Batı Avrupalı gezginler, Osmanlı İmparatorluğu’na
bir çeşit hacı, misyoner, tüccar, diplomat, asker, serüvenci, bilgin ve turist
olarak geldiler. Bilginler, faydalı nesneler ve bilgi toplamak için seyahat
ettiler. Osmanlı kasabalarında Doğu dillerini öğrendiler, el yazmaları, tıp
ilaçları, eski madalyalar satın aldılar, kitabelerin kopyalarını çıkardılar,
gökyüzü, piramitler, Ayasofya ve diğer doğa, ibadet ve sanat yerleri ile ilgili
ölçümler yaptılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nda bilimsel çalışma gerçekleştirmeye
çalışanlar sadece gezginler değildi. Birçok misyoner, tüccar, diplomat,
serüvenci ve turist de bu tür bir işle meşguldü. Bunlar merak ettikleri
konularla ilgilendiler. Diğer çalışmalar, yurtlarındaki arkadaşları tarafından
sürdürüldü. Tüccarlar, bilgi ürünü ticaretinin Batı Avrupa’da iyi para
getirdiğini çabuk öğrendiler. Diplomatlar, tüccarların ve serüvencilerin
yaptığı gibi, Osmanlı sultanlarına ve maiyetindekilere bilgi ürünlerini armağan
olarak götürdüler.


Bu gezginlerin çoğu, Osmanlı İmparatorluğundaki deneyimleri
hakkında yurtlarındaki sevdiklerine ve tanıdıklarına mektuplar yazdılar.
Bunlardan bazıları daha sonra, vatandaşlarını eğlendirmek, bilgilendirmek,
öğütlemek ve övmek için bir röportaj yayımladılar. Diğerleri öğrendikleri
dillerde sözlük hazırladılar, satın aldıkları el yazmalarını çevirdiler ya da
uyguladıkları ölçümleri yazdılar. Hemen hemen hepsi, Türklerin bilim ya da
sanatta hiçbir bilgileri olmadığını iddia ettiler. Onların bilgi
araştırmalarını sıkıcı ve umutsuz olarak tanımladılar. Osmanlı
İmparatorluğu’ndaki bu entelektüel manzara değerlendirmesi, bir taraftan, genel
halk değil ama tarihçilerin ve bilim tarihçilerinin aklında ağır bir şekilde
tartılmaya devam ederken, diğer yandan Oxford, Cambridge, Paris, Roma, Leiden
veya Berlin gibi yerlerdeki Batı Avrupa’nın bilim ve sanattaki birçok en iyi
Arapça, Türkçe ve Farsça koleksiyonların asılları, bu gezginlerin Osmanlı
İmparatorluğu’nun İstanbul, Halep, Kahire ve diğer kentlerindeki özel ya da
saray kütüphanelerinden ve kitapçılarından satın aldıkları, kopyaladıkları ya
da çaldıklarından elde edildiler. Aynı şey Antik Yunan, Roma ve ya Mısır madeni
paraları, madalyaları, mumyaları ya da heykelleri, badem, portakal, lale,
nergis, leylak, kedi, bukalemun, ceylan ya da değerli taş gibi doğa ürünleri ve
usturlaplar, güneş saati veya harita gibi bilgi ürünlerini de kapsamaktadır. Bu
çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Batı Avrupalı gezginlerin bir kaçının
izlerini takip etmekte ve İmparatorluğun olası bilimsel çalışmalarda bulunan
sakinleriyle bu gezginler arasındaki ilişki ve işbirliğini araştırmaktadır.


1. Dil Çalışmaları


Osmanlı İmparatorluğu’nda konuşulan dillerden herhangi birini,
herhangi bir yerde öğrenmek mümkün iken, Batı Avrupalı gezginler üç kenti
tercih ettiler: İstanbul, Halep ve Kahire. İstanbul, İbranice, Türkçe ve bazen
Arapçanın öğrenildiği yer görevini gördü. Halep, en azından 17.yy. boyunca,
Batı Avrupalıların Arapça öğrenmeye çalıştığı merkezdi. Misyonerler, tıpkı
Arapça öğrenme çabaları olan misyoner, tüccar ve gezginler gibi, Kahire’de
Kıpti ve Habeş dillerinin temellerini anlamaya çalıştılar. Bu üç Osmanlı
kentinin dil uygulamaları için önemi ve Batı Avrupalı ziyaretçilerin ya da
geçici sakinlerin büyük amaçları, derledikleri sözlükler, yazdıkları mektuplar
ya da gezi röportajları ile değerlendirilebilir. Bu kaynaklar “ir yandan Batı
Avrupalı bilgin, misyoner ya da tüccarların gerçekten söz edilen dillerle
meşgul olduğunu doğrularken, diğer yandan da, ara sıra araştırmaları ve
öğretmenleri ile ilgili, Batı Avrupalı ziyaretçilerin izlediği, meşgul olduğu
ya da giriştiği amaç, beklenti, standart ve değerlendirmelerini sadece içerir.
Bu yüzden, bu çalışmada üzerinde durulan birçok vakada bazı Batı Avrupalıların
bir dil öğrendiği ve mümkün olan hallerde bilgilerini nasıl kullandıkları
tespit edilebildi. Burada sunulan birinci örnek şimdiye kadar olanların
hepsinden farklıdır, çünkü bu rapor, bir gezginin beklentileri, deneyimleri,
hayal kırıklıkları ve başarıları hakkında özgürce konuştuğu çok az örneklerden
biridir.


İstanbul’da iken Türkçe öğrenmek isteyen soylu İtalyan serüvenci
Pietro della Valle, 1614’te Osmanlı İmparatorluğu’na geldi. Kendisine bir
öğretmen bulmak için uğraştı ve Napolili doktor Mario Schippano’ya yazdığı
mektuplarda, böylesi ortak çabalara has zorlukları renkli bir şekilde anlattı.
Della Valle Latince’nin standartlarına ve gramer kurallarına göre Türkçe
öğretecek bir öğretmen bulmayı umuyordu. Tek başına böyle bir öğrenimin ona
Türkçeden faydalanma olanağı vereceğine inanmıyordu, fakat bunu bir dil
öğrenmenin tek doğru yolu olarak düşünüyordu. Doğu dillerini öğrenmeye yönelik
bu yaklaşım, 17. yy.’ın ilk yarısı boyunca, hatta bazen daha sonra da,
Hıristiyan Avrupa’daki bir çok bilgin tarafından paylaşıldı. Çözülecek sorun
sadece bu değildi. Della Valle oldukça katı prensiplere ve güçlü bir kişiliğe
sahipti. Della Valle, kendisini, imrenilen bir malı elde etmeyi isteyen bir
müşteri gibi görmek istemedi, fakat kendisini, üst üste işe aldığı üç Yahudi
öğretmenden daha üstün buldu çünkü İtalya’da Arap harflerini öğrendiği Arap
alfabesiyle basılmış bir kitap satın almıştı ve üstelik de Latince grameri
biliyordu.


Della Valle’nin ilk Yahudi öğretmeni, onun, Yahudi
çocuklara uygulanan Türkçe öğretim kurallarını başarıyla anladığı konusunda
ısrar etti.[1] Della Valle, kısa süreli bir testten
sonra bu düşünceden vazgeçti ve yardım için Fransız Büyükelçi Achille de Harley,
Baron de Sancy’ye başvurdu. De Sancy yardım etmek için kendi öğretmenini
önerdi. Della Valle, sadece İbranice ve Türkçe değil aynı zamanda Arapça ve
Farsçayı da çok iyi bilen bu bilgini beğendi. Ayrıca bu öğretmen, büyükelçiyle
işbirliği sayesinde Latince gramerin temelini öğrenmişti ve böylece della
Valle’ye Türkçeyi doğru dürüst öğretebildi. İkisi birlikte, öğretmenin
İbraniceden Türkçeye çevirmiş olduğu İlahileri beş kez ve İskender’in öyküsünün
Türkçe çevirisini on bir kez okuyarak toplam on altı yoğun ders yaptı. Bundan
sonra, iş ve özel sorunları ağır bastığı için della Valle’nin yetenekli
öğretmeni bıraktı.[2]


 


Fransız büyükelçi duruma yeniden müdahale etti ve
İtalyan gezgin için yeni bir Türkçe öğretmeni buldu. Yeni öğretmen Kudüs’te
doğmuş, uzun süre Kahire’de yaşamıştı ve bu nedenle Arapçada yetenekliydi.
Fakat arkadaşı Schippano’nun kanıtladığı örnekteki gibi, Arapçayı boş
zamanlarında İtalya’da öğrenebileceğine inandırıldığı için Arapça della
Valle’nin ilk öğrenmek istediği şey olmadı. Schippano sadece kısa süre içinde
Napoli’de yetenekli bir Osmanlı öğretmen bulmuştu.[3] Della Valle, kolay ve güzel olduğu
için Türkçe öğrenmek istedi. Bundan başka Türkçe, Arap dili ve Fars dilini daha
kolay öğrenmek için bir araç olabilirdi.[4] Della Valle’nın Türkçeyi seçmesindeki
bir başka nokta ise, gezgine vatandaşları üzerinde önemli bir üstünlük
sağlayacağını ümit ettiği İtalya’da, bu dilin iyi bilinmediğiydi:


 


“Ben de bu dili çok seviyorum. Çünkü ülkemde çok az
rastlanıyor ve muhtemelen konuşan ve bilen tek kişi ben olacağım …”[5]


 


Della Valle, 26 saat birlikte ders yaptığı üçüncü
öğretmenini ikinci öğretmenine göre çok yetersiz olarak tanımladı. Della Valle,
sıfat ve ya zarfların üstünlük derecesini, olumluları veya sıfat-fiilleri yani
Latince grameri bilmiyordu. İbraniceyi Latincenin gramer düzenine ya da
yöntemine göre değil basit kurallarıyla öğrendi. Biraz İspanyolca konuşması
dışında hiçbir dili tam olarak bilmiyordu.[6] Bu durum komediye ya da Della
Valle’nin yazdığı gibi tuhaf anlara neden oldu. Öğretmen kendi bildiklerini
İspanyolcaya çevirecekti ve bilmediği İspanyolca ekleri bu kelimelere
ekleyecekti.[7] Fakat sadece birkaç hafta sonra durum
oldukça değişti. Della Valle Napoli’deki arkadaşına artık sevgililerine
kendisini ifade edebilecek düzeye geldiğini yazdı.[8]


 


Della Valle’nin kendisine Türkçe öğreten üçüncü
Yahudi öğretmeni sadece birkaç dil bilen ve sabırlı bir mizaca sahip biri değil
aynı zamanda yönetiminden sorumlu olduğu İstanbul Yahudi cemaatindeki kişilerin
sorunlarında da yol gösterici bir kimseydi.[9] Bu öğretmen, gençliğinde III. Murat’ın
sarayına yakın bağı olan Rabi David adındaki akrabası için yardımcılık
yapmıştı. David, Avrupa’daki Hıristiyan prensleriyle ilgili sorunlarda Sultan’a
danışmanlık yapmış ve saray için resmi mektuplar yazmıştı. Bu durum, David’in
Avrupa’dan iltica edip Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir yurt edinen bir çok
Yahudiden biri olduğunu akla getirmektedir. David’in mektuplarının bölümleri,
Della Valle’nin öğretmeni tarafından miras olarak alınmıştı. Bunlar, İtalyan
gezgin için okuma ve çalışma malzemesi olarak kullanıldı.[10] Bunların politik ve tarihi değerleri,
Doğu’ya ait nadir eserlerden oluşan koleksiyonu için bunlardan bir kaçına sahip
olmayı isteyen della Valle’nın hoşuna gitti:


 


“Herkesin yabancı ülkelerde bulunan tüm güzel
şeylerle kendi ülkesini zenginleştirmesi gerektiğini düşündüğümden, nadir
eserleri İtalya’ya geri getirmeyi çok istiyorum.”[11]


 


Della Valle’nin İstanbul’daki üçüncü öğretmeni,
İtalyan gezginin Napoli’deki arkadaşına karşı yükümlülüğünü yerine getirmesinde
yararlı oldu. Mario Schippano, tıp ilaçları ve bitki koleksiyonunu
zenginleştirmek, nadir parçalardan oluşan dolabına tıbbi açıdan yararlı ve
değerli yeni örnekler katmak ve Arapça sözlükler, gramer ve ders kitaplarını ve
hepsinden de öte İbn-i Sina’nın tıp kitabını satın almak için, Della Valle’nın
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kütüphaneler ve pazarlarla olan yakın
bağlantısından yararlanmak istedi. Della Valle’ye uzun bir liste verdi,
bunlardan sonuncusunu seyahati boyunca aramasını istedi. Della Valle mektuplarında
bu listeye defalarca değinmesine rağmen, liste yok olmuş gözüküyor. Çeşitli
engeller, Della Valle’nin bu listede yer alan siparişlerin sonuncusuna kadar
bulmasına engel oldu. İlk olarak sıkıntılı bir durum patlak verdi ve kitapları
saklayan, kayıt altına alan ve bu işle uğraşan herkesin eninde sonunda ona
dönmek zorunda oldukları sahaflar artık hastalara ve ölenlere hizmet etmekle
meşguldüler.[12] Ayrıca hastalığın yayılması, Della
Valle ve öğretmenini ölenlerin kitaplarını satın almaktan alıkoydu.[13] İstanbul pazarlarını dikkatle
araştıran Della Valle, bir süre sonra el-Kamus sözlüğünün pek çok kopyasını
buldu. Hizmetçisi Thomas’ı el-Kamusu satın almak için gönderdiğinde, bir derviş
müdahale etti ve “kitaplarını ve eserlerini gavurlara yani kafirlere vermenin
kötü olduğunda” ısrar ederek satışı durdurmaya çalıştı.[14]Della
Valle, kısmen tüccarın paraya ihtiyacı olduğu için kısmen de akıllıca
davranarak, kitabı saray üyelerinden birisi için, hediye olarak alıyormuş gibi
yaptı ve elyazmasını elde etmede başarılı oldu.[15]


 


Della Valle Türkleri açıkça dünyanın en aşağılık
insanları, dolandırıcının kafir yandaşları, tüm iyi Hıristiyanların düşmanları
olarak kabul etmesine ve onun son olarak İran’a yolculuk yapmasına neden olan
Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan savaşta Safavi şahının ordusunda
savaşmasına rağmen, dervişin kinini ve kendi kültürüne ait ürünleri düşmanların
elinden kurtarma gayretini anlamadı. Bununla birlikte, Mario Schippano için
İstanbul’da elyazmaları satın almada en başarılı olan, Della Valle’nin Yahudi
öğretmeni oldu. Della Valle’nin sık sık yaşadığı engelleri, öğretmenin
bağlantıları ortadan kaldırdı. Bir başka deyişle, Yahudi öğretmen, İtalyan
gezginin yaşadığı engelleri yaşamadı. 1615 Eylülü’nün başlarında öğretmen,
Della Valle’nin konutunun olduğu Beyoğlu’ndaki Fransız elçiliğine biri gramer,
ikisi muhtemelen dini konularda ve biri tıpla ilgili Arapça ve Türkçe kitaplar
taşıyarak geldi.[16]


 


Della Valle, çok geçmeden İstanbul’u terk etti ve
İskenderiye yoluyla Kahire’ye, Sina Dağı’na, Kudüs’e ve Halep’e yolculuk etti.
Kahire’de bir Türk öğretmenden ve Halep’te bir Maruni papazdan Arapça dersler
aldı fakat hangi yoldan devam ettiğini detaylı olarak tanımlamadı.[17] Ayrıca Kahire’de Mario Schippano için
Kıpti alfabe ve kendisi için iki tane mumya aldı.[18]


 


Adı geçen Fransız Büyükelçi Achille de Harley eski İbraniceye
ait bilgisini arttırmak, İbranice elyazmaları çalışmak, Samiriyeliler hakkında
bilgi toplamak ve İbranice dini, felsefi ve bilimsel elyazmaları elde etmek
için yıllarca, kentin iyi eğitimli Yahudi sakinleriyle işbirliği içinde oldu.
Fransa’da Ulusal Kütüphane’deki zengin İbranice elyazmaları koleksiyonunda
bulunan oldukça önemli miktardaki yapıt, varlığını de Sancy ve İstanbul’daki
Yahudi arkadaşlarının etkinliklerine borçludur.[19] Achille de Harley’in belki en önemli
Yahudi işbirlikçisi, daha sonra Edward Pococke ile de işbirliği yapan Jacob
Roman’dı.[20] İstanbul’u ziyaret eden ve bu kentte
Türkçe ve bazen Arapça, Farsça ya da İbranice öğrenen diğer Batı Avrupalı
ziyaretçiler 16. yy. ortasında Guillaume Postel, 17. yy. ortasında John Greaves
ve Christian Raue ve 17. yy. son döneminde Luiji Marsigli olmuştur.Daha önce
söylediğim gibi Kahire, misyonerlerin, kısmen Kıpti ve Habeş dilinin
misyonerlik faaliyetleri için önemli olduğunu düşündüklerinden, kısmen İncil ve
ilgili dini kitapların eski çevirileriyle kendilerinden ilgili araştırmalarında
Batı Avrupa’daki bilginleri desteklemeleri rica edildiğinden, bu iki dile ait
bilgileri öğrenmeye çalıştıkları yer olmuştu.


 


Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunan doğal ve kültürel
ürünlerle geniş oranda ilgilenen Fransız rahip ve bilgin Nicolos Claude Fabri
de Peiresc ile Agathange de Vendôme ve Cassien de Nantes adındaki iki Fransız
Fransiskan rahip arasında yazılmış olan mektupların gösterdiği gibi;
misyonerler, bu iki dilin temel bilgilerini öğrenmek, Kıpti ve Habeş dilinde
gramer kitapları, sözlükler ve dini kitapları almak, aşağı ve yukarı Mısır’daki
en önemli Kıpti manastırlarından faydalanma imkanı elde etmek için Kıpti
papazların ve Habeşli tüccarların yardımını araştırdılar.[21] Misyonerler, elyazmaları karşılığında,
kendilerine ayinde kullanacakları kadeh verilmesini istemelerine rağmen Kıpti
keşişlerin birliğine hazır olmalarına memnun oldular, fakat Kahire’nin
Kıptileri arasında dil bilgisi eksikliği ve Kıpti papazlar ile Habeşli
tüccarların Musevi yazmanlar gibi misyoner olarak hizmet etmekteki sınırlı
isteklerinden dolayı sıkıntı çektiler.[22] Misyonerler bu ortaklarının, kendi
cemaatlerini Katolik kilisesi ve bilime olan görevlerinin üzerine koymalarını
anlamakta güçlük çektiler ve onları tembel, güvenilmez, entrikacı olarak
tanımlamayı tercih ettiler.[23]


 


Yukarıda değinildiği gibi Halep, 17. yy. başında
Osmanlı İmparatorluğu’nda Batı Avrupalıların çalışmaları için bir merkezdi.
Edward Pococke, John Greaves ya da Jacob Galius gibi ünlü Batı Avrupalı Doğu
bilimciler konuşma ve edebi dil bilgilerini geliştirmek ve değerli elyazmaları
satın almak için bu kentte aylarını hatta yıllarını geçirdiler.[24]Halep’te
bir kitap satıcısı olan Derviş Ahmet bu üç kişinin ve bir de Jacob Golius’un
erkek kardeşi Carmelite misyoneri St. Lidvinuslu Celestinus’un öğretmeni oldu.
Onlarla birlikte “Resa’il-i Ihvan’üs-Safa” gibi Ortaçağ’a ait Arapça metinler
okudu. Onlara Arapça hat sanatının ilkelerini öğretti ve elyazmalarının
kopyasını çıkarttı.[25]Celestinus
daha sonra Halep ve Roma’daki misyoner çocuklarına Arapça öğretti.[26] Michelange de Nantes gibi Fransiskan
rahipler, Aimée Chezaud ve St. Jesulu Ignatius gibi Karmelitler Arapça ve bazen
biraz Farsça öğrenmek için Halep’te kaldılar.[27] Celestinus’un adı dışında,
misyonerlerin üstlerine yazdıkları düzenli raporlarda hiçbir öğretmenin adı
verilmedi. Halep’te öğretilen diğer diller Süryanice ve Ermeniceydi. Batı
Avrupalı ziyaretçilerin bu dillerdeki öğretmenleri ya profesyonel yazmanlar ve
çeşitli Doğu Hıristiyan cemaatlerinin papazları ya da Venedik, Fransız ya da
İngiliz konsolosların tercümanları, yardımcılarıydı.


 


2. Elyazmalarının Ele
Geçirilmesi


 


Batı Avrupalı bilginler ve eğitimli seçkiler, temel
olarak dört konuda elyazmaları almakla ilgilendiler: Hıristiyan dini, Doğu
dilleri, İslam ve antik bilimler. Doğu Hıristiyan kaynaklarını araştırma, daha
güvenilir İncil metni saptamak için bir yol olarak görüldü. O nedenle, Doğu
dillerine ait bilgi, vazgeçilmez araç olarak kabul edildi. İslamiyet hakkında
metinlere, özellikle Kuran’a, soylular arasında nadir eserlerin bulunduğu
dolaplar için bir hazine oldukları düşünüldükleri için göz dikildi. Bu tür
metinler kısmen de İslam’ın ilkelerini daha önceye nazaran daha iyi
çürütebilmek amacıyla aranılır oldular. Antik Batı Avrupa’nın değerini takdir
edemediği antik bilimlerin Arapça çeviri ve tefsirlerde korunduğuna
inanılıyordu. Bu yüzden, İngiltere, Hollanda Birleşik Eyaletleri, Fransa ya da
İtalya’daki bilginler, Yunanca ya da Latincede kaybedilen eski bilgi
hazinesinin Arapça kılığında yeniden keşfedilebileceğine inandılar.[28] Tüm bu amaçlardan dolayı, Osmanlı
İmparatorluğu, Batı Avrupalı bilginler ve bu bilginlerin hamileri için bir depo
ve araç vazifesini gördü. Bundan başka Thomas Erpeniusi Edward Popocke ya da
Jacob Golius gibi Batı Avrupa üniversitelerinde Arapça profesörü olarak çalışan
bazı Batı Avrupalı bilginler, Müslüman kültürü ve tarihi ile ilgilendiler ve bu
yüzden Müslüman tarihi, edebiyatı ya da kanunu üzerine elyazmaları da almaya
çalıştılar.[29]


 


Daha önce Halep’e gelen Batı Avrupalı ziyaretçilerin
dil öğretmeni olduğundan söz edilen Derviş Ahmet, kentte olsunlar ya da
yurtlarına dönsünler uzun yıllar boyunca Batılı dostlar için elyazmaları satın
aldı. Elyazmaları Halep’te uygun değilse aile üyelerini, bu ziyaretçiler için
elyazmaları araştırmaları için Şam, Beyrut ve diğer kentlere gönderdi veya
onların kopyasını yapmak için işbirliğine girdi Örneğin İstanbul’da idam
edilmeden önce 2. Emir Fahreddin el-Manî kütüphanesinden “Resa’il-i
ihvan’üs-Safa”nın kopyasını Jacob Golius için satın aldığı söylenir.[30]


 


Della Valle, İstanbul’a gittiği dönemde, Müslümanların
hepsi, içerikleri ne olursa olsun Arapça, Farsça ya da Türkçe kitapların
yabancı kafirlere satışını iyi gözle görmüyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nun
başlıca kitap ticaretinin yapıldığı Halep’te, Muhammed el-Takvi adında, ne
elyazmalarından ayrılmaktan ne de onları kopyalanması için ödünç vermekten
hoşlanmayan bir kütüphane sahibi vardı.[31] El-Takvi ve kentteki diğer bazı
insanlar, ara sıra sadece kopyalama için, elyazmalarının yerel yazmanlara kısa
bir süreliğine verilmesi konusunda ikna edilebilirlerdi. Bu şekilde, örneğin
Jacob Golius, masrafı bir Hollandalı tüccar ve tanınmış Hollandalı bilgin Christian
Huygens’in akrabası tarafından ödenen, Apollonius’un Konikler üzerine Ortaçağ’a
ait bir Arapça yorumunun değerli bir kopyasını aldı.[32]


 


Batı Avrupalı bilginler sadece eski elyazmalarını ya
da onların çağdaş kopyalarını satın almaya çalışmadılar, fakat bir de bunları
Batı Avrupa’nın çeşitli kentlerinde basılmış olan kitaplarla değiştirmek için
bu kendi dilindeki kitaplara para ödemekle ve bu kitapları, kitap pazarlarından
yurtlarına ve oradan da Orta Doğu’ya taşımakla meşgul oldular. Flandralı
serüvenci ve servet arayıcısı Vermeil ile Peiresc arasındaki ilişki böyle bir
durumdur. Vermeil değerli taşlar ve başka kıymetli şeyler almak için Kahire’ye
ve oradan Habeşistan’a yolculuk etti. Vermeil’in kente vardığı ve daha güneye
yolculuk edeceği planları konusunda Misyoner Gilles de Loches ve tüccar Jean
Magy tarafından bilgilendirilen Peiresc, fırsat yakalamak için elinden geleni
yaptı. Eğer Vermeil, Habeşçe elyazmalarını ona gönderirse, Peiresc de Habeş
kralını etkilemeyi istediği bilim ve sanat üzerine bir takım basma kitapları
Vermeil’e yollamaya razı oldu.[33] Peiresc söz verilen kitapları
Kahire’ye gönderirken, çok istediği elyazmaları alacağına dair net bir
güvencesi yoktu.


 


3. Kraliyet
Hediyeleri, Cazibe Nesneleri ve Bilimsel Gayret Aracı Olarak Matematik,
Astronomi ve Coğrafya Aletleri ve Nesneleri


 


Matematik, astronomi ve coğrafya aletleri ve nesneleri şaşırtıcı
bir miktarda Osmanlı İmparatorluğu’na aktı. Teleskoplar, aynalar, yükseklik
ölçme aletleri, sekstantlar, haritalar, ölçüm aletleri, mikroskoplar ve saatler
oraya ulaşmak için bir çok yol kat etti ve bir çok farklı amaç için
kullanıldılar.


Diplomatlar ve tüccarlar, İstanbul’a kraliyet
hediyeleri olarak coğrafi haritalar ve atlaslar olduğu kadar matematik ve
astronomi aletleri de getirdiler. Hollanda Birleşik Eyaletler Büyükelçisi
Justinus Colier’in 1675’te Sultan Mehmed için İstanbul’a hediye olarak Hollanda
Doğu Hindistan Şirketi’nin haritacısı W. Blaeu’nun 12 ciltlik atlasını
getirdiği çok iyi biliniyor. Hollanda Cumhuriyeti tarafından gönderilen
hediyelerin içerisinde bir de dürbün getirdiği ise daha az bilinmektedir.[34] Ancak, dürbün getiren sadece Colier
değildir. 1640’ların sonunda Fransız gezginler, Sultan İbrahim’in çevresindeki
uyruklarını ve elçiliklerin nüfuz alanlarını gözetlemek için bir dürbün
kullandığını yazmaktadır. Gezginler arasından Balthasar de Monconys gibi
bazıları Osmanlı tebasının eylemleri hakkında Sultan’ın merakını bizzat kendisi
giderdi. De Montconys, Beyoğlu’ndaki Fransız elçiliğinin etrafındaki komşuların
çevresini kendi dürbünüyle gözledi.[35] Ayrıca bu dürbünü Kahire ve diğer
Osmanlı kentlerinde simya deneyleri için gezegenlerin karşılıklı konumlarını ve
astrolojik yerlerini gözlemek amacıyla kullandı.[36] Üstelik, Kahire’de kendi aletlerinin
Marsilya’dan gelmesini beklerken başka bir dürbün elde edebildi.[37]


 


Tüm gezginler Osmanlı İmparatorluğu’nda seyahat
ederken tavsiye ve kredi mektuplarına gerek duydu. Kural olarak, bu mektupları
büyükelçilerinden destek sağlamak ve ayrıca gittikleri yerlerdeki konsoloslar
ve tüccarlar ile kalabilmek için getirdiler. Ayrıca yerel yöneticilere ve diğer
memurlara göstermek için Osmanlı sarayından tavsiye mektuplarına ihtiyaçları
vardı. Tüccar Paul Lucas, Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişki
sorunlu olduğu için sadrazamdan bu mektupları alamayınca, kazaskerden bir
görüşme istedi. Lucas, isteklerini kabul etmesini sağlamak için için ona yeni
bir Avrupa haritası hediye etti. Lucas ayrıca, Osmanlı İmparatorluğu’nda ve
komşu devletlerde bilimsel nesnelerin ticaretini yaptı. Bağdat valisi
tarafından yağmalanan mallarının listesinde sadece değerli taşlar değil aynı
zamanda teleskoplar ve mikroskoplar da vardı.[38] Diğer taraftan Lucas, Fransız sarayı
için sadece değerli taşlar, madalyalar, madeni paralar ve mumyalar değil ayrıca
haritalar, planlar, elyazmaları, tohumlar ve bitkiler getirdi.[39]


 


Osmanlı İmparatorluğunda her türlü bilimsel
nesnelerin bulunduğu pazar, görünüşe göre pek canlı ve yeniliklere açıktı.
Londra’da Gresham Koleji’nde geometri, Oxford Üniversitesi’nde ise astronomi
profesörü ve Doğu dillerinde uzman olan John


Greaves 1630’larda eski Yunanca matematik ve astronomi
metinlerinin Arapça çevirilerini satın almak, göksel ve dünyevi nesneleri
ölçmek ve Arapça bilgisini geliştirmek için Osmanlı İmparatorluğu’na geldiğinde
Londra’dan getirdiği Avrupa’da basılmış kitapların çoğunu satmak zorunda kaldı,
ama umduğu parayı sağlayamadı.[40] 1640’ların sonu ve 1650’lerin başında
Cihannüma’nın gözden geçirilmiş versiyonu üzerinde çalışan Hacı Halife,
İstanbul’da, örneğin Abraham Ortelius’un atlası gibi eski kazaskere ait olan,
Avrupa coğrafi yazınına rastladı. Fakat bu özel kitabı elde edemeyince,
İstanbul’da, Abraham Ortelius’un “Coğrafya’da Yazarlar Kataloğu”, Philip
Cluver’in “Coğrafya’ya Giriş” ya da Gerard Mercator’un “Küçük Atlas”ı gibi
Avrupa’da basılmış diğer coğrafya eserlerini buldu.[41] Hatta Bitlis’te dahi, Evliya Çelebi
1650’lerin ortalarında, bölgeyi, 200 yıl kadar yöneten Kürt hanlığındaki
kütüphanede, Avrupa’ya ait tıp, astronomi ve coğrafya eserleri buldu.[42]


 


Osmanlı İmparatorluğu’ndaki misyonerler, Müslüman
çoğunluğun olduğu yerlerde onları dinlerine devşirmeye çalışmamaları konusunda,
Papa tarafından uyarıldılar. Bu yüzden çalışmalarını hizipçi Hıristiyanlar,
Protestan ve Katolik tüccar veya köleler ve Yahudiler üzerine yoğunlaştırdılar.
Hıristiyan ailelerin genç erkek çocuklarına Latince, İtalyanca ve bazen Yunanca
gramer ve ilmihali öğrettiler. Bu girişimlerde Doğu Hıristiyanlarının bir çok
topluluğu ve Yahudiler arasında birtakım başarısızlık ve direniş ile
karşılaştılar. Cizvitler ve muhtemelen diğer misyonerler, genç nesli kendilerine
çekmek için onlara matematik aletlerini, aynalarını ya da yerkürelerini
kullanmaları konusunda müsamahakar davrandılar.[43]


 


Birkaç bilgin güneş
ve yıldız uzaklıklarını ve ay ve güneş tutulmalarını piramitlerin,
Ayasofya’nın, antik kolonların ya da Bedesten’in çemberini ölçmek için Osmanlı
İmparatorluğu’na teleskop, yükseklik ölçme aletleri, sekstantlar ya da
usturlaplar gibi gözlem araçları bile ya getirdi ya da gönderdi. 1630’lu
yıllarda, Batı Avrupa, Kuzey Afrika ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki güneş ve ay
tutulmaları gözlemlerinin bir karşılaştırmasını yapmak isteyen Peiresc, kendisi
için araştırma yapmaya ikna ettiği Fransikan rahipler ve Karmelitlere,
ölçümleri hatasız yapabilmeleri için müteadit defalar küçük teleskoplar ve
ahşap yükseklik ölçme aletleri gönderdi.[44] Yukarda sözü edilen John Greaves,
Osmanlı İmparatorluğu’nda enlem incelemeleri için özel olarak kendisi
tarafından tasarlanmış olan ve bununla güneşi, ayı, Rodos, İskenderiye ve
İstanbul’da bazı yıldızları incelediği, oldukça iyi bir sekstant getirdi.[45] Ayrıca tutulmanın incelenmesi için
kendisine yardım etmeye ikna ettiği Avrupalı tüccarlar, Osmanlı fizikçiler ve
diğer kimseler arasında enlem ve boylam hesaplamalarında kullanılmak üzere
teleskoplar, usturlap ve astronomiye ait tablolar getirdi.[46] Ölçme gayreti sadece göksel alanlarla
sınırlı değildi. Eşyaları arasında Kahire yakınındaki piramitleri ve herhangi
başka değerli antik anıtı ölçmek için aletler ve halatlar vardı.[47]


 


Benoit de Maillet
gibi Fransız konsolos, Father Sicard gibi Cizvit gezginler ve Louis des Hayes,
Baron de Courmenin gibi Fransız özel temsilciler, coğrafya ya da astronomiyle
ilgili inceleme ve kayıtlara ve hatta casusluğa girişmişlerdi. De Hayes
1620’lerde Osmanlı İmparatorluğu’na yaptığı yolculuk güzergahı hakkında,
Balkanlar’daki en ufak köyü bile özenle listelediği iki uzun rapor yazdı.[48] De Maillet Fransız sarayı adına,
Kahire’den Habeşistan’a geçişi kolaylaştırmak için tekrar tekrar denemelere
girişti. Bu amaçla de Maillet, bu şehirde ticaret yapan Kahireli ve
Habeşistanlı tüccarlarla işbirliği yaptı. Maillet ve Sicord, Mısır’ın coğrafi
alanını kendinden öncekilerden daha hassas ölçmek için gözleme dayalı bilgi
topladılar, göller ve diğer şeyleri ölçtüler, yerli halk ile görüşmeler
yaptılar. Bazı selefleri gibi, onların da özel ilgisi Aşağı Mısır, Nübya ve
Habeşistan’a inen yoldu.[49] Sicord ve de Maillet’nin
girişimlerinde onları motive eden etkenler; düşman Osmanlı’ya karşı Katolik
Avrupa’nın Doğu’daki müttefiki, güçlü Presbiteryan Johannes hakkında
araştırmalar, Habeşistan yöneticilerini Katolik inancına sokma isteği, Kıpti ve
Habeş dilinde el yazmalarını araştırma ve Afrika’yı doğrudan ticaret
ilişkilerine açma isteği oldu. De Maillet, Mısır coğrafyası, doğası ve kültürü
üstüne elde edilebilir en yeni bilgiyi içine almasını istediği kapsamlı anılar
yazdı.[50]Maillet’nin
Abbé de Mascrier tarafından redaksiyonu yapılan anıları, Maillet’nin metninin
kaynağına dayandığı iddia edilen bir harita içermektedir. Sicard da Mısır’daki
deneyimleri hakkında mektuplar yazdı ve ülkenin yeni ve daha kapsamlı bilgi
veren haritasını çizdi. Her iki yazarın çalışması, Fransız kraliyet
coğrafyacılarının işine yaradı.[51]Diğer
tanımadığımız Fransiskan misyonerleri Fransa’da hazırlanan yerküre için Yukarı
Mısır ve Habeşistan’la ilgili daha detaylı bilgiler verdiler.[52]


 


17. yy. boyunca pek çok Fransız özel delege ya politik görevler
ya da elyazmaları almaları için Osmanlı İmparatorluğu’na gönderildi. 18. yy.
başından itibaren bunlara yeni bir görev verilmişti: Fransa’da yapılan
İmparatorluk haritalarını geliştirmek amacıyla büyük Osmanlı kalelerinin ve
Osmanlı kırsalının casusluğunu yapmak.


4. Doğayla İlgili Bilgi Ticareti


 


Marchese Cesi ya da
Francesco Redi gibi doğa tarihiyle ilgilenen Batı Avrupalı bilginler arasından
sadece birkaçı bu konudaki Arapça bilginin yararlılığına inanarak bitki bilimi,
hayvan bilimi ve simya üzerine kitaplar almaya çabaladılar. Bunlar aynı zamanda
Osmanlı İmparatorluğu ve Kuzey Afrika’daki sömürgelerin çağdaş bitki örtüsü
hakkında da yoğun olarak bilgi alışverişi yaptılar.[53] Pierre Belon, Pierre Giles ve ya
Peiresc gibi diğerleri, Akdeniz’in güney kıyılarını ve bu kıyılara çevre
bölgelerin kendi çevresel olaylarının bir uzantısı saydılar ve antik tarih ve
bilim aracılığıyla projeleriyle ilişkilendirdiler.


 


Belon ve Giles 16.
yy. ortasında tıbbi ilaçlar, elyazmaları ve diğer değerli şeyleri araştırmak
için Osmanlı İmparatorluğu’na seyahatlerde bulundular. Eski bitkibilimsel,
tıbbi, hayvanbilimsel ve felsefi yazılarda tanımlanan bir çok bitki, hayvan ve
ilaçların doğru yapısını ve fiziksel şeklini belirlemeyi istediler. Belon,
temelde bilinen numuneleri tanımlamak ve yurdunda bilinmeyen parçaları öğrenmek
amacıyla yolculuğu süresince kullanmayı planladığı bazı ilaçların Arapça
listesini hazırladı.[54]


Giles, kısaltarak
Latinceye çevirdiği Boğaziçi’ne ait Ortaçağ Yunan coğrafya kitabının bir
kopyasını buldu. Bu metin Peiresc, Della Valle ya da Marsigli gibi 17. yy. Batı
Avrupa bilgin, gezgin ve askerlerinin bazılarının ilgisini çekti. Peiresc,
Giles’in çalışmış olduğu Yunanca metni elde etmek amacıyla Giles’in hamisi ve
devamlı müşterisi Kardinal d’Armagnac adına kurulmuş kütüphaneyle yoğun bir
şekilde temaslarda bulundu.[55] Çabalar başarısız olunca, Peiresc İspanya,
Kuzey Afrika ve Akdeniz’in batı kıyılarıyla paralellikler kurmak üzere,
Boğaziçi akıntıları ve gelgitleri hakkında kendi araştırmalarına başladı.
İstanbul, Tunus ya da Cezayir’de ticaret yapan gemi kaptanları, Kuzey
Afrika’nın eski Hıristiyan köleleri, Fransa’daki Müslüman köleler ve Tunus’ta
İslam dinine geçen Fransızlarla görüşme yaptı.[56] Hatta bunlardan birisi aracılığıyla
gelgitler ve akıntılar hakkında Tunuslu denizcilerin raporlarına ulaşmayı ümit
etti.[57]


 


Bununla birlikte
Marsigli’nin Pierre Giles’in Boğaziçi üzerine olan eserini geliştirme
konusundaki çabası daha başarılıydı. 1671’de İstanbul’da Venedik konsolosunun
askeri danışmanı iken Türkçe öğrendi ve hemen Boğaziçi’nin kıyı şeridini, kıyı
kasaba ve köylerinin Osmanlıca adlarını ve körfezin faunasını araştırmaya
başladı. Yerlerin ve balıkların Türkçe adlarının listesini, Boğaziçi üzerine
hazırladığı kitabının elyazması versiyonuna ekler olarak derledi.[58] Ayrıca Boğaziçi’nin çeşitli
haritalarını hazırladı.[59] İsveç Kraliçesi Christina’ya adanan
kitabının daha sonra basılan versiyonu, Osmanlı İmparatorluğu’nda çeviri
edebiyatından öğrendiği bilgilerin bölümlerini içermektedir.[60]Bologna’da
mevcut elyazmaları arasında Mısır’dan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun diğer
yerlerinden bitkiler kadar Boğaziçi’nden pek çok balığın taslakları ve renkli
resimleri vardı. Bunlara çoğu kez Türkçe, Yunanca ve Latince adları da
eklenmişti.[61] Marsigli ayrıca Mısır’ın doğa tarihini
sistematik olarak araştırmak/incelemek için kapsamlı bir plan tasarladı.[62] Bu etkinliklerin bir çoğu, kendilerine
Boğaziçi’ndeki balıkların adlarını sormak ve kıyı kasaba ve köyleri hakkında
bilgi edinmek suretiyle Osmanlılarla işbirliği yaparak ve onlarla Türkçe
öğrenerek uygulanabildi. Fakat Bologna’da Marsigli’den kalan kağıtlar arasında,
yerli bir öğretmen rehberliğinde çıkarılmış olan Türkçe gramer kitabı ve sözlük
gibi doğrudan kanıtlar dışında, Marsigli’nin İmparatorluk sakinleri ile
bağlantısını gösteren bir kanıt yok.[63] Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa ile
tanıştı ve belki de sadrazamın himaye ettiği coğrafyacı Ebû Bekir el-Dimaşkî’yi
de kişisel olarak tanımış olabilir.[64] Miras olarak bırakılan yazılı belgeler
arasında, bir de İstanbul’da, görünüşe göre çok eskiden çizilmiş, çevirisi
yapılmış, Ebû Bekir el-Dimaşkî’ye adanmış W. Blaue’nun Büyük Atlası’nın olduğu
haritalar koleksiyonu vardı.[65] Buna ek olarak, Marsigli’nin, üzerinde
1678 tarihinin atılması hasebiyle, görünüşe göre Ebû Bekir el-Dimaşkî ile aynı
kişi olan Abu Bekr Efendi denen bir Osmanlı coğrafyacı tarafından çizilmiş bir
Osmanlı İmparatorluğu haritasından faydalanma imkanı da olmuştu.[66] Bu harita, 18. yy. başında İtalya’da
basıldı. Bugün, bu eserin kopyalarını Avrupa’da önemli harita koleksiyonlarında
bulabiliriz.[67]


 


Osmanlı
İmparatorluğu’ndan döndükten sonra, Marsigli, Habsburg ordusunda, Macaristan ve
Balkanlar’da, Osmanlı’ya karşı savaşta hizmet ederken dilbilimsel, coğrafi ve
kültürel bilgilerini fazlasıyla kullandı.[68] Osmanlı ordusunun delege ve
temsilcileriyle Osmanlı Türkçesinde sözlü ve yazılı iletişim kurdu ve onlarla
bir kaçını ya Türkçeye ya da Türkçeden Latinceye çevirdiği tartışmalı topraklar
ve sınırlarla ilgili haritaları değiş tokuş etti.[69]


 


Sonuç


 


İster Türkiye’den ve komşu Orta Doğu ülkelerinden isterse
Avrupa, Amerika Birleşik Devletleri veya diğer Batı alemi ülkelerinden gelmiş
olsun, tarihçiler ve bilim tarihçileri Hıristiyan Avrupa ve Müslüman dünyası
arasındaki bilimsel ilişki hakkında yaygın bir önyargıya sahipler: Bu ilişkinin
sadece Ortaçağ boyunca Katolik keşişlerin, İspanya, Güney Fransa, Sicilya,
Güney İtalya ve Orta Doğu’nun Haçlı devletlerinde bilim üzerine Arapça eserleri
Latinceye çevirirken mevcut olduğuna çok sayıda hataya sahip olmaları sebebiyle
Katolik Avrupa’nın alimlerinin Arapça-Latince tercümelere sıcak bakmadıklarına
ve Arapça kaynakların antik Yunan mirasını yansıtmaları sebebiyle, Yunancadan
Latinceye doğrudan çevirileri ümit ettiklerine inanılır. Birkaç yüz yıl sonra,
Rönesans Dönemi’nde, Arapçadan Latinceye çevirilere karşı hoşnutsuzluk arttı ve
“kaynaklara dönüş” diye bilinen akım başladı. Arapçadan Latinceye çevirilerin
kusurlarının sorumluluğu Arap dünyasının alimlerine yükleniyordu. Böylece
bugünlerde bir çok tarihçi ve bilim tarihçisinin inandığı üzere, bu dünyayla
olan uçurum derinleşti. İki bölge arasındaki kopma Galileo Galilei, René
Descartes ya da Isaac Newton gibi bilginlerin başını çektiği, Güney ve Kuzey
Avrupa’da bilimsel devrim meydana geldiği 17. yy boyunca hat safhaya ulaştı.
Onların Orta Doğu’da var olan bilgiye ihtiyaçları yoktu ve bu sebeple bu
bilgilerle ilgilenmediler. Hıristiyan Avrupalı bilginler arasında Arapçaya olan
ilgi daha çok dilsel, tarihsel, dinsel ve misyonerlikle ilgilidir. Tabii
bilimler için Doğulu bilgiye ihtiyacın veya bu bilgilere ulaşabilmek için
Osmanlı, Safevi ve Moğol imparatorlarına seyahat etme gerekliliğinin ortak
hükümsüz olduğuna inanılıyordu.


Göstermiş olduğum gibi bu bakış açısının sağlam bir şekilde
düzeltilmeye ihtiyacı var. Dini, diplomatik, ticari ve bilimsel ilgi, bilginin
ve harita, alet veya elyazması gibi nesnelerin, Hıristiyan Avrupalı gezgin ve
temsilciler tarafından alınmasını harekete geçirdi. Bu tür parçaları elde etme
sürecinde, Avrupalı gezginler ve temsilciler sık sık Osmanlı İmparatorluğu veya
komşu ülkelerdeki bilginler, tüccarlar, kitap severler, papazlar ya da devlet
görevlileriyle birlikte çalıştılar ve hata işbirliği yaptılar. Dilleri onlarla
birlikte öğrendiler, elyazmaları, haritaları alırken onlara güvendiler ve
yeryüzü ve gökyüzünü incelemek üzere kırlara beraberce araştırma gezileri
düzenlediler.


Hıristiyan Avrupalı ziyaretçilerin etkinlikleri, Batı
Avrupa’daki yeni bilgi, ürün ve teknolojiler konusunda Osmanlı denizcileri,
bilginleri, bürokratları ve sarayının ilgisini çekti. 16. yy.’ın
başlarından  beri ister Müslüman, Hıristiyan isterse Yahudi olsun, Osmanlı
İmparatorluğu uyrukları arasında yeni bilgi ve becerilerin haberi, çevirisi ve
benimsenmesi konusunda sınırlı ama istikrarlı bir akış vardı. Fakat bunun
farklı bir makale ve başka bir zamanda anlatılması gerek.


 Dr.
Sonja BRENTJES


Johann-Wolfgang-Goethe Üniversitesi Tarih Enstitüsü / Almanya


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 11
Sayfa: 251-259


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet