Satranç Üzerine


“Satranç
tahtasında tüm denizlerdekinden daha fazla macera vardır.”   Pierre Mac
Orlan


Son zamanlarda
bir tartışma furyasıdır almış başını gidiyor. ‘‘Zeka oyunları helal mi, haram
mı?’’ tartışmalarından çoğunuzun az çok haberi vardır. İşin esasında
tartışılacak çok fazla da bir şey yok. Fakat gündem bazen böyle talihsiz
söylemlerle, gereksiz hamlelerle sarsılabiliyor. Türkiye gündemi sıcaktır,
hareketlidir fakat aynı zamanda bereketsizdir.


Herkesin
hayatında rutin olarak yaptığı, meşgul olduğu işler vardır. Algılarımız bir
tarafa yönelmiştir. Fikirlerimiz, hayallerimiz çoğu zaman sabittir. Belli bir
yaştan sonra temel ihtiyaçları karşılama, yuva kurma, araba ve ev alma
düşüncelerine kilitleniyoruz. Oysaki kişilerin hayatları boyunca araştırmaya,
öğrenmeye, değişmeye ihtiyacı vardır. Bunun için de beyin zinde kalmalı ve dinç
olmalı. Beynimizin zinde kalmasının en önemli yollarından biri de zeka
oyunlarıdır.  Zeka oyunları kütlesel hareketin avantajlarını öğretir,
 birey yerine toplumun daha önemli olduğu kavramı aşılar, toplum için
yaşamayı öğretir. Dünyada ve ülkemizde en çok oynanan oyunlardan biride
satrançtır.


‘‘Satranç
tahtası insanın zihninin jimnastik salonudur’’ Pascal


Satranç M.Ö.
2000’li yıllarda oynandığına dair bulgular Mısır’da piramitlerdeki
kabartmalarda vardır. Fakat genel anlamıyla satrancın ilk olarak M.S
6.yüzyılda Hindistan
 da ortaya çıktığı söylenmektedir. M.S 10.
yüzyıllarında Asya topraklarına, Ortadoğu ve Avrupa’ya yayılmıştır.
15.yüzyıldan sonra Avrupa’da özellikle soylular arasında rağbet görmeye
başlamıştır. Oyunun kuralları ve taş dizilimi zaman içerisinde birçok kez şekil
değiştirmişse de 19. yüzyılda günümüzde oynandığı halini almıştır. 20. yüzyıl
Avrupa’sında toplumun entelektüel tabakaları arasında yayılma göstermiş,
sonrasında ise dünyanın en favori oyunu haline gelmiştir.


Oyunun ortaya
çıkmasıyla ilgili çeşitli efsaneler bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden
biride buğday tanesi efsanesidir.


Bir rivayete
göre kralın biri emri altındakilerden bir oyun yapmalarını ister ve
yaptıkları bu oyunun sıradan olmamasını bir ders verir nitelikte olmasını
istediğini de ekler. Bunun üzerine kralın vezirlerinden biri satrancı icat
ederek kralın huzuruna çıkar. Niyeti bu oyunla krala adamları olmadan tek
başına bir hiç olduğu ve onlarsız hiçbir iş yapamayacağını anlatmaktır. Kral bu
oyunu ve vezirin bu yaklaşımını çok beğenir ve dile benden ne dilersen diyerek
veziri ödüllendirmek ister. Vezir hâlâ kralın alması gereken dersi almadığını
düşünerek sadece bir miktar buğday istediğini belirtir ancak bunu satranç
tahtasındaki 1. Kareye 1 buğday, 2. Kareye 2 buğday, 3. Kareye 4
buğday…şeklinde bir sonraki karede bir önceki karenin içindeki buğday tanesi
sayısının iki katı olacak şekilde istediğini belirtir. Kral kendisi gibi ulu ve
zengin birinden böyle ucuz bir istekte bulunulduğu için sinirlenir ve
hesaplayın bir tek tane dâhi fazla vermeyin der. Adamları hesaplamaya başlarlar
ilk karelerde sorun yoktur 1,2,4,8,16,256… derken son kareye ulaştıklarında bu
işin şakasının olmadığını vezirin istediği buğday miktarının günümüz ülkemizin
binlerce yıllık buğday üretimine denk geldiğini anlarlar ve sonuçta kral
gereken dersi alır.


Satranç 7.yy
dan sonra İslamiyetin yayılmasıyla birlikte Orta doğu, Afrika ve daha bir çok
ülkeye yayılmıştır. Haram olan bir oyun bu kadar çabuk yayılabilir mi? Evet din
adamları tarafından çoğu zaman zeka oyunları baskı altına alınmıştır. Zaman
kaybı vurgusu yaparak insanları uzak tutmaya çalışmışlardır. Düşünmeyen,
sorgulamayan, biat eden topluluklar onlar için en istenilen durumdur. Çünkü
piyon beyinliler zekanın devreye girmesinden korkarlar.!


Serkan Göksal


Matematiksel