1. Türkler ve Tasavvuf


İslâm
coğrafyasında IX. yüzyılda sistemini kuran tasavvuf, X. yüzyılda Türkistan’ın
çeşitli şehirlerinde kendisini hissettirmeye başlamıştır. Mâverâünnehir’de
güçlenen İslâm kültür ve medeniyeti, hem Müslüman Türklerin fetihleri, hem de
ticaret kafilelerine katılan âlim ve şeyhlerin seyahatleri sayesinde
sınırlarını genişleterek göçebe Türkmenler arasına nüfuz etmiştir. Kendi
milletine mensup insanların Müslüman olması diğer Türk kabilelerinin de
İslâmiyet’e girmesini kolaylaştırmıştır. Orduların yapamadığı dini yayılmayı
ticaret kervanları ile beraber seyahat eden Buhârâ ve Semerkand Medreselerinde
yetişen dervişler ve din adamları yapmıştır.


Bir
yönüyle Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi olarak görünen tasavvuf, gayri
müslim Türkleri hayatî bir esneklikle etki alanına çekmiştir. Şehirlerde
yaşayan Türkler arasında Hanefî mezhebi ağırlıklı bir dini anlayış yaygın
olduğu için, gelişen sûfî düşünceler de dinî kurallara samimi bir şekilde
uygunluk arz etmiştir. Kırsal kesimde ise ilâhîler ve şiirler okuyan, Allah
rızası için halka birçok iyiliklerde bulunan, kendilerine cennet ve saâdet
yollarını gösteren dervişleri, Türkler eskiden dini bir kutsiyet verdikleri
ozanlara benzeterek hararetle kabul edip söylediklerine inanmışlardır.


Türkler
millî benliklerine ve geleneklerine uygun olan İslâmiyet’e tasavvuf önderleri
aracılığıyla girdikten sonra kurdukları devletlerde onlarla iyi ilişkiler
kurarak evrensel hukukun ve ahlâkın yerleşmesini sağlamışlardır. Türk sûfîleri
de güzel ahlâk modelleri olmalarının yanında savaş zamanlarında ordularla
savaşa katılıp kılıç sallamış, sınır boylarında bir güvenlik şemsiyesi
oluşturmuştur. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin kuruluş ve yükselişlerinde
derviş gâzilerin ve tasavvuf zümrelerinin önemli rolleri bilinmektedir. Türk
milletinin karakteristiği olan devletçilik ve teşkilatçılık dehası ile tarikatların
aksiyoner tavrı birleşince dünyanın en büyük imparatorluğu kurulmuştur. Türk
tarihinde Alp Aslan, Melikşah, Osman Gâzi, Fâtih, Yavuz ve Kanûnî gibi
hükümdarlar kadar Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Hacı Bektaş Velî, Yunus Emre, Hacı
Bayram ve Akşemseddin gibi gönül sultanları da önemli bir yere sahiptir.


Mistik
unsurlarla dolu Budizm ve Hinduizm gibi Asya dinlerine mensup insanlar, ruh ile
birlikte maddeye, dünyaya değer veren ve pratik bir hayat sunan İslâmiyet’e
kolay girmemiştir. Bu arada şehirleşmemiş kütleler arasında ulemânın metoduyla
yapılan İslâm propagandası da fazla tesirli olamamıştır. İslâmiyet’le
karşılaşan kütleler daha önceki mistik ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir
anlayışla kendilerine sunulan yeni dini anlayacak bir kültür seviyesinde bulunmadıkları
için ona sıcak bakmamışlardır. Bu bakımdan İslâmiyet’i özellikle dar kalıplar
içinde değil, geniş ve yumuşak bir ruh ve mânâ ile anlayarak göçebelere telkin
eden mutasavvıf Türk dervişleri Türkistan’ın İslâmlaştırma faaliyetlerinde
büyük rol oynamışlardır. Sûfîler tarafından geleneklerine uygun bir tarzda
sunulan İslâmiyet geniş halk kütleleri tarafından kabul görmüş, dağınık bir
halde yaşayan bu kütleler arasında birlik sağlanmıştır.


Eski
ozan ve kamlarla İslâm evliyâları, mutasavvıf dervişlerinin mâhiyet itibarı ile
birbirine yakın şahsiyetler olması, “ata” veya “baba” denilen bu dervişlerin
faaliyetleri neticesinde Türkler artık İslâmiyet’e ısınmağa ve kütle halinde
girmeğe başlamışlardır. Türklerin çeşitli dini törenlerini yöneten şamanların kendi
özel metotları ile ulaştıkları vecd (trans) hali esnasında ruhâni varlıklarla
ve Tanrı ile bağlantı kurup temasa geçmeleri ile İslâm sûfîlerinin vecd hâli
esnasında benlik bağlarından kurtulup manevi makamlara ulaşmaları arasındaki
benzerlik, dervişlerin Türkmen zümreleri arasında kabul görmelerini
kolaylaştırmıştır.[1] Bunun neticesinde Türk dünyası XII.
yüzyılda yaşayan ve hikmetleriyle şöhret bulan Ahmed Yesevî’den önce tasavvufla
iç içe yaşamaya başlamıştır.


“Horasan’da
ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha faziletlidir”
düşüncesini kendilerine rehber edinen babalar ve dervişler, Türk dünyasının
uyanışında, daha sonra da Anadolu’nun fethinde ve Müslüman-Türk yurdu olmasında
önemli bir misyon üstlenmişlerdir. Nitekim ya ticaret kervanlarıyla ya da
savaşlar sırasında İslâmiyet’i yaymak için Türkmenler arasına giden ilk İslâm
zâhidlerinden Şakik Belhî (ö: 808), Hatem-i Asamm (ö: 851),[2] Ebu’l-Hasan Muhammed b. Süfyan Kelimâtî
(ö: 961) ve Ebu’l-Hasan Said b. Hâtem (ö:?) bunlardan bazılarıdır.[3] Ebu İshak Kâzerûnî (ö: 1034) ve müridleri
ise yaptıkları çalışmalarla 24 bin Yahudi ve Mecusinin Müslüman olmasını
sağlamışlardır.[4]


IX.
yüzyıl ortalarında Balasagun dolaylarında 10 bin hanelik Türk kütlesi Müslüman
olmuştur. Bu devirde kütle halinde yayılan İslâmlaşma hareketleri arasında
Karahanlı hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın İslâmiyet’e girmesi
önemlidir. Türk devlet geleneğinde güçlü bir konuma sahip olan Hâkan’ın
Müslüman olması halk üzerinde büyük bir tesir meydana getirdiği için İslâmiyet
büyük bir güç kazanmış ve yayılması daha da hızlanmıştır. Bu gayretler
neticesinde 960 yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe Türkmen
kütlesi topluca İslâmiyet’i kabul etmiştir.[5]


Orta
Asya’da sûfilik kanalıyla teşekküle başlayan Türklerin Müslümanlık
anlayışlarını tasavvuf ile birlikte düşünmek gerekir. Türkler tarafından
kurulan bazı tarikatlar üzerinde de Türk tesiri ve eski Türk dini ile kültürüne
ait unsurlara rastlanır. Bu da millî gelenekleri ve özellikleri ile İslâmiyet’e
giren çeşitli milletlerin farklı kültür ve ananelerini Müslümanlıkta da
sürdürmelerinden ileri gelmektedir. Kaynağını Kur’an ve sünnetten alan İslâm
tasavvufu, Türkmenlerin kendi gelenekleri ile süslenerek yeni bir biçimde
sunulmuş ve göçebe Türkmen kabileleri arasında genel bir kabul görmüştür. Zira
kitabî din öğretimi ile vazifeli medreseler özellikle eğitim seviyesi düşük
göçebeler arasında henüz yaygınlaşmamış ve nüfûz da kuramamıştır. Bu sebeple
şehirlerde medrese tahsili gördükten sonra Türkmenler arasına gelen sûfîler,
halkın kültür durumunu göz önünde bulundurarak, yasaklayıcı veya emredici bir
tavır takınmaksızın alıştırarak tedrici bir eğitim ve irşad faaliyeti
sürdürmüşlerdir. Onların insanlara sevgi ve hoşgörülü yaklaşımları, insanların
gönüllerinde taht kurmalarını sağlamış ve onları ölümsüzleştirmiştir.


İlk
Türk-İslâm tarikatı olan Yesevîlik, İslâmî prensipleri sade Türkçe şiirlerle
yayan Hazreti Türkistan Ahmed Yesevî’nin (ö: 1167) karizmatik kişiliği etrafında
şekillenmiştir. Ahmed Yesevî Türklerin İslâm anlayışına millî bir üslup ve
perspektif kazandırmış, Arap örfüyle İslâmî değerleri birbirine karıştırıp,
bazı örfî hususları İslâmî bir vecibeymiş gibi anlayıp anlatanlara mukabil,
Arap örfüyle İslâmî vecibeleri birbirinden ayırarak Arap örfünden gelen bazı
gelenekler yerine Türk örfünü koymuştur. Bu bakış açısı ile İslâm’ın üniversel
ve kuşatıcı mesajına uygun hareket ederek Türk milletinin İslâmlaşma sürecinde
yerini almıştır.[6] Nitekim Yesevî ocağından yetişen Türkmen
babaları ve şeyhlerinin telkin ettiği İslâmiyet, Eski Türk dininden ve diğer
kaynaklardan gelen inanışların, halka kadar inmiş, geniş tasavvufî fikirlerle
birleşmesinden meydana gelmiş, medrese mensuplarının dar kalıplarına sığmayan
bir mâhiyette idi. Kendilerine mensup olan cemaatlerin, inanış ve yaşayışları
İslâmiyet’e aykırı olsa dahi, bunlardan bazıları buna pek ehemmiyet
vermemişlerdir. Bu sebeple büyük İslâm mutasavvıfları yanında bu halk Türkmen
babaları, entelektüel çevrelerde daima ithama maruz kalmışlardır.[7]


2. Selçuklular ve Tasavvuf


Selçuklular
Dönemi’nde tasavvuf ile fıkıh arasında yakınlaşmayı sağlayan Gazzâlî’nin “İhyâu
Ulûmiddîn” adlı eseri önemli bir görevi yerine getirmiştir. Tasavvuf ile diğer
dini ilimler arasında görülen sürtüşmeler giderilmiş ve buzlar erimeye
başlamıştır. Gazzâlî’den sonra tasavvuf ulemânın da desteğini alarak resmî bir
mahiyet almıştır. Tasavvufu belli bir ölçüde kabul eden ulemâ, şiî-bâtınî
mihrakların en büyük dayanaklarından birini ellerinden alarak Şiîliğe büyük bir
darbe vurmuştur.


Bu
dönem tasavvuf tarihinin en dikkate değer safhalarından birini teşkil eden
tasavvuf düşüncesinin kurumsallaştığı dönemdir. Ferdî kurtuluşu ve ahlâkı esas
alan tasavvuf, tarikatlar adıyla yeni bir çehre ve toplumsal bir karakter
kazanmıştır. Kadiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye ve Kübreviyye gibi Türk dünyasında
ve İslâm âleminde yaygın olan tarikatların kurucuları bu dönemde yaşamışlardır.
Onların medrese tahsili görmüş olmaları kendilerine olan güveni bir kat daha
artırmıştır. Tekkelerde yaşayan bu tarikat mensubu kişiler, medreseye nazaran
daha geniş bir kitleye hitap etmektedirler. Bunlar, kendi ufuklarını
kavrayamayanları aklî ilimlerin merkezi olan medreseye göndermekte hiçbir zaman
tereddüt etmemişlerdir.[8]


Bu
çabalar, beyler ve devlet başkanları üzerinde de etkisini göstermiş, onların
İslâmiyet’e girmesine zemin hazırlamıştır. Selçuklu Devleti’ne ismini veren
Selçuk Bey yaklaşık olarak 960 yıllarında İslâmiyet’e girmiş ve Oğuz Yabgusu’na
karşı savaşarak “Gazi Selçuk” adını almıştır. Böylece Türkler arasında
yayılmasını sürdüren İslâmiyet, beylerin siyasi mücadeleleri için bir destek
mahiyetini almıştır.


Tuğrul
Bey 1040’taki Dandanakan Zaferi’nden sonra ordusu ile Hemedan’a girerken devrin
evliyasından Baba Tahir ve Baba Cafer ile karşılaşınca atından inerek ellerini
öper ve hayır dualarını alır. İslâmiyet’in yayılması için sürekli gaza halinde
olan Tuğrul Bey; “kendime saray yapıp, yanında bir cami inşa etmezsem Allah’tan
utanırım” diyerek dindarlığının ölçüsünü gösterir.[9]


Sultan
Alp Aslan, Melikşah ve Kılıç Aslan’ın hükümdar olduğu dönemlerde de aynı cihad
ruhu devam etmiş ve İslâmiyet’in yayılması sağlanmıştır. İlim, kültür ve ticaret
faaliyetleri en üst düzeye çıkmıştır. Alp Aslan’ın Anadolu kapılarını Türklere
açan Malazgirt Zaferi’nden sonra yeni yurdun Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun
himayesi altında doğudan gelen yoğun Türk kütleleri tarafından iskânı, bilhassa
Melikşah’ın hükümdar olmasından hemen sonra sistematik bir şekilde başlamış,
Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu sayılan Süleyman Şah, onun emri ile Orta
ve Batı Anadolu bozkırlarına Türk kabilelerini yerleştirmiştir. Anadolu’ya
gelip yerleşenlerin ekseriyetini Oğuz Türkmenlerinin teşkil ettiği
bilinmektedir. XII. yüzyıl sonunda Batı Anadolu, takip edilen siyaset sonucu
diğer yörelere nazaran daha fazla Türkleşmiştir. Anadolu’ya gelen Türk
aşiretleri, iskân edildikleri yerlerde kendi isimleriyle köyler kurmuşlar, evvelce
yaşadıkları yerlerdeki birtakım köy, dağ ve nehir adlarını geldikleri sahalara
taşımışlardır.[10]


XIII.
yüzyılda Türk-İslâm medeniyetinin yüksek bir seviyeye çıkması, tasavvufun
gelişmesi ve her tarafta zâviye ve medreselerin açılması, şeyh ve müridlerin
çoğalması İslâmlaştırmaya da etki etmiştir. Bilhassa Türkmen babaları ve
şeyhler çeşitli din ve mezhepler arasındaki ayrılıkları dostluğa çevirmiş, din
farkı gözetmeden yoksullara, muhtaçlara ve hastalara yardım etmişlerdir. Bu
davranışlarla İslâmiyet’in cazibesi gayrimüslimleri kendisine çekmiş, her
tarafta ve özellikle sınır boylarında yapılan tekke ve zâviyeler İslâmlaştırma
sürecinde çok önemli rol oynamıştır.[11]


Selçuklu
Dönemi’nde Türklerin mânevi hayatında önemli yeri olan Kâdirîlik ve Rifâîlik
tarikatları Moğol istilasının toplumsal etkisi sonucu tamamiyle bir Türk
tarikatı görünümüne girmişlerdir.[12] Rifâîlik ve Kâdiriliğin Türkler arasında
yayılıp bir Türk tarikatı hüviyetine bürünmeleri, tarikat kurucuları hakkında
halk arasında oluşan menkıbe ve kerâmet hâlesinin kendi ruh hallerini
yansıtması ile bağdaştırılabilir. Destan kahramanları ve menkıbeler ile yaşayan
Türkmen zümreleri, pîrlerin halk arasında yaygın olan kerâmetlerini duyunca
kendilerine yabancı olmayan bu hal sahiplerini kabul etmekte güçlük
çekmemişlerdir.


Rifâîlik,
Yesevîlik ile Vefâîlik ve Ahilik arasında yakın ilişkiler olduğu görülür. Eski
Türk “alp”lik telakkîlerini yansıtan Melâmetî fikirleri ile Türk psikolojisini
oldukça kavrayan esaslar ihtiva eden Kübrevîlik, Anadolu’da Mevlevîliğin
doğmasına zemin hazırlamıştır.[13]


XIII.
yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti tasavvuf tarihinin birçok büyük simasına yeni
bir yurt olmuştur. Bu sûfîlerden bir kısmı İran ve Horasan’ın aşk ve Melâmetî
anlayışını; bir kısmı Irak’ın zühde dayalı nefs muhasebesi ve nefs mücahedesi
anlayışını; bir kısmı da Endülüs ve Kuzey Afrika’nın varlığın birliği ve
tasavvuf felsefesi anlayışını Anadolu’ya taşımıştır. Bilhassa medresenin yaygın
olduğu şehir ve kasabalarda Evhadüddin Kirmânî (ö: 1237), Muhyiddin İbn Arabî
(ö: 1240), Şeyh Necmeddin Dâye (ö: 1256), Ahi Evran (ö: 1261), Mevlânâ (ö:
1273), Sadreddin Konevî (ö: 1275), Muînüddin Pervâne, Fahreddin Irâkî (ö:
1283), Müeyyedü’d-Dinel Cendî (ö: 1292), Sadüddin Fergânî (ö: 1300) ve
Afüfiddin Tilemsânî’nin etkisi görülür. Göçebe nüfusun yoğun olduğu köylerde
ise Baba İlyas (ö: 1240), Hacı Bektaş Velî (ö: 1270), Barak Baba (ö: 1307),
Yunus Emre (ö: 1320), Abdal Kumral, Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba gibi
şeyh ve dervişlerin nüfûzları daha fazladır.[14]


Bu
dönemde Selçuklu ülkesinde bu mutasavvıfların bulunuşu, Anadolu’daki dini ve
tasavvufi hayatın canlılığını göstermesi açısından da önemlidir. Bu sûfîlerin
etkisinde şekillenen Anadolu sûfîlik anlayışı farklı bölgelerle merkezlerde ve
ücra yerlerde değişik şekillerde gelişmiştir. Bunlardan bir kısmı Mevlevîlik
gibi, kültür seviyesi yüksek elit tabakada, bir kısmı da Yesevîlik ve
Bektâşîlik gibi halk tabakasında daha fazla yayılmıştır.


Anadolu
Selçuklu Devleti Dönemi’nde kurulan Mevlevîliğin kurucusu Mevlânâ’nın kuvvetli
bir ilmî tahsil hayatından sonra yöneldiği tasavvuf anlayışının temelini,
Belh’in zühde dayalı tasavvuf anlayışı ile Endülüs’ün vahdet-i vücud anlayışı
ve Horasan’ın şiirle ifadesini bulan ilâhî aşk anlayışına dayalı tasavvuf
anlayışlarının bir terkibi oluşturmaktadır. Onun tasavvuf anlayışı bir kurallar
ve inançlar toplamından daha ziyade duyulan, yaşanılan bir şeydir ki bu, aklî
ve hissî muhâkemelere ilave olarak ilham ve aşkla anlaşılabilir. Selçuk
Türkiyesi’nde yetişen mutasavvıflar arasında Mevlânâ çeşitli dinlerdeki
insanları Allah, hayır ve insanlık fikirleri çerçevesinde birleştiren yüksek
şahsiyeti ile İslâmiyet’in yayılmasına hizmet etmiştir.


Anadolu
halk sûfîliğinin en büyük temsilcisi olan Yunus Emre, XIII. yüzyılın son yarısı
ile VIII/XIV. yüzyılın başlarında yaşamış, görüşlerini Sünnî İslâm temeline
dayalı olarak söyleyen bir sûfîdir. Ahmed Yesevî’nin Doğu Türkleri üzerinde
yaptığı tesiri Batı’da Anadolu Türkleri üzerinde Yunus Emre yapmıştır.
Ölümünden sonra Anadolu’nun birçok yerinde kendisine mezar ve makamlar tahsis
edilmesi, çeşitli dini merasimlerde okunan ilâhileri, onun tesirini göstermesi
açısından önemlidir.[15]


Yunus’un
yaymaya çalıştığı tasavvuf? ahlâk da, her şeyden önce Kur’an ve hadise, şerî
esaslara en küçük ayrıntısına kadar uymaya çağırır. İslâm’ın sabır, kanâat,
cömertlik vb. gibi temel ahlâkî esaslarına ilave olarak bir hakiki mürşide
bağlanmayı tavsiye eden Yunus Emre’ye göre dervişlik hırka, tac ve mürid ile
olmaz. Vahdet sırrına aşkın feyizleriyle ikilikten geçerek erişilebilir. O,
devrinde etkili bir tasavvuf anlayışı olan vahdet-i vücûd düşüncesini basit bir
dille ifade etmiş, Ahmed Yesevî’nin yanı sıra, İbn Arabî ve Mevlânâ’nın da
tesirinde kalmıştır. İslâmiyet ile yeni bir ruh, Ahmed Yesevî ve dervişleri ile
düşünce zenginliği kazanıp Yunus Emre ile zirveye çıkan tasavvufî halk
edebiyatının seçkin örnekleri, İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasında ve kültürümüzün
gelişmesinde önemli katkılar yapmıştır.


Hacı
Bektaş Velî (ö: 1271) ise, daha çok göçebe Türkmenler arasında yaygın olan
Anadolu halk sûfîliğinin bir büyük köşe taşıdır. XIII. yüzyılın sosyal ve
siyasi şartları içerisinde Horasan’dan Anadolu’ya gelip Suluca Karahöyük’e
yerleşmiş ve bir zâviye kurarak irşada başlamıştır. Hacı Bektaş Velî,
Nişabur’un Melâmetî tasavvuf anlayışını öne çıkardığı için bazı kesimler
tarafından Ehl-i Sünnet dışı bir derviş, ya da tarikat pîri olarak
nitelendirilir.[16] Ancak Makâlât adlı eseri göz önüne
alındığında onun da dinî prensiplere uygun bir tasavvuf anlayışına sahip olduğu
anlaşılır. Osmanlı ordusunun temelini oluşturan Yeniçeri teşkilatının kurulup
gelişmesinde onun güçlü tesiri kendini gösterir.


Anadolu’da
Mevlânâ, Ahi Evran, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Velî Türk insanının farklı
kesimlerinde onların gönül dünyalarını aydınlatmışlar ve Türk tarihinde yeni
bir başlangıcın temellerini atmışlardır.


Selçuklu
Dönemi’nde Türk yurdu mânevî kültür bakımından yüksek bir seviyeye ulaşmış;
çocuklara okuma-yazma öğretmek maksadıyla her mescidin yanında yapılan sıbyan
mekteplerinden başka her tarafta medreseler yapılmıştır. Bilhassa Moğol
istilası üzerine, Doğu memleketlerinden birçok âlim, şâir ve mutasavvıfın
Anadolu’ya gelip yerleşmeleri, fikrî faaliyetleri geliştirmiştir. Tarikatların
tekke ve dergâhlarına benzeyen toplantı yerleri ve zâviyeleri de bulunan
şehirlerdeki fütüvvet zümreleri ve Ahi teşkilatları toplum nizamının
bozulmasına engel olmuş, tesiri köylere ve uçlara kadar ulaşmıştır. Ahiler
aralarında toplumun her tabakasından insanları barındırma özelliği ile, oto-kontrol
mekanizması vazifesi de görmüştür.[17]


Haçlı
Seferleri ve Moğol istilası dönemlerinde tekke ve şeyhlerin nüfûzunun daha da
arttığı görülür. Anadolu Selçuklu hükümdarları Orta Çağ’ın diğer Müslüman
devletlerindeki hükümdarlar gibi şeyhlere karşı büyük bir hürmet ve muhabbet
beslemişler, fethettikleri ülkelerde onlar için yeni tekkeler yaparak zengin
vakıflar tahsis etmişlerdir.[18]


3. Osmanlılar ve Tasavvuf


3.1. Kuruluş Dönemi


Osmanlı
Devleti, vatanı ve imanı uğruna baş koyan Türk milletine yeni bir coğrafya ve
yeni bir medeniyet ufku açmıştır. Osmanlı medeniyetini kuran kütleyi tek cevher
hâline getiren kaynak, İslâmiyet’ten beslenen bilginler ve dervişlerdir. Ahmed
Yesevî ve meslektaşları ile birlikte Türkistan’a ve Anadolu’ya hâkim olan
tasavvuf şuuru, dinamik ve kontrollü bir toplum kurmada öncülük etmiştir.


İslâmiyet’in
cihat ve gaza mefhumları Türkler arasında yerleştikten sonra, İslâmiyet’ten
önceki Türk Alpleri, başlangıçta Alp-Gâzi, yani Müslüman-Türk kahramanı
mahiyetini almışlar, mutasavvıflar ve çeşitli tarikatlar halk arasında
yerleşince de Alperenler, yani savaşçı dervişler şekline girmişlerdir. Bunlar
özellikle Hıristiyan ülkeleriyle sınır olan Batı Anadolu’daki uçlarda
yaşamışlardır.[19] Savaş zamanında etrafındaki bir avuç
müridle çok kalabalık düşman ordularını ezen, kaleleri alan, küfür diyarında
tahta kılıçlarıyla İslâmiyet’i yayan, barış dönemlerinde bir hoşgörü sembolü
olan bu mücahit Türk mutasavvıfları, Âşıkpaşa’nın tabiriyle Alperenler idi.[20] Siyasî merkezin bozulup Anadolu’nun
anarşi içinde kalması ve bu karışıklıklar arasında tasavvuf perdesi altında
birtakım ayaklanmaların meydana çıkması bile, hem kaleler fetheden, hem de
ordulara rehberlik yapan Alperenlerin hareketini engelleyememiştir.[21]


Bu
dönemde Anadolu’da bulunan tasavvuf zümrelerinin tamamını aynı kategoride
değerlendirmek mümkün değildir. Tasavvufun mahiyeti icabı bu çevrelerde her
renk ve tonda tasavvuf? düşünce ve yaşayış tarzı kendine yer bulabilmiştir.
Kur’an ve sünnet ölçülerine samimi olarak bağlanan, bilgiye önem veren
mutasavvıfların yanı sıra dinî prensiplere saygı duymakla beraber tam anlamıyla
yaşayamayan insanlar da bulunmaktadır. Hatta dinin kurallarına ilgisiz kalıp
her şeyi mübah sayan zümreler de bu hoşgörülü çevrelerde barınabilmişlerdir.
Nitekim Alperenler denilen Abdalân-ı Rûm içerisinde dinî prensiplere riayet
eden dervişlerle beraber klasik sünnîlikten farklı bir İslâm anlayışına sahip
heterodoks grupların olduğu da bilinmektedir. Daha ziyade melâmetî anlayışı
benimsemiş, savaşçı kişiliğe sahip bekar gençlerden oluşan bu zümrelere Horasan
Erenleri de denilmektedir.[22]


Osmanlılar
bütün tarikat zümrelerinin aralarındaki ihtilaflara rağmen aynı mefkûreye
hizmet etmelerini sağlamışlardır. Savaş zamanlarında İlâ-yı kelimetullah için
çalışan bu Alperenler, derviş gâziler, barış dönemlerinde hiçbir karşılık
beklemeden halkın arasına karışarak kütleleri müşterek bir fikir örgüsüyle
birbirine bağlamışlardır. Uçlarda fethedilen ve iskâna açılan yerlerde sosyal
hayatın bozulmadan canlılığını muhafaza etmesinde de etkili olmuşlardır. İlk
Osmanlı devrinin bu dervişleri Batı’nın şövalye-rahipleri’ni andıran bir
mahiyete sahip olup, fethedilen topraklara yerleşmede manevî bakımdan destek
olmuşlar, ilk yerleşme tohumunun atılmasına bir zâviye kurarak öncülük
etmişlerdir.[23] Aşıkpaşazâde’nin Gâziyân-ı Rûm, Ahiyân-ı
Rûm, Abdalân-ı Rûm ve Bâcıyân-ı Rûm olarak isimlendirdiği zümrelerin,[24] sosyal ve kültürel hayatta verdikleri
hizmetler, gayrimüslimlerle olan ilişkileri hoşgörülü, toplum nizamını koruyan
bir yapıda geliştirmiştir.


Bu
süreçte Türk tasavvuf anlayışının içe dönük, düşünce boyutu zengin sistemler
olmaktan ziyade, sosyal hayatla iç içe, toplumun isteklerini ön planda tutan
ferdî bir ahlâkî eğitimi benimsediği görülür. Barış zamanlarında kendilerine
vakfedilen arazileri işleyerek gelirinden devlete vergi veren, geri kalanıyla
da tekke ve zâviyelerin ihtiyaçlarını karşılayan ve misafir olanlara ikram eden
bu zümreler, devlet düşmanla savaşa tutuştuğu zaman şeyhleri ve müridleriyle bu
savaşlara katılmışlar, padişaha ve askere moral destek vermişlerdir.[25]


Osmanlı
Devleti’nin kuruluş sürecinde Anadolu’da faaliyet gösteren tekke ve zâviyelerle
ilgili kaynaklar, Ahiler ve Abdallarla birlikte Mevlevîler ve Rifâîlerin de
dahil olduğu çok çeşitli tasavvuf zümrelerinin varlığını bize haber
vermektedir. Gerek Osman Gâzi, gerek onu takip eden ilk Osmanlı hükümdarları ve
devlet adamları tasavvuf müesseselerinin terbiye ve disiplinine göre yetişmiş
cesur, mert ve bilhassa iç âlemlerini kontrol edebilen insanlardı. Osman Gâzi
ve haleflerinin etrafı müşâvir konumundaki güçlü nüfûza sahip şeyhlerin,
özellikle Ahilerin ve babaların teşkil ettiği din adamları, Türkmen babaları
ile dolmuştu.[26]


İlk
Osmanlı hükümdarları daima bu bilge kadro ile müşavere yaparak kararlar alıp
uygulamışlardır. Nitekim Osman Gâzi’nin ve çevresindekilerin dinî konularda
görüşlerine başvurup danıştığı, bütün halkın kendisine güvendiği Vefâî şeyhi
Şeyh Edebali, dervişliği gönül dünyasında yaşayan, misafirhanesi hiçbir zaman
boş kalmayan bir dervişti. Osman Gâzi de zaman zaman gelip bu dervişe konuk
olurdu.[27] Böyle bir ziyaret sırasında Osman
Gâzi’ye atfedilen rüya motifi, bir sözleşme olarak anlaşıldığı takdirde Şeyh
Edebali hanedan ile tebea arasında bu işin senet niteliğinin noteri olarak
görülebilir. Sözleşmeyi tasdik eden ve kamu alanında meşruiyeti sağlayan
otorite Şeyh Edebali’dir. Bu daha sonraki dönemlerde gelenek hâlini alan
padişahlara kılıç kuşatıp hükümdarlığını tasdik etmenin ilk örnekleri
sayılabilir.


Şeyh
Edebali gibi Osman Gâzi ile fetihlere katılan Muhlis Baba, Turgut Alp, Konur
Alp, Akçakoca ve diğer Ahiler ile babalar bir yandan toplumdaki cihat ruhunu
canlı tutmuşlar, diğer taraftan bilgilerini kütleye aktararak sahip oldukları
manevî nüfûzları ile sosyal hayatı imar ve ihya etmişlerdir. Osman Gâzi oğlu
Orhan Gâzi’ye bu bilgelerden istifade etmesini öğütlediği vasiyetinde: “Oğul!
Bir kimse sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söylese sen onu kabul etme. Eğer
bilmezsen Tanrı ilmini bilene sor,”[28] diyerek ilim ve irfan sahiplerinin
bilgisinden faydalanmasını tavsiye etmiştir.


Osmanlı
Devleti’nin kuruluş devrinin en hareketli döneminde beyliğin başına geçen Orhan
Gâzi de babasının yolundan giderek Mevlânâ Sinan, Dursun Fakih, Davud-ı Kayserî
ve Tacüddin Kürdî gibi sûfî ve âlimlere önemli görevler vermiş, Abdal Murad,
Abdal Musa ve Geyikli Baba gibi dervişlere saygılı olmuştur. 1332’de İznik’in
fethini müteakip ilk Osmanlı medresesini ve imaretini bu şehirde kurmuş ve
Sadreddin Konevî’nin halifelerinden Kemaleddin Kâşânî’nin irşadı ile tasavvufi
eğitimini tamamlayan Davud-ı Kayserî’yi (ö: 1350) ilk müderris tayin etmiştir.[29] Davud-ı Kayserî, İbn Arabî’nin
“Füsûsu’l-Hikem” adlı eserine yazdığı şerh ile tasavvufun Osmanlılar arasında
yayılmasına ve İbn Arabî aleyhindeki fikirlere rağmen onun “Şeyh-i Ekber”
payesine yükselmesine hizmet etmiştir.[30]


Bununla
birlikte ilk Osmanlı sultanları toplumun huzurunu ve hukuku esas alan bir
devletin temellerini attıkları için beylik sınırları içerisindeki sosyal ve
dinî cemaatleri kontrol altında bulundurmuşlardır. Nitekim Orhan Gâzi Bursa’yı
fethettikten sonra Bursa’ya her yerden akın akın gelen derviş ve abdallar
arasında derviş ve abdal suretinde dinî prensiplere aykırı davranışlarda
bulunan insanlar da bulunuyordu. Sultan Orhan bunların durumlarını araştırıp
dinî kurallara uymayan kötü suretli torlakların, çırakların ve alemlerin
ellerindeki malları alıp memleketten sürdürmüş, dinî kurallara uyan ve toplumun
huzurunu rahatsız etmeyenlere ve cemaatlerine yer tahsis etmiştir.[31]


XIV.
yüzyılda Batı Anadolu’da şöhret kazanmış Babaî Abdal dervişi ve Anadolu halk
sûfîliğinin önde gelenlerinden Abdal Musa, Orhan Gâzi zamanındaki savaşlara
katılan, Bursa’nın fethinde bulunan dervişlerden biridir. Bursa fethinden sonra
Denizli yoluyla Finike’ye gelmiş ve orada yerleşmiştir.[32]


Orhan
Gâzi ile Bursa fethine katılan Horasan erenlerinden cezbeli, keramet sahibi bir
şeyh olan Geyikli Baba ise, Bursa yakınlarındaki Uludağ’a yerleşmiş, diğer
birçok dervişten farklı olarak halktan ilgisini keserek inziva hayatı yaşamış,
geyiklerle gezdiği için “Geyikli Baba” olarak şöhret bulmuştur. Baba İlyas müridlerinden
ve Seyyid Ebu’l-Vefâ tarikatından bir derviştir.[33] Osman Gâzi’nin arkadaşlarından Turgut
Alp de onunla samimi bir ilişki kurarak müridi olmuştur. Geyikli Baba’nın
durumu hakkında araştırma yaptıran Sultan Orhan, onun dinî kurallara riayet
ettiğini ve tarikat sahiplerinin yoluna uygun davrandığını öğrenince onu
huzuruna davet etmiştir.[34] Geyikli Baba bu davete icabet ederek bir
gün Uludağ’dan bir kavak ağacı getirip Padişah’ın sarayının avlusuna dikmiş ve:
“Bu kavak bizim yadigarımız olsun. Bu tûba misali ağaç senin kapında durdukça,
devletin cihanda korku salıp kuvvet bulsun” diyerek Osmanoğullarına hayır duada
bulunmuştur.[35]


Bursa’yı
fethettikten sonra merkez yapan Osmanlı Beyliği, gaza ruhunu tasavvuf
önderlerinin, evliyanın ve Türkmen babalarının himmetleri ile yükseltmiş,
zâviyeler, camiler medreseler ve türbelerle Bursa’yı kudsileştirmiştir. Bu
medeniyet merkezinden taşan gaza ruhu Rumeli’ye yayılmıştır.


İlk
Osmanlı padişahları Rumeli’deki fetihler ve icraatlar esnasında da birtakım
Ahiler ve şeyhler ile ilişki içindedirler. Anadolu’da zaviye açıp ıssız yerleri
şenlendirme geleneği Rumeli’ne de geçmiş ve kendine mahsus metotlarla oraları da
Türkleştirip İslâmlaştırmağa ve imar etmeye koyulmuştur. Gelibolu’daki
1365-1366 tarihli Ahi Musa zaviyesi ile Murad Hüdâvendigâr’ın Yegân Reis’e
verdiği Malkara zaviyesi, Dimetoka’da Abdal Cüneyd’e bir yer tahsis ederek
gelen gidene hizmet vermek için kurdurduğu zâviye ile Ezine fethinde büyük rolü
olan Ahi Yunus adına Gâzi Süleyman Paşa tarafından yaptırılan zâviye bunlardan
bazılarıdır.[36]


Balkanlar’ın
Türkleşmesinde ve İslâmlaşmasında önemli yeri olan bu dervişlerden biri, belki
de en önemlisi Sarı Saltuk olarak şöhret bulan Ahmed Yesevî müridlerinden
Muhammed Buhârî’dir (ö:?).[37] Bir aşiret velisi olan Sarı Saltuk
Bursa’nın fethinden sonra yetmiş müridiyle birlikte Orhan Gâzi tarafından irşat
için Rumeli’ye gönderilmiştir. İslâmiyet’i yayma gayesiyle Kırım, Moskova ve
Lehistan’ı ziyaret eden Sarı Saltuk, Kuzey Doğu Bulgaristan halkı ile Rusya
Tatarlarının Müslüman olmalarını sağlamıştır. Birçok kiliseyi camiye çeviren
Sarı Saltuk’ın özellikle Arnavutluk’ta nüfûzu çok yaygındır. Anadolu’da Yunus
Emre adına olduğu gibi Balkanlar’da da Sarı Saltuk’a nispet edilen birçok mezar
vardır ki bu ona duyulan sevgi ve saygının bir göstergesidir.[38]


Sarı
Saltuk zaviyelerinde yaşayan dervişler Balkanlar’daki “aziz” kültlerini
İslâmîleştirerek yerli Hıristiyanları kolayca Müslümanlaştırmışlardır. XIV.
yüzyıldaki fetihlerin ardından Balkanlar’da faaliyet gösteren dervişlerin
sayısı hızla çoğalmıştır. Dimetoka’da türbesi bulunan Kızıl Deli Sultan (Seyyid
Ali Sultan), Balkan fetihlerinde önemli yararlık göstermiş, 1401 tarihli bir
mülknameye göre Tatarlık ve Tatar Viranı gibi derbent köylerinin mutasarrıfı olmuş,
Dimetoka’nın fethinde bulunmuş ve burada zaviyesini kurarak hizmet kervanına
katılmıştır. Kızıl Deli’nin oğulları Ahi Ören ve Bahşayış bu derbendi
dervişleriyle birlikte korumuşlardır. Savaş zamanında bir asker gibi harbeden,
sulh döneminde bir köylü gibi çalışan bu dervişlerin çoğu öşürden bile muaf
değildir. Dervişler işledikleri bağ bahçe, çayır ve çiftliklerin mahsulünden
bir kısmını Sipahiye ve Padişah’a vermişler, geriye kalanı da zâviyede gelene
geçene ikram etmişlerdir. Devlet tarafından özellikle seyahat ve pazar için
tehlike teşkil eden yerlerde kurulması teşvik edilen zaviyeler, aynı zamanda
yörenin güvenliğini de sağlamışlardır.[39]


Osmanlı
hükümdarlarının şeyh ve dervişlerle yakın dostluk kurmaları onların tarikat
mensubu olarak görülmelerine sebep olmuştur. Nitekim Sultan Murad’ın samimî bir
Müslüman ve herkesi kendisi gibi düşünen bir velî olduğu kanaati yaygındır.
Murad Hüdâvendigâr ilim adamlarına ve tasavvuf erbabına ataları gibi önem
vermiş, Ahilerle sürekli ilgilenmiş, Ahi Musa’yı Malkara’daki zaviyede
görevlendirmiştir. Mudurnu tekkesindeki Kadirî şeyhi Fahreddin Efendi’yi
kendisine vezir yapmak istediğinde şeyhin bu görev için Çandarlı Kara Halil’i
tavsiye etmesi,[40] hem tasavvuf erbabı ile devlet
arasındaki yakın ilişkiyi, hem de sûfîlerin devlet işleri için uygun olan
şahısları kendilerine tercih etmesini göstermesi açısından önemlidir.


Osman
Bey, Orhan Gâzi ve Murad Hüdâvendigâr dönemlerinde siyasi idare ile birlikte
hareket eden dervişlerin bu faaliyetleri devlet tarafından takdirle
karşılanmıştır. Fethedilen yerlerde kurulan zâviyeler ve tekkeler din ve kültür
faaliyetlerinin mihveri olmuştur. Bölgedeki hâkimiyeti sembolize eden cami ve
medreseler, yol boylarında, ıssız geçit ve önemli kavşaklarda yapılan
zâviyeler, sosyal hayata sunduğu hizmetler yanında, fetihleri kolaylaştırmış,
siyasi otoritenin yerleşmesinde faydalı ve önemli düzenlemeleri de sağlamıştır.


Osmanlı
Devleti’nin kuruluş sürecinde Anadolu’da tasavvufî hayatı düşünce boyutundan
daha ziyade pratik ahlâk eksenine taşıyan mutasavvıflar temsil etmektedir. Bu
bağlamda ilk zamanlarında Bursa’ya yerleşip ekmek satmakla meşgul olan ve
Somuncu Baba olarak tanınan Hamidüddin Aksarayî (ö: 1412) anılabilir. Dinin
prensiplerini ve ahlâkî olgunlukları cami kürsülerinden cemaate söylemek
yerine, toplum içinde bilfiil yaşayarak insan-ı kâmil modelini halka sunmaya
çalışmıştır. Yıldırım Bayezid Bursa’da Ulu Camii’yi yaptırdığında ilk hutbeyi
Emir Sultan’dan okumasını isteyince o, Hamidüddin Aksarayî’nin okumasının daha
uygun olacağını söyleyerek onun ilmî üstünlüğünü vurgulamıştır. O da bu
hutbesinde Fatiha suresinin güzel bir tefsirini yapmış, Molla Fenârî’nin uzun
süredir içinden çıkamadığı bazı problemleri çözüvermiştir. Molla Fenârî ve Emir
Sultan kendisinin ilminden çokça faydalanmışlardır. Bu hitabeden sonra
durumunun açığa çıkması üzerine, Bursa’dan ayrılıp Ankara’ya giden Hamidüddin
Aksarayî, daha sonra yerleştiği Aksaray’da vefat etmiştir.[41]


Hükümdarlara
kılıç kuşatıp hayır dua etme geleneğini başlatan ve devirlerini idrâk ettiği
Osmanlı padişahlarından hürmet gören bir Türk velîsi olan Emir Sultan hac
görevini ifa etmek üzere Buhara’dan ayrılmış, hac yaptıktan sonra bir müddet
Medine’de mücavir hayatı yaşamıştır. Gördüğü manevî işaretler üzerine
Anadolu’ya yönelmiş, Isparta, Kütahya ve İnegöl yolunu takip ederek Yıldırım
Bayezid zamanında Bursa’ya gelmiş, yerleştiği bir zaviyede irşad faaliyetlerine
başlamıştır. Mutasavvıflara yakın ilgi gösteren Bursa çevresinde kısa zamanda
büyük bir şöhret kazanmış, etrafına pek çok mürit toplanmıştır. Bursa âlimleri
ve meşâyihi ile iyi ilişkiler kuran Emir Sultan, Osmanlı sultanı Yıldırım
Bayezid’in teveccühünü kazanmış ve kızı Hundi Hatun ile evlenmiştir.[42] Bu evlilik Osmanlı hükümdarlarının ilim
sahibi tasavvuf ehliyle yakınlaşmasını sağlamıştır. Osmanlı fütuhâtı ile yakından
ilgilenen Emir Sultan, müritlerini de cihada teşvik etmiş, II. Murad zamanında
yapılan İstanbul muhasarasına (1422) yüzlerce dervişiyle katılmıştır.[43]


Daha
önceleri Ahi şeyhleri ile abdal ve babaların nüfûzları güçlü iken, bu dönemden
itibaren şehirlerde bilgiye dayalı tasavvufu benimseyen tarikatlar
kuvvetlenmeye başlamıştır. Bu durum XIV. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı ülkesinde
Ekberiyye, Bistamiyye, Zeyniyye, Halvetiyye, Kadiriyye ve Mevleviyye gibi
tarikatların daha fazla yayılmasını sağlamıştır.[44]


Fetret
Dönemi ile yeniden yapılanma yıllarına damgasını vuran Simavna Kadısı oğlu Şeyh
Bedreddin (1368-1420), âlim ve mutasavvıf kişiliğiyle birlikte siyasî
hareketleriyle dikkat çekmiştir. Musa Çelebi’nin kazaskeri olan Şeyh Bedreddin,
Çelebi Mehmed’in iktidarı ele geçirmesi üzerine ailesiyle birlikte bin akçe
maaşla İznik’e sürülerek iktidar merkezinden uzaklaştırılmıştır.[45]


Zahir
ve bâtın geniş bir ilmî birikime sahip olan Şeyh Bedreddin, halk üzerindeki
nüfûzunun arttığını hissedince vesveseli bir gurura kapılarak halkı kendisine
bağlamaya, müridleri de onun ruhani güçlere sahip bir velî olduğunu yaymaya
çalışmıştır.[46] Nitekim Şeyh Bedreddin’in müridi
olduğunu iddia eden Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal velâyet iddiasıyla Aydın
ve Manisa’da halkı kendi etraflarında toplamayı başarmışlardır.[47] Sultan Çelebi Mehmed Börklüce Mustafa
ile Torlak Kemal’in ülkede çıkardıkları bozgunculuk hareketlerine karşı Bayezid
Paşa’yı göndermiştir. Aydın ilindeki Börklüce ve adamları öldürülmüş, Manisa
bölgesinde bulunan Torlak Kemal de yakalanıp idam edilmiştir. Bu olaylar
üzerine İznik’te kalmayı tehlikeli bularak Rumeli’ye geçip Deliorman’a yerleşen
Şeyh Bedreddin yakalanınca,[48] bir âlim olması da göz önüne alınarak
Sadeddin Taftazânî’nin öğrencilerinden Mevlana Haydar Herevî’nin de aralarında
bulunduğu ilmî bir heyet tarafından sorgulanmış, devlete karşı ayaklanarak suç
işlediği için Serez pazarında idam edilmiştir (1420).[49]


Osmanlı
Devleti’nin kuruluş sürecinde tasavvufî terbiye şeyhe kayıtsız şartsız teslim
olma, vurana elsiz sövene dilsiz olma anlayışıyla otoriteye bağlılığı ve
saygıyı zihinlere perçinlemede en etkin rolü oynamıştır. Tasavvufun kurumları
olan tarikatlar ile tekke ve zâviyeler Osmanlı toplumunda bazen devletin
gönüllü eğitim kurumu, bazen güvenlik gücü, bazen de sosyal güvenlik kurumu
vazifesini üstlenmişlerdir. Bir taraftan devletin uzanamadığı yerlerde birtakım
sosyal fonksiyonları yerine getirmiş, bir taraftan da dinî inançlarını
derinleştirmek isteyen insanlara imkân hazırlamışlardır.


Bu
dönemde medrese, tekke ve ordu arasındaki dengeler korunarak devlet
müesseseleri kurumsallaşmıştır. Ulemâ kamu düzeninin sağlanması için kurallar
koyup bürokratik işleri yürütürken, mutasavvıflar tekke ve zâviyelerde sosyal
dayanışmayı güçlendirmiş, gaza ruhunu canlı tutmuşlardır. Tasavvuf önderleri
müşavir konumlarını sürdürmekle beraber devlet işlerine müdahale etmekten
kaçınmışlar, siyaseti ehline bırakmışlardır. Hükümdarlar derviş ve şeyhlerle
yakın ilişki içinde olmalarına rağmen devlet yönetimini devletin kurallarına
göre idare etmişlerdir. Zira Osmanlı anlayışında devlet, en az din kadar
kutsaldır ve devlet dini de içine alan büyük bir dairedir.


Kuruluş
döneminin ilk yıllarında önemli bir yere sahip olan Yesevî dervişlerinin,
Ahilerin, babaların ve derviş gâzilerin yerini imparatorluğa hazırlık sürecinde
şehir merkezlerinde yapılan ve kendilerine vakıflar tahsis edilen dergâh ve
tekkelerde yaşayan şeyhler ve mutasavvıflar almaya başlamıştır. Osmanlı
tasavvuf geleneğinin daha önce Anadolu’da mevcut olan İslâm tasavvuf
düşüncesinin mümtaz şahsiyetlerinden Gazzâlî (ö: 1111), Ahmed Yesevî (ö:
1166-1167) ve İbn Arabî’nin (ö: 1240) düşünceleri çerçevesinde oluştuğunu söylemek
mümkündür. Gazzâlî’nin İhyâu Ulûmi’d-Dîn’i ve İbn Arabî’nin Füsûsu’l-Hikem’i
hem mutasavvıflar arasında, hem de medrese çevrelerinde rağbet görmüştür.
Anadolu artık Horasan, Orta Doğu ve Endülüs tasavvuf hareketlerinin
harmanlandığı bir yer haline gelmiştir.


3.2. Yükselme Dönemi


Osmanlı
Devleti’nin yükselme döneminde entelektüel seviyede bir tasavvuf anlayışı
yaygınlık kazanmakla birlikte kırsal kesimde de güçlü tarikat şeyhleri vardır.
Hacı Bayram Velî (ö: 1429) hem ilme dayalı tasavvufî düşünceyi hem de kırsal
kesime hitap eden tasavvuf anlayışını bilfiil yaşayan ender şahsiyetlerden
biridir. Hacı Bayram Velî’nin medrese mensubu olması, tarikatının kısa zamanda
halk tarafından benimsenmesine ve şöhret kazanmasına sebep olmuştur. Müritleri
ile birlikte imece yaparak yöredeki insanlara yardım etmesi, zenginlerin sadaka
ve zekâtlarını toplayarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırması halkın kendisine olan
sevgi ve bağlılığını bir kat daha artırmıştır. Hacı Bayram Velî’nin etrafında
büyük bir sevgi hâlesiyle toplanan insanların durumu, Babaî ve Şeyh Bedreddin
isyanlarının tahribatını uzun yıllar tamire çalışan devlet adamlarını
şüphelendirince Hacı Bayram’ı Edirne’ye davet ederek konuyu araştırmış,
söylentilerin Şeyh’e iftira olduğu anlaşılınca, kendisinden özür dilemiş,
müridlerinden vergi alınmayacağını bildirerek Ankara’ya göndermiştir.[50] II. Murad, vergi gelirlerinin ve
ordudaki asker sayısının azalması üzerine Hacı Bayram’ın da aralarında
bulunduğu tarikat şeyhlerinden müridlerinin listesini istetmiştir. Hacı Bayram
Velî Ankara Ovası’nda çadırlar kurdurarak müridlerini toplamış ve hakiki dervişleri
ile mukallitleri ayırmak için çetin bir imtihandan geçirmiştir. Bunun akabinde
Şeyh’in hükümdara bir kadın bir erkek olmak üzere iki müridinin olduğunu,
diğerlerini askere çağırabileceğini bildirmesi,[51] dergâhların asker kaçakları için birer
yuva olmadığını göstermesi açısından önemlidir.


Osmanlı
Devleti’nde Mevlevîlerin varlığı, Germiyan beyi II. Yakub’un vefatından önce
(1428) memleketi, kız kardeşinin oğlu II. Murad’a vasiyeti üzerine Osmanlı
ülkesine katılmasıyla hissedilmeye başlanmıştır.[52] İstanbul’un fethinden sonra da
İstanbul’da görülen tarikatlardan biri olmuştur. Bu bağlamda İstanbul’un
fethinden sonra kiliseden çevrilen Kalender hâne zâviyesi (1451-1481), tam
manasiyle bir Mevlevî dergahı olarak açılmış, ancak bir süre sonra bu
özelliğini kaybetmiştir. Bu sebeple İstanbul’da açılan ilk Mevlevîhânenin
1491-1492’de Divâne Mehmed Çelebi tarafından kurulan Kulekapısı Mevlevîhânesi
olduğu kabul edilir.[53]


Abdüllatif-i
Kudsî (1384-1452) Zeyniyye tarikatını Anadolu’ya getirmiştir. Osmanlı
ulemasından Molla Fenârî, Tacuddin İbrahim Karamanî ve Şeyh Muslihuddin İbn
Vefâ gibi şahsiyetleri etkilemiştir. Bu bağlamda Şeyh Vefâ (ö: 1490-1491), Zeyniyye
tarikatı bünyesinde Mevlânâ ve İbn Arabî’nin fikirlerini İstanbul’da yeniden
canlandırmış, tasavvufî hayatın yanında Osmanlı ilim ve kültür hayatına önemli
katkılarda bulunmuştur. Sinan Paşa, Molla Lütfi, ve Zenbilli Ali Efendi gibi
devrin âlimleri kendisinden istifade edenler arasında yer alır.[54] Mezhep taassubuna karşı çıkan Şeyh
Vefâ’nın Hallac-ı Mansur’u tenkit etmek isteyen bir kişi tarafından kendisine
yöneltilen “Mansûr’un ‘Ene’l-Hak’ sözüne ne dersiniz?” şeklindeki bir soruya
“Ene’l-Bâtıl mı deseydi” şeklinde ârifane bir cevap ile susturması meşhurdur.[55]


Osmanlı
Devleti’nin kuruluş sürecini tamamlayıp İmparatorluk haline geçtiği bir döneme
damgasını vuran Fâtih Sultan Mehmed de atalarının yolunu takip ederek ilim ve
tasavvuf erbabına önem vermiştir. Sultan Mehmed, İstanbul kuşatması için bütün
hazırlıklarını tamamlayıp İstanbul’a doğru yola çıktığı sırada, devrin
şeyhlerinin ve âlimlerinin de sefere katılmalarını istedi. Akşemseddin
(1390-1459) ve Akbıyık Sultan’ın da aralarında bulunduğu birçok meşâyih ve âlim
isteğe uyarak kuşatmaya katıldılar. Onların katılmalarıyla birlikte Ordu-yu
Hümayun’da büyük manevî bir hava oluştu. Akşemseddin kuşatma süresince askerin
moral gücünü takviye etti, fethin nasip olması için Allah’a dua ve niyazda
bulundu. Kuşatmanın son günlerinde Padişah’ın sabırsızlığının arttığı bir
sırada yine Rabbi’ne yalvarıp secdeden başını kaldırınca ağzından şu cümle
dökülüvermişti: “Elhamdülillah kale fethedildi.”[56]


İstanbul’un
fethinde Fatih’e büyük moral veren ve kararlarını destekleyen Akşemseddin’in
çadırına birkaç kere gelerek kendisine mürid olmak isteyen Fatih Sultan
Mehmed’e Akşemseddin’in verdiği şu harika cevabı onun tasavvuf ve tarikat
anlayışının yanı sıra, devlet tasavvuf ilişkisini göstermesi açısından da
önemlidir:


“Sultanım!
Eğer siz tasavvufa intisab ederseniz ondan aldığınız lezzet sebebiyle devletin
ve milletin işlerini ihmal edersiniz. Böylece adalet ortadan kalkar. Hünkârım!
devlet ve millet ehliyetsiz ellere düşerse Allah’ın emrine karşı gelmiş
olursunuz. Çünkü O, emânetleri ehline vermeyi emrediyor. Sizin milletin
işlerini düzgün bir şekilde idare etmeniz, ülkede adaleti ve güveni sağlamanız
tarikata girmenizden daha faziletlidir.”[57]


İstanbul
kuşatmasına katılan herkes, fetihten sonra çeşitli makam ve mevkilere
getirilmeyi beklerken, Akşemseddin Göynük’e dönmek için Fatih’ten izin
istemiştir. Fatih İstanbul’da kalması için ricada bulunduysa da, o Fatih’e;
“senin sâlik değil, mâlik olman istenmektedir” sözlerini bilfiil
gerçekleştirmek için bir an evvel İstanbul’dan ayrılmayı tercih etmiştir.[58]


Bu
dönemin sûfîlerinden Ahmed es-Semerkandî (ö: 1465-1466), Fatih ile Uzun Hasan
arasında elçilik yapmış, Fatih’in daveti üzerine İstanbul’a gelerek Ayasofya
Fetih Camii’nde vaaz vermiştir. İstanbul’da kaldığı sırada Fatih’le sohbetler
yapmış ve daha sonra Erzincan’a dönmüştür.[59]


Nakşibendiyye
tarikatını Anadolu’ya getiren Simavlı Şeyh Molla Abdullah İlâhî (ö: 1490),
Fâtih’in vefatından sonra İstanbul’a gelerek Zeyrek Camii’nin yanındaki
medreseye yerleşti. Şöhretinin kısa zamanda yayılması bazı devlet adamlarını
endişelendirince Evrenos Bey oğlu Ahmet Bey’in ricasıyla Vardaryenicesi’ne
gitmesine izin verildi ve irşad faaliyetlerini vefat edinceye kadar orada devam
ettirdi.[60] Osmanlı ülkesinde Fatih’in vefatından
sonra yayılma imkânı bulabilen Nakşibendiyye tarikatının Fatih döneminde aktif
olamayışı Şeyh İlahî’nin Bedreddin Simavî’nin “Vâridât” adlı eserini şerhedip
onun fikirlerini benimsemiş olması sebebiyledir.[61] Bu bakımdan Devlete karşı ayaklanan ve
eserleri yasaklanan bir şahsı savunan kişiye Devletin iyi bir gözle bakması pek
mümkün değildir.[62] Halvetîlik ise XV. yüzyılın son çeyreği
ile XVI. yüzyılda tarikatın ikinci kurucusu olarak nitelendirilen Seyyid Yahya
Şirvânî’nin (ö: 1464) halifeleri vasıtasıyla Anadolu’da yaygınlık kazanmıştır.
Osmanlı ülkesindeki önde gelen temsilcileri arasında Halvetîliğin kollarını
kuran; Dede Ömer Rûşenî (ö: 1486), Cemal Halvetî (Çelebi Halife) (ö:
1493-1494), Ahmed Şemseddin Marmaravî (ö: 1504), Sünbül Sinan (ö: 1529),
İbrahim Gülşenî (ö: 1533), Ümmî Sinan (ö: 1551), Merkez Muslihuddin Efendi (ö:
1551-1552), Hasan Hüsameddin Uşşâkî (ö: 1592) ve Şemseddin Ahmed Sivasî (ö:
1597) sayılabilir. Bu şeyhler ilme dayalı tasavvuf anlayışını benimseyerek
Osmanlı devlet adamlarıyla iyi ilişkiler kurmuşlar, halkla idareciler
arasındaki köprü olma misyonunu sürdürmüşlerdir.


Celvetiyye
tarikatının kurucusu Mehmed Muhyiddin Üftâde (1490-1580), irşad faaliyetleriyle
halkla bütünleşmiştir. Kanunî Sultan Süleyman İstanbul’a davet ederek
kendisiyle görüşmüş, bazı köyleri ona vakfetmek istediğinde Üftâde bu teklifi
kabul etmemiş, Kanunî onun dünyaya değer vermeyen bu davranışını takdir
etmiştir.[63] Aziz Mahmud Hüdâyî (ö: 1628), yaşadığı
dönemde padişah olan III. Murad (1574-1595), III. Mehmed (1595-1603), I. Ahmed
(1603-1617), II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) ile yakın ilişkiler
kurmuş, onlara mektuplar göndererek bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Padişahların
rüyalarını yorumlaması onlarla ilişkisini kuvvetlendirmiş ve güvenlerini
sağlamıştır. Özellikle III. Murad’a yaptığı ikazlar dikkat çekicidir. Sultan I.
Ahmed ile olan yakınlığı ve bu padişahın kendisine olan saygısı onun Hüdâyî’ye
intisab ettiği şeklinde yorumlanmıştır.[64]


Bu
arada özellikle II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî Sultan Süleyman
dönemlerinde Erdebil’de doğan ve Şiî unsurlarla beslenen Savefî tarikatı Şeyh
Cüneyd döneminde Anadolu’daki köylü ve göçebe zümreler arasında yayılmıştır.
Şeyhliği şahlığa çeviren Şah İsmail tarafından dinî bir devlet haline getirilen
Safevî tarikatının desteklediği Şiî, Hurûfî ve Bâtınî zümreler Erdebil sûfîleri
aracılığıyla Osmanlı ülkesindeki Türkmen aşiretleri arasında geniş taraftar
kitlesi kazanmıştır. Aslen Türk olan Şah İsmail Şia mezhebine mensup olduğu
için tarikatları kendi siyasî emelleri doğrultusunda ve Sünnî Osmanlı Devleti
aleyhinde kullanmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Zaferi’nden sonra
takibat altına alınan hurûfîler, ışıklar, kalenderîler ve haydarîler
varlıklarını diğer tarikatlara sızarak devam ettirmeye çalışmışlardır. Bunların
faaliyetleri devlet otoritesini sarsmaya başlayınca yeni tedbirler alınarak
toplumun huzurunu ve din anlayışını ifsat ettikleri gerekçesiyle bazı şeyhler
sürülmüş, bazıları da idam edilmiştir. Nitekim Melâmî şeyhlerinden Bünyamin
Ayaşî (1520), Pîr Ali Aksarayî (ö: 1528), Hüsameddin Ankaravî (ö: 1557), Oğlan
Şeyh İsmail Mâşûkî (ö: 1539), Karamanlı Gülşenî Şeyh Muhyiddin (ö: 1543) ve
Bosnalı Melâmî Şeyh Hamza Bâlî (ö: 1561) idam edilerek bu tür faaliyetlere
katılanlara karşı devletin tepkisi sert bir şekilde gösterilmiştir.[65]


Yükselme
dönemindeki mutasavvıfların medrese menşeli olması, Osmanlı Devleti’ndeki
zihniyet değişiminin bir göstergesi sayılabilir. Bu durum, sûfîlerle ulemâ
arasındaki yakınlaşmayı artırmış, sûfîlerin padişahlarla ve diğer devlet
adamlarıyla olan samimi ilişkileri devlet-tekke münasebetlerini olumlu yönde
etkilemiştir. Osmanlı ülkesinde felsefî düşünceden daha ziyade pratik ahlâka ve
bunun uygulanmasına önem veren, ilim ve faziletleriyle büyük saygı kazanan
meşâyıh, devlet işlerinin düzgün bir şekilde yürümesine yardımcı olmuşlardır.
Bu dönemde aydınlar arasında Mevlevîlik ve Nakşibendîlik, halk arasında
Kadirîlik, Bayramîlik, Halvetîlik ve kollarının daha yaygın olduğu
görülmektedir. Melâmîlik ve Bektâşilik ise dini yüzeysel bir şekilde anlayıp
yaşayan Türkmen aşiretleri arasında yayılmakla birlikte, az da olsa saray
çevresinde taraftar bulmuştur. Mevlevîler ve Nakşîler eserlerini daha çok
Arapça ve Farsça yazdıkları için ulema ve saray çevresinde, kültür seviyesi
yüksek kesimlerde kabul görmüş, diğerleri ise sade Türkçe yazdıkları eserlerle
halk arasında daha çok taraftar bulmuştur.


3.3. Duraklama ve Gerileme Dönemi


XVII.
yüzyıldan itibaren siyasi, kültürel ve ekonomik açıdan genel bir duraklama
sürecine giren Osmanlı Devleti’nde, mutasavvıfların kendi temel prensiplerinden
uzaklaşmaları sebebiyle tarikatlar da nasibini almıştır. Bununla birlikte bazı
sûfîler verdikleri eserlerle geleneksel tasavvuf kültürünü devam
ettirmişlerdir. İsmail Ankaravî (ö: 1631) ve Sarı Abdullah Efendi (ö: 1660)
tarafından yapılan Mesnevî şerhleri kültür hayatına yeni bir hamle kazandırmaya
çalışmıştır. Bu çalışmalarla Mevlevîliğin II. Selim ve I. Ahmed dönemlerinde
saray çevresinde ve ulema arasındaki nüfûzu halk arasında da artmaya
başlamıştır. Osman Fazlı İlâhî (ö: 1690), Niyazî-i Mısrî (1618-1694), İsmail
Hakkı Bursevî (1653-1725), Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703-1780), Abdullah Salâhî
Uşşakî (ö: 1783) ve Kuşadalı İbrahim Halvetî (1764-1845) gibi sûfîler,
düşüncelerini ve bilgi birikimlerini halka aktarmak suretiyle kültür
hayatındaki çözülmeye karşı bir set oluşturmaya çalışmışlardır.


Celvetiyye
tarikatı şeyhi Osman Fazlı İlâhî, başta padişah olmak üzere vezirlere ve saray
teşkilatına ciddi uyarılarda bulunmuştur. Osmanlı Devleti ile Macaristan
arasındaki anlaşmanın bozularak Viyana üzerine sefere çıkılmasını (1683) tenkit
etmiş, Mohaç Muharebesi’nde savaştan kaçan ordu kumandanı Süleyman Paşa’nın bu
davranışı karşısında padişah ve vezirleri ikaz etmiştir. Halk üzerindeki
nüfûzunu da iyi kullanan Osman Fazlı, devlet-ordu ve halk arasında bozulan
dengenin yeniden sağlanması için manevî otoritesini kullanmıştır.


İsmail
Hakkı Bursevî, kültürel birikimini ve manevî şahsiyetini Osmanlı ülkesinde
fikirleriyle yaşayan İbnü’l-Arabî, Mevlâna, Sadreddin Konevî ve Aziz Mahmud
Hüdâyî gibi sûfîlerin öğretileriyle şekillendirmiştir. Bursa’da Ulu Camii’de
Kur’an-ı Kerim’in ilk suresinden başlayarak yaptığı vaazlarını yazıya aktarmak
suretiyle meydana getirdiği ve “Ruhu’l-Beyân fi Tefsiri’l-Kur’an” adını verdiği
tefsirinde tasavvufî yorumlara da yer vermiştir.[66]


Bursa’da
1670 yılında dergâhını kuran Niyazî-i Mısrî, tasavvufî anlayışının bir
göstergesi olarak devlet adamlarının nakdî yardımlarını kabul etmemiştir.
Niyazî-i Mısrî, bildiğini her ortamda söyleyen bir şahsiyete sahip olduğu için
vaazlarında devlet adamları, saraydaki ahlâki çöküntü ve dönemin yolsuzlukları
hakkında devletin otoritesini sarsan sözler söyleyerek bütün şimşekleri üzerine
çekmiştir. Onun halk üzerindeki güçlü nüfûzundan çekinen devlet yöneticileri
onu ve onun gibi düşünen mutasavvıfları sürgün ederek sindirmeye çalışmıştır.[67]


Erzurumlu
İbrahim Hakkı, İsmail Fakîrullah’ın (ö: 1735) terbiyesinde tasavvufî eğitimini
tamamladıktan sonra irşad faaliyetlerine başladı. Dönemindeki fen ve astronomi
bilimlerinden haberdar olan İbrahim Hakkı, insanların sosyal ve kültürel
yönleriyle ilgilenen, pratik ahlak üzerinde duran bir mutasavvıftır. İnsanın
küçük âlem olan kendini ve büyük âlem olan kâinatı tanıması konusuna da yer
veren fakat daha çok ansiklopedik bilgilerle dolu olan “Mârifetnâme” adlı eseri
o dönemde en çok okunan kitaplar arasında yer alır.[68]


Tasavvufun
kurumları olan ve İslâm dünyasında unutulmaz görevler ifa eden tarikatlar ve tekkelerde
zamanla asıl mecradan sapmalar baş göstermiştir. “Tasavvufun özü gitti sözü
kaldı, bu mesleğin yaşayanları öldü nakilcileri kaldı”[69] diyen sûfiler gibi, bazı şeyhler de
tekkelerin devrini tamamladığını ifade etmişlerdir. Nitekim irşad hayatı
boyunca tâç, hırka ve kemer giyip bağlanmak gibi tarikat âdetlerine fazla değer
vermeyen, dış görünüşten daha çok gönül dünyasının imar edilmesine önem veren
Kuşadalı İbrahim Halvetî, bu düşünceden hareketle tasavvufî hayattan tekkeyi
çıkarmış, bir kaza sonucu yanan tekkesinin yandığı kendisine haber verildiğinde
“Elhamdülillah, merasim yapmaktan kurtulduk” diyerek tekkelerden feyiz ve bereketin
kaldırıldığını, bu mekanların asıl mecrasından uzaklaşarak riya ve günaha dalma
yerleri olduklarını belirtmiştir.[70]


Bektâşiliğin
özellikle göçebeler arasında yayıldığı, insanların sosyal ve kültürel yönlerini
dikkate aldığı için müsamahalı bir tarikat olarak tanınmasından da faydalanan
bazı zümreler, İslâm ve tasavvufun ruhuna aykırı pek çok inanç ve görüşü
yeniçerilerin de desteğini alan Bektâşilik içine sokabilmişlerdir.


Klasik
Sünnî anlayıştan uzaklaşarak Hurûfî, Şiî ve Karmatî bağlamında Bâtınî
öğretileri temsil etmeye başlayan Bektâşîlik, II. Mahmut tarafından 1826’da
kapatılmıştır. Bektâşî tekkeleri Bektâşilikle birlikte Yesevî tasavvuf
geleneğinden beslenen Nakşibendî şeyhlerine teslim edilerek bu tarikat
içerisinde eritilmeye çalışılmıştır. Ancak II. Mahmut’un bu düşüncesi
gerçekleşmemiştir.


Osmanlı
Devleti’nde topluma yön veren bir müessese olan tarikatlar ve tekkeler, devletin
gerileme döneminde diğer müesseselerde olduğu gibi bilgiden uzaklaşmış, ilmi
ile âmil şeyh ve mürşidlerden mahrum kalmıştır. Bu sebeple de Sultan III.
Mustafa (1754-1774) döneminden sonra tekke ve zaviyelerde bir çözülme
başlamıştır. Tarikatlar arasındaki anlaşmazlık, rekabet ve çekişmeler, siyasi
ihtiras ve ikballerine destek arayan devlet adamlarının geniş bir sahayı nüfuzu
altında bulunduran şeyhlerin saygınlığından istifade etme çabaları da
tekkelerin bozulmasında etkili olmuştur.


Şeyhlik
makamının ehliyet aranmaksızın tevarüs yoluyla geçmeye başlaması, müritlerin
şeyhlerine saygı ifadesi olarak onun soyuna da saygı gösterilmesi anlayışını
devam ettirerek şeyhin nesline de şeyhlik vermeleri tarikat ve tekkelerin
bozulmasını hızlandırmıştır. Diğer taraftan sultanların ve devlet adamlarının
tekkelere düzenli olarak dağıttığı armağanlar, onları bu cömertliğe öylesine
bağımlı bir hale getirmiştir ki, birçok tekke şeyhi kendi çabalarıyla hayat
şartlarını düzeltmek hislerini büsbütün kaybetmeye başlamıştır. Giderek cahil
ve uyuşuk kalmaya razı, ianeyle geçinen düşkün insanlar olup çıkmışlardır.


Osmanlı
Devleti’nin duraklama ve gerileme dönemlerinde işin farkına varan basiret
sahipleri çareler arayıp bu duruma bir son vermek istemişler fakat istenilen
neticeyi alamamışlardır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş devirlerinin
temel nizamı yerinden oynayınca ilimle din çatışır hale gelmiş, kılıcın iki
yüzü gibi birbirini tamamlayan iki kuvvet olan şeriatla tarikatın, medrese ile
tekkenin arası açılmıştır. Bunun üzerine suçlu arama işine koyulanlardan ordu
saraya, şeyh medreseye, vaiz tekkeye çatmaya başlamıştır. Bir taraf kâfir,
zındık ve ehl-i hâl; diğer taraf ise kaba softa, ham yobaz ve ehl-i kâl olarak
suçlanmıştır.[71]


Yüzyıllardır
süren “muhteşem ve büyük devlet” anlayışı yüzünden Batı’daki XV-XVI.
yüzyıllardaki felsefî ve teknik gelişmelere sırt çeviren Osmanlı Devleti,
1683’teki Viyana bozgunundan sonra durumun farkına varmış ancak devletin
üzerine oturduğu üçlü saç ayağı-ordu, medrese, tekke arasındaki denge
kaybolmuştur.


Osmanlı
ordusu girdiği her savaşta yenilmeye, ülke toprak kaybetmeye başlamıştır. Güçlü
devlet, yerini hasta adam psikozuna terk etmiştir. Bütün aksaklıklarına rağmen
tasavvuf önderleri halk üzerindeki tesirlerini devam ettirmiş olsa da, XIX.
yüzyılda Osmanlı Devleti kendisini tarih sahnesine çıkaran maddî ve manevî
dinamiklerinden uzaklaşmış, sosyal, siyasî, iktisadi, hukukî, ilmî ve ahlâkî
sistemleri arasındaki denge iyice zedelenmiştir.


Yrd. Doç. Dr. Necmettin BARDAKÇI


Süleyman
Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 7 Sayfa: 450-461