yaptığı askeri
müdahalelerin yarattığı etki sonucu, uluslararası ilişkiler kuramları dünya
çapında yeniden ele alınmaya başladı. Uluslararası sistemin kurgusuna yönelik
yeni düşünceler ortaya atıldı. Dünyada bu olayı ve sonuçlarını konu edinen
kitaplar, yazılar, analizler, tartışmalar birbirini izledi. Bu ivmeyle birlikte
11 Eylül siyasi bir fenomen haline geldi.


İkinci Pearl Harbor Saldırısı ya da Atom Bombası Etkisi Mi?


11
Eylül olaylarına gösterilen dünya çapındaki bu büyük ilgi, komplo teorilerinin
etkisiyle kimi zaman gerçeklerden uzaklaşılmasına ve bu tarihi olayın giderek
bir efsaneye dönüşmeye başlamasına sebep olmuştur. 11 Eylül’den sonraki dünya
düzeniyle ilgili saptamalar yapılırken bunlar da dikkate alınmalı, 11 Eylül’ün
tarihi önemi büyütülmemelidir. Tarihi bir olguyla ilgili kesin bir yargıya
varılırken, tarihteki benzer olaylarla karşılaştırma yapmak, doğru bir yargıya
varmak için daha iyi bir yoldur. Böylece abartılı veya eksik yaklaşımların önüne
geçilebilir. Her şeyden önce İkiz Kulelerin çökmesi tarihte devirler açıp
kapatan dönüm noktalarından değildir. Avusturya-Macaristan Prensi Franz
Ferdinand’a Saraybosna’da düzenlenen suikast gibi, zaten bir kıvılcım bekleyen
düşman blokların bir dünya savaşı başlatmasına neden olmamıştır. Aynı şekilde
11 Eylül, yarattığı etki itibarıyla bir Pearl Harbor saldırısı da değildir.[vi]


Hiroşima
ve Nagazaki’ye atılan atom bombaları gibi, yüz binlerce insanın ölümüne neden
olan, etkileri on yıllar boyunca silinmeyen ve bir dünya savaşını bitiren
tarihi bir olayla karşılaştırıldığında, 11 Eylül küresel çapta daha sınırlı
etki yaratmıştır. Dolayısıyla bu fenomen dünya savaşları başlatan ya da bitiren
bir olay değildir. Kaldı ki dünyayı Soğuk Savaş dönemindeki gibi yeni bir
kutuplaşmaya itmemiştir. Var olan sıkı bir kutuplaşmayı da ortadan
kaldırmamıştır. Öyleyse 11 Eylül sonuçları açısından nasıl tanımlanmalı ve
uluslararası ilişkiler disiplininde ona ne tür bir yer verilmelidir?


Var
olan uluslararası ilişkiler paradigmaları 11 Eylül’de gerçekte ne olduğunu
açıklamakta zorlanmaktadır. Örneğin Michael Cox ve İngiliz Okulu
kuramcılarından Barry Buzan, 11 Eylül sonrası yaptıkları dünya politikası
analizlerinde neorealism, globalism, bölgeselcilik, yapısalcılık, postmodernizm
ve daha birçok uluslararası ilişkiler kuramının yaşananları açıklamakta
yetersiz kaldığı konusunda hemfikirdir. Buzan’a göre 11 Eylül yarattığı etki
açısından, 1973
Arap-İsrail Savaşı
sırasında ortaya çıkan “petrol krizi”nden
ziyade “Küba
füze krizi”
ne benzer ve artık bunun aydın çevrelerde devrimci bir
etki yaratması pek mümkün değildir.[vii] Şunu da eklemek gerekir ki
uluslararası ilişkiler ne tek bir nedene bağlanabilir ne de 11 Eylül gibi tek
bir olayla, iyi kurgulanmış bir kuramın geçerliliği veya geçersizliği
düşünülebilir.[viii]


Sonuçta
11 Eylül sonrası dönemde, dünya politikasını etkileyen temel sorunlar ve somut
gerçeklikler varlığını sürdürmüştür. Örneğin dünyadaki maddi kaynakların
eşitsiz dağılımı, ekonomik araştırmalarda neoliberalizmin etkisi, Avrupa
bütünleşme süreci, NATO’nun genişlemesiyle ilgili sorunlar, Çin’in
ekonomik yükselişi, Japonya’daki mali krizler ve buna benzer etkenler dâhil
dünyada birçok şey değişmeden kalmıştır. Buraya kadar yapılan saptamalardan 11
Eylül’ün sistem içinde ani, tehlikeli ve keskin bir dönüş olduğu sunucu
çıkarılabilir. Bu olayın uluslararası ilişkilerde sınırlı etkide ama önemli bir
kırılma noktası olduğu görülmektedir. Ancak ne kadar önemli olduğunu sadece
zaman gösterebilir.


2.Dünya Savaşı ya da Sovyetler’in Çöküşü Gibi Bir Milat Mı?


11
Eylül uluslararası ilişkiler kuramlarında büyük bir değişikliği
gerektirmemiştir. Bu sonuca ulaşırken uluslararası ilişkiler kuramlarının
çoğulcu doğasının farkına varmak önemlidir. Tek bir baskın kuram değil ama
birbirleriyle rekabet eden ve çekişen birçok yaklaşımın varlığı söz konusudur.
Bu yaklaşımların her biri aşırı karmaşık olan dünya sisteminin önemli bir
yönüne odaklanır. Herhangi bir olayın bir kurama diğerleri üstünde üstünlük
kurmasına fırsat vermesi, olanaksız olmamakla birlikte pek olası değildir.[ix]
Şu sorular 11 Eylül’ün uluslararası ilişkiler çalışmaları üzerinde ne derece
etkili olduğu hakkında bir fikir verebilir: a) 11 Eylül var olan kuramların
herhangi birini geçersiz kılmakta mıdır? b) Bu olay birbiriyle rekabet halinde
olan yaklaşımlar arasındaki dengeyi değiştirmiş midir?[x]


Bu
sorulara verilecek yanıt basitçe “hayır” olacaktır. Buzan’ın ifade ettiği gibi,
11 Eylül uluslararası terörle mücadeleye özel bir ilgi gösterse de dünya
politikasındaki birçok önemli gelişmeye hiç dokunmamıştır. Bu olay bölgesel
yaklaşıma (territoriality)
karşı bölgesel olmayan yaklaşım (deterritorialisation), askeri gücün sınırları ve
kullanımı, devlete karşı devlet olmayan oyuncular, tek kutupluluğa karşı
küreselleşme ya da küresel düzeye karşı bölgesel düzey arasındaki tartışmalarda
dengeyi bozucu bir etki yapmamıştır. Yeni bir kuram gereksinimi ortaya çıkarmak
bir yana, var olan kuramlar arasında farklı bir tartışma zemini bile
oluşturmamıştır.[xi] Neoliberalizmin kurucularından Robert O. Keohane de benzer
şekilde bu konu üzerinde durur: “Burada teorik fikirler arasındaki rekabete
daha az vurgu yapılmalı, onların nasıl sentezleneceğine daha çok dikkat
çekilmelidir”.[xii]


11
Eylül sömürgecilik karşıtı yaklaşımlara konu olmamıştır. Bu olay ne realizmi
egemen bir paradigma haline getiren 2. Dünya Savaşı ne uluslararası politikanın ekonomik
yönünü yeniden canlandıran 1970’lerin petrol krizi ne de askeri güvenliği bir öncelik
olmaktan çıkaran “Soğuk Savaş’ın bitişi” ile aynı kapsamda değerlendirilebilir.
11 Eylül saldırıları her ne kadar Amerikan kamuoyunda büyük bir psikolojik etki
yaratmış olsa da Pearl Harbor saldırısı gibi ABD’yi topyekün
savaşa sürükleyen bir olay değildir. Aynı şekilde, dünya tarihinde başlı başına
bir milat olan Sovyetler Birliği’nin çöküşüne benzer bir olay da değildir.


Öte
yandan geçmişte birçok yazar, 11 Eylül’de olduğu gibi Küba füze krizinin
sonuçlarına büyük önem vermiştir. En çok üzerinde durulan sonuçlar Kremlin’le
Beyaz Saray arasında doğrudan ilişkilerin kurumsallaşması (kırmızı telefon),
siyasi bakımdan geri adım atan Devlet Başkanı Kruşçev’in SSCB’de
durumunun zayıflaması, özellikle denizlerde Sovyet askeri gücünün artması,
süper güçlerin hayati çıkarlarının açığa çıkması ve önemli bir bunalım karşısında
iki tarafın da sınırlı siyasi kazançlarla yetinebileceklerinin anlaşılmasıydı.
Ayrıca bu krizin NATO stratejisindeki “topyekün karşılık”
öğretisinin, “esnek karşılık”a dönüştürüldüğü dönemde meydana gelmesi sonucu, ABD’nin
eskisi gibi Avrupa ve Türkiye’yi desteklemeyeceği kaygısı gündeme gelmişti.


Bu
çerçevede başat güçlerin bakış açılarında kalıcı bir değişiklik yapan (bir
anlamda paradigma değişimine yol açan) ve çeşitli politikaların yeniden ele
alınmasına neden olan Küba füze krizi, 11 Eylül için daha iyi bir karşılaştırma
olacaktır. Küba füze krizi 11 Eylül’le benzer şekilde aniden ve kısa bir zaman
diliminde gerçekleşmiş, dikkatleri Amerikan topraklarına, ABD’nin
iç güvenliğine yöneltmiştir.[xiii] İki durumda da vatan güvenliği öne
çıkmıştır. Her iki olay da ortaya çıkardığı ani şok dalgasıyla, “uluslararası
sistemin fay hatlarını harekete geçiren” ama “genel sistemin değişmesine neden
olmayan” bir etki yaratmıştır. ABD’yi hedef alan bu iki olayın uluslararası
sistemi bu kadar sarsmasının nedeni, ABD’nin sistemdeki merkezi ve kritik konumudur.


11 Eylül Sonrası Uluslararası Sistem


Uluslararası
sistemin ana hatları büyük devletlerin tarihsel süreç içinde geliştirdikleri
ortak değerler çerçevesinde şekillenmiş ve bu ortak değerler küresel nitelikte
bir düzen oluşturmuştur. Artık bugünün dünyasında, iki kutuplu sistemin nükleer
silahların gölgesinde kurulan dehşet dengesi anlayışı yoktur ve uluslararası
politika gündemini Soğuk Savaş dönemindeki gibi sadece güvenlik konuları
belirlememektedir. Devlet uluslararası politikadaki baskın konumunu devlet dışı
oyunculara devretmeye başlamıştır.


Bir
sistem çözümlemesi yaparken, tarihsel ve coğrafi etkenler yüzünden,
uluslararası ilişkilerde birbirine karşıt farklı bakış açılarının olduğunu
dikkate almak önemlidir. Batılı bir insanın, dünyaya Afrika veya Asya’daki eski
bir sömürge ülkesinde yaşayan yerli bir insandan farklı bir gözle bakması
şaşırtıcı değildir. Bu açıdan, bir İngiliz veya Amerikalının uluslararası
ilişkileri realist ya da pluralist paradigmalar çerçevesinde, eski bir sömürge
ülkesi insanının da sosyalist-marksist paradigma çerçevesinde yorumlama
eğiliminde olması doğaldır.


Soğuk
Savaş’ın bitişinin ardından, daha istikrarlı ve barışçıl dünya düzenine doğru
bir gidiş yaşandığı düşüncesi egemendi. Dünyanın geniş bir coğrafyasında
yaşanan çatışmalar, güvenlik sorunları, bölgesel hesaplaşmalar ve kurulan yeni
ittifaklarla ilgili tartışmalar da azalmıştı. Dünyanın gidişatı konusunda daha
iyimser analizler yapılmaktaydı. Ancak 11 Eylül olayı, dünyaya eski yılların
dehşet, korku ve savaş günlerine ani bir geri dönüş yaşatmıştır. Bu anlamda 11
Eylül’ün önemli sonuçlarından biri de tarihsel bir geri dönüş olmasıdır.


Ayrıca,
11 Eylül sonrası yeni Amerikan stratejilerini destekleyip desteklememe
konusunda, NATO
ve AB
içinde tarihi, büyük bir bölünme yaşanmıştır. ABD’nin teröre
karşı savaşı ve uluslararası hukuku zorlayan yeni Amerikan stratejisi, Atlantik
ötesi ilişkilerde gerilimlere ve Asya’da ittifakların yön değiştirmesine yol
açmıştır. Sistem içi dengeler sarsılmıştır. Diğer taraftan yükselen Çin’in,
ileride uluslararası sistemin kilit oyuncusu olma olasılığı yüksektir.
Yaşadıkları çeşitli sorunlara rağmen, uluslararası sistemde Avrupa Birliği,
Japonya ve Rusya büyük güç olma potansiyeli bulunan oyunculardır.


Türkiye,
Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya gibi ülkelerin büyük güç olma olasılıkları
da ekonomik alanda yapacakları atılımlara bağlıdır. Gelecekte Çin’in yükselen
gücünü dengelemek amacıyla, Asya‘daki Japonya, Güney Kore, Tayvan ve diğer
Güneydoğu Asya ülkeleri bir araya gelebilirler ve ABD
ile işbirliği içerisinde bulunabilirler. Malezya, Singapur ve Tayland gibi
ülkeler de Çin’i dengelemek amacıyla Hindistan ile daha sıkı işbirliği
içerisinde bulunabilirler. Oluşan yeni koşullara göre sistem içi denge arayışı
her dönemde görülen bir gelişmedir.


Bugünkü
uluslararası sistem hem hiyerarşik, hem de çok merkezli bir yapıdır. Bu
sistemde askeri ve siyasi alanlarda, ABD’nin baskın konumunun devam ettiği, dünya
siyasetinde belirleyici olduğu gerçeğinden hareketle, sistemin hiyerarşik bir
yapıyla işlediği sonucu çıkarılabilir. Buna rağmen ekonomik açıdan
bakıldığında, uluslararası sistem daha ziyade çok merkezli bir görünümdedir. ABD’nin
Soğuk Savaş dönemindeki gibi müttefiklerine söz geçiremediği göz önünde tutulursa,
ABD
ekonomik bir dev olmakla birlikte, tek büyük güç değildir. Dolayısıyla 11 Eylül
sonrası dönemde, uluslararası ilişkilerin yapısı ve oyuncuları bir değişim
sürecinden geçmektedir.


Sonuç: 11 Eylül Paradigmayı Değiştirdi Mi?


11
Eylül saldırılarını izleyen yıllarda uluslararası sistemdeki güç hiyerarşisi,
gücün dağılımı, işlev düzeni, kuralları ve oyuncu tanımlaması sorgulanır hale
gelmiştir. Aynı zamanda, 11 Eylül saldırıları ne kadar kırılgan bir
uluslararası sisteme sahip olduğumuzu göstermiştir. Dünyamız artık devletlerin
tekel olduğu bir sistem veya düzen olmaktan çıkmış, devlet dışı oyuncuların
sistem içindeki görünürlüğü artmıştır. Geleneksel ulus devlet modelinin “vatan”
tanımı artık anlamını kaybetmeye ve başka bir ifadeye dönüşmeye başlamıştır. Ek
olarak 11 Eylül, ulus devlet sisteminin seküler karakterinin sorgulanmasında
süreci hızlandırıcı etki yapmıştır. Uzun zamandır tartışılan uluslararası
sistem – din ilişkisini yeniden gündeme getirmiştir.


Bütün
bu değerlendirmelerden sonra yanıtı bulunması gereken kritik soru şudur: 11
Eylül bir paradigma değişimine yol açmış mıdır? Bu sorunun yanıtı paradigma
değişimi ifadesiyle neyin kastedildiğine göre değişir. Bu bakımdan eğer
paradigma değişimi ifadesiyle, “belli bir zaman dilimindeki baskın dünya
görüşünün değişmesi” kastediliyorsa, 11 Eylül sonrası dönemde bir paradigma
değişiminin yaşandığına tanık olduğumuz söylenebilir. Buna karşın, bu paradigma
değişimi egemen uluslararası ilişkiler paradigmalarının artık terk edildiği
anlamına gelmez.


Dolayısıyla
11 Eylül’den sonra, “egemen uluslararası ilişkiler paradigmalarının yerini yeni
bir paradigmanın aldığı” anlamına gelen bir paradigma değişimi söz konusu
değildir. Çünkü İkiz Kulelerin yıkılması egemen bir paradigmayı yıkmak bir
tarafa, yeni bir kuram gereksinimi bile yaratmamıştır. Başka bir deyişle, 11
Eylül’den sonra dünya düzenini algılama açısından paradigma değişimi
yaşanmıştır ama bu değişim uluslararası ilişkiler paradigmalarını geçersiz
kılacak nitelikte bir değişim değildir.


11
Eylül sonrası dünya politikasıyla ilgili bu saldırıların hemen arkasından
yapılan bazı yorumlar, daha çok şok havası içinde, kıyamet alameti niteliğinde
yapılmış abartılı yorumlardır. 11 Eylül artık uluslararası ilişkiler çalışmalarında
tarihteki benzer olaylar da dikkate alınarak, daha mantıklı ve gerçekçi bir
şekilde yorumlanmalıdır. Öncelikle, Demir Perde’nin ortadan kalkmasının
uluslararası ilişkilerde bıraktığı derin izler düşünüldüğünde, 11 Eylül’ün daha
geri planda kalan tarihi bir gelişme olduğu rahatlıkla söylenebilir. 11 Eylül
2001, Soğuk Savaş sonrası yeniden şekillenen uluslararası sistem içinde bir
“milat” değil fakat çok önemli, ani ve tehlikeli bir “dönüm noktası” olarak
tarihe geçecektir.


Ümit Çelik, Uludağ Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler Doktora Öğrencisi


[i] Daha geniş bir analiz için bkz: Ümit
Çelik, “Rusya – ABD İlişkileri II: 11 Eylül’den Rus-Gürcü
Savaşı’na”, İrfan Kaya Ülger (ed.), Putin’in Ülkesi: Yeni Yüzyıl Eşiğinde Rusya Federasyonu, Ankara,
Seçkin Yay., 2015; ss. 491-493.


[ii] Anoush Ehteshami, “9/11 As a Cause of
Paradigm Shift?”, School of Government and International Affairs, Working Paper,
Durham, Durham University Press., 2007.


[iii] Bülent Aras, “11 Eylül, Dünya Siyaseti
ve Afrika”, http://www.tasamafrika.org/2008/21-baras.pdf.


[iv] Thomas Kuhn, Bilimsel
Devrimlerin Yapısı
, Çev: Nilüfer Kuyaş, İstanbul, Alan Yay., 1982, ss.
161-170.


[v] Stephen R. Covey, The Seven
Habits of Highly Effective People: Powerful Lessons in Personal Change
,
London, Simon&Schuster Ltd., 1992, p. 33.


[vi] Michael Cox, “Paradigm Shifts and 9/11:
International Relations After the Twin Towers”,
http://asrudiancenter.wordpress.com/2008/06/26/paradigm-shifts-and-911-internationalrelations-after-the-twin
towers.


[vii] 11 Eylül’den sonra bu teoriler arasında
yapılan karşılaştırmalar için bkz.: Barry Buzan, “The Implications of September
11 for the Study of International Relations”, Draft Manuscript, Conference on
the ‘Research Agenda in International Politics in the Aftermath of September
11th’
, Swedish Institute of International Affairs,
Stockholm, 10–11 Nisan 2002.


[viii] Cox, “Paradigm Shifts and 9/11:
International Relations After the Twin Towers”.


[ix] Bu konuda bkz: Ümit Çelik, “Uluslararası
İlişkilerin Karmaşık Doğası ve Stanley Hoffmann’ın Rulet Oyuncusu Modeli”, Uluslararası
İlişkiler Portalı
,
http://www.uiportal.net/uluslararasi-iliskilerin-karmasik-dogasi-ve-stanley-hoffmannin-rulet-oyuncusu-modeli.html;
Ole Waever, “Four Meanings of International Society: A Trans-Atlantic
Dialogue”, B. A. Roberson (der.), International Society and the Development of International
Relations Theory,
Londra, Pinter, 1998, p. 80.


[x] Buzan, “The Implications of September 11
for the Study of International Relations”.


[xi] Aynı yer.


[xii] Robert O., Keohane, “The Globalization
of Informal Violence, Theories of World Politics and the Liberalism of Fear”,
New York, SSRC, 2002, http://www.ssrc.org/sept11/essays/keohane.htm.


[xiii] Buzan, “The Implications of September
11 for the Study of International Relations”.


Kaynakça


ARAS,
Bülent, “11 Eylül, Dünya Siyaseti ve Afrika”, http://www.tasamafrika.org/2008/
21-baras.pdf.


BUZAN,
Barry, “The Implications of September 11 for the Study of International
Relations”, Draft
Manuscript, Conference on the ‘Research Agenda in International Politics in the
Aftermath of September 11th’
, Stockholm, Swedish Institute of International
Affairs, 10–11 Nisan 2002.


COX,
Michael, “Paradigm Shifts and 9/11: International Relations After the Twin
Towers”, http://asrudiancenter.wordpress.com/2008/06/26/paradigm-shifts-and-911-internatio
nal-relations-after-the-twin-towers.


COVEY,
Stephen R., The
Seven Habits of Highly Effective People: Powerful Lessons in Personal Change
,
Londra: Simon & Schuster Ltd., 1992.


ÇELİK,
Ümit, “Rusya – ABD İlişkileri II: 11 Eylül’den Rus-Gürcü
Savaşı’na”, İrfan Kaya Ülger (ed.), Putin’in Ülkesi: Yeni Yüzyıl Eşiğinde Rusya Federasyonu Analizi, Ankara,
Seçkin Yay., 2015.


EHTESHAMİ,
Anoush, “9/11 As a Cause of Paradigm Shift?”, School of Government and
International Affairs, Working Paper,
Durham, Durham University
Press., 2007.


KEOHANE,
Robert O., “The Globalization of Informal Violence, Theories of World Politics
and the Liberalism of Fear”, New York, SSRC, 2002, http://www.ssrc.org/sept11/
essays/keohane.htm.


KUHN,
Thomas, Bilimsel
Devrimlerin Yapısı
, Çev: Nilüfer Kuyaş, İstanbul, Alan Yay., 1982.


WAEVER,
Ole, “Four Meanings of International Society: A Trans-Atlantic Dialogue”, B. A.
Roberson (ed.), International Society and the Development of International
Relations Theory
, Londra, Pinter, 1998.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet