Türklerin Göçleri ve Yayılmaları


Dünyanın
en eski kıtası olan Asya, tarihî ve coğrafî bakımdan beş büyük kısma
ayrılmıştır: 1. Kuzey Asya, 2. Doğu Asya, 3. Güney Asya, 4. Ön Asya, 5. Orta
Asya.1 Bunlardan Orta Asya; kuzeyde Sibirya, doğuda Büyük Kingan (Kadırgan)
dağları, güneyde Himalaya ve Hindukuş sıradağları, batıda da Hazar denizi ve
Yayık (Ural) nehri ile çevrili büyük bir ülkedir. Türklerin ilk ana yurdunun
Orta Asya’da bulunduğu ve dünyanın öteki yerlerine buradan yayılmış oldukları
eskiden beri bilinmektedir. Ancak araştırmaların eksikliği ve yetersizliği
yüzünden ilk ana yurdun yeri uzun süre kesin olarak tespit edilememiştir. XX.
yüzyıl içinde arkeolojik buluntular, yazılı belgeler, destanlar, diller ve
kültürler üzerinde yapılan yeni araştırmalarla ilk ana yurdun yeri hakkında
birçok delil ortaya konmuştur. Fakat, bu yer için arkeologlar, tarihçiler,
antropologlar, dilciler ve kültür tarihçileri hep ayrı ayrı yerler göstermişlerdir.
Bunlardan hangisinin daha isabetli ve doğru bir görüş olduğu meselesine
gelince, yazılı belgelerin bilgilerini diğer belgelerin bilgileriyle
destekleyen tarihçilerin görüşünün bilim dünyasında daha ağır bastığı
görülmektedir. Buna göre, Türklerin ilk ana yurdu, Altay2 ve Sayan (Kögmen)
dağları çevresi ile bu dağların kuzey batı bölgeleridir. Fakat, diller üzerinde
yapılan mukayeseli çalışmalarla Türk anayurdunun bu bölgelerle sınırlı
kalmadığı, Türklerin buradan doğuya, batıya ve güneye doğru gittikçe
yayıldıkları anlaşılmaktadır. Meselâ Türkler, M.Ö. 2 bin yıllarının
ortalarından itibaren Altay dağlarından Ural dağlarına ve Yayık nehrine kadar
olan geniş bozkır sahaya tamamen yayılmışlardır.3


Türklerin
batıya doğru yayılmalarında Orta Asya’nın coğrafyası âdeta yön ve yol gösterici
bir rol oynamıştır: Türk anayurdundan batıya doğru yayılan Türkler, Altay ve
Tanrı dağlarının birbirine en çok yaklaştığı yerde batıya açılan bir düzlükle
karşılaşmışlardır. Coğrafyacıların Cungarya, Türklerin ise Yarış Ovası adını
verdikleri bu düzlük, tabiatın kavimlere açtığı âdeta bir kapı durumundadır.
Bundan sonra Cungarya’nın hemen batısında ortaya çıkan Tarbagatay dağlık arazi
ise, Türklerin önünde önemli bir engel teşkil etmemiştir. Tarbagatay’ı kolayca
aşan Türkler, Kırgız bozkırı veya Turan ovası adı verilen bugünkü Kazak
bozkırlarını tamamen kaplamışlardır. Bu duruma göre, Cungarya ile Hazar denizi
arasındaki bozkır saha Türklerin ikinci anayurdu olmuştur.4


Kavimler,
göç ve yayılmalarında genellikle aşılması güç dağ, nehir, orman ve deniz gibi
tabiî (doğal) engellerden daima kaçınarak, kendilerine daima düz ve engeli az
zeminler aramışlardır. Zira, büyük tabiî engeller hareketi ve ilerlemeyi
zorlaştırdığı gibi, bazen de imkânsız hale getirmekteydi.


İpek
Yolu, kavimlerin göç ve yayılmalarına tabiatın açtığı âdeta tabiî yol
durumundaydı. Türk ana yurdundan çıkan Türk topluluklarının bir kısmı kuzey
İpek Yolu’nu izleyerek, batıya doğru göç etmişler ve yayılmışlardır. Hun, Ogur
(Oğuz), Dokuz Oğuz, Avar ve Ak-Hun gibi Türk toplulukları bunlardan
bazılarıdır.5


A. Orta Asya’nın En Eski Kültürleri ve Türklerin Yayılma
Sahaları


Orta
Asya’da tarih öncesi dönemlere dair yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda,
Türklerin atalarının nerelere kadar yayılmış olduklarını görmek mümkün
olabilmektedir: Orta Asya’nın tarih öncesi, “Yontma Taş” (Mezolitik) Devri’ne
kadar geriye gitmektedir. Bu devir M.Ö. 5000 yılları olarak
tarihlendirilmektedir. Yontma Taş Devri’nin insanı, genellikle ormanlık
sahalarda yaşıyor, taşları yontarak basit silâhlar yapıyor; avcılık ve
balıkçılıkla geçiniyordu. Hatta bu insan, bazı küçükbaş hayvanları
evcilleştirdiği gibi, tabiattaki bitkilerden de yararlanmasını öğrenmiş
bulunuyordu. Özellikle Türklerin ilk atalarının (proto-Türk), tarihin bu
döneminde, yani Yontma Taş Devri’nde avcılık ve balıkçılık yaparak geçindikleri
anlaşılmaktadır. Zira av kuşlarından bazıları, onlar için, birer “ongun” (töz=
ata kabul edilen kuş veya hayvan) haline gelmiştir. Meselâ Oğuz Türklerinde,
“şahin, kartal, tavşancıl, sungur, uc-kuş ve çakır” gibi kuşlar birer ongun
(töz) idi.6 Bu durum, hiç şüphesiz onların, çok erken çağlarda yaşadıkları
avcılık hayatının bir hatırasından başka bir şey değildi.


Aynı
dönemlerde, Orta Asya’daki ormanlık sahanın insanına göre bozkır sahaların insanı
biraz daha ileri durumda bulunuyordu. Daha doğrusu, ormanlık sahanın insanı
Yontma Taş Devri’ni yaşarken bozkır sahanın insanı Cilâlı Taş (Neolitik)
Devri’ne geçmiş durumdaydı. Zira, Mançurya’dan Hazar denizine kadar uzanan
bozkır sahalarda genellikle cilâlı taş âletler bulunmuştur. Daha da önemlisi,
bozkır insanı, M.Ö. II. binyılın sonlarından itibaren Maden Devri’ne girmiş
bulunuyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin ataları, ormanlık sahadan
çıkarak, yavaş yavaş Orta Asya’nın bozkır sahalarına yayılmışlardır.


Orta
Asya’nın en eski kültür merkezlerinden biri, Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat
yakınlarında Anav
(Anau)
adını taşıyan yerden ortaya çıkarılmıştır. Burada
yapılan kazılarda M.Ö. 4000-1000 yılları arasında tarihlendirilebilen oldukça
gelişmiş yerleşik bir kültüre rastgelinmiştir. Güneşte kurutulan tuğlalardan
yapılmış evlerde oturan Anav insanı, at, koyun, sığır besliyor ve çiftçilik
yapıyordu. Aynı yerleşik kültürün bir benzeri de Aral gölü çevresinde (Kelteminar
kültürü
: M.Ö. 3000) ve Anav yakınlarındaki Namazgâhtepe’de
bulunmuştur. Namazgâhtepe’de yapılan kazılarda, M.Ö. 2500 yıllarına ait
dibekler ve bakırdan çeşitli süs eşyaları ele geçirilmiştir. Öyle anlaşılıyor
ki, bu kültürün insanı, tarihin oldukça erken sayılabilecek bu döneminde, arpayı
ve buğdayı dibeklerde öğütüp, un ve ekmek yapmayı, daha önemlisi maden
işlemesini öğrenmiş bulunuyordu.


Anav
kültürünü yaratan topluluğun milliyeti, kesin olarak tespit edilememiştir. Bazı
Batılı araştırıcılar, bu kültürü, ciddî bir delil göstermeksizin Arî
topluluklarına mâl etmeye çalışmışlardır. II. Dünya Savaşı’nda sonra Arî
toplulukları üzerinde yapılan yeni araştırmalara göre, bu toplulukların Hazar
denizinin kuzeyinden Orta Asya’ya yayılışları ve Hindistan’a inişleri, M.Ö.
1500 yıllarından sonra meydana gelmiştir. Halbuki, Anav kültürünün ortaya
çıkışı, M.Ö. 4000 yıllarına, başka bir iddiaya göre 9000-10.000 gibi çok eski
tarihlere kadar geriye gitmektedir.7 Bu duruma göre, Anav kültürü, Türklerin
atalarına veya onlarla akraba olan bir kavme mâl edilebilir. Zira, Türk
kültürünün temel unsuru olan at, ilk defa Anav kültüründe görülmüştür.8


Orta
Asya’nın en eski kültürlerinden biri de, M.Ö. 3000-1700 tarihleri arasında,
Abakan bozkırlarında görülmüştür. Abakan veya en önemli buluntu yeri olan Afanasevo
adıyla tanıtılan bu kültür, sadece Abakan bölgesi ile sınırlı kalmamış, Altay
dağlarından Etil (Volga) nehrine kadar uzanan geniş bozkır sahaya yayılmıştır.
çakmaktaşından ok uçları, kemik iğneler, bakır bizler, bıçaklar, küpeler,
kırmızı veya beyaz bantlı basit çömlekler ve çeşitli maden işlemeli âletler, bu
kültürün en önemli malzemesini oluşturmaktadır.9 Bu malzemeler, Afanasevo
insanının Maden Devri’ne girdiğini, avcılık ve hayvancılık yaptığını
göstermektedir. Zira, eski Türk hayatının temel unsurları olan at ve koyuna ait
kemikler, ilk defa Afanasevo kültürünün kurganlarında yanyana görülmüştür.10
Afanasevo insanın kültürel bakımdan elde ettiği en önemli başarı, hayvan
yetiştirmenin dışında, ilkel biçimde de olsa ziraat yapmaya başlamasıdır.11


Orta
Asya’da Afanasevo kültürünü, Andronovo Kültürü devam ettirir. Afanasevo
kültürünün gelişmiş bir şekli olan bu kültür, M.Ö. 1700-1200 yılları arasında,
Altay dağlarının güneyinden Yenisey’e, Tanrı (Tien-shan) dağlarından Yayık
(Ural) nehrine kadar olan bütün bozkır sahayı tamamen kaplamıştır. En önemli
buluntu yerlerinden biri Minusinsk havzasıdır.12 Andronovo kültürünü,
“beyaz, brakisefal (yuvarlak kafalı) tipte, atlı-savaşçı bir kavim olan
Türklerin atalarının yaratmış olduğu” tahmin edilmektedir.13 Geniş ağızlı, düz
tabanlı, kulpsuz ve süslü çömlekler, taş kaşıklar, kemikten ok uçları ve
iğneler, kazalı hançerler, saplı baltalar ile inci ve küpe gibi süs eşyaları,
bu kültürün en önemli eşyalarıdır.14


Andronovo
kültüründe en önemli gelişme, metal işlemede (metalurji) gerçekleştirilmiştir.
En çok kullanılan maden, toprağın üzerinde birikmiş olan metal oksit
cevheridir. Metal cevheri, genellikle Altay ve Kuzey Kazakistan’daki Kalbin
sıradağlarında bulunan sığ ve açık maden ocaklarından sağlanmıştır. Andronovo
insanı, madenî silâhlarının dökümünde hem balçıktan hem de taştan kalıplar
kullanmıştır.15 Ayrıca, tunç (bronz) ve altından yapılmış süs eşyaları da ilk
defa Andronovo kültüründe görülmüştür. Çinliler, tunç yapmayı Andronovo
insanından, yani Türklerin atalarından öğrenmişlerdir.16 Diğer taraftan, bu
kültürün insanı, at ve koyunun yanında deve ve sığır gibi hayvanları da
beslemeye başlamıştır.


Yenisey
nehrine katılan Karasuk ırmağı çevresinde M.Ö. 1200-700 tarihleri arasına ait
yeni bir kültür ortaya çıkarılmıştır. Karasuk adıyla tanıtılan bu kültürde Andronovo
geleneği devam ettirilmekle beraber, yenilik olarak demir madeni bulunmuş ve
işlenmesine başlanmıştır. Hatta bu kültürde, bakıra arsenik ve kalay
karıştırmak suretiyle metalin kalitesi ve değeri son derece yükseltilmiştir.
Bundan başka, eski Türk hayatının en önemli unsurlarından olan dört tekerlekli
arabalar ve keçeden derme çadırlar (kurulup sökülebilen) ile mezara yiyecek,
içecek koyma gibi dinî âdetler, ilk defa bu kültürde görülmüştür.17 Daha önemlisi,
Karasuk kültürünün insanı, koyun yapağısı dokuyarak, elbise yapmasını
öğrenmiştir.18


Karasuk
kültürünü, M.Ö. 700-100 yılları arasında, Abakan ve Minusinsk bölgesinde Tagar Kültürü
takip eder. Tagar kurganlarında, tunçtan yapılmış iki yanı keskin (kingırak)
bıçaklar, hançerler, çok sayıda ok uçları, saplı aynalar, süslü altın ve
tunçtan tokalar, iğneler, taçlar, bilezikler, küpeler, taraklar ve üç ayaklı
süslü tunç kazanlar bulunmuştur.19 Bu eşyalardan bazılarının üzerine işlenmiş
olan hayvan tasvirleri, eski Türk sanatının özünü oluşturan hayvan üslubunun
bütün özelliklerini göstermektedir. Öte yandan, gem yapmak üzere yontulmuş
kemik ve boynuz parçaları ile el değirmenleri, ilk defa Karasuk kültüründe
görülmüştür.20


Tagar
kültürü, M.Ö. 300 yıllarından sonra Taştık bölgesinde yeni bir gelişme
gösterir. Hem Tagar hem Taştık insanı, otağ şeklinde ağaçtan sabit konutlar
yapmıştır. Bu evler, ağaç kütüklerini silindirik veya dört köşe olacak şekilde
üst üste yığmak suretiyle yapılıyor ve tavanı da eğilmiş ağaç dallarıyla tıpkı
kubbe (eğme, eğin) gibi kapatıyordu. Çadırlarda olduğu gibi bu evlerin de orta
yerlerinde, ocak; tepelerinde ise, duman deliği (tüğünük) bulunuyordu. Bu ahşap
evlerden oluşan obaların etrafı da, ağaç kütükleri ve dalları ile çevriliyordu.
Ağaç kütükleri ve dalları ile örülen duvarlara ise, eski Türkçede “çit” adı
veriliyordu. Bu “çitler”, kuş tüyleri ve samanla karıştırılan balçık harç
(titig) ile sıvanarak berkitiliyordu.21


Tagar
ve Taştık kültürlerine ait birçok kaya resmi bulunmuştur. Tagar ve Taştık kaya
resimleri ile bu kültürlerin kurganlarında ortaya çıkarılan tunçtan küçük
hayvan heykelleri, çeşitli eşyalar üzerinde yer alan dağ keçisi, geyik, at,
kurt, boğa, kaplan, pars ve yırtıcı kuş tasvirleri, eski Türk sanatının bütün
özelliklerini yansıtmaktadır. Bundan dolayı, bu kültürleri yaratan topluluğun
Türklerin ataları olduğu hususunda asla şüphe edilmemektedir.22


Anav, Kelteminar, Afanasevo, Andronovo, Karasuk, Tagar ve Taştık
kültürlerine dair arkeolojik kazıların hemen hemen hepsi, Rus arkeologlar
tarafından yapılmıştır. Rus arkeologlar, ortaya çıkardıkları arkeolojik
malzemeyi genellikle buluntu yerlerinin adlarıyla tanıtıp değerlendirmişlerdir.
Fakat onlar, bu kültürleri yaratan toplulukların kimlikleri hakkında, bir şey
söylememişlerdir. Daha doğrusu Rus arkeologlar bu hususta ne bir yargıya
varabilmişler ve ne de bir tercih yapabilmişlerdir. Halbuki, bu arkeolojik
malzemenin değerlendirilmesinden ve yorumlanmasından şöyle bir sonuç ortaya
çıkmaktadır: Orta Asya’da ortaya çıkarılan Anav, Afanasevo, Andronovo, Karasuk
ve Taştık kültürlerinin özellikle Türklerin atalarıyla çok yakından ilgisi
bulunmaktadır. Bu yargının d+oğruluğu, bugün bile çeşitli delillerle
kanıtlanabilmektedir. Meselâ eski Türk kültüründeki at ve koyun besleme, dört
tekerlekli üstü kapalı araba, derme çadır, tunç, iki ağızlı bıçak
(kingırak=kama), hayvan üslubu gibi unsurlar ile mezara yiyecek ve içecek koyma
âdeti, bu kültürlerde de açık bir şekilde görülmektedir. Bundan da anlaşılıyor
ki, Türklerin ataları (Proto-Türk), çok eski çağlarda Abakan bozkırlarından
Etil (Volga) ve Ceyhun (Öğüz) nehrinin ilerisine kadar olan bütün Orta Asya
topraklarına yayılmışlardır. Bu durum, Türklerin yayıldıkları sahalardaki
ırmaklara ve dağlara verdikleri isimlerle de desteklenmektedir. Meselâ,
milâttan önceki çağlarda yazılmış Grekçe eserlerde Ural nehrinin adı “Dayık”
(Yayık), Ceyhun nehrinin adı da “Oxus” (Öğüz=nehir), şeklinde Türkçe
yazılmıştır. Grek yazarları, bu isimleri, hiç şüphesiz burada oturan Türklerden
öğrenmiş olmadır.


B. Göçlerin Sebepleri


Bir
topluluğun kendi yerini, yurdunu terk ederek, başka bir yere gitmesine veya yer
değiştirmesine göç denir. Sosyal bir olay olan göç, hayatî ve ciddî sebeplere
dayanır. Aksi taktirde hiçbir topluluk önemli bir sebep olmaksızın yerini
yurdunu terk edip, sonunun nasıl biteceği belli olmayan bir maceraya kalkışmaz.
Çünkü, hiçbir göç sahası tamamen boş ve sahipsiz bir yer olmamaktaydı. Göç
hareketinde bulunan kütle, buradaki yerli topluluk veya devlete karşı hâkimiyet
mücadelesi vermek ve bu mücadeleyi de kazanmak zorundaydı. Başka bir ifade ile
söylemek gerekirse, göç hareketinde bulunan kütlenin, yeni göç sahasındaki
yerli halkı ya hâkimiyeti altına alması ya da onu buradan sürmesi lâzım
geliyordu.


Türk
toplulukları, bazı zorlayıcı sebeplerden dolayı zaman zaman Orta Asya’daki
yurtlarını terk ederek, başka coğrafyalara, başka iklimlere göç etmişler ve
yayılmışlardır. Türk topluluklarını zaman zaman göçe zorlayan tabiî, iktisadî,
siyasî, sosyal ve askerî sebepleri şöyle açıklayabiliriz:


1. Tabii (Doğal) Âfetler ve Salgın Hastalıklar


Orta
Asya’nın ikliminde istikrar yoktu. Buradaki hayat, arka arkaya gelen şiddetli
soğukların ve tipinin, sel ve çekirge baskınlarının, otları ve suları yok eden
aşırı sıcaklıkların ve kuraklığın daima tehdidi ve tehlikesi altındaydı. Bazı
yaz aylarında bir damla bile yağmurun düşmediği aşırı kuraklıklar, bazı kış
aylarında da aşırı soğuklar, salgın hastalıkların çıkmasına yol açıyor ve kütle
halinde hayvan kırımları meydana geliyordu. Meselâ, 627 yılında, Göktürk
ülkesine çok kar yağmıştır. Bu yüzden koyunların ve atların büyük bir kısmı
kırılmıştır.23 Aynı şekilde, 685 yılında, Oğuzların yurdunda büyük bir kuraklık
meydana gelmiştir. Bu kuraklıktan dolayı, atların ve sığırların onda yedisi
veya sekizi ölmüştür. Oğuzlar, hayatta kalabilmek için tarla faresi avlamak ve
ot kökü yemek zorunda kalmışlardır.24 Görüldüğü gibi, Orta Asya’da hayatı
zorlaştıran ve kütleleri göçe zorlayan sebep, ağır kış şartlarıdır. Aşırı
soğukların sebep olduğu salgın hastalıklara, “yut” (yutmak) adı
verilmektedir.25 Sık sık meydana gelen “yut”larla başlıca ekonomik varlıklarını
yitiren Türkler, perişan oluyorlar ve güç durumlara düşüyorlardı.26 İşte böyle
durumlarda Türk toplulukları için yeni ekonomik sahalar aramak bir zaruret halini
alıyordu. Böylece, göçler başlıyordu.


2. Nüfus Artışı ve Otlak Yetersizliği


Türkler
son derece dinamik ve sağlıklı bir topluluk idiler. Üstelik Orta Asya’daki
göçebe hayat tarzı, çok sayıda insana ve insan gücüne ihtiyaç
gösteriyordu. Bundan dolayı genç nüfus son derece artmaktaydı. Fakat, ana
yurdun toprakları, hızla çoğalan Türklerin geçimi için yetersiz kalıyordu. Aynı
şekilde otlaklar da sayısı gittikçe artan sürülere yetmiyordu.27 Öte yandan,
Orta Asya’nın bozkır sahalarında büyük insan kütlelerini besleyebilecek tarım
sahaları hemen hemen hiç yoktu. Ekonomi büyük ölçüde hayvancılığa dayandığı
için otlakların önemi daha da artmaktaydı. Otlak yüzünden boylar arasında sık
sık silâhlı çatışmalar meydana geliyordu. Bu sonu gelmez çatışmalarda ve itişip
kakışmalarda mücadeleyi kaybeden boy veya topluluğun kendisine yeni bir yurt ve
otlak araması gerekiyordu. Bu durum ise, bozkır topluluklarının âdeta değişmez
bir kanunu idi.


3. Siyasî Anlaşmazlıklar (İhtilâflar)


Anayurt
içinde ve dışında başka yerlere yapılan göçlerin bir sebebi de, Türk tarihinde
sık görülen siyasî anlaşmazlıklar idi.28 Zira Türk siyasî hayatında istikrar
yoktu. Türk siyasî hayatı iniş ve çıkışlarla, zirveler ve çöküntülerle dolu
idi. Bunun başlıca sebebi, taht veraset hukukunun belirli bir kurala
bağlanmaması idi. Türk hâkimiyet anlayışı, tahta çıkmada her hanedan üyesine
aynı hakkı veriyordu. Bu da her hükümdar değişikliğinde taht kavgalarına ve bu
kavgalar da devletin zayıflamasına, hatta bölünmesine sebep oluyordu. Bazen bu
mücadele Türk devletinin istiklâli ile ilgili olmaktaydı. Çünkü bozkır insanı,
diğer insanlara göre hürriyetine ve istiklâline fazlaca düşkün idi. Sebep ne
olursa olsun mücadeleyi kaybeden taraf, istiklâli fedâ edip egemenlik altına
girmektense, yerini terk ederek, yeni ufuklara doğru göç etmeyi tercih
ediyordu. Meselâ böyle bir olay, M.Ö. 58 yılında Hun tahtında oturan Ho-han-yeh
ile kardeşi Çi-çi arasında meydana gelmiştir. İç ve dış baskılara daha fazla
dayanamayan Ho-han-yeh, istiklâli fedâ edip, Çin hâkimiyetine girerek, durumunu
kurtarmak istedi. Bu durum Hun devlet meclisinde sert tartışmalara yol açtı.
Hunlar; istiklâli fedâ edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrıldılar.
İstiklâlin fedâ edilmesini “gülünç ve utanç verici” bulan Çi-çi ve
taraftarları, Çin hâkimiyetini tercih eden Ho-han-yeh taraftarlarına karşı
mücadeleye giriştiler. Fakat Çi-çi ve taraftarları, Çin’in desteğini alan
Ho-han-yeh ve taraftarlarına karşı başarılı olamadılar ve mücadeleyi
kaybettiler. İstiklâli fedâ etmek istemeyen Çi-çi ve taraftarları, Batı
Türkistan’a çekilerek, burada bağımsız bir Hun Devleti kurdular (M.Ö. 54).29


Siyasî
anlaşmazlıklar yüzünden göçler, bazen yeni bir Türk devleti kurulurken meydana
geliyordu. Böyle durumlarda, yeni devletin hâkimiyetini kabul etmek istemeyen
topluluklar, yurtlarını bırakıp, başka yerlere göç ediyorlardı. Meselâ,
Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar 744 yılında birleşerek, Göktürk iktidarına son
verdiler. Yeni devleti, bunlardan Uygur İl-teber’i (=Uygur beyinin unvanı)
oluşturdu. Karluk Beyi, yeni devlette “Sol Yabgu” unvanı ile Uygur Kağanı’nın
yardımcısı oldu. Fakat, Karlukların büyük kısmı Uygur hâkimiyetini kabul
etmediler. Kara Ertiş ve Tarbagatay bölgesindeki yurtlarından ayrılarak, İli ve
Çu havzasına gelip yerleştiler.


Aynı
şekilde bir göç hareketi de Hazar Devleti kurulurken meydana gelmiştir: VII.
yüzyılın ikinci yarısına doğru Kafkaslar’ın kuzeyinde bir devlet kuran
Hazarlar, Karadeniz’in kuzeyindeki Bulgar topluluklarını da hâkimiyetleri
altına almak istediler. Hazarlar, Bulgarların Onogur (On Ogur=On Oğuz) ve Macar
kütlelerini kolayca hâkimiyetleri altına aldılarsa da, Kuturgur (Dokur
Ogur=Dokuz Oğuz) ve Uturgur (Otur Ogur=Otuz Oğuz) kütlelerine hâkimiyetlerini
kabul ettiremediler. Bunlardan Kuturgurlar, diğer Bulgar topluluklarıyla
birlikte bölgeyi terk edip, Balkanlar’a inerek, burada Asparuh önderliğinde
Tuna Bulgar Devleti’ni kurdular. Uturgurlar da kuzeye çekilerek, Etil ve Kama
nehirleri arasında Etil Bulgar Devleti’ni meydana getirdiler.


4. Ağır Dış ve İç Baskılar


Türk
toplulukları bazen karşı koyamadıkları ağır dış baskılar yüzünden de yurtlarını
terk etmek zorunda kalıyorlardı. Bu durum, genellikle Türklerin siyasî bakımdan
parçalandıkları ve Orta Asya’ya hükmeden güçlü bir Türk devletinin bulunmadığı
zamanlara rast geliyordu. Böyle zamanlarda güçlü bir dış baskı ile karşılaşan
Türk toplulukları, istiklâllerini değil, yurtlarını fedâ ediyorlardı. Çünkü
onlar, ancak üzerinde hür ve bağımsız olarak yaşayabildikleri toprakları yurt
olarak kabul ediyorlardı.30


Çinliler,
Kitanlar (Hıtaylar) ve Moğollar çeşitli tarihlerde Türk toplulukları üzerinde
baskılarını hissettirerek, onları yerlerinden etmişlerdir. Meselâ, Çin’den
atılan Moğol kökenli Kitanlar, 924 yılında Ötüken bölgesindeki Kırgız
Kağanlığı’na ağır bir darbe vurdu. Bu darbeden sonra Ötüken’de tutunamayan
Kırgızlar, Ertiş kaynak havzasındaki eski yurtlarına çekildiler. Öte yandan
Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde Cengiz Han önderliğindeki Moğol
baskısı daha ağır oldu. Moğolların önünden kaçan Türk boyları, uzun bir göç
hareketine girişerek, gelip Anadolu’ya sığındılar.


Türk
toplulukları, sadece dış baskılara değil, aynı zamanda birbirlerinin
baskılarına da mârûz kalıyorlardı. Hatta dış baskılardan çok iç baskılarla
meydana gelen göçün sayısı daha fazla idi. Özellikle, Karadeniz’in kuzeyine,
Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a olan göçler, hep Türk topluluklarının
birbirlerini itmeleri ve yerinden etmeleri sonucunda meydana gelmiştir. Şimdi
bunları tarih sırasına göre birer birer belirtelim:


Sabar
(Sibir) Türkleri, V. yüzyılın ikinci yarısına doğru İli nehri havzasındaki
yurtlarında Avarların baskılarına mârûz kaldılar. Bu baskı üzerine yurtlarını
terk ederek Kazak bozkırlarına geçen Sabarlar, buradaki Ogur (Oğuz) Türklerini
batıya sürüp, onların topraklarına yerleştiler. Sabarlar, Kazak bozkırlarında
yarım asır kaldıktan sonra tekrar harekete geçtiler; On-ogurları (On Oğuz) ve
Macarları batıya iterek, Kafkaslar’ın kuzeyinde bulunan Etil ve Don nehirleri
arasındaki bölgeye sahip oldular.31


Sabarlardan
sonra aynı baskıya bu defa Avarlar mârûz kaldılar. Göktürkler, 552 ve 555
yıllarında olmak üzere arka arkaya vurdukları iki darbe ile Orta Asya’daki Avar
hâkimiyetine tamamen son verdiler. Göktürk darbesinden sonra Orta Asya’yı terk
eden Avarlar, kendilerine emin bir yurt bulabilmek için batı istikâmetinde uzun
bir göç hareketine giriştiler. 557 yılında Etil (İdil) nehrini geçerek
Kafkaslar’a ulaşan Avarlar, Göktürklerin kendilerini takip ettiklerini duyunca,
bu bölgeden de ayrılarak, Orta Avrupa’nın yolunu tuttular. Karpatların
çevrelediği Macar ovalarına gelip yerleştiler. Avarlar, burada bir devlet
kurarak, 805 yılına kadar siyasî varlıklarını devam ettirdiler.


Birbirlerini
itmek ve yerlerinden çıkarmak suretiyle zincirleme bir göç hareketi de Peçenek,
Oğuz ve Kuman Türkleri arasında meydana geldi: Issıg ve Aral gölleri arasındaki
yurtlarında VIII. yüzyıl içinde Karluk ve Oğuz Türklerinin saldırılarına
uğrayan Peçenekler, Yayık ve Etil nehirleri arasındaki bölgeye çekildiler.
Peçenekler, burada da rahat olamadılar; Hazar ve Oğuz Türklerinin baskılarına
mârûz kaldılar. Kendilerinden önceki Türk topluluklarının yaptığı gibi Etil
nehrini geçen Peçenekler, Macarları batıya iterek, Kuban ve Don nehirleri
arasındaki bölgeye hâkim oldular.


Türk
tarihinin en hazin ve en ağır göç hareketlerinden birini de Uygurlar
yaşamıştır: 821 yılından sonra, Uygur Devleti’nin gücü yıldan yıla, savaştan
savaşa gittikçe zayıflıyordu. Buna karşılık, Kırgızların gücü günden güne
artıyordu. 839 yılında Uygur ülkesinde, büyük kayıplara sebep olan dayanılmaz
bir kıtlık meydana geldi. Hayvanların çoğu kırıldı. İç huzursuzluk bütün
memlekete yayılmaya başladı.32 Çin’in entrikaları yüzünden kağanlar duruma
hâkim olamadılar. İsyanlar birbirini takip etti. Bu durumu fırsat bilen Kırgızlar,
kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler; başkenti (Kara Balsagun) ele
geçirdiler; Uygur Kağanı’nı öldürdüler. Kırgızların eskiden beri Uygurlara
duydukları kin, burada korkunç bir katliam şeklinde kendisini gösterdi; halk
ağır bir katliama (kıyım) tâbi tutuldu (840).


Kırgız
katliamından kurtulabilen Uygur kütlelerinin bir kısmı, Orhun bölgesinden
Kansu’ya kaçarak, Kançov şehri merkez olmak üzere burada yeni bir Uygur Devleti
kurdu. Sarı Uygurlar adıyla anılan bu Türk kütleleri, burada Budizm etrafında
yeni bir kültür hareketi başlattılar.


Kırgızların
katliamından kaçan önemli bir Uygur kütlesi de, Doğu Türkistan’a gelerek,
Turfan ve Başbalık şehirlerine yerleşti. Son Uygur Kağanı’nın yeğeni olan
Mengling’i kağan seçerek, Turfan Uygur Devleti’ni oluşturdu.33


Türk
tarihinde, etkisini uzun bir zaman içinde ve geniş bir mekanda devam
ettirebilen büyük ve kapsamlı bir göç hareketi de, Oğuz Türkleri arasında
meydana geldi: X. yüzyılda, Türk dünyasını temsil eden büyük Türk
topluluklarından biri de Oğuz Türkleri idi. Bu yüzyılda Oğuzların, Hazar denizi
ile Seyhun nehrinin (İnci, Sir Derya) orta yatakları arasındaki sahada bağımsız
bir devletleri vardı. Aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra Oğuz ana
kütlesinden iki ayrı kopma oldu. Bunlardan birinci bölük göç yeri olarak
Karadeniz’in kuzeyini, diğeri de İslâm ülkesini tercih etti. Greklerin “Uz”
(Uzoi), Rusların “Tork” veya “Torci” (Türk) adını verdikleri birinci bölük,
Hazar denizinin kuzeyinde oturan soydaşları Peçenekleri batıya iterek, onların yerlerine
sahip oldu. Burada fazla kalmayan Uzlar, Etil nehrini geçerek, Peçeneklerin
arkasından Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldılar (1054). Uzlar,
Peçenekleri arkadan sıkıştırarak, onların Tuna nehrini geçip, Balkanlar’a
inmelerine yol açtılar. Fakat, Kiyef Knezliği, Uzların bölgeye hâkim olmalarına
yayılmalarına fırsat vermedi. Kiyef şehrine kadar ilerlemiş olan Uzlar, Ruslar
tarafından geri püskürtüldü. Bundan sonra Uzlar, kendi arkalarından
Karadeniz’in kuzeyine ulaşan Kuman Türklerinin baskılarına mârûz kaldılar. 1065
yılında, 600 bin kişilik büyük bir kütle halinde Tuna nehrini geçen Uzlar,
kollara ayrılarak, Balkanlar’a dağıldılar. Trakya ve Makedonya’ya kadar uzanan
geniş bir akın hareketinde bulundular. Uzların bu akın hareketi, başta Bizans
olmak üzere Batı dünyasında büyük korku ve dehşet uyandırdı. Fakat, bu sırada
meydana gelen şiddetli soğuklar, Uzlar arasında salgın hastalıkları çıkmasına
sebep oldu. Bu yüzden onlar, büyük mal ve can kaybına uğrayarak zayıfladılar.34
Bu durumdan yararlanan Peçenekler, yılgın ve perişan bir vaziyette olan Uzların
üzerine saldırarak, onları dağıttılar. Bundan sonra Uzlar, bir kuvvet olmaktan
çıktılar ve bir daha kendilerini toparlayamadılar.


Peçenek
darbesinden sonra Uz kalıntılarının bir kısmı, Kiyef şehri çevresine giderek,
buraya yerleşti. Balkanlar’da kalan Uz kalıntıları da, Bizans ordusunda hizmete
alındı. Bizans ordularının saflarında daha sonra Malazgirt Savaşı’na katılan
Uzlar, kıyafetlerinden ve konuşmalarından soydaşları olduklarını anlayarak Selçuklu
ordularının saflarına geçip, savaşın Türkler tarafından kazanılmasında başlıca
rol oynadılar.35


Uzlardan
sonra da bu zincirleme baskılar ve göçler devam etti. Bu defa Uzların arkasında
Karadeniz’in kuzeyine Kuman (Kıpçak) Türkleri geldiler. Kumanlar, Uzları
Balkanlar’a itmekle kalmadılar, kendileri de onların arkasından bu bölgeye
indiler.


Sonuç
olarak diyebiliriz ki, Avarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar, Karadeniz’in
kuzeyindeki bozkır sahalara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a sahip olarak, Kiyef
Knezliği’ni ve Bizans İmparatorluğu’nu baskı altına almışlardır. Zaman zaman da
Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini kırmışlar ve yok
etmişlerdir.36 Daha da kötüsü onlar, askerî alanda gösterdikleri başarıyı
kimliklerini ve kültürlerini korumakta gösterememişler, yeni kültür çevresi
içinde eriyerek, ebediyen Türklük dünyasından kopmuşlardır.


5. Fetih Arzusu ve Yeni Vatanlar Kurma Fikri


Yeni
ülkeler fethetme (açma) arzusu ve bunun tabiî sonucu olarak yeni vatanlar kurma
fikri de, göçlerin sebepleri arasında sayılabilir. Zira Türkler, bu arzularını
ve fikirlerini gerçekleştirebilecek hayat tarzına ve vasıtaya sahip idiler. Bu
hayat tarzı konar-göçer bir hayattı; vasıta da at idi. Geçekten de Türkler,
ziraat yapan toplumlar gibi kendilerini tabiat kuvvetlerinin elinde hiçbir
zaman esir hissetmemişlerdir. Konar-göçer hayat tarzı onlara cesaret, kuvvet ve
büyük bir dinamizm kazandırmıştır. Ufuklarını da son derece genişletmiştir.
Daha da önemlisi, onlarda yeni ülkeler fethetme ve yeni imkânlara sahip olma
arzusu uyandırmıştır. Atın sağladığı sürat ve üstünlük duygusu da, onların bu
arzularına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Böylece Türkler, at sayesinde hayret
verici bir çabuklukla geniş fetih ve göç hareketinde bulunabilmişlerdir.
Meselâ, Oğuz Türklerinin Anadolu’ya yönelmelerinde, fetih arzusu ve yeni vatan
kurma fikri başlıca rol oynamıştır.37


C. Milâttan Önce Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk Göçleri


Gerek
milâttan önceki, gerekse milâttan sonraki zamanlarda anayurttan dünyanın öteki
yerlerine zaman zaman Türk göçleri olmuştur. Milâttan sonraki zamanlarda
meydana gelen göçler hakkında kesin sayılabilecek bilgilere sahip
bulunmaktayız. Fakat milâttan önceki zamanlarda olan göçler, belgelerin
bulunamaması ve yeterli araştırmaların yapılamaması yüzünden henüz
aydınlatılamamıştır. Ancak eski Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu
medeniyetleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirgin şekilde Türk kültürünün
izine rastlanması,38 Türklerin çok eski zamanlarda bu yerlere göç etmiş
oldukları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Hatta nerede büyük bir
devlet kurulmuşsa, orada Türk kültürünün izine rast gelmek mümkündür.39 Bu
durum bilim adamlarını ister istemez, Sümer, Hitit, Çin ve İran gibi yerleşik
medeniyetlerin atlı-göçebe kavimlerle yakından ilgili olduğu, onların
teşkilâtçı kabiliyetleri olmadan bu medeniyetlerin ulaştıkları yüksek seviyeye
asla varamayacakları düşüncesine sevk etmiştir.40


Öte
yandan, eski diller üzerinde yapılan mukayeseli araştırmalarla bu hususta daha
kesin ve sağlam deliller ortaya konmuştur. Meselâ, Sümerce yapı bakımından
Türkçenin de dahil olduğu “eklemeli” veya “bitişken” diller grubu arasında yer
almaktadır. Daha da önemlisi, bu konuda yapılan araştırmalarla 200-300 kadar
Sumerce kelimenin hem ses hem anlam bakımından Türkçe ile ilgisi görülmüştür.
Sumerce ile eski Türkçedeki birbirine benzer kelimelerden bazılarını bir örnek
olarak aynen buraya alıyoruz. Burada gösterilen kelimelerin ilki Sumerce,
ikincisi de eski Türkçedir: Dingir=Tengri (Tanrı), kapkagag=kapkacak, men=men
(ben), sag=sag (sağ, sağlam, iyi), tibira=temür (demir), tin=tin (hayat, ruh),
giş=yış (orman, dağ, ağaç), gişig=eşik, gud=ud (öküz), tir=yir (yer, toprak),
nigin=yıgın (yığın, küme), zibin=cibin (sivrisinek), urugal=korıgan (mezar),
ud=öd (zaman), umuş=ukuş (anlayış, akıl), agar=agır (ağır), zag=sag (sağ
taraf), uş=us (akıl, zeka), u=u (uyku), ziz=çeç (tahıl yığını), şir=yır (şarkı,
türkü), marun=karınca, dip=yip (ip), dirig=irig (iri, kaba, sert), ab=eb (ev),
ai=ay, dag=dağ, taş, adda=ata, agarın=karın, aş=aş, ba=bu, şu=şu, er=er.41 Bu
örnekleri daha da artırmak mümkündür.


Diller
arasındaki benzerlik sadece Sumerce ile Türkçe arasında değil, aynı zamanda
Türkçe ile Elam, Guti, Hurri ve hatta Bask dili arasında da görülmüştür.42
Ayrıca, Urartuların dili ile Türkçe arasında da yapı bakımından tam bir
benzerlik bulunmaktadır.


Bilim
adamlarına göre, Anav (Anau) kültürü ile başta Mezopotamya’daki Sumer
medeniyeti olmak üzere İndus nehrinin orta havzasında meydana çıkarılan
Mohenjo-daro (Ölüler tepesi) ve Harappa medeniyetleri (M.Ö. III-II. bin)
arasında bir iç bağ bulunmaktadır.43 Bilim adamları bu iç bağa bakarak, her iki
medeniyetin de aynı soydan gelen veya akraba kavimler tarafından meydana
getirilmiş olduğu kanaatine varmışlardır. Öte yandan, Kuzey Çin’de kurulan Cov
(Chou) Devleti’nde (M.Ö. 1050-247) at kültürü ve Gök Tanrı inancının bulunması,
güneş ve yıldızların kutlu sayılması, askerî alanda bazı Türk geleneklerine
rast gelinmesi, bu devleti kuran unsurun Türk olduğuna şüphe bırakmamaktadır.44
Bundan başka, doğudan gelip, Anadolu üzerinden İtalya’ya geçen ve milliyetleri
hakkında bir türlü karara varılamayan Etrüsklerin de bir Türk topluluğu
olabileceği, bu hususta yapılan bazı araştırmalar ve değerlendirmelerle oldukça
belirli hale gelmiştir.45 Bu hususta kesin hüküm ise, Etrüsklerin dilleri
tamamen çözülebildiği zaman verilecektir.


Yakut
(Saka/Saha=Kişi insan) ve Çuvaş Türkleri, pek eski çağlarda Türk ana
kütlesinden ayrılıp, anayurt dışına çıkmış Türk topluluklarıdır. Bunlardan
Yakut Türkleri, Kuzey doğu Sibirya tundralarına, Çuvaş Türkleri de Ural
dağlarının güney batı eteklerine gelip yerleşmişlerdir. Her iki Türk topluluğu
da Orta Asya’nın dışına çıkmakla kalmamışlar, diğer Türk toplulukları ile
kültürel bağlarını da tamamen koparmışlardır. Bundan dolayı bu Türk
topluluklarının dilleri Batı Türkçesinden farklı bir gelişme göstermiştir.
Fakat, onlar hem Türkçenin en eski özelliklerini hem de eski Türk inancını
hemen hemen bütünüyle korumuşlardır.


M.Ö.
1700 yıllarından itibaren tıpkı Arî toplulukları gibi Asya kökenli göçebe
topluluklar da Avrupa istikâmetinde yayılmaya başladılar. Bu toplulukların ilki
Kimmerlerdir. Orta Asya’yı terk ederek batıya kayan Kimmerler, Etil ile Dnyeper
nehirleri arasındaki bozkır sahaya dağılıp yerleştiler. Kimmerlerin bu
bölgedeki hâkimiyetleri M.Ö. VIII. yüzyıla kadar devam etti. Bu yüzyıl içinde
doğudan İskitler tarafından sıkıştırılan Kimmerler, yerlerini terk ederek,
Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiler ve Orta Anadolu’ya doğru yayıldılar.
Kimmerlerin Karadeniz’in kuzeyindeki yerleri ise, tamamen İskitlerin eline
geçti. Büyük bir topluluk olan İskitler, M.Ö. VIII. ile M.Ö. II. yüzyıllar
arasında Tanrı dağlarından Tuna nehrine kadar uzanan geniş sahaların tek hâkimi
oldular. Hatta onlar, zaman zaman Kafkaslar üzeriden Anadolu’ya girdiler ve
Kuzey Suriye’ye kadar uzandılar. Burada önce Asurlularla, sonra Perslerle
mücadele ettiler. Bu savaşlarda ne Asurlular ne de Persler İskitlere karşı
üstünlük sağlayabildiler. İskitler, M.Ö. II. yüzyılda doğudan Sarmatların, batıdan
Gotların sıkıştırması sonucunda tarih sahnesinden çekildiler. İskitlerin yerini
alan Sarmatlar ise, M.S. II. yüzyıla kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda
varlıklarını sürdürdüler.


Karadeniz’in
kuzeyindeki bozkır sahalar, bu defa batıdan ilerleyen Gotların istilâsına
uğradı. M.S. 180 yıllarında Baltık denizi çevresindeki yurtlarını terk eden Got
kütleleri, doğuya doğru ilerleyerek, Karadeniz’in kuzeyindeki sahalara hâkim
oldular. Burada iki gruba ayrılan Gotlar, Ostrogotlar (Doğu Gotları) ve Vizigotlar
(Batı Gotları) şeklinde iki ayrı devlet çatısı altında teşkilâtlandılar.
Gotların kuzeyinde Baltık denizinden Ural dağlarına kadar uzanan geniş
sahalarda da Fin-Ugor toplulukları yaşıyordu. Vistül ile Dnyeper nehirleri
arasındaki ormanlık sahalarda ise, dağınık bir şekilde Slav toplulukları
oturuyordu. Bu sırada, her iki topluluk da kültür bakımından çok düşük bir
seviyede bulunuyordu. Hatta bu toplulukların teşkilâtları bile yoktu. Slav
topluluklarının kültür bakımından gelişmelerinde, Gotlar ile Hun, Avar ve
Bulgar Türklerinin başlıca rolü olmuştur.


D. Milâttan Sonra Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk
Göçleri


Milâttan
sonraki zamanlarda meydana gelen Türk göçü ve yayılması genellikle iki
istikamette cereyan etmiştir: 1 -Güneye doğru, 2-Batıya doğru.


1. Çin’e ve Hindistan’a Yapılan Türk Göçleri


Güneye
olan Türk göçünün ve yayılmasının iki hedefi vardı. Bunlardan biri Kuzey Çin,
diğeri de Kuzey Hindistan idi. Kuzey Çin, aynı zamanda eski çağlardan beri Türk
akınlarının hedefi durumundaydı. Türkler, Kuzey Çin’e sadece akınlar
düzenlememişler, burada çeşitli adlar altında devletler de kurmuşlardır.
Meselâ, Kuzey Çin’de Tabgaç (Toba) Devleti’ni (338-557) kuran bir Türk hanedanı
idi. IV. yüzyılın ikinci yarısına doğru Kuzey Çin’i ele geçirerek, topraklarını
batıda Tarım havzasına, güneyde Yang-tse nehrine kadar genişleten Tabgaçlar, 2
asırdan fazla süre Çin’in en büyük hâkimi oldular. Başlangıçta Türklük
özelliklerini titizlikle korudular. Fakat, önce mücadele ettikleri Budizm’in
etkisinde kalarak, gittikçe gevşediler. Özellikle, Budizm’in tesiri ile millî
kimliklerini kaybederek, devletleriyle birlikte Çinlileşmeye başladılar. Daha
doğrusu Tabgaç Türklerinin Budizm’e girmelerinden sonra Çinlileşmeleri
hızlanmıştır. Sonunda kendi soylarının bütün özelliklerini tamamen kaybedip,
yerli halkın içinde erimişlerdir. Birkaç nesil sonra da Tabgaç Türklerinin
Çinlilerden pek belli başlı farkları kalmamıştır. Yani, içine girdikleri
toplumun bir unsuru haline gelmişlerdir. Çinlileşme tamamlanınca da, hanedan
Tabgaç adını bırakarak, Wei adını almıştır.


350
yılları dolaylarında Altay dağları çevresindeki yurtlarından ayrılan bir grup
Hun kütlesi, Güney Kazakistan bozkırlarına gelip yerleşti. Ak-Hun veya Eftalit
adıyla anılan bu Hun kütleleri, burada fazla kalmadılar; Afganistan’ın
Toharistan bölgesine indiler.46 Burada İran Sâsânî Devleti ile temasa geldiler.
Sâsânî Devleti’nde iktidar kavgalarına karışan Ak-Hunlar, bir taraftan
İran’daki gelişmelere yön verirlerken, diğer taraftan bölgedeki hâkimiyetlerini
Kuzey Hindistan’a kadar genişlettiler. Fakat, kısa sürede hâkimiyetlerini bütün
Orta Asya’ya yayan Göktürkler, İran Sâsânî Devleti ile anlaşarak, 557 yılında
Ak-Hunların siyasî varlıklarına tamamen son verdiler. Ak-Hun toprakları iki
devlet arasında paylaşıldı.


2. Karadeniz’in Kuzeyine, Balkanlar’a ve Orta
Avrupa’ya Yapılan Türk Göçleri


Birbirini
takip eden dalgalar halinde Türk göçü ve yayılması asıl batı istikâmetinde
meydana geldi. Türkler, batı istikâmetindeki göçlerinde ve yayılmalarında iki
yol kullandılar. Bunlardan biri “kuzey yolu”, diğeri de “orta yol” şeklinde
adlandırılabilir. Kuzey yolunu kullanan Türkler, Karadeniz’in kuzeyindeki
bozkırlarda, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurdular. Orta yolu
kullanan Türkler ise, Orta Doğu İslâm ülkelerine hâkim oldular. Daha önemlisi
Bizans’a ait Anadolu’yu fethederek, burada bir yurt kurdular.


A. Kuzey Yolu


Türk
göçleri, genellikle doğu-batı ekseni üzerinde gerçekleşmiştir. Hatta
diyebiliriz ki, Türkler daima doğudan batıya doğru bir akış içinde olmuşlardır.
Türklerin batıya doğru göçlerinde ve yayılmalarında en çok kullandıkları yol,
Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a ulaşan kuzey yolu
olmuştur. Hemen belirtelim ki, bu, tesadüfen meydana gelmiş bir olay değildir.
Bu tarihî gelişmeyi kolaylaştıran ve teşvîk eden bazı temel sebepler vardır.
Her şeyden önce Ural dağlarından Orta Avrupa’ya kadar olan Karadeniz’in
kuzeyindeki sahalar, Orta Asya’daki bozkırların tabiî bir uzantısı
durumundadır. Daha doğrusu burası bitki örtüsü ve iklimiyle Türklerin kendilerine
has hayat tarzlarını sürdürmeye son derece elverişli bir bölge idi. Bu durum
hiç şüphesiz Türk göçlerini ve yayılmasını teşvîk eden önemli bir faktör
olmuştur. Öte yandan, bu yön ve bu yol üzerinde Türklerin önüne aşamayacakları
tabiî bir engel veya Çin, İran ve Bizans gibi yerleşik medeniyete sahip büyük
bir devlet çıkmamıştır.47


Çin,
İran ve Bizans engelinin Türkleri ne kadar uğraştırdığı göz önüne alınırsa, bu
durumun Türk göçlerini ve yayılmasını ne kadar kolaylaştırmış olduğunu anlamak
zor değildir. Eğer bu yönde Türklerin önüne yerleşik medeniyete sahip güçlü bir
devlet çıksaydı, Türk göçleri ve yayılması bu kadar kolay olmayabilirdi.
Gerçekten de Ural dağlarından Doğu ve Batı Roma topraklarına kadar uzanan
Karadeniz’in kuzeyindeki bütün sahalar, eskiden beri göçebe toplulukların
yaşadıkları ve birbirleri arasında zaman zaman el değiştirdikleri bir bölge
idi. Türklerin bu toplulukları yenmeleri, buradan sürmeleri veya itaat altına
almaları pek zor olmamıştır.


Türk
topluluklarına kuzey yolunu açan Hun Türkleridir. Orta Asya’daki siyasî
hâkimiyetlerini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplanmışlardır.
Hun kütleleri, 350 yıllarında teşkilâtlarını tamamlamış olmalılar ki, batı
yönünde topluca harekete geçtiler. Etil nehrini geçen Hunlar, 374 yılında ilk
defa Avrupa’nın ufkunda göründüler. Bundan sonra Hun göçü batıya doğru süratle
gelişmeye başladı. Karadeniz’in kuzeyindeki Ostrogot ve Vizigot hâkimiyetleri
büyük Hun gücü karşısında arka arkaya çöktü. Bu durum Got kütleleri arasında
büyük bir korku ve panik yarattı. Daha da önemlisi, Hun ordularının yarattığı
korku ve panik, “Kavimler Göçü” adı verilen genel bir harekete sebep oldu
(375). Romalıların “barbar” olarak niteledikleri bu kavimler, bir taraftan
Hunlar hakkında korkunç rivayetler uydururlarken, diğer taraftan da
birbirlerini iterek, yerlerinden oynatarak kaçışmaya başladılar. Kalabalık Got
kütleleri ve bunların önlerine kattıkları kütleler, emin bir sığınak bulmak
için kendilerini Roma topraklarına attılar. Bu kütlelerin Roma topraklarına
sığınmalarıyla kavimler göçü durmadı; bunlar, Trakya’dan başlayarak, Fransa,
İspanya, Kuzey Afrika ve Britanya’ya kadar olan geniş Roma topraklarını alt üst
ettiler ve birçok olaya sebep oldular. Önlerine çıkan Roma ordularını arka
arkaya yendiler. Romalılar, kendilerini ancak Hunlardan sağladıkları destek
kuvvetlerle koruyabildiler.


Hunların
başlattığı kavimler göçü hem Türk hem de Avrupa tarihi bakımından önemli
gelişmelere yol açtı. Bu gelişmeleri şu şekilde özetleyebiliriz:


1-)
Gotlarla birlikte kavimlerin Avrupa’dan Asya’ya doğru olan yayılmaları ve
göçleri Hunlarla birlikteAsya’dan Avrupa’ya olmak üzere birden yön değiştirdi.
Hunların açmış olduğu “kuzey yolu”, kendilerinden sonra gelen Avarlar (VI.
yüzyılın ortaları), Bulgarlar (VII. yüzyılın ikinci yarısından sonra),
Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Kumanlar/Kıpçaklar (IX-XI. yüzyıllar arası) gibi
Türk toplulukları tarafından defalarca kullanıldı. Tıpkı Hunlar gibi onlar da
önce Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a hâkim
oldular. Buralarda güçlü siyasî teşekküller meydana getirerek, Bizans ve Roma
Devletleri ile Kiyef Knezliği’ni baskı altına aldılar. Fakat, bütün bu Türk
topluluklarının sonu, hep Türklük dünyasından sonsuza dek kopmak oldu. Hemen
hemen hepsi de içine girdikleri kültürlerin etkisi altında kalarak, millî
varlıklarını ve kimliklerini kaybettiler. Sonunda, içine girdikleri
toplulukların bir parçası haline geldiler. Geriye tarihî hatıralarından başka
bir şeyleri kalmadı.


2
) Doğuda Çin, Türk akınları ve yayılmaları karşısında dünyanın en büyük savunma
sistemini kurup reformlar yaparken,48 Batı’daki kavimler ya Hunlar ile diğer
Türk topluluklarının hâkimiyeti altına girmekten ya da onların önünden
kaçmaktan başka çare bulamamışlardır.49


3
) Kavimler Göçü, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Roma
İmparatorluğunu temelinden sarsmıştır. Bu hareket, önce Roma İmparatorluğu’nun
ikiye ayrılmasını (395), sonra bunlardan Batı Roma İmparatorluğu’nun
yıkılmasını hızlandıran başlıca olay olmuştur (476).50 Bazı tarihçiler Roma
İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasını, bazıları da Batı Roma İmparatorluğu’nun
yıkılmasını Eski Çağ’ın sonu, Orta Çağın başlangıcı olarak kabul etmişlerdir.


4
) Kavimler Göçü, özellikle Avrupa’nın etnik yapısının değişmesine yol açan
önemli bir olay olmuştur. Hunların önünden kaçarak Batı Avrupa’da toplanan
kavimler, burada karışıp kaynaşarak, yeni topluluklar oluşturmuşlardır.51
Bundan dolayı, bugünkü Avrupa’nın etnik temeli Kavimler Göçü sonunda atılmıştır
denilebilir.


B. Orta Yol


Orta
yol üzerinden yapılan göçlere ve yayılmalara gelince, bu yol tarihin çeşitli
dönemlerinde Türkler tarafından defalarca zorlandı. Fakat İran’da bulunan güçlü
devletler bir türlü yıkılıp aşılamadı. VI. yüzyıl içinde doğudan Göktürklerin,
batıdan da Bizans’ın sıkıştırmaları sonucunda oldukça zayıf düşmüş olan İran
Sâsânî Devleti, Araplar tarafından tamamen çökertildi (Kadisiye Savaşı, 636;
Nihavend Savaşı, 642). Böylece Türk topluluklarına yeni bir yol daha açıldı.
“Orta yol” adı verilen bu yol, Türklük için en hayırlı yol oldu. Çünkü Çin’e,
Hindistan’a, Balkanlar’a ve Orta Avrupa’ya giden Türk toplulukları, içine
girdikleri çevrede gittikçe eriyerek millî kimliklerini tamamen kaybetmelerine
karşılık, “orta yolu” takip ederek Orta Doğu İslâm ülkelerine hâkim olan ve
Anadolu’yu fethedip, burada yeni bir vatan kuran Türk toplulukları, hem siyasî
istiklâllerini hem de millî kültürlerini bütünüyle korudular.52


Türklerin
topluca İslâm dinine ve medeniyeti çevresine girmeye başladıkları X. yüzyılda,
Türklük dünyası siyasî bakımdan tamamen parçalanmış, Türk toplulukları da
birbirleriyle mücadele eder durumdaydı. Daha doğrusu, bu yüzyılda, Orta
Asya’nın tamamına ve Türk topluluklarının hepsine birden hükmeden bir Türk
devleti bulunmuyordu. Türklük dünyasındaki sonu gelmez iç mücadeleler de, zaman
zaman Türk topluluklarının bölünmelerine ve göç etmelerine yol açıyordu.
Çünkü, mücadeleyi kaybeden taraf, genellikle kendisine yeni bir yurt
aramak zorunda kalıyordu. Başka bir ifade ile onlar, istiklâllerini değil,
yurtlarını feda ediyorlar ve üzerinde hür olarak yaşayabilecekleri yeni bir
yurt arayışına çıkıyorlardı.


Yeni
yurt arayışı için yapılan göçler, Orta Asya’nın içinde herhangi bir bölgeye
olabileceği gibi, Orta Asya’nın dışında başka ülkelere de olabilmekteydi. X.
yüzyılda, Orta Asya’da Türk göçlerinin hemen hemen tek bir istikâmeti vardı; o
da batı idi. Daha önce belirttiğimiz gibi, batıya, yani Karadeniz’in
kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlar’a olan Türk göçleri
Hunlardan beri devam ediyordu. XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren buna bir
de İslâm ülkeleri üzerinden Bizans’a ait Anadolu eklendi.


Biraz
yukarıda belirtildiği gibi, X. yüzyılın ikinci yarısına doğru Oğuz ana
kütlesinden kopan ikinci bölük, göç yeri olarak, İslâm ülkelerine yönelmiştir.
Bu bölüğün başında Oğuzlar Devleti’nde sübaşı olan Selçuk bulunuyordu. Burada
bir soru ortaya çıkmaktadır. O da şudur: Selçuk, göç yeri olarak, niçin daha
önceki soydaşları gibi Karadeniz’in kuzeyini değil de, halkı Müslüman olan bir
uç şehrini (Cend) tercih etmiştir? Burada hemen belirtelim ki, Karadeniz’in
kuzeyini kullanarak, batıya giden Türk toplulukları ne kadar teşkilâtlı ve ne
kadar büyük olurlarsa olsunlar, Bizans engeline çarparak dağılıyorlar veya
Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini imha ediyorlardı.53 Aradan
geçen uzun veya kısa bir süre sonra da millî kimliklerini ve varlıklarını
bütünüyle kaybediyorlardı. Selçuk, büyük bir ihtimalle soydaşlarının bu
âkıbetini duymuş olmalıydı. Üstelik bu tarafta, Selçuk’un önünde savaş gücüyle
aşamayacağı büyük bir engel olan Hazarlar Devleti bulunuyordu. Ayrıca, bu
sırada Oğuzlar arasında büyük bir Hazar korkusu vardı.54


Diğer
taraftan, bir buçuk asırdan beri İslâm devletinin (Abbasiler) hizmetine giren
Türklerin İslâm ordularında yüksek mevkilere çıktıkları ve büyük başarılar elde
ettikleri duyulmakta ve yayılmaktaydı. Yine çoktan beri Türkler ile Müslümanlar
sınır komşusu idiler. Aralarında son derece canlı ticarî ilişkiler cereyan
etmekteydi. Özellikle, Harezm ve Cürcan (Gürgan), Oğuzların alış veriş yaptıkları
İslâm ülkelerinin başında geliyordu.55 Böylece Oğuzlar, özellikle Selçuk, İslâm
dininin ve medeniyetinin üstünlüğünü yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Ayrıca
o, kendi devletine karşı başlattığı mücadeleyi, sonuna kadar devam ettirtmek
azminde ve kararındaydı. İşte, bütün bu sebepler, Selçuk’un başında bulunduğu
Oğuzların İslâm dünyasını tercih etmelerinde başlıca rol oynamıştır.


Burada
bir de şu soruya cevap vermemiz gerekmektedir: X. yüzyıldan itibaren büyük
kütleler halinde İslâm dinine ve medeniyetine girip, Anadolu’yu fethederek
burada yeni bir vatan kuran Türkler, çeşitli ülkelere giden soydaşlarının
âkıbetinden kendilerini nasıl kurtarıp, bugüne kadar millî kimliklerini ve
kültürlerini korudular? Hemen belirtelim ki, bu tarihî gerçeğin bir değil,
birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebepler şu şekilde açıklanabilir:


Kütlelerin
topluca kimlik değiştirmelerinde din ve dil unsurunun başlıca rolü vardır.
Burada hemen belirtelim ki, içinde yaşadıkları coğrafyadan ayrılmayan
topluluklarda dil değiştirme olmadığı müddetçe, din değiştirme kimlik
değişikliğine yol açmamaktadır. Meselâ, Farslar İslâm dinine girdikleri halde
dillerini değiştirmedikleri için millî kimliklerini ve kültürlerini
korumuşlardır. Halbuki, İslâm dinine giren Kuzey Afrika toplulukları dillerini
koruyamadıkları için millî kimliklerini kaybedip, Araplaşmışlardır. Öte yandan,
Orta Asya’nın dışına çıkan Türkler için kimlik değiştirme genellikle din
değiştirme ile başlamıştır. Meselâ, Tabgaçlar ile Tuna Bulgarlarında durum
tamamen böyledir. Bunlardan Tabgaçlar Budizm’e girerek Çinlileşmiş,56 Tuna
Bulgarları da Hıristiyanlık dinine girerek Slavlaşmıştır. Fakat bu hususta
Türkiye Türklerinin durumu tam bir istisna teşkil eder ki, işte bizim de
üzerinde durduğumuz asıl konu budur.


X. yüzyıldan
itibaren büyük kütleler halinde İslâm dinine giren bugünkü Türkiye Türklerinin
ataları, XI. yüzyılın ikinci yarısına doğru kurdukları Selçuklu Devleti ile
Orta Doğu İslâm dünyasına tamamen hâkim oldular. Hemen belirtelim ki, Selçuklu
Türkleri, Orta Doğu İslâm dünyasındaki siyasî üstünlüklerine denk bir üstünlüğü
kültürel alanda kuramadılar. Onlar, kendi dillerinde, millî ve manevî değerleri
yaşatacak ve geliştirecek millî bir edebiyat meydana getiremediler. Sarayda,
orduda ve kendi aralarında Türkçe konuşmalarına rağmen, edebiyatta, tarih
yazıcılığında ve yerli halkı idare etme zaruretinden dolayı da resmî
yazışmalarda Farsçayı, ilimde de Arapçayı kullandılar. Bu vaziyette, Selçuklu
Türklerinin Orta Doğu İslâm dünyasında siyasî hâkimiyetleri devam etseydi bile
uzun süre millî kültürlerini ve kimliklerini korumaları mümkün olamazdı. Hâkim
kültürler karşısında Türk kültürü varlığını koruyamazdı. Türk toplulukları da
büyük ölçüde Farslaşır ve Araplaşırdı. Nitekim Fars ve Arap coğrafyasında kalan
Türklerin âkıbetleri hep böyle olmuştur.


XI.
yüzyılın ikinci yarısından sonra yukarıdaki tehlikeli gelişmeyi önleyecek
tarihî bir olay meydana geldi. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile anavatan
Orta Asya’dan binlerce kilometre uzaklıkta Türklüğün önüne yeni ve ebedî bir
yurt açıldı. Zira Türkler, bu zaferden sonra 5-10 sene içinde Anadolu’nun büyük
bir kısmını fethedip, burayı vatan haline getirmeye başladılar. Daha da
önemlisi burada, Türk varlığını kökleştirecek ve devamlı kılacak birçok siyasî
teşekküller meydana getirdiler. Bunların en önemlisi hiç şüphesiz Türkiye
Selçuklu Devleti’dir. Fakat Türkiye Selçukluları da, hiç de zorlayıcı bir sebep
olmadığı halde kültür politikasında Büyük Selçukluların yolunu izlediler. Yine
devlet hayatında, edebiyatta, tarih yazıcılığında ve ilimde Farsça ve Arapça
hâkim dil oldu. Bu yanlış kültür politikasına ilk tepki Anadolu Türkmen
Beyliklerinden geldi. 1277 yılında yanına aldığı Selçuklu Şehzadesi Gıyâseddin
(Alâeddîn) Siyâvuş ile Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’yı ele
geçiren Karamanoğlu Mehmed Bey, burada adı geçen Selçuklu şehzadesini tahta
çıkarıp, kendisi de onun veziri olduktan sonra ilk icraatını kültürel alanda
yaptı. Mehmed Bey’in bu kültürel faaliyeti “Divanda, dergâhta, bargâhta,
mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacak”57 şeklinde
yayınladığı bir ferman idi. Mehmed Bey bu fermanla devleti ve toplumu yabancı
kültürlerin boyunduruğu altından kurtarıp, Türkçeyi devlet ve toplum hayatında
hâkim kılmak istedi. Ancak o, kendi fermanını kendi devrinde bile uygulama
fırsatı bulamadı. Gerçekten de Karamanoğlu Mehmed Bey’in Dîvânı’ndan çıkarak
günümüze ulaşmış hiçbir Türkçe resmî belge bulunmamaktadır. Buna rağmen bu
ferman etkisiz kalmadı; Türk kültür tarihinde çığır açıcı bir rol oynadı. Her
şeyden önce bu ferman, Selçukluların yerini alan Anadolu Türkmen Beyliklerinde
büyük ölçüde Türkçeye dönüş hareketini başlattı. Türkçeye dönüş hareketi de,
millî kültürün kaynağı olan millî edebiyatın X. doğmasında ve gelişmesinde
başlıca rol oynadı. Gerçekten de Anadolu Türk beyleri, kendi çevrelerinde
topladıkları ediplere ve bilginlere Farsça ve Arapçadan birçok eseri Türkçeye
tercüme ettirdikleri gibi, onlara Türkçe ile eserler de yazdırdı lar.58


Türkçeyi
devlet ve toplum dili olarak kullanan Osmanlılardır. Osmanlılarda bütün resmî
yazışmalarda, edebiyatta ve tarih yazıcılığında Türkçe kullanılmıştır.


Bu
hususta şu hükme varıyoruz: Anadolu’yu fethederek, burada yurt tutan Türkler,
din ve medeniyet değiştirmelerine rağmen dillerini değiştirmemişler ve onu
korumasını bilmişlerdir. Aksi takdirde ana yurdun dışına çıkan diğer soydaşları
gibi onların da, millî kimliklerini ve kültürlerini korumaları mümkün
olmayabilirdi. Zira Türkiye Türkleri, Fars ve Arap coğrafyalarından
ayrıldıkları halde bile, dillerini Fars ve Arap kültürlerinin tesirinden
tamamen kurtaramamışlardır.


Anadolu’da
Türk kimliğinin ve kültürünün korunmasında İslâm dini de müspet bir rol
oynamıştır. Çünkü, Anadolu bir Hıristiyan ülkesi idi ve burada Grek ve Roma
kültürü ile bütünleşmiş Hıristiyanlık dini hâkimdi. Eğer Türkler İslâm dinine
girmeden bu ülkeye gelselerdi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a ve Orta
Avrupa’ya giden soydaşları gibi Hıristiyanlaşmaları kaçınılmaz olurdu. Öte
yandan, İslâm dini en mükemmel ve en son din olduğu için bu dine giren
topluluklarda diğer semavî din mensuplarında olduğu gibi tekrar yeni bir din
ihtiyacı ve arayışı hiçbir zaman olmamıştır. Zira, Alman kökenli Rus Bilgini
Barthold’un da tespit ettiği gibi, tarihte İslâm dinine girip de, daha sonra bu
dini bırakarak başka bir dine geçen hiçbir topluluk görülmemiştir.59 Bu tarihî
gerçeğin en açık örneğini Anadolu’da görmek mümkündür. Gerçekten de, eksik ve
üstelik bozulmuş bir dinin mensupları olan Anadolu’nun yerli halkının, en
mükemmel ve en son din olan İslâm dinine mensup Türkleri din bakımından
etkilemeleri hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Üstelik İslâm dini, Anadolu’da
Türkler ile yerli halkın karışıp kaynaşmasını önleyici bir rol oynamıştır.
Bundan dolayı Anadolu’nun Hıristiyan yerli halkı ile Müslüman Türk toplumu hiç
karışmadan kültürlerini koruyarak günümüze kadar getirmişlerdir.


Anadolu’nun
coğrafî durumunun da, buradaki Türk varlığının yerleşmesinde ve kökleşmesinde
önemli bir katkısı bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Anadolu’nun üç tarafı
aşılması son derece güç tabiî engellerle, yani denizlerle çevrilidir. Tek çıkış
noktası olan Boğazlar da yerleşik bir medeniyete sahip Bizans Devleti
tarafından tutulmakta idi. Eğer burada önlerine denizlerle Bizans engeli
çıkmasaydı, Türkler boğazları kolayca aşıp, Balkanlar’a ve Avrupa’nın içine
doğru dağılarak, bu geniş coğrafyada kendilerini kaybedebilirlerdi. Nitekim
Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlar’a ve Orta Avrupa’ya inen Türklerin âkıbetleri
hep böyle olmuştur.


Öte
yandan Bizans’ın üç asra yakın bir süre ile Boğazları tutması, Türklüğün
hayrına olmuş, devamlı batıya doğru bir akış içinde olan Türklerin Anadolu’da
yerleşmelerini ve kökleşmelerini sağlamıştır. Bu arada Anadolu, devamlı Orta
Asya’dan ve İslâm ülkelerinden gelen göçlerle kendisini Türk nüfusu bakımından
güçlendirmiştir.


Prof. Dr. Salim Koca


1
Tarihçiler tarafından, Orta Asya için, “İç Asya” (Inner/Innermost Asia,
Innerasien), “Merkezî Asya” (Zentral Asia, Zentralasien) gibi adlar da
kullanılmıştır.

2 Radloff 1976: 93 vd. Radloff’a göre, Altay adı “al” ve “tayga” sözlerinin
birleşmesi ile meydana gelmiş bir kelimedir. “Tayga” sözü, Altay Türklerinin
dilinde “yüksek, taşlı dağ, orman” anlamına gelmektedir. Tayga kelimesini Altay
Türklerinden alan Ruslar, bu sözü daha çok kara ormanları için kullanmışlardır.
Büyük ölçüde kara ormanlarından oluşan Altay bölgesinde güneş doğarken ve
batarken büyük dağ silsileleri güneş ışıklarının yansımasıyla madenî bir levha
gibi parlamakta ve bütün orman âdeta pembemsi bir nurla dolmaktadır. Öte yandan
başka bir görüşe göre, Altay adı, “altın” kelimesinden çıkmış bir sözdür. Zira
Altay dağları ve çevresi altın, gümüş, bakır ve demir cevheri ile taşkömürü
madeni bakımında son derece zengin bir bölgedir. Bugün Altay dağları bölgesinde
“Altay (Altay Kiji), Hakas ve Tuva” özerk Türk idareleri bulunmaktadır.

3 Kafesoğlu 1977: 29 vd.

4 Ligeti 1986: 17.

5 Haussig 1997: 174 vd.

6 Togan 1972: 50-52.

7 Togan 1970: 8.

8 Koppers 1941: 450, 473, 496, 524. Koppers’in bu husutaki fikri şöyledir: “Ein
türkische Element muss letzten Endes jedenfalls in dem für Anau reichlich
festgestellten Pferd erblickt werden”.

9 Ögel 1984: 18.

10 Ögel 1984: 18, Kafesoğlu 1977: 266.

11 Okladnikov 2000: 118.

12 Okladnikov 2000: 122 vd.

13 Kafesoğlu 1977: 30; Ögel 1984: 18.

14 Ögel 1984: 25.

15 Okladnikov 2000: 123.

16 Eberhard 1947: 24.

17 Kurat 1972: 3; Esin 1978: 11; Okladnikov, 2000: 125.

18 Ögel 1984: 31.

19 Kurat 1972: 3; Esin 1978: 14.

20 Okladnikov 2000: 126 vd.

21 Esin 1978: 11 vd.

22 Esin 1978: 11.

23 Liu Mau-tsai 1958: I, 47; Julien 1964: 6/4, 222.

24 Liu Mau-tsai 1958: I, 370.

25 Kaşgarlı Mahmûd 1941: III, 142. Kaşgarlı Mahmûd, “yut”u, “kışın soğukta
hayvanları öldüren felâket” şeklinde tarif etmektedir ki, bu şüphesiz soğukların
yol açtığı bir çeşit salgın hastalık idi.

26 Liu Mau-tsai 1958: I, 47, 370. Çin yıllıkları, Orta Asya’daki iklime ve
iklimin sebep olduğu felâketlere dair şu değerlendirmeyi yapmışlardır: “Jeden
Winter donnerte es dort, und der Blitz schlug flammend auf die Erde ein. Die
Verpflegung der Horden hing vom Wasser und Gras ab. İm ganzen vergangenen Jahr
hat es aber weder geregnet noch geschneit, so dass ihre Flüsse austrocknten und
die Heuschrecken ihr Land heimsuchten; Pflenzen und Beaume wurden völlig verbrannt,
die Healfte der Menschen und Tiere sterben der Hengerstod und an Sauchen”.
Ayrıca bkz. Chang Jen-t’ang 1968: 48 vd.

27 Râvendî 1957: I, 85; Reşîdeddîn Fazlullah 1960: II/5, 11; Turan, 1971: 10;
Kafesoğlu 1977: 35; Şeşen 1985: 91; Roux 1995: 81 vd.

28 Selçuklu Türklerinin atası Selçuk Sübaşı’nın Oğuzlar Devleti’nden ayrılarak,
bir İslâm şehri olan Cend’e gelip yerleşmesi, tamamen siyasî sebeplere
dayanmaktaydı (Mirhand 1339: IV, 236; Sadrüddîn Hüseynî 1943: 1, vd. ).

29 De Groot 1921: 214 vd.

30 Koca 2000: 62.

31 Baştav 1941: 59 vd.

32 Cüveyni 1988: 3, 121.

33 Tsai Wen-shen 1967: 50; Koca 1990: 96-98.

34 Sümer 1972: 60; Ostrogorsky 1986: 317; Attaliates 1990: 16; Kurat 1937:
150-152, 187 vd;.

35 Attaliates 1990: 42; Urfalı Mateos 1962: 143.

36 Anna Kommena 1996: 250-256; Turan, O.; 1971: 92; Kurat 1937: 195-227.

37 Koca 1997: 93-100.

38 Koppers 1941: 444-447, 488-492.

39 Krş. Rasonyi 1971: 5, 65. “…Nerede kudretli ve sürekli bir devlet kurulmuş
ise, orada muhakkak hayvan yetiştiren unsurlar vardır. Bunun kökü
araştırılırsa, neticede Ural-Altay kavimlerinin tesirleri ile ilgisi görülür”.

40 Deer 1954: 166; Koppers: 1941: 447/492. Koppers’in bu hususta verdiği hüküm
şudur: “Eski Türklüğün eski Doğu kültürünün temellendirilmesine, daha doğrusu
gelişmesine muhtemel bir iştiraki, bazen inanıldığı ve ifade edildiği kadar
hayret edilecek bir fikir değildir.” “die Frage nach einer etwaigen Mitwirkung
des aelteren Türkertums an der Grundiegung, oder besser, an der ersten
Fortentwicklung der altorientalischen Hoch-kulturen keineswegs so phantastisch,
als es manchmal wohl geglaubt und geaeussert wor-den ist”.

41 Tuna 1990; Nemeth 1940: 304 vd.; Danişmend 1964: 10 vd.; Tosun 1973147-168.

42 Koşay 1974: 211217; 308-349.

43 Koppers 1941: 450/496; Hallade 1972: 135, 140.

44 Eberhard 1987: 33, 35, 52; Özerdim 1963: 1-23; Kafesoğlu 1977: 37 vd.

45 Brandenstein 1937: 677-751; Brandenstein 1937; Ayda 1987.

46 Bu hususta bkz. Czegledy 1988: 57-74; Thakur 1967: 33-61.

47 Krş. Ligeti 1986: 17.

48 De Groot 1921: 34, 43 vd; Franke 1930: I, 195 vd., 330; Ögel 1981: I,
92-112; Ligeti 1986: 41, 43; Koca 2000: 28 vd.; Liu Mau-tsai 1958: I, 17.

49 Köymen 1989: 20*.

50 Hun Türklerinin yarattığı “Kavimler Göçü” olmasaydı, Roma İmparatorluğu yine
de çökerdi; fakat bu çöküş başka türlü olurdu.

51 Kurat 1972: 18 vd.; Gibbon 1962: 19-57.

52 Köymen 1989: 21*.

53 Grousset 1980: 92; Anna Kommena 1996: 250-256; Turan 1971: 92; Kurat 1937:
195­227.

54 İbn Fazlan 1975: 39.

55 Şeşen 1985: 102, 162, 178; Pritsak 1953: 401.

56 Özellikle Tabgaçların Çinlileşmelerinde kendi hükümdarlarının özel
gayretleri olmuştur. Meselâ onlar, Türk kütlelerine kendi giyimlerini ve
dillerini kullanmayı yasaklamışlardır (Kafesoğlu 1977: 74; Eberhard 1947: 168).

57 İbn Bibi 1996: II, 209.

58 Koca 2001: 10, 29.

59 Barthold 1975: 96.