Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara

Doç. Dr. Said
ÖZTÜRK (*)

Müslümanların İstanbul’u fetih
arzulan çok erken tarihlerde başlamıştır. Hicrî 52, miladi 672 yılında Hz.
Muhammed’in mihmandarı olan Ebu Eyyub el-Ensarî ile başlayan fetih hareketi,
ancak onuncusunda yani Fatih Sultan Mehmed’in Bizans’a giriştiği son hamle ile
neticelenecektir. Böylece İstanbul Müslüman ordularına, Osmanlı askerine
kapılannı açacaktır[1].
Diğer taraftan bir kısım kaynaklar Emevîlerle Abbasîlerin H.34/655-H.169/785
tarihleri arasında İstanbul’a beş sefer düzenledikleri, Osmanlıların ise,
İstanbul’u yedi kere muhasara ettikleri ve yedincisinde fethettikleri
kayıtlıdır[2].
Fatih’in Ayasofya ile ilgili en eski vakfiyelerinden birinde “Nice melikler bu
işe el uzattılar. Her birinin zafere ulaşamadan geri döndükleri rivayet
olunmaktadır. Kuvvet ve azamet sahibi eski sultanlar ve meliklerden 63 kişi bu
beldeyi fetih için çok miktarda asker topladılar. Muhkem ve büyük kuvvetlerle
geldiler. Kuşatıp zorla ele geçirmek ve halkını esir etmek isteğiyle harb
ettiler ise de verdikleri zayiatla birlikte geri çekildiler”
kaydı ile bu
konuya işaret edilir[3].

Son Bizans imparatorunun (XI. Konstantinos) ne cesareti, ne de enerjisi,
devleti yıkılmaktan kurtaramayacaktı. Fatih Sultan Mehmet, babası II. Murat’ın
vefatından sonra (Şubat 1451) Bizans’ın son saatleri de yaklaşmış idi. Zira
Bizans’a ait olan İstanbul, Osmanlı arazisinin tam kalbinde yer alıyor,
Osmanlıların Anadolu ve Avrupa’daki topraklarını birbirinden ayırıyordu. Bu
yabancı unsuru ortadan kaldırmak ve teşekkül etmekte olan Osmanlı Devletine
İstanbul ile sağlam bir devlet merkezi hediye etmek genç sultanın ilk hedefi
idi. Sultan Mehmet tükenmez bir enerji, büyük bir ihtiyat ve itina ile Bizans
İmparatorluğunun başşehrinin fethi için hazırlandı; Boğaziçi’nde, şehrin hemen
dibinde Rumeli Hisarı’nı inşa etti[4].

O devirde Bizans mezhep kavgaları ile meşgul idi. İstanbul’un sukut edeceği
bilindiği halde, mezhep ihtilafı sönmemişti. Bizans Tarihi yazarı Dukas, söz
konusu mücadele hakkında şu çarpıcı beyanlarda bulunuyor;

“Mezhep kavgaları da nihayet bulmadı. Salâhiyetli ruhanîlerin bu hususta
takındıkları tavır zikre değer. Mesela günahlarını itiraf için bunlara müracaat
eden Hristiyanlar, daha evvel Katolik papazlarından Hz. İsa’nın kanını ve
cesedini temsil eden ekmek ve şarabı alıp almadıklarını, birleşme taraftarı bir
papazın icra eylediği ruhanî ayinde bulunup bulunmadıklarını soruyorlardı.
Şayet böyle bir hâl vaki olmuş ise, bu husustaki kilise kanunları şiddetli ve
manevî cezası ağır idi. Âdet olduğu üzere kilise kanunlarına uyarak mukaddes
ekmek ve şarabı almağa hak kazanan kimse, birleşme taraftarı papazlara müracaat
etmezse, onlar tarafından ağır manevî cezaya müstahak olurdu. Birleşme
taraftarı papazlar Ortodoksluk taraftarı olan papazlar hakkında bunların papaz
olmadıklarını, takdim ettikleri şeylerin sahih ve hakiki olmadıklarını
söylüyorlardı. Ortodoks papazlar, bir cenazeye veya bir ölünün ruhunun
istirahatı için yapılan ayine davet olunduğu zaman, bu merasimlerde birleşme
taraftarı bir papaz görününce, Ortodoks papaz hemen ruhanî elbisesini çıkarır
ve yangından kaçar gibi oradan uzaklaşırdı. Büyük Kilise (Ayasofya) şeytanların
ilticagahı ve putperestlerin mâbedi telakki ediliyordu. Nerede o mumlar, nerede
o kandillerdeki yağlar? Her şey zulmet içinde, hiç müteessir olmuyordu,
mukaddes mâbed viran bir hal almıştı. Bu hal, şehir halkının dini hükümlere
muhalefet ve tecavüzleri dolayısıyla, bir müddet sonra mâbedin düşeceği harap
vaziyeti daha evvelden gösteriyordu. Genadios ise, hücresinde vaaz ediyor ve
birleşmeğe taraftar olanları tel’in ediyordu” [5].

Dukas devamla diyor ki; Genadios her gün birleşme taraftarları aleyhine
vaaz etmekten ve yazılar yazmaktan geri kalmıyordu… Senatodan baş amiral
büyük duka, Genadios ile hem fikirdi ve işbirliği yapıyorlardı. İstanbul’un
aleyhine toplanmış olan sayısız Türk askerini gören halka hitaben bu büyük duka
Latinler aleyhine şunları söylemeğe cesaret etti: “İstanbul’un içinde Türk
sarığını görmek, Latin serpuşunu görmekten daha iyidir” [6]. Dukas’ın büyük duka dediği
şahıs Bizans Devleti’nin en saygın kişilerinden Leon Notaras idi[7].

Ayasofya’ya mağara ve rafizîlerin mezbahı adı veriliyor, içinde kiliselerin
birleşmesi taraftarları olanlar tarafından ruhanî ayin icra olunduğundan
kirlenmemek için Dukas’a göre hiçbir Bizanslı bu mâbede girmiyordu[8].

Bizans, ahlakî bakımdan da tamamen çökmüştü. Bu durum karşısında
İstanbul’un müdafaası, doğudaki ticarî menfaatlerini kaybetme korkusu içinde
bulunan Latinlere bırakılmıştı.

Başa geçtiğinde ilk işinin İstanbul’un fethi olacağı şayiası daha
şehzadeliği zamanından beri duyulan Fatih tahta çıkınca Bizanslılar derin bir
teessüre kapılmışlardır. Hatta son Bizans imparatoru Konstantinos Dragasis,
Hristiyanlık namına Papa Beşinci Nicolas (Nikola)’dan imdat dilemiş, asırlardır
birbirine düşman olan İstanbul ve Roma kiliselerinin birleştirilmesine bile
razı olmuştur. Batılı kaynaklara göre papa İstanbul’a yardım kuvvetleri yerine
iki mezhebi birleştirecek bir kardinalden başka bir şey göndermemiş olmakla
tenkit edilir. Aslen Selanikli veyahut Moralı bir Rum olduğu rivayet edilen
kardinal İsidore (İzidor) büyük bir gemiye iki yüz İtalyan askeri doldurarak
İstanbul’a gelmiş, 30 Zilkade 856 /12 Ocak 1452[9] günü
Ayasofya Kilisesinde imparatorla devlet erkanı da hazır bulunduğu halde büyük
bir ayin yaparak Rum patriği Grigorios Mammas’la beraber Ortodoks ve Katolik
mezheplerinin birleştirildiğini ilan etmiştir. Mezheplerine vatanlarından çok
fazla bağlı olan Bizanslılar imparatorun bu faaliyetini küfür saymışlar ve
İstanbul sokaklarında Türk sarığı görmeyi kardinal şapkası görmeye tercih
ettiklerini konuşmaya başlamışlardır. Bizans imparatoru Avrupa Katolikliğine
gösterdiği fedakarlığın karşılığını görememiş, hemen hiçbir yardım alamamış,
netice itibariyle kendi tebaası arasına bir tefrika sokmuş ya da mevcut olan
bir tefrikayı alevlendirmiştir. İmparator bu buhran içinde yapabildiği tek şey
surları onarmak, Adaları tahkim etmek ve şehre erzak yığmak olmuştur[10].

Dukas’ın anlattıklarına bakılırsa, İstanbul’un fethinin yaklaştığını ve
şehrin düşeceğini anlayan yerli halk, bütün kadın ve erkekler, rahip ve
rahibeler “Büyük Kilise’ye” yani Ayasofya’ya sığınmışlardı. Zira uzun zamandan
beri, şehir halkına, bazı yalancı falcılar, istikbalde şehrin Türklere teslim
olunacağını, bunların askeri kuvvetle şehre gireceklerini, Bizanslıları
keseceklerini ve Türklerin bu yürüyüşlerinin büyük Konstantin’in sütununa
(Çemberlitaş) kadar varacağını, ondan sonra gökten bir meleğin elinde kılıç
olarak ineceğini ve bu melek, sütunun yanında bulunacak olan ismi meçhul
sadedil ve fakir bir adama imparatorluğu ve kılıcı vererek ona; “Bu kılıcı al
ve Allah’ın kavminin intikamını al diyeceğini”, o zaman Türklerin geri
gideceklerini, Bizanslıların bunları takip ve telef edeceklerini, bunların
şehirden, garptan ve şark yerlerinden İran hudutlarında bulunan bir yere kadar
kovulacaklarını söylüyorlardı. Bazı kimseler yukarıda bahsedilenlere inanarak
bunların vaki olacağı kanaatiyle koşuyorlar ve başkalarını da koşmağa teşvik
ediyorlardı. O gün vuku bulmakta olan hadiseler, esasen eskiden beri
kafalarında yer etmişti. Yani Stavros (Çemberlitaş) sütununu geçecek olursak,
gelecek felaketi atlatırız diyorlardı. İşte bu sebepten halk Ayasofya’ya
sığınıyordu. Bir saat içinde o muazzam mâbed tamamıyla erkek ve kadınlarla
dolmuş idi. Mâbedin alt ve üst katları, avluları ve her bir yeri sayısız halk
tarafından işgal edilmişti. Mâbed dolduktan sonra, içeridekiler kapıları
kapadılar; kurtuluşlarını mâbedin kerametinden bekliyorlardı[11].

İstanbul’un fethinden bir gün önce Ayasofya’da imparatorun, bütün devlet ve
saray erkânının göz yaşlarıyla katıldığı büyük bir ayin yapılır. Bu Ayasofya’da
yapılan son ayindir. Ayrıca sokaklardan papazların idare ettiği ayin alayları
geçirilmiş, bütün halk bu alaylara katılmış, İstanbul’un içi “Kyrie eleison”
yani “Ya Rabbi bize merhamet et” dualarıyla çınlamış, kadın ve çocukların
vaveylaları içinde yoluna devam eden alay surlara kadar ilerleyerek Bizans’ın
son tahkimatını takdis etmişlerdir. İmparator, Bizanslıları mukavemete teşvik
eden son nutkunda Şarki Roma’nın uzun bir inhitat ahlâksızlığından sonra bu
akıbete layık olduğunu belirten “Eğer bu tavsiyelerime riayet edecek olursanız
Allah’ın bize yolladığı haklı cezadan belki kurtuluruz” sözünü ifade etmiştir[12].

Türkler İstanbul’u zaptettikleri zaman (29 Mayıs 1453) buradaki müdafaasız
halk kiliseye sığınmıştı. Halk daha öncede söylendiği gibi, Çemberlitaş’a kadar
gelen Türkler, gökten inen melekten korkup kendi sınırlarına kadar geri
kaçacaklarına inanıyordu. Fakat Türkler gelmişler mabedin kapılarını açarak
içeri girmişler ve orada korkudan birbiri üstüne yığılmış olan erkek ve
kadınları esir etmişlerdir[13].
Burada cebren içeri girmek mecburiyetinde kalan Türk askerleri hiç kimsenin
hayatına dokunmamış ve yalnız esir almakla yetinmişlerdir. Türk ordusu değil
Ayasofya’ya sığınanları öldürmek, İstanbul’a girdiği vakit Fernand Grenard’ın
ifadesiyle yalnız silahla mukavemet gösterenleri ve vaziyetleri şüpheli
görülenleri öldürmüşler, teslim olmayan diğerlerini esir etmişlerdi. Bizans
halkı katliama maruz kalmamıştır[14].
Hayrullah Efendi, tarihinde “Şehir içine girildikten başka imparatorun ölüm
haberi duyulunca asker ve halktan bir çoğu Venedik gemilerine binip kaçmak için
Samatya, Ahırkapı ve Kadırga Limanı taraflarına koştuklarından diğer taraflarda
az kimse kalmıştı. Bundan başka ahalinin çoğu kiliselere kapandığından çok can
kaybı olmadığını, bir çoğunun da savaş esiri olarak sağ yakalandıklarından iki
bin kişiden fazla insanın ölmediğini..” belirtir[15].

Kapılarını kırıp Ayasofya’ya giren Fatih’in askerlerinin yaptıklarını
abartılı bir şekilde anlatan Dukas, “Mâbedin içinde hiçbir şey bırakmadılar”
der[16]. Buna dayanan
daha sonraki Hammer, Lamartine, Kont Segür, Dimitri Kantemir ve benzeri Avrupalı
tarihçiler ve yazarlar da taassuba dayanan, gerçek dışı saldırılarda
bulunmuşlar, okuyucularını yanıltmışlardır[17]. Ayasofya da dahil sanat ve kültür eserlerini tahrip
edenler Türkler değil, bir kısım batılı kaynakların da teslim ettiği gibi,
Türklerden iki buçuk asır önce 1204 yılında İstanbul’u Bizanslılardan zaptetmiş
olan Avrupa Haçlılarıdır. Şurası unutulmamalıdır ki, Osmanlılar Ayasofya’nın
çan kulesini bile yıkmamışlardır[18].
1847-1849 yılları arasında gerçekleşen tamirde İsviçreli mimarlar Bizans devri
mozaiklerinin hâlâ çok iyi durumda olduğunu görmüşlerdi. Eğer Türkler tahripkar
davransaydı mozaiklerden eser bile kalmazdı[19]. Rus müelliflerinden Uspenski sanat ve kültür
eserlerine karşı Müslüman Türklerin, 1204 Haçlılarından bin kat insaflı ve
insanca davranmış olduklarını söyler. Bir çok batılı tarihçi de Müslümanların
Kudüs’e girdiklerinde orada ki Hristiyanlara, kendilerini İsa’nın askerleri
sayan İstanbul’u talan eden bu adamlardan daha insanca davrandıklarını
yazarlar. Ortaçağda yaşamış Fransız tarihçi Villehardouin, 1204 Haçlı yağmasını
“Dünya yaratıldı yaratılalı bir kentten bu kadar çok ganimet kazanılmamıştır”
diye anlatır. Zaten harap ve perişan bir halde olan İstanbul’u alan Fatih,
derhal imar faaliyetlerine başlamıştır. Türk fethi Bizansı yıkmış ama
İstanbul’u kurtarmıştır[20].
Tarih-i Ebu’l-Feth yazarı Tursun Bey eserinde İstanbul dâru’l-emân oldu, Fatih
Ayasofya’ya geldiğinde “bu binay-ı hasînün tevâbi ve levâhıkın harâb u yebâb
gördi” der ve Ayasofya’yı ve surları onardığını belirtir[21].

Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde 1204 yılındaki Latin
yağmasına değinirken barbarlarınkinden çok daha korkunç katliâma ve yağmaya
giriştiklerini, yüzyıllardır biriktirilen hazinelerin yağmalandığını; kilise,
manastır ve evlerin, soyulup soğana çevrildiğini; Ayasofya’nın tamamen soyulup
boşaltıldığını; kutsal vazoların içki kadehleri olarak kullanıldığını, mihrabı
yaktıklarını, kilisede değer taşıyan ne varsa parça parça edip aralarında
paylaştıklarını, aldıkları bu değerli eşyayı yüklemek için atlarını ve
katırlarını kilisenin içine kadar getirdiklerini, hayvanlar gibi davranıp bütün
kadın ve kızların, rahibelerin ırzına geçtiklerini belirtir[22].

Oysa ki, Ayasofya’da her asırda bir Türk eseri buluyoruz. Osmanlılar
devrinde camiye bir Türk eseri katılmıştır. Müştemilatıyla binayı bu zaviyeden
değerlendirdiğimizde Türk eserleri yarıdan fazlayı bulur. Süheyl Ünver,
Ayasofya’nın medresesi, türbeleri I. Mahmud’un kurduğu pek zarif kütüphanesi,
mahfelleri, şadırvanı, sebili, ilk mektebi ve muvakkıthanesi ile en mühim
İslamî sitelerimizden biri olduğunu belirtir[23].

Türklerin Ayasofya’ya girişlerine şahit olanlardan hiç biri, sonraları
çıkan rivayetlerde olduğu gibi, o vakit bir katliamdan ve mabede karşı bir
hürmetsizlik ve tecavüz yapıldığından bahsetmezler[24]. Bu müfterilerden biri olan ve Ayasofya’nın
minarelerinin yıktırılmasını, Rusların İstanbul’u alıp haçı dikmesini hararetle
savunan muasır tarihçilerden Schlumberger hiçbir kaynak göstermeden Ayasofya
içinde bile katliam olduğunu belirtir[25].

Andre Clot, Fatih Sultan Mehmet adlı eserinde, “Öyle görünüyor ki büyük
kilisede çok az kan döküldü. Türkler orada bulunanları tutuklayıp sonradan köle
yapmakla yetindiler” der. Yine aynı yazar, Fatih’in akşam sivillerin
tutuklanmasının durdurulmasını ve yağmalamaya son verilmesini emrettiğini,
orduya mensup her kişiye, her askere kent halkını, kadınları ve çocukları
öldürmeyi veya köle almayı ve bunlara karşı kötü davranılmasını yasakladığını;
bu emre karşı gelen herkesin öldürüleceğini söylediğini nakleder[26]. Osmanlılar merhametli
davranmayı kan dökmeye tercih etmişlerdir. Ayasofya sahasını hiçbir katl veya
idam lekesi kirletmemiştir[27].
Voltaire, İstanbul’un zabtı sırasında bazı tarihçiler tarafından Osmanlılar
ahaliye karşı yapıldığı belirtilen saldırıları ve bu saldırılara karşı
gösterildiği rivayet edilen salabet ve hoşgörüyü reddetmiştir[28]. Lamartine bütün
saldırıları ile beraber şu gerçeği aktarmadan geçememiştir. Phranzes’den naklen
şöyle diyor; “…rahibelerin, annelerinden ayrı düşmüş çocukların, kendi
çocuklarından ayrılmış annelerin feryat ve figanlarını merhamet gözüyle gören
Osmanlılar bu hazin duruma üzülüyorlardı” [29].

Fatih, umumiyetle rivayet olunduğu gibi, at üzerinde değil, yaya olarak
kiliseye girmiş ve müezzine ezan okutarak maiyeti ile beraber namaz kılmıştır[30]. Maalesef ünlü ressam
Delacroix, Paris Louvre Müzesinde bulunan Fatih’in Ayasofya’ya girişini temsil
eden tablosunda sultanı atıyla mabede girer gibi göstermiştir. Fatih
Ayasofya’ya girince secde-i şükrana kapanmış, iki rekat namaz kılmış, ilk
ezanın da bu sırada okunduğu rivayet edilmiştir[31].

Fatih düzenlenen tören alayı ile şehre girince kuvvetli rivayete göre
doğruca Ayasofya’ya gitmiştir. Tursun Bey, “Ayasofya nam kiliseyi görmeye
rağbet etti” der. Müverrih Âlî, “Fatih’in hemen şehre girmesindeki isticali
Ayasofya nam kenîse-i azîmeyi mâbed-i ehl-i İslâm etmeğe mütehâlik” olduğunu
söylüyor ve devamla mâbed-i kadîme doğru yöneldiklerini belirtiyor. Osmanlı
Türklerinde bir gelenek olarak devam eden, asırlardır tatbik edilen bir kural
vardır. Bu kural, bir memleket veya kale fethedildiği vakit ordu içeriye girip
burçlara bayrak çekerken surların üstünde ezan sesleri yükselmesi ve şehrin en
büyük kilisesinin derhal camiye tahvil edildikten sonra ilk Cuma namazının bu
camide kılınmasıdır. Bu tarihî ve millî an’ane gereği Fatih vakit geçirmeden
Ayasofya’yı camiye tahvil etmek gayesiyle Ayasofya’ya yönelmiştir. Fatih buraya
gelince atından inerek yaya olarak içeriye girmiştir. Fatih, mâbedin azametini
görünce hayran kalmıştır. O sırada bir Türk askerinin mabedin mermerlerinden
birisini kırmakta olduğunu görünce Fatih, bu tahribatı neden yaptığını sormuş,
o asker de din için yaptığını söylemiştir. Fatih bu askerin tahribatına mani
olmuş, askeri yakın koruma dışarı çıkarmıştır. Fatih burada “servet ve esirler
size yeter, şehrin binaları bana aittir” der[32].

Yanında bulunan bazı İtalyan ve Rumlar’ın rivayetine göre Fatih,
mozaiklerin sökülmesi teşebbüsünde bulunan mimarlara hitaben; “Durunuz! Bu
mozaik resimleri günaha sebep olmamaları için bir kireç tabakasıyla örtmekle
yetininiz! Fevkâlâde olan bu kakmaları koparmayınız” demiştir[33]. 1930’lu yıllarda Amerikan
Bizans Ensititüsü namına Ayasofya mozaiklerini araştırmakla görevli Thomas
Whittemore “Bu mozaiklerin hiç birinde insan tarafından tahribat ika edildiğine
ait bir iz görülmemiştir. Hatta binanın her tarafında yüzlerce haçlar hiç
bozulmadan kalmış olup binanın uzun müddet Türkler tarafından muhafaza
edildiğine şehadet etmekte olduğunu söylemektedir” [34] der.

Ayasofya, İstanbul’un fethinde usulden olduğu üzere şehrin büyük kilisesi
olarak camiye çevrildi. Tursun Bey’in ifadesine göre kubbeye kadar çıkan Fatih
Sultan Mehmet binanın ve çevresinin harap görüntüsü karşısında meşhur Farsça
beytini söylemiştir. Tursun Bey, Fatih Ayasofya’ya girdiğinde “Vaktâ ki bu
binâ-yı hasisün tevâbi ve levâhikin harâb u yebâb gördü” der ve Sadî’nin şu
meşhur Farsça beytini söylediğini rivayet eder;

Perde-dârî mî küned
der tâk-ı kisrâ ankebût

Bûm-i nevbet mî
zened der kal’a-ı Efrâsiyâb

Yani; örümcek Kisrâ’nın penceresinde perdedarlık yapıyor, baykuş
Efrasiyab’ın kalesinde nevbet vuruyor/bekliyor.

Fatih Ayasofya’nın tahribini önlemiş, burada müezzinlerinden birine ezan okumasını
emretmiş, müezzin ezan okuduktan sonra maiyeti ile beraber ilk namazı kıldıktan
sonra camiyi kendi hayratının ilk eseri olarak vakfetmiştir[35].

Bizans tarihçisi Dukas, Ayasofya’da ilk ezanın okunmasından ve ilk namazın
kılınmasından duyduğu ızdırabı şöyle dile getirir; “adem-i meşrûiyetin veledi,
Deccal’ın mübeşşiri, mihraptaki mukaddes din taşının üstüne çıkarak, namazını
kıldı. Nedir bu nekbet? Heyhat nedir bu dehşet veren acîbe, eyvah ne olacağız?
Vay vay, neler görüyoruz? Altında havarilerin ve şehitlerin mübarek bakiyeleri
medfun bulunan bu mukaddes mihrap üzerinde bir Türk, bu mihrabın üzerinde bir
dinsiz? Ey güneş titre! Allah’ın kuzusu nerededir? Bu mihrap üzerinde kurban
olan, yenilen ve hiçbir zaman tükenmeyen Babanın oğlu nerede? Hakikaten fasit
bir neticeye vardık, günahlarımızdan dolayı bizim ibadetimiz, diğer milletlere
nispetle, hiç nazarı itibara alınmamıştır. Allah’ın hikmeti namına bina olunan,
Ekânim-i Selâse kilisesi, Büyük Kilise ve Yeni Sion adlarını almış olan bu
mâbed, bu gün barbarların ibâdet yeri ve Muhammed’in evi adını aldı ve öyle
oldu. Ey Cenab-ı Hak verdiğin hüküm adildir!” [36]

Fethin üçüncü günü olan Cuma günü Fatih, Ayasofya’ya gelip ilk Cuma
namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul’un fethinin manevî
mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nuranî zat
okumuştur. Hutbenin Fatih tarafından irad edildiği de yazılmaktadır. Diğer bir
rivayette ise Fatih Ayasofya’nın camiye tahvil edildiği gün askerine bir hutbe
irad etmiştir. Fatih’in iradesiyle bu Cuma gününden evvel Ayasofya’daki
tasvirlerle heykeller ve ikonlar kaldırılıp, kıble tarafına mihrab yapıldığı ve
minber konulduğu, bütün hazırlıkların Cuma gününe kadar ikmali için mimarlarla
ustaların gece gündüz çalıştıkları rivayet olunur[37]. Bu arada üç gün zarfında bir de tahtadan minare
yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrap zamanımıza ulaşmamıştır. (Şimdiki mihrap
ve minber daha sonra yapılmış olup Fatih’in yaptırdığı değildir. 16. yüzyılın
izlerini taşır. II. Bayezid devrinde mihrab, III. Murad devrinde minberin ilave
edildiği bilinmektedir. Tahta minare ise II. Selim zamanında yapılan tamir
sırasında kaldırılmıştır[38]).

Okunan bu hutbe Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en sevinçlisi,
en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan
beri bütün Müslümanların ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethin Cenab-ı
Hak tarafından Osmanlı padişahına ve onun tebaasına verildiğini ilan etmekte
idi. Fethin komutanı ve gazileri, sahabe-i kiramın bile şiddetle arzu ettikleri
büyük bir saadete ve Hz. Peygamberin “ne güzel komutan ve ne güzel asker”
övgüsüne mazhar olmuşlar idi[39].

İstanbul’un fethini müteakip şehirde bulunan yüzden fazla kilise ve
manastır cami ve mescit haline getirilmiş, bir çoğu da medrese ve hankah
yapılarak tarikat ehline barınak olmuştur[40].



























































(*) Doç. Dr. Osmanlı Araştırmaları Vakfı, Eminönü, İstanbul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış