ATATÜRK DÜŞMANI İHVAN
HAREKETİ GERÇEĞİ VE TÜRKİYE DESTEKÇİLERİ

İNGİLİZLER’İN DESTEKLEDİĞİ EN ÖNEMLİ DİNİ ÖRGÜTLENME MÜSLÜMAN
KARDEŞLER VE TÜRKİYE’DE BU OLUŞUMU YANİ İHVAN’I KAYITSIZ ŞARTSIZ DESTEKLEYENLER.

ILIMLI İSLÂM PROJESİ’nin siyasal kaynağı Anglo-Amerikan
emperyalizmi maddi kaynağı yeşil sermaye ideolojik kaynağı da İngilizler’in
gizliden maddi ve siyasi olarak desteklediği “Müslüman Kardeşler”
yani İHVAN Hareketidir.

Müslüman Kardeşler’in kuruluşu ile Suud Krallığı’nın kuruluşu
aynı döneme rastlar. Özellikle Türkiye’de halifeliğin kaldırılmasından sonra
her iki hareket de Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni baş hedef
seçmişti. Müslüman Kardeşler’in önderi Hasan Hasan el-Benna’nın hocası Raşit
Rida Mısır’da İngilizler’in desteğiyle yayınladığı haftalık “Işık
Evi” dergisinde şunları yazıyordu:

“Arabistan’da İbni Suud’un Vahhabi hükümdarlığının oluşumuyla
yeni bir umut yıldızı doğdu. İbni Suud Hükümeti Osmanlının yıkılışı ve Türk
hükümetinin dinsiz bir hükümete dönüşmesinden bu yana bugün dünyanın en büyük
müslüman gücü olmuştur. Din düşmanlığı ve zararlı yenilikleri kabul etmeyen ve
Sünnete yardımcı olacak tek güçtür” (Robert Dreyfuss The Devil’s Game s.50).

Hasan Hasan el-Benna Işık Evi’nin sıkı bir izleyicisiydi.
Mısır’ın da Suud Krallığı gibi bir rejimi benimsemesini istiyordu. Altı işçiyle
kurduğu hücre İskenderiye’de İngiliz Petrol Şirketi BP’nin yaptırdığı küçük
camiyi üs edinmişti. Benna’nın ilkesi “Allah hedefimiz Peygamber liderimiz
Kuran anayasamız cihad yolumuz ve Allah davası yolunda ölmek en büyük
ülkümüzdür” sloganı ile ifade ediliyordu. Benna yazdığı risalede (Risalat el
Cihad) Cihad’ın terörizmi meşru kıldığını söylüyordu.

Müslüman Kardeşler Almanya’daki Nazi örgütlenmesinden
esinlenmişlerdi. Aslında Arap dünyasındaki Yahudi düşmanlığı Müslüman
Kardeşlerin Nazizme karşı sempati ile yaklaşmalarının bir başka nedeniydi.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER İÇİN OKULLAR

(Aynı FETÖ tipi bir örgütlenme)

1938’de Müslüman Kardeşler üyeleri taburlar halinde
örgütlendi. Her tabur işçiler öğrenciler iş adamları ve serbest meslek
mensupları olarak üç gruptan oluşuyordu. Her grup haftada bir kez bir araya
geliyor ve sabaha kadar ibadet ediyorlar eğitmenlerden dersler alıyorlardı.

1943’te taburlar 10 kişilik “aileler” halinde
örgütlendi. Aileler haftada bir toplanıyordu. Aile bireylerinin alkol kumar
v.b. gibi kötü yola sapmaları yasaklanmıştı. Evli çiftlerden yalnızca biri
örgüte katıldığında evlilikleri sayılmıyordu.

Aileler taburlara taburlar da merkez karargaha bağlıydılar.

Müslüman Kardeşler yani Biraderler her cami inşaatının yanına
erkek ve kız okulları ve yurtları açıyorlardı. Ayrıca oluşturdukları izci
örgütlenmeleriyle gençlerin fiziksel ve politik yetenekleri geliştiriliyordu.
Bu gençlik kuruluşları İkinci Dünya savaşı döneminde Mısır’ın en güçlü gençlik
örgütleri haline geldi.

Müslüman Kardeşler işçiler için gece okulları sivil hizmet
sınavlarına hazırlamak için DERSHANELER açıyorlardı. Öğrencileri sınavlara
hazırlıyorlardı. Merkezlerde hastaneler kırsal bölgelerde klinikler açmışlardı.
Kendi işçi SENDİKLARI’nı oluşturuyor kendi fabrikalarını matbaalarını dokuma
inşaat ve mühendislik işletmelerini İNGİLTERE desteğiyle kuruyorlardı.

1936’da yayınladığı Manifesto’da Hasan Hasan el-Benna;
laikliğin İslam’ın dinden uzaklaşması olduğunu vurguluyor siyasal partilerin
yasaklanmasını ve ordunun İslamcı bir cihad ordusu olmasını istiyordu.

VURUCU GÜÇLER

1943 yılında 1000 kişilik gizli bir vurucu güç oluşturuldu.
Bu güç sinema ve tiyatroları bombalıyor Yahudilere saldırıyor solcu ve
milliyetçilere suikast düzenliyorlardı. 1948’de ünlü bir yargıç olan Ahmet-el
Hazidar ardından da Başbakan Muhammet Nukrasi öldürüldü.

Kendine Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni örnek alan
Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı devletleştirmesinden sonra Müslüman
Kardeşler direnişlerini İngilizler’ in desteği ile yaygınlaştırdılar. 1954’te
darbe girişiminde bulundular. İngilizlerle işbirliği içerisindeki bu girişim
başarısızlıkla sonuçlandı.

Liderlerinin büyük bir bölümü Suudi Arabistan’a kaçtı.
Suudlar bunlara okullarda ve üniversitelerde iş verdiler. Binden fazla Müslüman
Kardeşler üyesi tutuklandı lider konumundaki altı kişi idam edildi.

Nasır’ın ölümünden sonra eski bir Müslüman Kardeşler üyesi
kimliğiyle iktidara gelen Enver Sedat İhvan örgütünü umutlandırmıştı. Sedat’ın
zamanında Nazi Almanlar hesabına da çalıştığı bilinmekteydi. Sedat iktidara
gelir gelmez Nasır’ın izlemiş olduğu “tarafsız” politikalar hemen
terk edildi. “Açık kapı” siyaseti benimsenerek ABD politikaları
uygulama alanına konuldu. İnançlı bir Müslüman ve yeminli bir komünizm düşmanı
olduğunu kanıtlamak için Sedat Nasır döneminde hapsedilen Müslüman Kardeşler
örgütü üyelerini serbest bıraktırdı.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER’İN ATATÜRK DÜŞMANLIĞI

Örgüt El Dava (Çağrı) adlı yayın organları ile düşüncelerini
yayıyordu. Tirajı 78 000 olan El Dava kendine dört “düşman” seçmişti:

Batı Hıristiyanlığı, komünizm, “Atatürk’ün
lâikliği” ve Siyonizm. Bütün haber ve yorumlar bu dört düşman temelinde
oluşturuluyordu. (Karen Armstrong Islam:A short History sayfa 290)

Enver Sedat yönetimi üniversitelerdeki Nasırcı solcu öğrenci
egemenliğini kırmak için Müslüman Kardeşler’e desteğini esirgememişti.
Okullarda örgütlenerek solcu ve Nasırcı öğrenciler baskı altında tutuldu.

Örgüt üniversiteliler için yaz kampları kurarak buralarda
dini ve bedensel eğitimler veriyordu. Kadınların erkeklerin kendilerine özgü
kıyafetleri vardı. Kız öğrenciler TÜRBAN uzun kara pardösüler giyiyorlar
bunları İslama dönüş benliğine dönüş olarak kendilerini ötekilerden ayıran
üniformalar olarak kabul ediyorlardı. “Örtünen kız öğrencilerin sayısı arttığı
zaman bu Batı uygarlığına karşı direnişin bir işareti ve İslama kayıtsız
şartsız itaatin başlangıcı olacaktı. ” (Kepel s. 88)

Üniversitelerde güçlendikçe örtünmeyen öğrencilere saldırılar
başladı. Sokaklarda meydanlarda halka açık yerlerde toplu namaz gösterileri
Hıristiyanlara türban takmayan kadınlara sinemalara tiyatrolara saldırılar
yoğunlaştırıldı. Hıristiyanların iş yerleri soyuluyor yağmalanıyordu.
İslamcıların rehberi konumundaki kör İmam Şeyh Ömer Aburrahman cihada mali
kaynak sağlamak için Hıristiyan kuyumcuların soyulmaları gerekirse
öldürülmeleri yolunda fetva veriyordu. (Kepel s. 320)

Özellikle cuma namazları propaganda amaçları için etkili
olarak kullanılıyordu.

Enver Sedat’ın ABD ve Suud yönetiminin politikaları
doğrultusunda Mısır’a İslami bir kimlik kazandırma çabaları Nasırcı ulusalcı
laik kesimleri susturmuş olmasına karşın Müslüman Kardeşlerin beklentileri çok
daha ileri boyutlardaydı. Öncelikle üniversite gençliği içerisinde tam bir
egemenlik kurmayı amaçlamışlardı. Bunu kısa sürede başardılar.

DÜNYA İSLAM BİRLİĞİ

1962 yılında Mekke’de Suudların desteği ile kurulan Dünya
İslam Birliğinin kurucuları arasında Hasan al Banna’nın damadı Sait Ramazan
Pakistanlı Mavdudi 1920’lerden beri İngilizlerin ajanlığını yürüten daha sonra
ayda 50 bin mark (bir Alman generalinin yıllık maaş toplamının iki katı) maaşla
Nazilerle işbirliği yapan Filistin müftüsü Hacı Amin el Hüseyin Yemenli İslamcı
Abdul Rahman Suudi Arabistan Baş Müftüsü Muhammet ibn İbrahim el Şeyh gibi
adlar vardı.

Birlik dünya İslam hareketini yönlendirme görevini
üslenmişti. Bu amaç için büyük fonlar oluşturuldu özellikle 1972’de kurulan
Dünya Müslüman Gençlik Meclisi ile yakın işbirliği içerisine girildi. Avrupa
Milli Görüş Teşkilatının bu örgüt içerisinde etkili olduğu bilinmektedir.

Alman Anayasayı Koruma Kurulunun saptamasına göre Suud rejimi
her yıl 4 milyar doları İslamcılığın yayılması için ayırmaktadır. Bu paranın
üçte ikisi İslamcı vakıflara veriliyor.

Medine İslam Üniversitesi (1961) ve Kral Abdul Aziz
Üniversitesi (1967) ile kurucuları arasında Türkiye’nin de bulunduğu Davutoğlu
ve şimdiki YÖK başkanının çalıştğı Malezya İslam Üniversitesi İslamcı eğitimin
uluslararası merkezidir. Ülkelerinden kaçan Müslüman Kardeşlerin ders verdiği
ve eğitim gördükleri yer bu üniversitelerdir.

TEODEMOKRASİ

Müslüman Kardeşler örgütüne benzer bir örgüt Pakistan’da
Mavdudi tarafından Cemaat-ı İslamiye adıyla kurulmuştu. Mavdudi ulusalcılığın
putperestlikle eş olduğunu sahte tanrılara tapınmak olduğunu savunmuş Batı tipi
demokrasiyi reddederek “teodemokrasi” diye bir kavram da ortaya
atmıştı. Banna’nın izleyicisi olan Mavdudi’nin görüşleri 1951’den itibaren
Mısır’da yaygınlaşmaya başladı. Mavdudi’nin bu görüşleri Müslüman Kardeşleri
büyük ölçüde etkilemişti.

Mavdudi (1903-79) İslam’ın büyük tehdit altında olduğu
yokolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğu savıyla ortaya çıkmıştı. Bunun
için gerçek müslümanların kenara çekilmemeleri politikayı başkalarına
bırakmamaları gerektiğini savunuyordu. La dini (dinsiz) laiklere karşı
mücadelenin acil olduğunu söylüyor Tanrının yasalarına karşı gelenlerle
mücadele etmenin yalnızca bir hak değil bir görev olduğunu savunuyor silahlı
mücadeleye hazırlanmak gerektiğini savunuyordu.

İslam radikalizminin en etkili ideologlarından biri de Seyyid
Kutb’dur (1906-1966). Öğretmen eğitimi alan Kutb Eğitim Bakanlığında
müfettişlik yaparken Amerika’ya gönderilmiştir. Kutb Müslüman Kardeşler
örgütüne l951 yılında katılmıştır. Bu tarih ABD’den dönüşünün bir yıl
sonrasıdır. Kendisi bu tarihi “1951’de doğdum” diye niteler. Nasır’a
yapılan başarısız suikasttan sonra tutuklanır ve 25 yıl ceza alır. 1964’te Irak
lideri Abdul Salem Arif’in arcılığı ile serbest bırakılır. 1965’te ikinci bir
suikast girişimi sonunda idama mahkum edilir ve l966’da idam edilir.

Seyyid Kutb bağnaz bir Mustafa Kemal Atatürk düşmanı olarak
tanınır. Ona göre Batılı güçler Mustafa Kemal’i İslâmdan kurtulmak için öne
sürmüşlerdi. Öteki İslam ülkeleri Türkiye örneğini izlemedikleri için Nasır’ı
desteklemişlerdi.

DİNDARLAR İLE LAİKLERİ BİRARADA OLMAZ

Seyyid Kutb dindarlarla lâiklik taraftarlarının aynı toplumda
yaşamalarının olanaksız olduğunu söylüyordu. Dolayısıyla Müslümanlar öncelikle
bu tür yönetimleri devirmekle yükümlüydüler. Komünizm tanrıtanımazdı demokrasi
ise Tanrı nizamının gaspedilmesiydi. Bütün bunlar cahiliyenin göstergeleriydi.
Tanrının yerine insanlığa tapmaktı. Muhammet zamanında “cahiliye”
bilgisizlikten kaynaklanıyordu şimdiki cahiliye ise Tanrıya bilinçli
başkaldırıştı.

(Karen Armstrong The Battle for God s.239)

Kutb laiklerle dindarların aynı toplumda birarada
yaşayamayacağını söylüyordu. Bu nedenle de Müslümanların lâik devlete karşı
başkaldırmaları gerektiğini savunuyordu. Demokrasi de ona göre Batı icadıdır
ulusçuluk da. Her ikisi de İslamı yozlaştırmak için kullanılmaktadır. Esas olan
İslam dünyasının bir halife yönetiminde biraraya getirmektir. Dünya ümmeti ırka
ulusal değerlere değil yalnızca inanca dayanmaktaydı ve dünya inananlar ve
inanmayanların iki ayrı dünyası değildir. Bütün dünya inanmayanlarla dolu
olduğu için dar-ul harptır cihat bütün dünyayı kapsar.

Onlara göre örtünmeyen bir kadın “canlı bir şehvet”
davetiyesidir. “Bu ahlaksız kadınların çıplak bedenlerinden fışkıran
ihtiras alevleri insanlığı yakarak küle çevirecektir. ” Kutb
“insanlık bugün büyük bir genelevde yaşıyor” diyor. Bunu kanıtlamak
için”basına filmlere moda gösterilerine güzellik yarışmalarına dans
evlerine şarap barlarına yayın istasyonlarına bakmak yeter. ” (Fi Zilal el
Kuran aktaran Armstrong s.240)

Mısır evrensel bir boyut kazanmış olan İhvan (Müslüman
Kardeşler) hareketinin merkezi olma özelliğini koruyor. Stratejik yaklaşımlara
ilişkin değişik yaklaşımlar göstermesi değişik adlar alması doğaldır. Ama temel
amaç değişmemiştir.

Kökü yüzyıla yakın bir geçmişe dayanan bu hareket Mısır’da
siyasal ve toplumsal ağırlığını giderek artan bir yoğunlukta hissettirmektedir.
Son seçimi boykot etmelerine karşın 2005 seçimlerine yasaklı partisiyle katılan
İhvan bağımsız adaylarla parlamentoya 88 temsilci sokarak en büyük grubu
oluşturmuştu.

“Terör” de tıpkı “demokrasi” gibi amaca ulaşmanın bir aracı
olarak algılandığına göre “hür ve demokratik” seçimle iktidarı ele geçirmenin
ne sakıncası olabilir ki? O nedenle “gömlek değiştirmenin” tam da zamanıdır.
“Ilımlı İslam gömleğine”Washington’un fazla bir diyeceği yok. İştahla sahneye
sürülen bir Türkiye örneği var!

Ne var ki gömleği değiştirmekle içindeki değiştirilmiş
olmuyor. Türkiye bunun da örneği!

İhvanın Enver Sedat’ın öldürülmesinden bugüne uzanan kanlı
izini sürdüğümüzde gövdesinin fazla değişmediğini görürüz. 1987’de eski
içişleri bakanı Hasan Abu Bava ve haftalık el-Mussava’nın başyazarı Nabavi
Ahmet öldürüldü. 1990’da Parlamento Başkanı Rıfat Mahcub 1992’de laikliği
savunan Farac Foda öldürüldü. 1994’te Nobel ödüllü yazar Necib Mahfuz evinin
önünde bıçaklandı. Sağ kolu sakat kaldı. El Ezher ulemasından Şeyh Zahari’yi
kaçırarak öldürdüler.

1996’da Müslüman Kardeşler örgütü mensubu olarak hapsedilen
İslam tarihi profesörü Nasır Abu Zeyd “cin”lerin var olmadığını söylemesi
üzerine mahkemeye verildi. Mahkeme Profesörün dinden çıktığına karar verdi.
Bununla kalmadı Müslüman olmayan birinin Müslüman bir kadınla evlenemeyeceği
gerekçesiyle boşanmalarına karar verdi. Bu kararı da yetersiz bulan Müslüman
Kardeşler Abu Zeyd’in öldürülmesi gerektiğini söylediler. Eşi de bir üniversite
profesörü olan Zeyd ailesi Hollanda’ya sığınarak canlarını kurtardılar. 

1997’de Luxor’da 58 turisti ve 4 Mısırlıyı öldürdüler.

Öldürdükleri Hıristiyan kökenli kuyumcular eczacılar örgütten
ayrılanlar saymakla bitmez. İskenderiye’de Noel nedeniyle kilisede ibadet eden
21 Hırıstiyanı öldürüp 48’ini yaraladılar. 

ABD’nin yeni politikalarının oluşmasında belirleyici rol
oynayan ünlü uzman Samuel Hantington “Uygarlıklar Çatışması” adlı
kitabında Türkiye’nin Kemalizmi terk etmesi Ortadoğu’ya yönelik islamcı
politikalar izlemesi gerektiğini vurgulamıştı. Ardından Ortadoğu’da CIA’nın
karargah kurduğu Türkiye masası şefi Graham Fuller aynı doğrultuda bir kampanya
başlatmıştı.

Kampanya kendine üç hedef seçmişti: Ulus Devlet lâiklik ve bu
ikisini kaynaştıran Kemalizm. Bir başka anlatımla Türkiye Cumhuriyeti’ni
oluşturan bu üç ayak yıkılması gereken hedef olarak seçilmişti. Ve bu üç hedefe
dört bir yandan ateş başladı. Fuller’in son kitabının adı da Türkiye
Cumhuriyetinden farklı olarak Yeni Türkiye Cumhuriyeti. 

Halifeliği ortadan kaldıran lâik Türkiye ve onun öncüsü
Mustafa Kemal Atatürk İslam radikalizminin günümüzde de baş hedefi olma
özelliğini korumaktadır.

Gerçekten de cemaatler koalisyonundan oluşan AKP’nin etnik
gruplarla ittifak içinde “demokrasiyi” kimlik pazarlıklarına dönüştürdüğü
gözlemleniyor. 

ILIMLI İSLAM

Kuşkusuz gelinen bu nokta bölge ülkelerinin değişmeyen ortak
yazgısı oldu. Demokratik bilinci toplum katmanlarına
yerleştirmeyen/yerleştiremeyen (sahte) ulus-devlet yönetimleri yada ulusalcı
diktatörlükler etnik kökenli kabile milliyetçiliği karşılarında siyasal
ideoloji olarak İslamcılığı buldu. İslamcılık ulus-devleti yadsıyorken
demokrasiyi ve onun vazgeçilmez koşulu olan laikliği de yadsımış oluyordu. 

İslamın “ılımlı” yanı küreselleşen dünya için yaşamsal önem
taşıyordu. Yeni dünya düzeninin sürdürülebilmesi siyasal islamın pazar
ekonomisi ile bütünleşmesine bağlıydı.

Yeni koşullarda Ortadoğu’nun değişen dengelerinin yeniden
biçimlenmesi gerekiyordu. Türkiye bu biçimlenmede kilit konumunda tasarlandı.
Ortadoğuda Şii-Sünni çatışmasında Sünni islamcı bir Türkiye hızla bölgesel bir
süper güç haline gelen İran karşısında Sünni İslamcıların liderliğine
soyunduruldu. Bu bir anlamda Arap liderliğine de soyunmak demekti. O nedenle
Türkiye ekonomik olduğu kadar siyasal olarak da bu projeye uygun olarak yeniden
yapılandırıldı. 

Gerçekten de Ortadoğu sahnesinde Türkiye ancak İslami bir
kimlikle rol alabilir. Ona bu kimliği kazandıracak olan siyasal güç de
Türkiye’de yalnızca AKP’dir. Çünkü AKP’nin milli görüşten gelen köktenci
İslamcı hareketlerle geleneksel bağlantıları biliniyor. AKP’nin önde gelen
kadrolarının Müslüman Kardeşler Hamas İran’daki molla hareketiyle Afganistan’da
Taliban ile Çeçenistan ve Bosna’daki İslamcı radikal hareketlerle Cezayir’deki
Selamet Ordusu ile daha sonraları da Malezya’daki İslamcı parti ile olan
ilişkileri geçen yüzyılın son çeyreğine kadar uzanmaktadır.

Bugün de İslam dünyasının gönüllü koruyuculuğuna soyunan
Türkiye iki yüz yıldır rotasını çevirdiği Batı yönünü değiştirerek Ortadoğu’nun
geleneksel bir İslam ülkesi kimliğiyle “Yeni Osmanlıcılık” oynuyor. 

Türkiye’yi bozulan bu denklemin içine yerleştirmek kaçınılmaz
hale geliyor.

Ama hangi Türkiye’yi? Ilımlı İslam Modelini benimseyerek
modern çağdaş LÂİK Atatürk Cumhuriyeti’nden vazgeçerek dönüştürülmüş İngiltere
ve ABD güdümündeki Erdoğan Türkiyesini mi?

İmam Hasan Ahmed bin Abdurrahman el-Bennâ (14 Ekim 1906 – 12
Şubat 1949) Mısırlı siyasi ve dini lider. Müslüman Kardeşler adlı teşkilatının
kurucusudur.

Genç yaşta dini konulara büyük ilgi duymaya başladı. 1923’te
Kahire’de dini ve toplumsal konularda geleneksel eğitim veren Darü’l-Ulum adlı
öğretmen okuluna kaydoldu. 1927’de Arapça öğretmeni olarak Süveyş Kanalı
yakınlarında bulunan İsmailiye’de bir ilkokula atandı. İngilizlerin ülkedeki
ekonomik ve askeri varlığı açısından büyük önem taşıyan bu kentte Müslümanları
derinden sarsan olaylara şahid oldu. Mart 1928’de bir İngiliz kampında çalışan
altı kişiyle birlikte İslamın ilkelerine geri dönüşü amaçlayan Müslüman
Kardeşler’i kurdu. 1930’larda kendi isteğiyle Kahire’deki bir okula tayin
edildi. II. Dünya Savaşı başladığında çok sayıda öğrenci devlet memuru ve işçi
Müslüman Kardeşler’e üyeydi ve Teşkilat Mısır toplumunun hemen bütün
kesimlerini temsil eden bir önemli siyasi güç olmuştu. 

Teşkilat üyelerinin birçoğu hükümetin millî çıkarlara ihanet
ettiği görüşündeydi; Hasan Hasan el-Benna ise bir müddet daha hükümeti
destekleme taktiğine bağlı kalmaya çalıştı. Ama gerek kendisi gerekse teşkilat
üyeleri idare açısından tehlikeli olmaya başlamıştı. Savaşı izleyen kargaşa
ortamında Hasan el-Benna’nın sözünü geçiremediği teşkilat üyelerinin adları
başta Başbakan en-Nukraşi’nin öldürülmesi olmak üzere (Aralık 1948) bir dizi
suikast olayına karıştı. Hasan Hasan el-Benna Şubat 1949’da hükümetin göz
yumduğu bir suikast sonucunda Kahire’de öldürüldü.

Hasan Hasan el-Benna Da’vetuna Nahvü’n-Nur Akidetuna
el-İhvanü’l Müslimun tahte Rayetü’l-Ku’ran Muskilatuna fi da’va’l
Nizami’l-İslam Müzekkiratü’d-Da’va ve’d-Dai gibi yapıtlarında emperyalizme
karşı millî bir hareket oluşturulmasını ve Müslüman milletlerin İslam
ilkelerine dayanan birliğini savundu. Ona göre Müslüman milletlerin geri
kalmasının sebebi din yolundan uzaklaşılmış olmasıydı. Kurtuluş İslam
öğretilerine geri dönerek sağlanabilirdi. Devlet İslam dini temelinde
teşkilatlanmalı İslam hukuku geçerli kılınmalıydı. Toplumun ahlakı ve eğitimi
İslam ilkelerine göre yönlendirilmeli toplumsal eşitsizlik ve adaletsizliklere
son verilmeliydi. Müslüman Kardeşler teşkilatı maksadı da bu programı
gerçekleştirmekti. 

Mısır’ın çeşitli yörelerinde kurduğu okullar ve toplumsal
hizmet kurumları vasıtasıyla görüşlerini hayata geçirmeye çalışan Hasan Hasan
el-Benna’nın başlattığı hareket Arap dünyasını büyük ölçüde etkilemiştir.