KAYNAK : http://tercumanihakikat.net


Bu başlık
altında; eski bir dervişle; kimliğini ve kimliğini deşifre etmekte
kullanılabilecek detayları gizli tutmak koşuluyla; tarikatlar, kullandıklerı
yöntem ve söylemler ile bütün bunların arka planları hakkında uzun, ilginç yer
yer şok, yer yer rahatsız edici bir röportaj okuyacaksınız. Okuyucuları
sıkmamak gayesiyle kısa parçalara bölüp, safha safha yayınlayacağımız bu ilginç
röportaj serisinin ilk kısmını aşağıda ilginize sunuyoruz…


Bu işlere
başlamanız nasıl oldu?


Röportajcının
Önsözü


Sinan Özgenç


Röportaja
başlamadan önce, röportajı yapan kişi olarak; bazı noktaların altını çizme
gereği duyuyorum. Bilenler bilir; ben; bir gençlik dergisinde her ay dini ve
tasavvufi konularda düzenli olarak yazılar kaleme almakta olan bir yazarım.
Çalıştığım yayın kuruluşunda; bir kişiyle röportaj yapıldığında; o kişinin
görüşlerine katılındığı, o kişinin desteklendiği yahut o kişiye bir nevi kefil
olunduğuna dair; hiç de katılmadığım bir yayıncılık anlayışı mevcut. Şahsen;
görüşlerine katılsam da katılmasam da yeni ve ilginç şeyler söyleyen, sözleri
ve yaptıklarıyla alışılagelmiş algı ve düşünce kalıplarını kıran herkesle
konuşulması gerektiğine, bunun; hiç de o kişiye kefil olmak anlamına
gelmeyeceğine inanıyorum. Gazetecilik mesleğinin; var olup da henüz kitlelerce
farkına varılmamış durumları, fikirleri, olayları, gerçekleri, bilgileri… açığa
çıkarma gibi bir misyonu var. Bizim işimiz ifşa etmek. Açığa çıkan bilgileri
kim nasıl kullanacak, kimin imajını, kimin çıkarını zedeleyecek?.. diye
düşünmek, başkalarının problemi. Gazetecilerin değil. Şahsen benim bu gibi
konulardaki kırmızı çizgim; insanlığın ve ülkemin ortak çıkarlarından
ibarettir. O yüzden; okuyacağınız röportajda dile getirilen düşüncelerin şahsımla
ilintilenmesinden rahatsızlık duyacağımı baştan belirtmek isterim. Ben sadece
işimi yapıyorum ve sorgulamaktan korkmuyorum. Size de tavsiyem bunları
yapmanızdan ibarettir…


Muhafazakar
insanların çalıştığı nispeten modern diyebileceğimiz bir işyerinde çalışıyordum.
Bundan yaklaşık on sene kadar önce. Şirkette kendilerinden iş öğrendiğim ama
aynı zamanda derin bir kişisel ilişki geliştirdiğim, kendilerine gerek mesleki
gerek karakter anlamında hayranlık duyduğum bazı insanlar vardı. Özellikle bir
tanesi sadece rahat rahat namaz kılabileceği bir çalışma ortamı için ilgili
sektörün birinci lig sayılabilecek dev şirketleriyle ilişkisini kesip, bizimki
gibi ikinci ligde oynayan bir şirkete ortak olmuştu. Onun bu şahsiyetli
hareketi; beni derinden etkilemişti. Çünlü eğer istese çok büyük para ve
prestij kazanmaya devam edebilirdi. Gözümde sırf Allah rızası için dünyanın
zenginliklerini reddeden şık, idealist, kaliteli bir genç adamdı. Öz abimden
daha öteydi benim için. Mesleki idolümdü zaten.


Doğal olarak
onunla yaptığımız entelektüel, kişisel sohbetlerin çoğu; tasavvuf konularından
oluşuyordu. Ben normalde tasavvuf ve tarikat meselelerine karşı olmakla
birlikte; idolüme duyduğum hayranlık nedeniyle bu konulara da olumlu yaklaşmaya
başlamıştım. Buralar çok fazla kişisel detay içerdiği için girmek istemiyorum
pek. Nihayetinde ikimizde tasavvufla dışarıdan entelektüel şekilde
ilgilenirken; ikimizin de bir büyüğümüz olarak gördüğümüz, tarikat mensubu biri
bizi bir tarikatın sohbetlerine götürmeye başladı. Benim idol, (detaylarını
bilahare açıklayacağım şekilde) şeyhe intisab edip, ders aldı. Ona özenen ben
de fazla vakit kaybetmeden girdim aynı tarikata.


Çok fazla
kişisel detay içerdiği için kendi tarikata giriş hikayemle ilgili olarak
anlatabileceklerimbunlarla kısıtlı. Ancak kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak;
bu röportajı okuması muhtemel diğer insanlara ibret olması gayesiyle
tarikatların; insan kazanma yöntemleri ile ilgili bazı şeyler söylemek isterim.


Belki ondan
önce tarikat nedir biraz bunun üzerinde durmakta fayda var? Çoğu kişi kelime
olarak aşina olsa da teknik olara bir tarikatın ne olduğu, neyi amaçladığı,
dindeki işlevi gibi konularda hiçbir fikri yok.


Haklısınız.
Tarikatın ne olduğuyla ilgili pekçok akademik tanımlama bulabilirsiniz. Ben
bunlara girmek istemiyorum şimdi. İsteyen araştırıp kolayca bulabilir. Benim
amacım bu konularda daha önce söylenmeyenleri söylemek. Kendilerine soracak
olsanız tarikatçılar; dinin en güzel şekilde yaşanması, Allah rızasının en
güzel şekilde tahsil edilmesi ve nihayetinde Allah’ın zatına muhatap
olunabilmesi için yapılması gerekenleri uygulamalı olarak öğreten manevi
okullar olduklarını iddia ederler.


Allah’ın
zatına muhatap olmaktan kasıt nedir?


Haa! O mu?
Allah’la konuşmak. Tarikatçıların nihai vaadidir bu. Bir mürid, tarikata
girerek “Allah yolunda” şeyhine tam teslim olup, onun söylediği ve yaptığı
herşeye sorgulamaksızın tam bir teslimyetle uyarsa, hızla kat edeceği manevi
galişim safhaları sonucunda Allah tarafından doğrudan muhatap alınır. Allah o
kulla aracısız konuşur. Ona anlık bilgilendirmelerde bulunur falan filan…
Şahsen ben bu seviyeye gelmiştim.


Sonra ne oldu
da bu hale geldiniz peki?


Hiç. Bütün
bunların inisiasyon yöntemleri sonucunda zihnin manipüle edilmesiyle görülen
hayaller olduğunu fark ettim. Ama şimdi konuyu dağıtmak istemem. Yeri gelince
daha geniş açıklarım.


Tamam.
Tarikatın ne olduğu konusunda kalmıştık?..


Evet.
Tarikatçılar Allah’a ulaşmanın pekçok yolu olduğuna dair bir söylem
geliştirmişlerdir. Tarikat sayı ve yöntemlerinin çeşitliliğini bunun üzerinden
meşrulaştırırlar. Tabii, bu söyleme dayanak olarak üretilmiş bir sürü de
uydurma hadisleri vardır. Yahut kelam-ı kibar dedikleri, meşhur tarikat
liderlerinin sözleri de. Mesela “Kulun aldığı nefes sayısı kadar Allah’a giden
yol vardır.” Temel tez şudur: He insanın karakteri birbirinden farklıdır.
Dolayasıyla herkesin Allah yolunda uygulamaktan keyif duyacağı veya
duymayabileceği pekçok “dini” uygulama vardır. Bir tarikata girmek isteyen kişi
tarikatlar arasından kendi karakter ve eğilimlerine en uygun olanı seçmekte
özgürdür. Örneğin Cerrahiler bazı toplu zikir ayinlerinde kendilerini keser,
şişlerler. Bu tarz şeylerden hoşlanan insanlar var. Ama bu tarikat uygulaması
mesela Nakşi meşrepli bir kişiye çok ters gelir. Nakşiler bırakın toplu zikirde
kendini kesmeyi, sesli zikir bile yapmaktan hoşlanmayan daha içe kapanık daha
mutedil tiplerdir. Böyle birinin Cerrahi, Kadiri veya Rufai gibi ataşte yürüme,
kendini kesme toplu zikir ortamlarında bağıra çağıra kendinden geçme gibi
uygulamları olan bir yere girmesi, girerse de çok durması, durursa da “istifade
etmesi” düşünülemez.


Tarikatçılar
benzeri tören, zikir, uygulama ve “ibadet” şekilleriyle müridlerini manevi
anlamda eğitip, ilk etapta Allah rızasına sonrasında ise Allah’ın zatına
ulaştırma gayesinde imiş gibi görünen, ezoterik örgütlenmelerdir. Yani bir
dışarıdan görünen halleri bir de içeriden görünen halleri vardır. İçe bile yarı
kapalıdırlar. Bir tarikata girer girmez öyle hemen bütün sırlarına vakıf
olamazsınız. Aynı masonlukta olduğu gibi tarikatlarda da “manevi gelişim”inize
göre her mertebede yeni bir “ilahi sır”a vakıf olursunuz. Tabi aslında sır diye
bir şey yoktur. Sırra vakıf olmak düşüncesi insanlara çekici geldiği için bu
söylemi olta olarak kullanırlar.


Bütün bunların
detaylarına bilahare değineceğiz. Bildiğiniz kadarıyla ve kendi
yaşadıklarınızdan yola çıkarak, tarikatların adam toplama yöntemlerinden söz
edebilir misiniz biraz daha?


Tabi.
Tarikatçıların şeriat ehli dediği sıradan müslümanlara göre tarikatlar ve
mensupları; İslam’ı en güzel şekilde yaşamaya çalışan, kimseye zararı olmayan,
“yaradandan ötürü yaradılanı seven”, kendisine bir tokat atıldığında bırakın
karşılık vermeyi; diğer yanaklarını da dönen güzel insanlardır. Dolayısıyla
dışarıdan, insan olarak çok cazip görünürler. Tarikat eğitiminin bu güzel
insanları bu hale soktuğu düşünüldüğü için tarikatlara da sempati doğururlar.
Bu tarikatların en önemli halkla ilişkiler çalışmalarından biridir aslında.
Çünkü bir sürü insan hayatlarının bir döneminde kendilerinden oldukça hoşnutsuz
olurlar ve güzel bir insan olmak isterler. Gördükleri en güzel insanlar da
tarikat mensupları olduğu için onlar gibi olabilmek adına tarikatlara girerler.
Bu tamamen sistemli bir uygulamadır.


Tarikatların
nihai hedef olarak cennet arzusu cehennem korkusundan da çok daha öte bir vaad
olarak Allah’ın zatına muhatap olmayı promosyon olarak kullanmaları en büyük
avantajlarıdır.


Ayrıca
tarikatların nihai hedef olarak cennet arzusu cehennem korkusundan da çok daha
öte bir vaad olarak Allah’ın zatına muhatap olmayı promosyon olarak
kullanmaları en büyük avantajlarıdır. Şeriat ehli için hedef ve sınır olan
cennet cehennem döngüsü; muhatabın hayal gücüyle sınırlıdır. Cennette ne vardır
mesela; huriler, nuriler, özgür seks, mücevherli tahtlar, altından ırmaklar
akan bahçeler, kevser şarabı, meyveler… Dikkat ettiyseniz hepsinin benzerleri
bu dünyada da var. Ve çoğu insan burada zikredilenlerden daha ötesini zaten
yaşamış durumda. Böyle olunca cennet bir vaad olarak yeterince cezbedici
olamıyor. Ama Allah’la muhatap olmak öyle mi? Bir kere bu; şeriat ehlinin
bildiği kadarıyla sadece peygamberlere has bir şeref. Bir peygamberin
yapabildiğini yapabilmenin vereceği ayrıcalık duygusunu düşünün. Yahut daha da
ötesi bugüne kadar Allah karşısında ne kadar aciz ve değersiz olduğuna dair
söylemlerle büyütülmüş insanların, bu dünyada gözlerinde büyüttükleri kim varsa
ondan da daha üstünü olan Allah’la muhatap olacaklarını düşündüklerini hayal
edin. Amerikan başkanıyla başbaşa görüşmeye girseniz ne kadar heyecanlanır, kendinizi
ne kadar seçkin, ayrıcalıklı hissdersiniz. Bir de Amerikan başkanını yaratmış
olanla başbaşa görüşebileceğinizi düşünün… Doğrudan insanların kibir ve
seçkinlik hayallerine oynayan bir vaad.


Seçkinlik
hissi tarikatların en önemli silahıdır. Kendi içlerinde tarikat üyesi
olmayanlara “avam” derler. Bir tarikata üye olduysan; sırf o yola girmekle
avamlıktan havaslığa yani seçkinliğe yükseldiğin propagandası yapılır sana.
Tabii havaslık da mertebe mertebedir.


Aynı şekilde
ilahi sırlara vakıf olma vaadi de insanların seçkinlik arzularını kaşımakta
kullanılır. Çünkü başkalarının bilmediğini bilen biri hele de bilmek için özel
niteliklere sahip olunması gereken(!) bir bilgiye sahip olduğunu sanıyorsa
kendini seçilmiş hisseder.


Keramet
meselesi bile insanların seçkin olma arzularına yönelik bir söylemdir bir
yönüyle. Kabaca; tarikata girip maneviyat yolunda yükselirsen Allah sana bazı
kerametler verir. Doğa üstü güçler yani. Tarikat ortamlarında bilhassa şeyh
efendilerde görüldüğüne inanılan başlıca keramet türleri şunlardır: İnsanların
akıllarından geçenleri okuma, geleceği görme, insanların kişisel sırlarını
bilme, duanın kabul olması yoluyla her istediğinin gerçek olması, hastalara
şifa verme yeteneği, aynı anda birden fazla yerde bulunabilme, kendini istediği
an istediği yere ışınlayabilme, ölmüş insanların ruhları ve melekler gibi
manevi yaratıkları görebilme; onlarla konuşabilme, bir maddeyi başka bir
maddeye dönüştürebilme, hayvanlarla ve cansız nesnelerle konuşabilme… Bütün
bunlar pratikte sağlayacakları faydaların yanı sıra keramet sahibini
seçkinliğine de delalet eder.


Bu seçkinlik,
seçilmişlik hissini güçlendirmek için görünürde kimseyi bir tarikata kolay
kolay kabul etmezler. Öncesinde sohbet veya zikir meclislerine bir süre devam
etmek, hizmet etmek, hazırlık dersi de dedikleri çeşitli extra ibadetleri bir
müddet uygulamak, istihareye yatmak gibi bir ön elemeden veya bekleme
sürecinden geçirirler ki seni hem arzun artsın hem de zor elde edeceğin bu
payeye, elde ettikten sonra da sımsıkı yapışasın. Bu konuda ufuk açıcı olması
açısından okurlarınıza Mediacat Yayınları’ndan çıkan Robert Cialdini’nin
“İknanın Psikolojisi” adlı kitabını öneririm. Hatırlayabildiğim kadarıyla
orada; Amerikan ünversitelerindeki Alfa, Lambda vb. gibi isimlerle anılan
öğrenci kulüplerine giriş testleriyle ilgili bir bölüm olacaktı. Dini
taikatlarla pekçok açıdan aynı psikolojik dinamiklere dayanır onların liyakat
testleri de.


TARİKATA BAĞLAMA TAKTİĞİ


Sözünü ettiğiniz; Amerikan öğrenci kulüplerine kabul törenleri ve
dini tarikatlardaki kabul kriterlerinin benzerliği konusunu örneklendirebilir
misiniz?


Kabaca özetleyeyim. Amerikan üniversitelerinin çoğunda var olan
bilhassa saygın üniversite öğrenci kulüplerine, öyle her başvuran giremez.
Kabul için mantıksız görünen bazı testler uygulanır. İşin psikolojisine vakıf
olmadıyıp konuya yüzeysel bakanlar tarafından bu böyle görünür yani. Örneğin;
başvuran öğrenciye, kampüs içinde bir yerden bir yere sürünerek gitme vazifesi
verilir. Tercihen çırılçıplak vaziyette. Veya törenselleştirilmiş kabul
törenlerinde çaylaklar bir araya toplanarak, kıdemliler tarafından, topluluk
içinde cinsel aşağılamaya maruz bırakılırlar. Hatta bazı yer altı videolarında
gönüllü eşcinsel tecavüze başvurulduğunu bile görmüşlüğüm vardır. Yahut bunlar
her zaman cinsel edimler olmak zorunda değildirler. Adayın toplum içinde ağır
şekilde küçük düşürülmesine dayanan daha pek çok uygulamaya başvurulur. Hatta
bazen ağır fiziksel işkenceler de uygulanır.  Aday çoğunlukla istediği an
vazgeçmekte serbest bırakılır. Ki amaç vazgeçip vazgeçmeyeceğini test etmektir
zaten. Topluluğa üye olma konusundaki kararlılığın sınanmasıdır.


Bütün
zorluklara göğüs gerip pek çok fedakarlıkta bulunan aday topluluğa kabul
edilir. Bütün bunların amacı üyenin tam sadakatini sağlamaktır. İnsan psikolojisinin
doğası gereği, elde etmek için en büyük bedelin ödendiği değer vazgeçilmesi de
en zor olan kıymet haline gelir. İnsan, kolay kazandığından kolay vazgeçer.
Giriş olabildiğine zorlaştırılır ki mümkünse çıkış hiç olmasın. Üye, başta
çektiği zorlukların, sıkıntıların hatırına ömür boyu topluluğun parçası olarak
kalmayı istesin.


Üniversite
öğrenci kulüplerinde de dini tarikatlarda da bu böyledir.  Tarikatta;
müride “Allah rızası için, Hakk’a vasıl olmak için” yaptırılan fedakarlıklar
aslında Allah rızası için filan değildir. Müridin tarikata olan bağlılığını
artırmak içindir. Ne kadar fedakarlık o kadar sadakat!..


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet