TEKNOLOJİ & BİLİM & UZAY


Albert
Einstein’ın Tehlikeli Düşünceleri


Einstein’ın en bilinmeyen, üzerinde en az konuşulan yönü siyasi
görüşleridir. Hakkında yazılan makalelerin neredeyse tamamında Einstein’ın
siyasi yanına değinilmemiştir. Einstein’ı sadece kafasını bilime gömmüş,
bilimden başka bir uğraşı olmayan bir alim olarak düşünmek büyük yanılgı olur.


Einstein’in
siyasete olan ilgisine ilk olarak İsviçre’de doktorasını yaptığı yıllarda
rastlıyoruz. Burada sürgünde yaşayan Rus devrimcilerle ateşli tartışmalar
yaptığı biliniyor. Sonrasında onu bir savaş karşıtı olarak görüyoruz.
Emperyalistler arası 1. Dünya Savaşını eleştiren Einstein savaş sonrasında
yükselen Nazi ideolojiyle mücadele ediyor. 1930’larda Yahudi kökenli olduğu
için mallarına el konan, hakkında ölüm kararı verilen Einstein Naziler iktidara
gelir gelmez 1933’te Almanya’yı terk ediyor ve önce Belçika ve İngiltere’ye,
sonra da Amerika’ya yerleşiyor. Almanya’dan ayrıldıktan hemen sonra onursal
başkanı olduğu OSE-Yahudi Sağlık Derneği vasıtasıyla Türkiye’ye 40 Yahudi bilim
adamını kabul etmesi için bir mektup gönderiyor. İsteği önce başbakan İnönü
tarafından nezaketle reddedilse de sonrasında Atatürk’in devreye girmesiyle 40
değil 190 bilim adamına Türkiye’nin kapıları açılıyor.


1940
yılında ABD vatandaşlığına kabul edilen Einstein, ABD başkanına bir mektup
göndererek Nazilerin nükleer bir bomba yapabilecekleri konusunda uyarıda
bulundu. Bu mektubundan dolayı ABD’nin Manhattan Projesi adı verilen atom
bombasının yapımı Einstein’la ilişkilendirilmişti ama Einstein daima nükleer
silahlara karşı çıkmıştı. Bu konuda Bertrand Russell ile birlikte bir
anti-nükleer manifesto yayınlamıştır. 1954 yılında, ölümünden bir yıl
önce, bu konuda arkadaşı Linus Pauling’e şunları söylemiştir:


“Hayatımda
tek bir büyük hata yaptım. Başkan Roosevelt’e atom bombası tavsiyesini yapmak.
Ama yine de bir nedeni vardı. Almanların daha önce yapması tehlikesi”.


Einstein,
Yahudilerin bir devlete kavuşmasını desteklemiş ama kurulacak olan İsrail
devletinin ordusuz ve Araplarla birlik içinde olması gerektiğini savunmuştu.
Görüşleri nedeniyle Amerika’da da sıkı takip altındaydı. FBI tarafından sürekli
izlenmekteydi ve orada da ırkçıların, soğuk savaşçıların boy hedefi olmuştu.


1949
yılında Monthly Review adlı dergide “Neden Sosyalizm” başlıklı bir yazı yazmış
ve bu yazısında sosyalizmi övmüştü. Dergi aynı makaleyi 1998’de tekrar
vermişti. Kendisini her zaman devrimci olarak tanımlayan Einstein’ın bu
makalesi dünya görüşünü ortaya koymakta yeterli bir yazıydı.


Aşağıda bu yazıyı okuyabilirsiniz…


NEDEN SOSYALİZM


Ekonomik
ve toplumsal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş
bildirmesi doğru mudur? Ben buna birkaç neden yüzünden evet diyorum.


Gelin,
bu soruyu önce bilimsel bilgi açısından değerlendirelim. İlk bakışta astronomi
ve ekonomi arasında önemli yöntemsel farklılıklar görülmeyebilir. Her iki
alanda da bilim adamları kısıtlı sayıdaki görüngülerin(fenomen) aralarındaki
bağlantıları mümkün olduğu kadar anlaşılır yapmak için genel kabul görecek
yasalar keşfetmeye çalışırlar. Fakat aslında yöntemsel farklar vardır.


Ekonomi
alanında genel kabul gören yasaların keşfedilmesini zorlaştıran gözlemlenecek
ekonomik görüngülerin pek çok faktörden etkilenmeleri ve bu etkilerin tek
başlarına değerlendirilememesidir. Ayrıca, -hepimizin bildiği gibi- insanlık
tarihinde uygar dönem’in başlangıcından bu yana edinilen deneyimler özünde
ekonomik olmayan faktörlerden etkilenip kısıtlanmıştır.


Örneğin,
birçok büyük devlet şekli varlıklarını fetihlere borçludurlar. Fetheden halklar,
kendilerini fethettikleri ülkenin -yasal ve ekonomik olarak- ayrıcalıklı sınıfı
yapmışlardır. Toprak sahipliğini tekellerine geçirmişler ve ruhani grubu kendi
aralarından belirlemişlerdir. Eğitimi kontrol eden bu rahipler, toplumdaki
sınıf ayrımını kurumlaştırmışlar, insanların bundan sonra çoğunlukla
bilinçsizce toplumsal davranışlarını yönlendirecek bir değerler sistemi
yaratmışlardır.


Ancak
tarihsel gelenek, insanlığın gelişmesinin düne kadar Thorstein Veblen’in “yağmacı
dönem”
 adını verdiği aşamanın ötesine hiçbir yerde geçemediğini
göstermektedir. Gözlemlenen ekonomik gerçekler o döneme aittir ve onlardan
türetilecek yasalar insanlığın diğer dönemlerine uygulanamaz. Sosyalizmin
gerçek hedefi bu dönemin ötesine geçerek, insanlığın gelişimini yağmacı
dönemden daha ileri bir döneme taşımak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut
haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna çok az ışık tutabilmektedir.


İkinci
olarak sosyalizm, amacı toplumsal-ahlak olan yöne yönelmiştir. Ancak bilim amaç
yaratmadığı gibi, bunları insanlara da aşılayamaz; bilim, en fazla, amaçlara
ulaşılmasını sağlayan araçlar yaratabilir. Ancak amaçlar yüce ahlaki ideallere
sahip kişiliklerce kavranılırsa ve bu amaçlar ölü doğmamışsa, yaşamsal ve
güçlülerse bir çok insan tarafından ileri taşınarak, toplumun yavaş/ağır
evrimine yön verir.


Bu
nedenlerden ötürü insana ilişkin sorunlarda bilimi ve bilimsel yöntemleri fazla
abartmamaya dikkat etmek ve toplumun örgütlenmesini etkileyen sorunlarda sadece
uzmanların söz hakkı olduğunu da varsaymamak gerekir.


Bir çıkış var mı?


Bir
süredir çok sayıda kişi toplumun bir krizden geçtiğini öne sürerek, toplumun
dengesinin ciddi olarak bozulduğunu ifade etmektedir. Böyle durumlarda
kişilerin farklı düşünmeleri, hatta ait oldukları gruba karşı düşmanca hisler
beslemeleri tipik bir davranıştır. Ne dediğimi anlatmak için başımdan geçen bir
deneyimimi aktarayım. Geçenlerde zeki ve iyi yetişmiş bir kişi ile yeni bir
savaş tehdidini tartışırken, böyle bir savaşın insanlığın varlığını ciddi
biçimde tehlikeye sokacağını ve bu tehlikeyi ancak uluslarüstü bir
organizasyonun önleyebileceğini söyledim. Bunun üzerine muhatabım bana gayet
sakin bir biçimde, “İnsan ırkının yok olmasına niye bu kadar karşısın?” dedi.


Eminim
ki daha bir asır önceye kadar hiç kimse böyle gayr-ı ciddi bir söylemde
bulunamazdı. Bu söylem kendi içinde bir denge sağlamak için boşuna uğraşmış ve
bunu başarma umudunu az-çok kaybetmiş bir adamın söylemi idi. Bu söylem acı
veren bir yalnızlığın ve tecrit olmanın ifadesidir ve bu günlerde çok kişi aynı
acıyı çekmektedir. Sebebi nedir? Bir çıkış var mı?


Böyle
bir soruyu sormak kolay, ancak belli derecede ikna edici bir yanıt vermek
zordur. Ancak duygularımızın ve uğraşlarımızın çelişkili, belirsiz olduklarının
bilincinde olarak ve onların kolay ve basit formüllerle ifade edilemeyeceğini
bilerek yine de elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıp, yanıtlamayı
deneyeyim.


Bireysel ve sosyal varlık


İnsan
hem tek başına yaşayan hem de sosyal bir varlıktır. Tek başına yaşayan bir
varlık olarak kişisel isteklerini tatmin etmek ve doğuştan edindiği
yeteneklerini geliştirmek için kendisinin ve yakınlarının varlığını koruma
çabası içindedir. Sosyal bir varlık olarak ise, çevresindeki dostlarının
sevgisini ve takdirini kazanmaya, mutluluklarını paylaşmaya, acılarını dindirmeye
ve yaşam koşullarını iyileştirmeye çalışır. İşte sadece bu çeşitli, zaman zaman
çelişkili çabaların varlığı, insanın özel karakterini açıklar; bunların özgün
bileşimi bireyin içsel bir dengeye erişme derecesini belirler ve toplumun
esenliğine katkıda bulunur. Genel olarak bu iki dürtünün görece dirençlerinin
kalıtımla düzenlenmiş olması mümkündür. Fakat nihai olarak ortaya çıkan
kişilik, büyük ölçüde insanın gelişimi sırasında kendisini içinde bulduğu
çevre, içinde büyüdüğü toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belirli
davranış biçimlerinin övülmesi ile oluşur. Soyut “toplum” kavramı
birey açısından çağdaşları ile ve önceki nesillerle dolaylı dolaysız
ilişkisinin toplamı anlamına gelir. Birey düşünebilir, hissedebilir, mücadele
edebilir ve kendi başına çalışabilir fakat -fiziksel, entelektüel ve duygusal
varlığı ile- topluma öylesine bağımlıdır ki- onu toplum çerçevesinin dışında
düşünmek ve anlamak imkansızdır. Ona gıda, giyecek, ev, iş araçları, dil,
düşünce biçimleri ve büyük ölçüde düşüncenin içeriğini sağlayan bu “toplum”dur.
Bu küçücük “toplum” kelimesinin ardında saklı, geçmişte
yaşamış ve bugün yaşamakta olan milyonlarca insanın emeği ve becerisidir ona
hayat veren.


Dolayısıyla,
bireyin topluma bağımlılığının doğanın ortadan kaldırılamayan bir gerçeği
olduğu kanıtlanmıştır. Aynen karıncalar ve arılar gibi. Fakat karıncaların ve
arıların tüm yaşam süreci en ince ayrıntısına kadar katı, kalıtımsal içgüdüler
ile belirlenmişken, insanoğlunun sosyal kalıpları ve karşılıklı ilişkileri son
derece değişkendir ve değişime açıktır. Hafıza, yeni birleşimler oluşturma
kapasitesi, sözel iletişim kurabilme üstünlüğü insanoğlunun biyolojik
zorunluluklarının buyurmadığı gelişmeler sağlamasını mümkün kılmıştır. Bu
gelişmeler kendilerini edebiyatta, bilimsel ve teknik başarılarda, sanat
eserlerinde, gelenekler, kurumlar, örgütler olarak gösterir. Bu bir anlamda
insanın kendi yaşamını kendinin nasıl yönettiğini ve bu süreçte bilinçli
düşünme ve istemenin nasıl bir rol oynadığını açıklar.


Değişkenler-değişmezler…


İnsanoğlu
doğuştan, kalıtımsal olarak, insan türünün karakteristiği olan doğal istekleri
de içeren, sabit ve değişmez olarak nitelediğimiz biyolojik bir bünyeye
sahiptir. Buna ek olarak, yaşam süresi içinde, iletişim ve başka etkiler
aracılığıyla yaşadığı toplumdan kültürel bir bünye edinir. Zaman içinde
değişime açık olan ve bireyle toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde
belirleyen işte bu kültürel bünyedir. Modern antropoloji bize ilkel denilen
kültürlerin karşılaştırmalı olarak incelenmesi yoluyla, insanoğlunun sosyal
davranışlarının geçerli kültürel kalıplara ve topluma egemen olan örgüt
tiplerine bağlı olarak çok büyük değişiklikler gösterdiğini öğretmiştir. İşte
insan türünü iyileştirme mücadelesi verenlerin umutlarının dayanağı şudur:
İnsanların birbirlerini mahvetmek istemelerinin ya da zalim, kendi kendine
kasteden kaderin ocağına düşmüş olmalarının nedeni biyolojik bünyeleri
değildir.


Yaşamı
olabildiğince doyurucu kılabilmek için toplum yapısının ve insanın kültürel
yaklaşımının nasıl değiştirilmesi gerektiğini kendimize sorarsak,
değiştiremeyeceğimiz bazı koşulların varlığı gerçeğinin sürekli bilincinde
olmamız gerekir. Daha önce de belirtildiği gibi insanın biyolojik yapısı,
nereden bakılırsa bakılsın değişmez. Üstelik son birkaç yüzyılda yaşanan
teknolojik ve demografik gelişmeler kalıcı durumlar yaratmıştır. Varlıklarının
devamı için vazgeçilmez sayılan ürünlerle, nüfusun görece yoğun olduğu
yerlerde, aşırı ayrıntılı bir işbölümü ve son derece merkezi bir üretim aygıtı
mutlak zorunluluk haline gelmiştir. Bireylerin ve nispeten küçük toplulukların
tamamen kendine yeterli oldukları, geri dönüp baktığımızda son derece huzurlu
görünen zaman sonsuza dek yitip gitmiştir. İnsanoğlunun artık bir üretim ve
tüketim gezegeni oluşturduğunu söylersek fazla abartmış olmayız.


Çağın özü


Çağımızın
özünü bana göre neyin oluşturduğunu kısaca belirtebileceğim bir noktaya şimdi
varmış bulunuyorum. Bu toplumla bireyin ilişkisi ile ilgilidir. Birey topluma
olan bağımlılığının geçmişte olmadığı kadar bilincindedir. Ama bu bağımlılığı
organik bir bağ, koruyucu bir güç, olumlu bir varlık olarak görmek yerine, daha
çok doğal haklarına hatta iktisadi varlığına karşı bir tehdit olarak
algılamaktadır. Dahası toplumdaki konumu öyle biçimlenmiştir ki, yapısının
egoistçe sürüklenişi sürekli vurgulanmakta, doğal olarak daha zayıf olan sosyal
yapısı gittikçe bozulmaktadır. Toplumdaki konumları ne olursa olsun tüm
insanlar bu bozulma sürecinde rahatsız olmaktadırlar. Kendi egolarının mahkumu
olduklarını bilmeksizin, kendilerini güvensiz ve yalnız, yaşamın basit, sade,
doğal tadından yoksun kalmış hissederler. İnsan kısa ve çetin de olsa yaşamın
tadına varabilir, yeter ki kendini topluma adasın.


Bugünkü
haliyle kapitalist toplumun iktisadi anarşisi bence belanın asıl kaynağıdır.
Önümüzde bireylerinin, birbirlerini kolektif emeklerinin meyvelerinden yoksun
bırakmak için yılmadan -zor kullanarak değil fakat yasalarla belirlenmiş
kuralların tümüne gönülden uyarak- uğraştığı dev bir üreticiler topluluğu
görmekteyiz. Bu bağlamda üretim araçlarının -yani tüketim mallarını ve buna ek
olarak yatırım mallarını üretmek için gereken tüm üretim kapasitesinin- yasal
olarak ve çoğu kez bireylerin özel mülkiyetlerinde olduğunun önemini kavramamız
gerekir.


Konuyu
basitleştirmek için, aşağıdaki anlatımda üretim araçlarının mülkiyetini
paylaşmayan herkesi “işçi” olarak adlandıracağım, bu terimin
yaygın kullanımına tam olarak denk düşmese de. Üretim araçlarının sahibi,
işçinin işgücünü satın alabilecek durumdadır. İşçi üretim araçlarını kullanarak
kapitalistin malı haline gelecek yeni mallar üretmektedir. Her ikisi de gerçek
değer üzerinden ölçülmek üzere, işçinin ürettiği ile ona ödenen arasındaki
ilişki bu sürecin esas noktasıdır. İş sözleşmesi“serbestçe” belirlendiği
sürece, işçiye yapılan ödemeyi belirleyen ürettiği malın gerçek değeri değil,
işçinin asgari gereksinimleri ve iş için rekabet eden işçi sayısına ilişkin
olarak kapitalistlerin işgücüne ihtiyaçlarıdır. Teoride bile işçiye yapılan
ödemenin ürünün değeri tarafından belirlenmediğinin anlaşılması önemlidir.


Kapitalizmin yasası


Kısmen
kapitalistler arasındaki rekabet ve kısmen teknolojik gelişmelerin ve artan
işbölümünün daha büyük üretim birimlerinin küçüklerin yerini almasını sağlaması
sonucunda, özel sermaye az sayıda elde yoğunlaşmaktadır. Bu gelişmelerin
sonucunda, demokratik olarak örgütlenmiş bir siyasi toplumda bile etkin olarak
denetlenemeyecek devasa bir güce sahip özel sermaye oligarşisi oluşur. Bu
böyledir çünkü yasama organlarının üyeleri, nereden bakılırsa bakılsın seçmenle
yasama organının birbirinden ayıran özel sermaye tarafından büyük ölçüde
finanse edilen ya da başka şekillerde etki altına alınan siyasi partiler
tarafından seçilir. Bunun sonucunda halkın temsilcileri gerçekte nüfusun temel
haklardan yoksun kesimlerinin çıkarlarını yeterince koruyamazlar. Üstelik,
mevcut koşullar altında, özel kapitalistler kaçınılmaz olarak temel bilgi
edinme kaynaklarını (basın, radyo, eğitim) doğrudan ya da dolaylı olarak
denetlerler. Dolayısıyla, bir vatandaşın bireysel olarak nesnel yargılara varması
ve siyasi haklarını akıllıca kullanması hayli zor hatta çoğu zaman imkansızdır.


Sermayenin
özel mülkiyetine dayalı ekonomilerde egemen olan durum iki ana ilke ile
nitelendirilir: Birincisi, üretim (sermaye) araçlarının özel mülkiyetidir ve
mülk sahipleri bunu diledikleri gibi kullanırlar; ikincisi serbest iş
sözleşmesidir. Bu anlamda tabii ki saf kapitalist toplum diye bir şey yoktur.
İşçilerin uzun ve acı siyasi mücadeleler sonucu, bazı kategorilerde “serbest
iş sözleşmesi”
nin iyileştirilmiş bir biçimini sağlamayı başardıklarını
özellikle belirtmek gerekir. Ama bütün olarak ele alındığında bugünkü
ekonomi “saf” kapitalizmden fazla farklı değildir.


Üretime
kâr için devam edilir, kullanım için değil. Çalışabilecek durumda olan ve
çalışmak isteyen herkesin iş bulacağının bir garantisi yoktur. Hemen hemen
herdaim bir “işsiz ordusu” vardır. İşçi her zaman işini
kaybetme endişesi taşır. İşsiz ve çok düşük ücret ödenen işçiler kârlı bir
pazar oluşturmadıkları için tüketim mallarının üretimi sınırlıdır ve sonuç
meşakkatlidir. Teknolojik ilerleme çoğu zaman işin zorluğunu hafifletmek yerine
daha fazla işsizliğe neden olur. Kâr güdüsü, kapitalistler arasındaki rekabetin
durumuna göre gittikçe daha fazla derinleşen bunalıma yol açan sermaye
birikiminin ve kullanımının istikrarsızlığından sorumludur. Sınırsız rekabet,
emeğin çok büyük ölçüde heba olmasına ve daha önce de sözünü ettiğim gibi
bireylerin sosyal bilinçlerinin sakatlanmasına yol açar.


Bana
kalırsa kapitalizmin en büyük kötülüğü bireylerin sakatlanmasıdır. Tüm eğitim
sistemimiz bu beladan muzdariptir. Gelecekteki kariyerine hazırlanmak için
açgözlü bir biçimde başarıya tapmak üzere eğitilmiş
öğrenciye  abartılı bir rekabetçi yaklaşım aşılanır.


Beladan kurtulmanın tek yolu: Sosyalizm


Ben
bu korkunç beladan kurtulmanın tek yolu olduğuna eminim. Bu yol, toplumsal
hedefler doğrultusunda yönlendirilmiş bir eğitim sisteminin eşlik ettiği
sosyalist ekonominin inşasıdır. Böyle bir ekonomide toplumun kendisi üretim
araçlarının sahibidir ve üretim araçları planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi
toplumun gereksinimlerine uyduran planlı bir ekonomi işi çalışabilir durumda
olanlara dağıtır ve erkek, kadın, çocuk herkesin geçimini garanti eder. Bireyin
eğitimi, doğuştan sahip olduğu yeteneklerin geliştirilmesinin yanında, günümüz
toplumundaki güç ve başarının yüceltilmesi yerine, bireyin içinde
çevresindekilere karşı sorumluluk hissi geliştirmeyi hedefler.


Yine
de planlı ekonominin henüz sosyalizm olmadığını unutmamak gerekir. Böylesi bir
planlı ekonomiye bireyin tamamen köleleşmesi eşlik edebilir. Sosyalizmin
başarısı son derece zor bazı sosyo-politik sorunların çözülmesini gerektirir.
Siyasi ve ekonomik gücün merkezileşmesinin yarattığı etki alanının genişliği
gözönüne alındığında bürokrasinin mutlak gücünü ve kendini beğenmişliğini
engellemek nasıl mümkün olacaktır? Bireyin hakları nasıl korunacak ve
bürokrasinin gücünü dengeleyecek demokratik bir karşı-güç nasıl sağlanacaktır?


Yaşadığımız
bu geçiş sürecinde sosyalizmin hedef ve sorunlarının netliği çok önemlidir.
Mevcut koşullarda, bu sorunların özgürce ve engelsiz tartışılması güçlü bir
tabu haline geldiği için, bu derginin çıkarılmasının önemli bir kamu hizmeti
olduğunu düşünüyorum.


ALBERT EİNSTEİN


Matematiksel


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir