Zeki Sarıhan : MİLLÎ ONURU ESARETTE DE KORUMAK

Birinci
Dünya Savaşı’nda İngilizler tarafından Osmanlı askerlerinin tutulduğu Myanmar
ve Hindistan’daki esir kamplarındaki hayat hakkında yazdığım  “Yüzde Biri Yüzde Yüz Yapmak” yazısı bazı
okuyucularda şaşkınlık yarattı. Esirlik hayatı öyle sanıldığı kadar da kötü
değildi demek! Hatta “İngilizlere esir olasım geldi” diye yazan arkadaşlar
oldu. 

Ülkeden
ülkeye uygulaması değişmekle birlikte esirlere nasıl davranılacağının kuralları
vardır ve bunlar uluslararası bir örgüt olan Kızılhaç tarafından
denetlenmektedir. Unutmamalıdır ki, savaşan taraflar, karşı tarafın askerlerini
silah bırakıp kendilerine teslim olmaları için sürekli çağrılar çıkarmakta,
propaganda yapmaktadırlar. Esirlere insanca muamele etmeleri, esir almaları
kolaylaştırır. Bu durum göze alındığında her ordunun kendi askerine ne kadar
ihtimam göstermesi gerektiği de ortaya çıkar. Asker aç ve çıplak bırakılıyor,
üslerinden kötü muamele görüyorsa, erler niçin savaştıklarını anlamamışlarsa,
daha doğrusu savaşın kendisi anlamsızsa karşı tarafa teslim olmalar o kadar
artar. Osmanlı ordusundan büyük bir ordu demek olan 200.000 kişinin İngiliz,
Fransız, İtalyan ve Rus kuvvetlerine teslim olmasının ve esarete düşmesinin
nedenlerini biraz bunlarda da aramak gerekir.

1916–1920
yılları arasında Hindistan’ın Belary kampında esir hayatı yaşayan 186. Alay
Komutanı Yarbay Hasan Yetimi’nin verdiği 70 sayfalık rapor kamptaki esirlik
hayatını bütün çıplaklığı ile ve Kızılhaç Heyeti, İngiliz veya Amerikan raporlarından
daha ayrıntılı ve gerçekçi olarak vermektedir. Cemalettin Taşkıran’ın “Ana Ben
Ölmedim” kitabındaki diğer raporlar gibi bu rapor da bize esirlik hayatı
hakkında ibret verici ve düşündürücü bilgiler sunuyor. Bunun esası şudur: En iyi esaret hayatı, en kötü özgür hayattan
daha iyi değildir.
Rus esir kamplarındaki kadar kötü olmamakla birlikte
İngiliz esir kamplarında da esirler için hayat pek kolay geçmemiştir.

Hapishanelerde
olduğu gibi, esir kamplarında da hayatı iyileştirmek için esirlerin yapacağı
şeyler vardır. Öte yandan her yerde, isterse esir kampı olsun, mücadele durmaz.

ESARET KOLAY DEĞİLDİR

Hasan
Yetimi’nin raporunda verilen bilgilere göre, Hindistan’daki Belary kampında
Türk esirleri bazı angarya işlerinde çalıştırılıyorlarmış. Esirler gruplar
halinde mutfak ve çamaşırhanenin pis sularıyla pavyonların kullanılmış sularını
dışarı akıtmak ve oradan genel suyoluyla uzaklaştırmak üzere karargâh içinde
suyolları yapmışlar. Bu kanalları dezenfekte etmişler. Pislikleri demirden
yapılmış arabalarla taşımışlar, yabani otları yolup yakmışlar. Araziyi
düzlemişler, yabani otları ve faydasız ağaçları yolmuşlar. Binek ve yük
hayvanlarını ahırlarından çıkarıp temizlemişler. Bu esirler ayrıca kampa
getirilen esirlerin ve askerlerin yüklerini taşımakta, İngiliz subaylarının
kaldıkları evlerin bahçelerini düzenlemekte kullanılmışlar. Bombay yöresinde
tren yolunun toprak düzenlemesinde, silah ve mühimmat fabrikası sağlam temel
kazısı için ikişer tabur halinde çalıştırılan esirlere söz verilen gündeliğin
tamamı verilmemiş.

İngilizler,
temizlik işlerini ve çöp birikintilerini buna özgü çöp arabalarıyla çektirme
işini de esir askerlere yaptırmışlar. 
Ancak ücretleri ödenmeyince esirler işi bırakmışlar ve öteki angarya
işleri de yapmayacaklarını bildirmişler. Demek ki hangi koşullarda olursa olsun
direnmek mümkün. Bu konuda direnen işçiler ikişer, üçer ay hapsedilmiş, direnen
işçilere ön ayak olduğu gerekçesiyle Ahmet Çavuş üç yıl hapse mahkûm edilerek
Madras Cezaevi’ne gönderilmiş. Olsun! Bu direnişin uzun vadede yararı olduğu
kesin. Nitekim gelen müfettişler, bazı angarya işleri kaldırmak zorunda
kalmışlar.

İşçiler,
parasızlık yüzünden daha sonra az bir ücret ödendiği halde bu pis işleri
yapmaya mecbur kalmışlar.  İngilizler,
bin kadar işçiyi, 1918 yılı ortalarında toprak işyerinde çalıştırmak üzere
Basra’ya göndermişler.

ESİR KAMPINDA DİL ÖĞRENMEK

Sumarpur
karargâhındaki Türk, Kürt ve Arap subaylardan bir kısmı, buraya Türkçe, Arapça
ve Fransızca kitap getirtemedikleri için okuma ihtiyacını İngilizce kitaplardan
gidermeye, bunun için İngilizce öğrenmeye karar vermişler. İşte size esir
kampında yapılacak en iyi işlerden biri: Yabancı dil öğrenmek. Musullu Yüzbaşı
Beşir Efendi’nin sağladığı kitap ve sözlüklerle İngilizceyi ondan öğrenmeye
başlamışlar. Dört beş ay sonra İngilizceyi kendi kendilerine öğrenecek düzeye
geldiklerinden Belary Karargâhına gelen subayların bir kısmı kitaplar
getirtmiş. İngilizceyi kitaplardan öğrenmeye, bir kısmı da Fransızca ve Almanca
kitaplar getirterek bu dilleri ilerletmeye başlamışlar.

Belary
Kampı’nda Yüzbaşı Kâmil Efendi’nin girişimiyle bir İdman Yurdu kurulmuş.
İngiliz ve Hintli askerlerle turnuvalar bile düzenlemişler.

Bu
kampta, birbiri ardı sıra gelen esir subaylara hoş geldiniz çayı düzenleniyor,
ara sıra da sağlığı koruma ve idman konularında konferanslar veriliyormuş.
İdman Yurdu’nun 35 asıl, 150 fahrî üyesi varmış.

Dahası
var:

On,
on beş subay beş on çalgı aleti sağlayarak ara sıra onlarla eğlenmekteymiş.
Asteğmen Razi Efendi, bir musiki derneği kurmuş. Bu dernek İngiliz askerlere
bile konser vermiş.  Bu konserlerden elde
edilen para, yoksul esirlere yardımda kullanılacakmış. Ne yazık ki kampta iki
zıt kutup oluşmuş, bunlar birbirleriyle sert bir mücadeleye girişmişler
Püsküllü Bela, Köpük, Tulû (Doğuş), Kara Günler adlı el yazısı gazeteler
çıkarılarak öteye beriye asılmaya başlamış. Çıkan kavgada bir kişi öldürülmüş.
Bu da esirliğin yarattığı sinirlilikten olacak.

AİLELER PARA GÖNDEREMİYOR!

Esirlerin
ancak yüzde beşine aileleri tarafından para gönderilmektedir. Yüzde beşi de
sıhhiye erlerinden oldukları için İngilizlerden maaş almaktadır. Bu iki grubun
geçim sıkıntısı yoktur. Subay hizmetinde görevlendirilenlere subaylarca aylık
üç beş lira ya da daha fazlası verilmektedir. Bir kısmı da kahvecilik,
yoğurtçuluk, tütüncülük gibi perakende alışverişlerle uğraşarak geçimlerini
sağlamaktadır. Bunlar da bir yüzde on tutmaktadır. Geri kalan yüzde seksen
hayatını güçlükle sürdürmektedir. Bazı erler, yiyeceklerini, bazılarıysa yeni
verilen giyeceklerini satarak gelir elde etme etmekte, bunlarla şeker ve tütün
ihtiyacını gidermektedir. Subaylar tarafından erlere yardım için oluşturulan
kurullar ise yardım paralarını iki yarbayın başkanlığı döneminde kendi
çıkarlarına kullanmıştır. Erler, daha orduda iken subayların, erlerin haklarına
gözlerini diktiklerini, esirlikte de gelen yardım parasını kendi çıkarlarına
kullandıklarını pek acıklı bir şekilde dile getirmekten çekinmemişlerdir.

MİLLÎ ONUR

Esir
kampının polislerinden bazıları intikam ve düşmanlık duygularıyla bazı Türk
esir erlere vurmuşlar, onları dövmüşler, fakat bu hareketleri karşılık
görmüştür. Bu polisler bazen erlerden dayak bile yemişlerdir.

Raporda
şöyle deniyor:

“Bu erlerin şiddetle cezalara çarptırılmalarına
rağmen onurlarını ve ağırbaşlılıklarını korumaları, gerçekten anılmaya değer.
Sözün kısası, esir erlerin sayısı beş bine yakın olduğu halde esirliğin devamı
süresince aralarında sadece birkaç kavga ve yaralama olayından başka bir şey
meydana gelmemiştir.”

Rapordaki
şu ifadeler de ilginçtir:






















































































“İngilizlerin gözünde esir Osmanlı erlerinin, çavuş
ve subaylardan daha fazla askerî duygu ve millî onurlarını korudukları
açıktır.” 

Esir
erlerin ulusal onurları neden daha yüksek acaba? Üzerinde düşünülecek bir
husus. Yoksa yoksullukla onur arasında doğrudan bir bağ mı var…

Kaynak:

Cemalettin
Taşkıran, Ana Ben Ölmedim (I. Dünya
Savaşı’nda Türk Esirleri)
, 3. baskı, İstanbul, 2008, Türkiye İş Bankası
Kültür Yayınları, s. 103–134.

Diğer
yazılar için: www.zekisarihan.com 
















(15
Eylül 2017)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet