TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & MİTOLOJİ & SANAT TARİHİ & NOSTALJİ DÜNYASI & KUVAYI MİLLİYE

Türk
tarihçiliğinde Cengiz sorunu


Bu çalışma, 19-21 Mart 2013 tarihleri arasında,
Ankara Üniversitesi’nde gerçekleşen “21.Yüzyılda Türkiye’de Sosyal Bilimler ve
Toplum Sorunları”, başlıklı Sempozyumda aynı başlıkla sunulmuş bildirinin
yeniden düzenlenmiş halidir.


 “Cengizleri
titretti şu âfâkı serâser


Timurları Hükmetti Şehinşahlara yekser


Fâtihlerine geçti bütün kişver-i Kayser.”


Hüseyinzâde Ali Bey.



Cengiz Han heykeli




Cengiz gerçeğiyle yüzleşmek


Cengiz Han ve
Moğolların Türk tarihindeki yerinin nasıl değerlendirileceği sorusu, Türk
tarihçiliğinde en çok tartışılan konuların başında gelir. Geçmişi, Cengiz ve
Timur istilaları çağına kadar giden bu tartışmalar, bazı zamanlar şiddetini
artırıp, bazı zamanlar sessizliğe bürünmüş olsa da altan alta sürekliliğini hep
korumuştur. Kuşkusuz konu, bir buçuk asrı aşan Türkçülük akımının tarihiyle de
yakından ilgilidir. Buna bağlı alarak uluslaşma, aydınlanma ve çağdaşlaşma
tarihimizi de yakından ilgilendirmektedir. Hatta daha da ileri giderek konunun
aynı zamanda düşünce tarihimizin görüş ve eğilimlerini sınamaya yarayacak temel
ölçütlerden biri olduğunu da iddia etmek mümkündür. Yine tartışmanın Türkiye
sınırlarını aşan İdil-
Ural
ve Azerbaycan başta olmak üzere diğer Türkçü aydınlanma
merkezlerini içine alan bir mekân genişliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Bu
yönüyle konunun tarihçilikten öte aidiyetlerimizi ve dünya görüşümüzü
belirleyen bir yönü bulunmaktadır. Cengiz ve Moğollar, aynı zamanda çağdaş
askeri doktrinler ve Jeopolitik kuramlar yanında Rusya’da Avrasyacı
yaklaşımlar, Cengiz gerçeği ile yüzleşmek durumundadır. 1991 yılında
Sovyetlerin dağılmasına kadar gelen bir zaman diliminde dört başlık altında
konuyu ele almaya çalışacağız.


Türk
tarihçiliğinin doğuşundan günümüze kadar gelen canlı bir tartışma konusu olan
bu konuda üretilen mesainin Türk tarihçilik mektebinin gelişmesine ve kendi
özgün yolunu bulmasında değerli olduğunu belirtmemiz gerekir. Eski Türk
tarihinin dayandığı Bozkır kültürü temel alındığında, Modern öncesi dönem için,
çağdaş etnik aidiyetlerin yerini yaşam biçimleri ve iktisadi tercihlerin
belirlediği dikkati çeker. Bu bağlamda bu eski dönemler için etnik sınırlar
silikleşerek anlamını yitirmekte, bugün geçmişe ait aidiyetlerinin tayininde
dil ve kültür unsurlarını esas almamız daha işlevsel olmaktadır.


Osmanlı tarihçiliğinde Cengiz ve halefleri


Doğu ve Batı
olmak üzere iki temel çizgide tarihi gelişimlerini sürdüren Türkler için
Cengiz’in ortaya çıkışı yeni bir dönemin kapısını açmıştır. Sosyal ve etnik
yapının büyük değişim yaşadığı bu dönemde Türk halklarının çağdaş etnik dokusu
büyük oranda şekillenmiştir. Cengizlilerin hâkim olduğu coğrafya, özellikle Ak Orda ve
Gök Orda sahası
Tatar, Kazak,
Özbek, Nogay, Karakalpak
gibi çağdaş Türk halklarını üreten bir
etnik labaratuvar işlevi görmüştür. Bölgeye ve döneme göre farklı adlandırmalar
dikkati çekmekle birlikte Türk genel adı varlığını korumuştur. Cengiz ve
haleflerinin idaresi altında yaşayan Doğu Türkleri ise Arap-İslâm[1] ve Rus kayıtlarında olduğu gibi Batı
Türkleri tarafından da Tatar genellemesi altında ifade edilmiştir.


Hanedan esasına
dayanarak yazılmış Osmanlı kroniklerinde Cengiz ve halefleri iyi bir gözle
görülmemişlerdir. Bunu izlerine erken Osmanlı tarihlerinde rastlamaktayız.
Resmi Osmanlı tarihlerinde, istila ve tahribatlardan dolayı şahsiyet olarak
Cengiz ve Timur yanında bunların askeri unsurlarını ifade eden “Tatar” kavramı
da olumsuz tanımlanmış; zalim, kan dökücü, gaddar, hileci, kurnaz olarak
tavsif edilmiştir. Hatta bazen kâfir nitelemesi yapılarak Tanrının laneti ile
birlikte anılmışlardır. Oruç Bey, Ahmedî, Şükrullah tarihleri, Neşri,
Müneccimbaşı gibi
Osmanlı kroniklerinde bu ifadelere bolca rastlanır.[2] Hatta Doğu ve Batı Türklüğünün hâkimiyet
anlayışlarını yansıttıkları, Cengiznâme-Oğuznâme tarihçilik geleneğini, bu
ayrışmaya dâhil edebiliriz.[3] Oğuznâme geleneğinin uzantıları olan Tevarih-i
Âl-i Selçuk
ve Tevarih-i Âl-i Osman türü eserlerde Cengiz ve
halefleri olumsuz bir bakış açısı ile anlatılmaktaydı. Yukarıda zikredilen
kronikler de Oğuznâme geleneğinin devamı görülebilir. 1243 Kösedağ savaşı ile
İlhanlıların, 1402 Ankara savaşı ile Timurluların tahakkümüne giren Batı
Türkleri, bunların bu tahakkümünün dayandığı Cengiz geleneğine karşı daha kadim
Oğuz ananesine sarılarak direnmişler, kendi kavmi geleneklerini canlandırıp
yaşatmışlardır. Hatta mütehakkim Cengiz ananesini “Âl-i Cengiz oyunu
çerçevesinde tahfif etmişlerdir.


Âşık Pâşâzâde gibi erken Osmanlı tarihlerinde göçer Tatarların,
Türkmân
ile birlikte Osman Gazi’nin dedesi ve babasının emrinde
hareket edenler içinde zikredilmesi[4], Emir Nogay’ın ölümü ardından dağılarak
Altın Orda Sahasından Osmanlı Beyliğinin bulunduğu uç bölgesine gelen Tatar
gaziler olduğunu düşündürüyor. Konunun Osmanlı hanedanının menşei ve kuruluşu
tartışmaları ile ilgisi bulunmaktadır.[5] Yine Ankara Savaşı’nda Deşt-i Kıpçak’tan
gelen ve daha sonra Timur safına geçen Tatar çerisi bu meyanda düşünülmelidir.[6]6


Kırım Hanlığının
Osmanlı himayesine girişi ve Osmanlı ülkesinde Tatarların yayılması, bu olumsuz
algıyı zamanla yumuşatmıştır. Bu süreçte Tatar sözü Osmanlının kendinden
gördüğü Müslüman unsurlarından biri, aynı zamanda atlı haberleşme görevlisi anlamı
da kazanmıştır. Şunu da belirtmek gerekir ki gerek İlhanlı ve gerekse Timurlu
tahakkümü, Batı Türklerinin kendi kavmi köklerinin dayandığı bozkır geleneklerinin
güncellenmesine de fırsat vermiştir. Cengiz soyundan gelen Kırım hanlığının
ilhakı yine bu doğrultuda işlev görmüştür. Batı Türklerinin Ön Asya halkları
arasında dilleri ve kültürlerini unutup asimile olmamasında büyük oranda bu
güncellemelerin tesiri vardır. Barthold’un değerlendirmeleri de bu yöndedir:


Moğolların
galebesi, göçebe kavimlerin kendi ananeleri, yaşayışları ve dilleriyle
gururlanmalarına sebep oldu.. Moğol hükümdarlarının İran’da kendi halklarını
yükseltmek yolundaki faaliyetleri, umumiyetle Moğolların değil belki Türklerin
milli duygularına faydalı oldu. Reşidüddin büyük eserinde Cengiz Han ve onun
selefleri ile başka Türk Moğol kabilelerine tahsis edilen kısımda göçebe hayatı
hakkındaki açık tavsiflerden, Moğollar değil, asıl Türkler istifade ettiler.
Camiü’t-tevarih’in bu kısmı, birkaç defa Türkçeye çevrildi.
[7]


13’ncü yüzyıl
ortalarından 15’nci yüzyıl sonuna kadar devam eden yüz elli yıllık bu süreç
içerisinde Osmanlı devlet kurumları ve sosyal hayatı üzerinde İlhanlı ve
Timurlu
etkisi belirgin bir şekilde kendini gösterir.


Cengiznâmelerde
Batı Türklerinin yaşadığı Türkiye, uzun bir dönem “Diyar-ı Rum” veya “Memâlik-i Rum”,
Türkiye Türkleri de “Rumî” veya “Rumlu” aidiyeti içinde anılmışlardır. Batı Türklerinin
de bu tanımlama ile kendilerini daha üstün bir kültür ortamında hissettiklerine
şahitlik ediyoruz.[8] Bu tanımlama onlara Doğu cihetinden
yapılan bir adlandırma olmakla birlikte kendilerince de kabul görmüş idi. Batı
cihetinden ise halk için Turco (Türk), ülke için Turquía (Türkiye),
Padişah için ise Sultán
Turco/ Gran Turco
(Büyük Türk) sözleri yaygın olarak
kullanılmıştır.[9]


Doğu ve Kuzey Türkleri tarihçiliğinde Cengiz ve halefleri


Cengiznâme geleneğine
bağlı olmalarına karşın Orta Asya ve Kuzey Türklerinin algısında Cengiz ve
halefleri, yeknesak bir mahiyet taşımaz. Bölgenin ilim hayatını temsil eden
medreseleri ve tarih yazıcılığı Cengiz ve haleflerini müstevli olarak gören Fars kültür
dairesinin etki alanında bulunuyordu. Bu nedenle bölge Türkleri bu konuda erken
zamanlardan başlayarak dini inançları ve milli gelenekleri arasında bir ikileme
düşmüşlerdir. Bu ikilem, Cengiz geleneklerine dayanan Cengiz soyundan gelen
hanlar ile Şeriatı savunan ulema arasında yaşanan çatışmada kendini
gösteriyordu. Bu çatışma, Timurlular çağında şiddetle devam etmiş[10], 16. yüzyılın başında Deşt-i Kıpçak’tan
gelen göçebe Özbeklerin Türkistan’ın bütün hayatına hâkim olmaları ardından
Cengiz ananesi ile şeriat arasında ilkinin lehine oluşan bir uzlaşma ile sona
erdirilmiştir. Cengiznâme geleneğinde yazılan Şibaninâmeler dönemin
hâkim tarih ürünleri oldular.[11] 16. yüzyılda Hârezm bölgesi başka bir
Cengizli hanedanının, Yadigâr Şibanileri’nin hâkimiyetinde, Cengiznâme
yazıcılığının merkezi olmuştur. Bugün elimizde olmayan Tarih-i Dost
Sultan
ile Ötemiş Hacı tarafından yazılan Cengiznâme bu
dönemin özelliklerini yansıtan belirgin eserlerdir. Doğu Türkçesi ile yazılan
bu Cengiznâmeler, İslâmi ögelerle uyumlaştırılmış olsa da sözlü geleneğin canlı
bir şekilde kendini devam ettirdiği köklü bir anlayışı ortaya koymaktadır.[12] Bu anlayış, bir asır sonra yine aynı
bölgede Ebulgazi
Bahadır Han
gibi Cengiz neslinden hükümdar bir tarihçi tarafından kemâle
erdirilecektir. Bizzat onun tarafından hem bir Cengiznâme (Şecere-i
Türk)
ve hem de bir Oğuznâme (Şecere-i Terâkime) telif edilmek suretiyle, yukarıda
sözü edilen Oğuznâme- Cengiznâme temelindeki iki Türk sözlü tarih geleneği
yakınlaştırılmaya çalışılmıştır. Hatta bu yönüyle Ebulgazi’yi Doğu ve Batı
Türklüğünü ortak tarih temelinde birleştirmeye yönelik girişimin ilk temsilcisi
olarak değerlendirmek mümkündür.


Cengiz ananesinin
etkisini yitirdiği, siyasî hâkimiyetin Hocaların eline geçtiği Doğu Türkistan’da ise üstün
çıkan Şeriat olmuş, tartışma medrese ve ruhanilerin lehine çözülmüştür.[13]


Kırım sahası da
Cengiznâme geleneğinin en kuvvetli yaşatıldığı kültür merkezlerinden biri
durumundaydı. Zamanla Osmanlı nesir geleneği tesirinde ürünler veren bu bölge,
dil ve kültür bakımdan olduğu kadar fikrî bakımdan da Hârezm gibi iki tarih
yazım geleneğini yaklaştıran ve Türk dünyasını birleştirici bir hüviyete sahip olmuştur.
1748 yılında tamamlanan Abdülgaffar Kırımî’nin Umdetü’l-Ahbâr’ı yanı
sıra Seyyid
Mehmed Rıza
’nın Es-Seb’üs Seyyar fi Ahbâr-ı Mülûku’t-Tatar ve Abdullah ibn
Rıdvan
’ın Tevârih-i Deşt-i Kıpçak adlı eserleri zikredilmeye
değer.[14]14


İdil Ural
Türkleri de Türkistan’da olduğu gibi, kendi sözlü ve yazılı tarihlerinde Cengiz
ve onun neslinden gelen hanlar hakkında olumlu düşüncelere sahip olmalarına
karşın, Buhara medreselerinden beslenen İslami tutuculuğun doğurduğu olumsuz
düşüncelerin yarattığı ikilemde kalmışlardır. Yine de, 17. ve 18. yüzyıllarda
Kazan Türkleri arasında, Dastan-ı Nesl-i Cengiz Han ve Aksak Timur, Camiüttevarih ve
Tevarih-i Bulgariye
adlı üç tarihî eserin çok yayılmış ve okunmuş
olduğunu biliyoruz. Kurat’a göre; bunlardan ilkinin en geç 1635’lerde,
ikincisinin ise en geç 1641’de tanzim edildiği tahmin edilmektedir. Her iki
eserin de Hankerman‘da
(Kasım Hanları sarayında) yazıldığı biliniyor.[15] Abdulkadir İnan ise eserin 15. veya
16. yüzyıldan önce yazılmış olduğu fikrindedir.[16]


Yenileşme ve milli uyanış çağında Cengiz ve halefleri


Türkler arasında
yenileşme ve milli uyanış, 19. yüzyılda başlayıp giderek hız kazanmış, 20.
yüzyılın başlarında ise özgün kimliğini bularak büyük bir aydınlanma birikimi
oluşturmuştur. Bu dönemde Cengiz ve haleflerine bakışta da değişim yaşanmıştır.
Bu durum, öncelikli olarak İdil – Ural Türkleri arasında kimlik tartışmalarında
kendini göstermiştir. Yenileşme akımları ile giderek daha tebellür eden bu
düşünceler, milli uyanış yolunda belli bir çizgiye oturacaktır. Haliyle bu
tartışmalarda temel konuların başında Cengiz ve halefleri gelmekteydi. Kazan
Üniversitesinde ilk görev alan Türk- Tatar dilleri okutmanı olan İbrahim b.
İshak Halfin,
halk arasında 17. yüzyıldan beri bilinen adı geçen, Dastan-ı
Cengiz Han ve Aksak Timur
adlı eseri, 1819 tarihinde Kazan’da
Üniversite Matbaası’nda Ahvâl-i Çingiz Han ve Aksak Timur adıyla bastırmıştır.
1822 yılında ikinci baskısı yapılan eserin ardından o, 1824 tarihinde yine aynı
yerde Ebulgazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türk’ünü de neşretmiştir.


Türkiye’de Cengiz
ve Timur’a bakışın değişmeye başlaması, yine Türkçülük akımının gelişimi ile
bağlantılı olmuştur. Rusya’nın Türkistan’ı aşıp Kaşgar’a kadar yayılması
karşısında İngiliz siyasetinin İstanbul’da Rusya’ya karşı etkinliğini
artırdığını görüyoruz. Sultan Abdulaziz’in saltanatı zamanında, Kaşgar hanı Yakub Bey’in
elçi göndermesi İstanbul’da Türklüğün kadim yurtlarına karşı ilgiyi artırmıştı.
Bunun sonucu olarak Ahmet Vefik Paşa’nın Şecere-i Türk’ü Çağatay
Türkçesinden Osmanlı Türkçesine kazandırmıştır. Bu konuda en büyük etkiyi yapan
kuşkusuz Leon
Cahun
’un 1896 yılında Introduction Générale à l’Histoire de l’Asie (Asya
Tarihine Giriş)
adlı eseriyle Necip Asım Bey’in üç yıl sonra bunu esas alan Türk Tarihi[17] adlı eserini yayımlamasıdır diyebiliriz.


Buhara
tesirindeki Kazan mollalarının, Şeriatı, Cengiz ananesine üstün tutan tavrına
karşın, Şehabeddin
Mercanî
bir din adamı olarak milleti esas alan tarihçilik yaklaşımı
ile milli uyanışın öncüleri arasında yer almıştır. Onun Tatar kimliğinin
oluşması ve Türkçülük akımının doğuşunda bu yaklaşımının belirleyici olduğu
söylenebilir.[18] Mercânî’nin Çağatay tesirinde bir Kazan
Türkçesi ile birinci cildi 1885, ikinci cildi 1900 yılında Kazan’da basılan Kitabü
Müstefâdü’l-ahbâr fî ahvâli Kazân ve Bulgār
adlı eseri, bu konuda
çığır açıcı olmuştur. Müellifin ölümünden altı ay önce tamamlanan eser,
İdil-Ural Müslümanlarının 19. yüzyıla kadarki genel tarihini anlatmaktadır.
Birinci ciltte Bulgar
Devleti
üzerinde yoğunlaşmakla birlikte Hazar, Burtas, Kıpçak, Başkırt ve
Rus kavimlerinden
de bahsedilmekte, Altın Orda, Kazan, Astrahan, Kırım, Sibir hanlıkları ile
Nogay Ordası ve Kazak hanlarının Rus istilasından önceki tarihleri ele
alınmaktadır. İkinci ciltte İdil- Ural Tatarlarının 18.-19. yüzyıllardaki
içtimai, iktisadi, manevi hayatlarından, buralarda görev yapan idareci, tüccar
ve ulemadan önde gelen kimselerin hayat hikâyelerinden söz edilmektedir.[19] Bu şekilde İdil-Ural Türkleri arasında
başlayan dil ve kimlik tartışmalarında Cengiz Han ve haleflerine sahip
çıkanların, aynı zaman da Türk ve Tatar kimliğini sahiplenen Ceditçiler/
Yenilikçiler olması dikkat çeker. Rusya Müslümanları arasında yenileşme ve
milli uyanış akımının en büyük öncüsü olan İsmail Gaspıralı da bu çizgide yazılar yazmıştır. Rızaeddin
Fahreddin
, İdil – Ural bölgesindeki kimlik ve tarih bilincine
yönelik tartışmalarda açık bir görüşe sahip aydınlardan biri idi. O, zaman
içerisinde fikirlerini geliştirerek kendi toplumunu Tatar yerine doğrudan Türk diye
adlandırmak gerektiği inanıyordu. Aynı zamanda Müftü olarak onun Cengiz ve
Timur konusundaki değerlendirmeleri büyük önem taşır. 1909 yılında Şura dergisinde
yayınladığı makalesinde, Cengiz Han’dan hareketle dini hissiyat ile milli
hissiyatın farklı sonuçlar doğurabileceğine açıkça değinmesi ilgi çekicidir:


Türkleri
birleştirmek yolunda gayret ettiği ve Türk kavminin şan ve şöhretini göklere
çıkardığı için Cengiz Han, en büyük adamlarımızdan, vücudu ile iftihar edecek
büyüklerimizden ise de bu bâbda olan hissiyat-ı diniyemiz, hissiyat-ı
kavmiyemize galipdir


Bu dönemde
İstanbul’da ve Kazan’da bir ara çözüm olarak Türk- Tatar kavramı birlikte kullanılmıştır. Kazan
sahasında Tatar ve Türk kimliği arasında Tatar kimliğine kendini daha yakın
hissedenler, Cengiz ve mirasını daha müspet görmekteydiler. Cengiz için bu
olumlu hislere karşın Toktamış’a vurduğu darbeyle, Tatarların felaketine sebep
olduğu düşüncesiyle Timur, olumsuz hislerle değerlendirilmiştir.[20] Günümüzde de benzer şekilde Azerbaycan
ve Türkiye’de Timur yaptığı seferlerle Türk dünyasına zarar verdiği yönüyle
sıklıkla eleştiri konusu yapılmıştır.[21]


Diğer bir Türkçü
aydınlanma merkezi olan Azerbaycan’da dünyadaki Türklerinin birliğini savunmak,
doğal olarak Cengiz, Timur ve halefleri lehinde müspet bir tarih görüşünü
gerektiriyordu. Azerbaycan’da Türkçülük fikrinin ilk temsilcilerinden olan Hüseyinzâde
Ali Bey
de, Türklerin birliği fikrini savunurken Cengiz ve Timur
konusunda olumlu görüşünü açık bir şekilde belirtmekteydi. Akçura’nın Üç Tarz-ı
Siyaset başlıklı yazısı Kahire’de Türk gazetesinde yayınlanması ardından
başlayan tartışmalar üzerine o, gazeteye bu konudaki görüşlerini de içeren bir
mektup gönderip yayınlatmıştır. Türkler arasında mahalli adlandırmaların yerine
Türk adının kullanılması gerektiğini izah ettikten başka mektubunda;


Umûm
Türklüğün medâr-ı iftihârı olan Cengizler, Timurlar gibi harp dâhilerine dair
hakaret-âmiz sözler derç etmek… Kaş yapayım derken göz çıkarmak kabilindendir
[22]


diye görüşlerini
Türklüğün umum menfaati çerçevesinde değerlendirmiştir.


Türk milli
uyanışı ile birlikte Türklerin uzak tarihlerini de konu alan çalışmalardaki
artış dikkat çeker. Türkiye’de bu çalışmalarda bilhassa İkinci Meşrutiyet
sonrası Rusya Türklerinin de büyük katkısı vardır. Trablusgarp ve Balkan harpleri
ile ülkenin dağılmanın eşiğine geldiği muhataralı bir zamanda, milli duygularla
kuvvet toplamak isteyen Türkçüler için büyük cihangirler ve özellikle Cengiz
Han dönemi, altın
çağ
olarak anlam kazanıyordu. Buna karşın, İslâm’ın saadet asrına
dönmeyi en geçerli yol olarak gören İslamcıların ise putperest gördükleri bu
dönemin mirasına Türkçülerin sahip çıkmalarına şiddetli itirazları olacaktır.
Bu iki gurup arasında fikri ayrışma “biz kimiz” sorusuna verilen cevapta ve bununla
bağlantılı olarak oluşturulan tarih görüşlerinde kendini göstermekteydi. Bu
dönemde istibdata karşı Genç Türklerle birlikte hareket eden Sırat-ı
Müstakim
çevresinde fikri faaliyette bulunan İslamcılar ile daha
sonra Türk Yurdu çevresinde faaliyette bulunan Türkçülerin bir sürelik yol
arkadaşlığı bu tartışmalarla yavaş yavaş sona ermeye başlayacaktır. Balkan
Savaşı bir dini hava yaratmakla birlikte, siyasette Türkçülüğün etkisinin
artmasına katkı yapmıştı. Bu dönemde ilk kez olarak Türk hükümeti, Türk ordusu,
Türk hakanı
gibi aidiyet ifadeleri kullanılmaya başlandı. Bu durum
karşısında Meşrutiyet’e sıcak bakan İslâmcıların, Sırat-ı Müstakim ve Sebilüreşad’da
Türkçülerle dikkat çeken birliktelikleri sonlanacaktır. İslâmcılar bir yandan
Türkçülerle yollarını ayırırken, demokratik, özgürlükçü bir rejime olduğu kadar
milliyetçi bir rejime de karşı olduklarını ifade ediyorlardı. Hatta bu konuda
Türkçülerle sert tartışmalara girişmekten çekinmeyeceklerdir.


Türkçülük
fikrinin gelişimi ile Cengiz ve halefleri hakkındaki olumsuz yargıların
izalesinin gerekliliğini çok iyi bilen Akçura, Türk Yurdu mecmuasının
ilk sayısında hemen bu konu ile başlaması ilginçtir. Onun tefrika halinde on
bir sayı neşrettiği “Müverrih Leon Cahun ve Muallim Barthold’a Göre Cengiz Han
başlıklı yazısı, Türk tarihçiliği açısından olduğu kadar Türk düşünce hayatı
bakımından da bir Cengiz sorunu ihdas etmiş bulunuyordu.[23] Cengiz ve ahfadına nasıl
bakılacağı, tartışmanın özünü teşkil ediyordu. Akçura’nın temel görüşü;


Cengiz
İmparatorluğu ile Türk- Tatarların tarih-i hayatiyesi kesb-i sarahat edip bir
şekl-i muayyen almıştır, Cengiz Türk ırkına mensup akvamın hemen cümlesini
birleştirdi. Cengiz ve oğulları zamanında büyük bir Türk imparatorluğu hâsıl
olmuştu
[24] şeklindeydi.


Yani birliğin
yaratacağı güç peşindeydiler. Akçura Türk kamuoyundaki Cengiz ve Tatarlar
hakkında olumsuz düşüncelere karşı da ciddi bir mücadele başlatır. Bu
mücadelenin merkez üssü Türk Ocakları ve Türk Yurdu olacaktır. Tasvîr-i
Efkâr
’da Ebuzziya Tevfik’in Rusların zalimliğini anlatırken
Tatarları sorumlu gösteren “zaten Moskof damarlarına ara sıra dökülmüş Tatar kanları, bu
kavmi- zahiren ne kadar temeddün ederse etsin daima hunharlığa sevk edecektir

şeklindeki ifadelerine karşı yoğun bir kampanya başlatılır. Türk Derneği
çevresinden gençler, gazeteyi protesto ederler. Akçura, 7 Nisan 1911 yılında Fevziye
Kütübhanesi
’nde ve devamında Şark Tiyatrosu’nda “Türk ve Tatar Birdir Türkler Medeniyete Hizmet Etmiştir
başlığında kapsamlı bir konferans verir. Bu konferans metni daha sonra Türk
Yurdu’nun ekinde yayınlanır.[25] Türk Yurdu’nda Akçura’dan başka diğer
yazarların da bu çizgide yazıları neşredilir. Bu tartışmalarda öne çıkan
isimlerin başında Ahmet
Ağaoğlu
gelir. Türkçülük, İslâmcılıktan ayrıştıkça Ağaoğlu’nun da
İslâmcılarla olan organik bağının zayıfladığını görüyoruz. Türk Yurdu’ndaki
Türk dünyasını tanıtan yazılarında “Türk âlemi içinde İslamlık ve Türklük olmak üzere iki cereyanın
mevcut olduğunu, bunların mesailerini birleştirip birleştiremeyeceğine

dair görüşlerini paylaşır. Başlangıçta görüşlerini yaymak için özgür bir zemin
olarak kullandığı İslâmcı Sebilürreşad dergisiyle bu kez Türkçülüğün İslâm’la
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda bir sert tartışmaya girecektir. Nitekim bu
dönemde Ahmet
Naim
, Süleyman
Nazif
gibi isimlerin Türkçülere karşı yaptıkları saldırılara karşı
Türkçülüğün savunmasını Akçura’dan başka, Gasprıalı ve Ağaoğlu, üstlenmiştir.
Ahmet Naim, Müslüman kimliğini Türk, Arap vs olarak parçalamanın doğru
olmadığını savunurken, Türkçülerin Türk tarihine olan ilgilerini şirk olarak
değerlendirmekteydi. Burada tartışma dönüp dolaşıp yine Cengiz’e odaklanmıştır:


“Cengiz’in yasasını bilmek, İlhân’ın yurdunu tanımak, Altun
Ordu’yu anmak bize lâzım değil. Mazideki işrak (şirk koşma) ile tefahür
(övünme) edilemez. Bize şer’-i Muhammedi’yi, İslâm yurdunu, mücâhidîn-i İslâm’ı
bilmek, tanımak lâzım”
diyerek karşı çıkar.


Ağaoğlu’nun
Türkçülerin tarih anlayışına saldıran bu görüşlere karşı Türk Yurdu’ndan “İslâm’da
Dava-yı Milliyet”
[26] başlıklı iki makalesi ile cevap verir.
Saygılı bir üslupla kaleme aldığı, Ayet ve Hadislerden desteklediği bu
yazısında Ağaoğlu, Ahmet Naim’in “kavm” veya yeni anlayışa göre milletsözü
ile “asabiyet”
sözünü karıştırdığını, İslâm’ın milliyetçiliği değil millet
oluşumuna da engel olan kabilecilik anlamına gelen asabiyeti yasakladığını dile
getirir.


“Asabiyet, aşiret halinde yaşayan, vahdet-i milliyesini duymamış,
kendini bilmez, nereye doğru yürüdüğünü anlamaz, muhitlere mahsustur. Milliye
ise bunun aksidir, yani kendini bilir bir vicdan-ı milliye malik bir muhittir.”
der[27].


Sebilürreşad’ın
yönetmeni Mehmed
Akif
1912 şartlarında bu kampanyaya katılır. Onun dergisinde çıkan
bir yazıda, “Türk”
de ne demek oluyor? “Türk, Osmanlı Saltanatı, İslâm Hilâfeti adını taşıyan bir siyasal
şirketin üyelerinden yalnızca bir tanesidir
” diyordu. Bu konuda en
sert muhalefeti yürüten Ahmet Naim (1872-1934), 1913 yılında “İslâm’da
Dava-yi Kavmiyet”
adıyla bir kitap yazarak, Türkçülüğü, Rusya’dan
gelen Tatarların icat ettiği bir efsane olarak tanımlamakta ve İslâm’a bir
ihanet olarak görmekteydi. İslamcılardan Türkçülüğe yöneltilen eleştirilere
karşı İsmail Gaspıralı ve Ahmet Ağaoğlu tarafından Türk Yurdu ve Yeni Mecmua’da
kapsamlı cevaplar verilir. Türk milliyetçiliğinin şoven tutuculuktan uzak,
insaniyetçi bir hareket olduğu anlatılır. Ayrıca bu dönemde büyük bir ivme
kazanan Türkiyat çalışmalarının verdiği yeni bakışlarla iddialarını
desteklerler.[28]


Osmanlıcılık
siyasetini savunanlar da İslâmcılar gibi Türkçülere karşı saldırıya geçerler.
Bunların başında ünlü yazar Süleyman Nazif’i görmekteyiz. Süleyman Nazif de
Türklüğü inkâr noktasına vardırdığı eleştirilerini, Türkçülüğün Balkan Savaşı
felaketinden daha büyük bir felâkete yol açmakta olduğuna kadar
sertleştirmiştir. Süleyman Nazif’in Ahmet Naim’le aynı hususları tartışma
konusu yaptığın görüyoruz. Bu hususların başında yine Cengiz
tartışması
gelir “Bunu kimse inkâr edemez ki Sultan Osman’ın miras-ı mukaddesi,
Hazret-i Muhammed’in metrukât-ı mübarekesiyle kabil-i muhafazadır. Cengiz’in
yâd-ı mezalimi ile değil.
[29] İctihâd dergisinden sert, ateşli ve heyecanlı
yazılarına karşı Ağaoğlu, Sabık Trabzon Valisi, Süleyman Nazif Beyefendiye hitaben
Türk Yurdu dergisinden makul, mutedil ve saygılı bir üslupla cevap verir.
Aslında Ağaoğlu yazılarında da İslâmlığın ve Osmanlılığın da gerçek hamilerinin
Türkçüler olduğu fikrini savunmaktaydı. Ağaoğlu, “Türk Medeniyeti ve Tarihi”
yazılarında Darülfünun muallimlerinden İskender Marki’den naklen; “Size
Asyalılar, Turanîler, Moğollar deseler çekinmeyiniz
” dedikten başka
İslâm öncesi Türk tarihinin de görkemli ve medeni olduğunu ispat etmeye çaba
gösterir.”[30]


Cihan Harbi
yılları, İslâm birliği ve Türk birliği siyasetinin devlet ideolojisi olarak
desteklemesi yanında savaşın özel koşulları iki kesimin de tartışmaları bir
süre ertelemesine yol açmıştır. Şevket Süreyya Aydemir, kendi kuşağının bu tür
hayallerle vatan savunması için kendilerini cepheden cepheye savuracak gücü
nasıl bulduklarını kendi özel hikâyesinde anlatır. Müfide Ferid’in roman
kahramanı Aydemir
soyadını alması da böyle bir Turancı ülkünün onda kalan mirasıdır.[31] Bu kuşaklar isimlerinin yanına Gökalp,
Tuğrul, Alptekin
gibi eski Türkçe isimler almayı itiyat
edinmişlerdi. Milli mücadele milliyetçi bir temele sahip olsa da bu dönemde
bütün kesimler fikri ayrılıklarını ertelemiş önceliği vatan müdafaası
vermişlerdir.


Çağdaş Türk tarihçiliğinde Cengiz ve Moğollar


Milli uyanış
döneminin daha çok siyasi mahiyet taşıyan görüşler çerçevesinde değerlendirilen
Cengiz sorunu, Tarihçilik mesleği, ilmi usul ve esaslara dayandıkça daha
tarafsız değerlendirmelerin konusu olması mümkün olmuştur. Yine de bu konu,
zaman zaman şiddeti azalıp artmakla birlikte günümüze kadar siyasi ve fikri
tartışmaların odağında olmaya devam edecektir.


Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Rıza Nur’un eserinde
Cengiz ve Moğolları Türk sayan görüşlerine karşı Necip Asım Bey, daha önce Türk
Tarihi adlı eserinde savunduğu eski görüşlerini değiştirerek karşı çıkmış,
eserini ve görüşlerini esas aldığı Leon Cahun’u bu kez aşağıdaki ifadelerle
eleştirmiştir.


“Leon Cahun’un ve sairenin Cengiz için: “Türk vahdetine hadim
olmuştur.” demeleri kuru laftır. Cengiz bir cihangirdir. Her cihangir gibi o da
bir kozmopolittir. Emeline nail olmak için Türk gibi bir savaş unsurunu idaresi
altına almıştır ve bu işte muvafık olmak için dünyanın en zengin bir memleketi
olan Çin’i de hükmü altına almıştır. Eğer maksadı Türk vahdeti olsa idi Çin’e
gider miydi? Kim ne derse desin ben ne Cengiz Han’ın Cihangirliğinden bir şeref
isterim ne de cinayetlerinden mesuliyet! Ve zannediyorum ki neticede
birleşiyoruz. Eğer öyle ise tamamiyle Moğol müessesesi olan kurultayı,
Ergenekon kurtuluş bayramını, Kırım hanlarının veliahtlarına verilen kalgaylık
ünvanını da sahiplerine verelim.”
[32]


Milli bir
aydınlanma hareketine dayanan cumhuriyetin kültür siyaseti, İslâm öncesi Türk
tarihini, geri kalmışlığın pasından kurtulmak, çağdaş bir toplum kurmak,
kaynaşmış, kenetlenmiş yeni bir ulus yaratmanın vasıtalarından biri olarak
görülmekteydi. Türklerin Asya’daki uzak geçmişlerini öğrenmek, din- devlet
ilişkisini laik temeller üzerine oturtmak için uygun bir bilinç
yaratabilecekti.[33] Bu yüzden hanedan yerine milleti esas
alan bir tarih algısı büyük önem kazanmıştır. Bu konuda Atatürk ve Togan
arasında geçen görüşme ilgi çekicidir. Togan’ın Kazan Üniversitesi Arkeoloji
Cemiyeti
için hazırlayıp Akçura vasıtasıyla Bilgi
Mecmuası
’nda (1914, sayı 7) yayınlattığı İbn Haldun ile
ilgili çalışması, ondan habersiz Türkiye’de din- siyaset ekseninde bir dizi
tartışmaya neden olmuştur. Bu makalede teokrasinin Türkler için felaket olduğu
ve İslâm’ın özüne uymadığı fikri işlenmekteydi:


“Türkler ve Moğolların idare sisteminde din ile bağlı bir şey
yoktur. Çingiz’in Yasa sisteminin tatbiki İslâm âleminde yeni bir devir açtı.
Bu yasa Türkiye’de Yasaq-i Osmanî ve tamga sistemini bıraktı. Orta Asya’daki
İslâm memleketlerinin Rusya’ya esir olmalarının başlıca sebebi bunların Çingiz
Yasası’nda ayrılarak Şeriate dönmeleri olmuştur.” “İbn Haldun büyük tarihini
yazdığı zaman Türk âleminde büyük hadiseler zuhur etmişti. O Şam’da Temür’le
görüştü. Onun Türk kavmiyle ilk hakiki teması bu suretle başladı ve ayrı kitap
yazıp bu hatıratı tesbit etti. Temür, memleketini Yasa ve Tüzükle idare etti”
.


Atatürk de
makaleyi yazım yanlışlarını düzeltecek kadar derinlemesine okuyup incelemiş, 1
Şubat 1930’da Çankaya Köşkü’ndeki davette Togan’a beğenilerini de ifade
etmiştir[34].


1931 yılında
liseler için hazırlanan ve on yıl kadar okutulan Atatürk’ün de katkıda
bulunduğu dört ciltlik Tarih, eserinde Cengiz siyasi tarihin gelişimine göre,
olumlu bir bakış açısıyla “büyük bir devlet adamı” olarak, seferleri ise “Cengiz’in
Fetihleri
” başlığı ile sunulur. Cengiz’in kurduğu imparatorluk bir
Türk- Moğol
Devleti
” olarak tanımlanır. Moğollar ise bir hüküm verilmeden zikredilir.
30 sayfadan fazla yer ayrılmış olan Timur ise halkın sevgisini kazanmış, diplomat, adil,
zeki örnek bir hükümdar olarak takdim edilir.[35]


1934 yılında çıkarılan
ve Türk uluslaşması yolunda büyük bir etkiye sahip olan Soyadı Kanunu,
Türkiye dışında kalan Türklerin uzak tarihleri yanında Cengiz, Timur ve
haleflerine ait olan şahıs, topluluk ve yer adlarının, soyadı olarak kullanıma
girmesine fırsat vermiştir. Cengiz, Timur, Noyan, Çağatay, İlhan, Barulas, Altan, Moğol,
Moğultay
gibi soy isimleri çağrışımlarıyla konuya bilincimizde
süreklilik kazandırmıştır diyebiliriz.[36]


Cumhuriyet
döneminde ulus temelli gelişen Türk tarihçilik mektebi sadece Cengiz, Timur ve
halefleri sorununu değil, Şah İsmail, Uzun Hasan ve diğer benzeri sorunları da
ilmi tarihçiliğin yöntemleri, güçlü akademik ve kurumsal yapılar sayesinde
ihtilaf kaynağı olmaktan çıkartmaya çalışmıştır. Türkiye’de tarihten, edebiyat
tarihine, hukuk tarihinden, müesseseler ve iktisat tarihine kadar beşeri bilimlerin
pek çok alanında öncü çalışmalar yapan Mehmed Fuad Köprülü, siyasi ve fikri tartışmaların
dışında ilmi usulleri esas alan bir yaklaşım geliştirmeyi başarmış, bu yönü ile
kendi ilmi mektebini oluşturmuştur. Onun bu konudaki görüşleri Rus ve Batı Türklük
biliminin sürekli gelişen birikimine yaslanır. Bu birikimi Türk medeniyetinin
bütünlüğü içerisinde eleştirel değerlendirmelere tabi tutarak yeniden üretmeye
çalışır. O, Cengiz veya Moğolların Türklüğünden daha çok Cengizliler zamanında
Türk dili ve edebiyatının gelişmesi ile ilgilenmiş, bu dönemi Türk tarihinin ve
medeniyetinin bir parçası olarak görmüştür. Onun; “Moğolların Türk ekseriyeti içinde
dillerini unutarak süratle Türkleşmeleri yalnız Altın Orda ve Türkistan’a
münhasır kalmamıştır; İran’da ve Anadolu’da dahi aynı şeyi görüyoruz

yaklaşımı Türk tarihçilik mektebinin kendinden sonraki ilmi anlayışını büyük
oranda belirlemiştir. Timur ve halefleri konusunda ise çok daha açık bir tavır
ortaya koyan Köprülü, Timurlular devrinde ortaya konan maddi medeniyeti, Türk
medeniyeti bakımından bir zirve olarak görür. “Avrupalıların Büyük Moğol
İmparatorluğu dedikleri Türk İmparatorluğu’na Tirmurlular ve daha doğrusu
Baburlüler İmparatorluğu adını vermek daha uygundur
” der.[37] Buna karşın Köprülü, Osmanlı hanedanının
etnik menşeinin Moğol/ Tatarlığı konusunda J. Marquart, P. Wittek’ten ve Zeki
Velidi Togan’ın görüşlerine karşı 1941 yılında Belleten’de çok
kapsamlı bir cevap verir.[38]


Atatürk döneminde
devletin kültür ve tarih siyaseti nedeniyle Cengiz ve Moğolların Türklüğü
tartışmaları, hızını kaybeder. Bu dönemde ve sonrasında umumi Türk tarihine
dair görüşleri ve kendine özgü tarihçilik anlayışı nedeniyle Zeki Velidi
Togan’ı ilmi tartışmaların hep içinde görüyoruz. Togan, Marquart’ın Kay=Kayı birleştirmesi
iddiasını geliştirerek daha kapsamlı bir şekilde ortaya koymuştur. 1932’de
Birinci Türk Tarih Kongresindeki muhalif tavrı nedeniyle yurt dışına çıkmak
zorunda kalan Togan, bu kez siyasi görüşleri nedeniyle 1944 yılında da
Irkçılık- Turancılık davasının sanıkları arasına sokulmuştu. Togan’ın Cengiz ve
Timur konusunda görüşlerinin etkisi, Türkiye’de erken zamanda makes bulmuş
olmasına rağmen çok partili hayatta yine tartışmaların odağında olur. Kimlik
tartışmalarının canlandığı bu dönemde Cengiz ve Moğolların yeniden tartışma
konusu yapılması şaşırtıcı değildir. Türk tarih mektebinin Anadoluculuk ile
muhafazakâr eğilimleri taşıyan üyeleri Cengiz, Timur ve Moğollar konusunda yeni
tartışmalar başlatmışlardır. Köprülü mektebinden Mükrimin Halil Yinanç, İbrahim
Kafesoğlu, Osman Turan, Mehmet Altay Köymen
gibi güçlü Selçuklu
tarihçilerinin Türkiye tarihine ilişkin ciddi hacimli çalışmaları, tarihçiliğin
gündemini Müslüman Türk çağına yöneltmiştir. Türkistan, Ön Asya ve Anadolu’daki
Moğol istilasını, Türk olmayan yıkıcı bir harekât olarak gören bu kuşak, Cengiz
imparatorluğunu bir Türk-Moğol imparatorluğu olarak gören ve İlhanlı hâkimiyeti
altındaki Anadolu’nun iktisadi vaziyetini ticaretin ve bayındırlık
hizmetlerinin inkişaf ettiği bir dönem olarak gören Togan’a[39] karşı eleştirilerini yükselteceklerdir.


Bu konuda en sert
tartışmayı başlatan İbrahim Kafesoğlu olacaktır. O, Togan’ın 1941 yılında
yayınlamış olduğu “Moğollar, Cengiz ve Türklük” adlı eseri yanında 1946
yılında yayınladığı “Umumi Türk Tarihine Giriş” adlı eserlerini hedef alan
Türk
Tarihinde Moğollar ve Cengiz Meselesi
” başlıklı kapsamlı ve sert
bir eleştiri yazısı kaleme alır. Togan’ın bu konudaki çalışmalarını önce şekil
sonra muhteva bakımından değerlendirir:


“Henüz halline muvaffak olunmamış problemlerin malum gerçekler
gibi alındığı; katiyetle bilinmeyen meselelerden ve kıymetsiz birkaç delile
istinaden büyük neticeler çıkarmak gibi yanlış yollara girildiği; hele bir
müellif tarafından kendince mühim bahislerde, zorlamalar yapıldığı zaman,
hakikatlerin ne kadar değiştirildiğini göstermek bir takım peşin hükümler
tesiri altında kalmış tedkikçilerin bu hükümlerini muntazaman tekrarlama
itiyadından kurtulamadıklarına dair bir numune vermektedir”
diye Togan’ı ağır
bir şekilde eleştirir.


Togan’ın eserinde
Moğollar, Cengiz ve Timurlular bahislerine ayrıntılı ve uzun yer vererek diğer
bahisleri geçiştirdiği, bu yolla Cengiz ve Moğolları daha önemli hale getirmeye
çalıştığını söyler. Türklerle Moğolların soyca ayrı olduklarını, Türkçe ve
Moğolcadaki müşterek kelimelerin komşuluk münasebetiyle olduğunu savunur.
Cengiz’in Türk değil, ırken ve dil olarak şüphe duyulmayacak şekilde Moğol
olduğunu savunur. Moğollarla Türkler arasındaki bazı inanç, anlayış, gelenek ve
görenek ortaklıklarının, aynı kültür dairesine mensup olmaktan kaynaklandığını
ileri sürer.[40] Sıra dışı bir tarihçi olan Togan, daha
önce Türkiye’de doğrudan giriştiği ilmi ve fikri tartışmalardan yaşadığı acı
tecrübeleri sebebiyle Kafesoğlu’nun doğrudan kendine yönelttiği eleştirilere bu
kez dolaylı yoldan cevap vermeyi tercih eder. Başkanı olduğu İslâm
Tedkikleri Enstitüsü’
nün dergisinde doktora öğrencisi olan Çin
Müslümanlarından Celaleddin
Wang-zin- şan
’nın Kitabiyat kısmında neşrettiği yazısıyla gecikmeli
olarak cevap vermiş olur. Celaleddin Wang-zin-şan, yazısına Kafesoğlu’nun söz
konusu makalesi ile yine Togan eleştirileri yaptığı “Selçuklu
Ailesinin Menşei Meselesi
” başlıklı iki yazısını cerh yani
yaralamak maksadıyla kaleme aldığını belirterek başlar. Kafesoğlu’nun Moğolları
aşağılayan ifadelerini öne çıkararak, “Cengiz sülalesinin Türklükle hiçbir ilgisi olmadığı fikrinde
olduğundan, bunları Türk tarihine ait bir esere ithal etmeyi “akvam-ı vahşiyeyi
Türk tarihine karıştırmak nazariyesi ile bakmış
” olduğunu belirtir.
Kafesoğlu’nun ön yargılı ve hakaretamiz ifadeleri ile Togan’ın ilmi haysiyetine
ve şahsına karşı tecavüze giriştiğini, tarihi kayıtları ve Togan’ın sözlerini
açıkça tahriften de çekinmemiş olduğunu söyler. Yazısında Togan’ın teksir
edilmiş fakat yayınlanmamış kendi cevabından da alıntılar yapar. Kafesoğlu’nun
Cengiz’in ecdadının Göktürklerin Şato şubesinden geldiğine dair Çin elçisi Ciao Hong’un
haberini boşa çıkarmak için P. Pelliot tarafından yazılan kendisinin
görmediği, fakat görmüş gibi nakletmesini
eleştirir. Bir Çinli
olarak konunun ilmi yönüyle ilgilendiğini, kendi çalışmaları ile hocası Togan’ı
haklı bulduğunu göstermeye çalışır.[41] Bu tartışma daha ileriye gitmeden
kapanır. Ancak Kafesoğlu, Togan’ın 1970 yılındaki vefatı üzerine tabutu başında
yaptığı ve sonra yayımlanan konuşmasında Togan’ın şahsiyeti, mücadelesi ve ilmi
faaliyetlerini övgü dolu sözlerle anmış olsa da “Aldığı ilmî neticelerde eksiklik
ve düşünceleriyle umumi kanaatler arasında intibaksızlık olabilir

diye örtülü olarak bu eski tartışmaya gönderme yapmayı da ihmal etmemiştir.[42] Türkiye’de doğu ve kuzey Türklüğünün
kültür, folklör ve edebiyatları konusunda çok özgün çalışmalar ortaya koymuş
olan Abdulkadir İnan, Cengiz ve Moğollar konusunda hemşehrisi Togan ile aynı
çizgide görüşleri ortaya koymuştur. Cengiz ve haleflerinin doğu ve kuzey
Türkleri üzerindeki etkisi yanında Altay ve Sibirya Türk halklarının inançları
ve kültürleri ile Moğollarınkini karşılaştıran çalışmaları bu yöndedir.[43]


1960 İhtilali
sonrasında Türkçülüğün giderek siyasi muhalefete kayması bu konudaki
tartışmaları yeniden gündeme getirir. Bu konuda tartışmalara katılan isimlerin
başında Nihal Atsız gelir. Daha çok Rıza Nur’un tesirinde kalan Atsız, Cengiz
ve Timur imparatorluklarını Türk tarihi dışına çıkarmanın Türklüğün menfaatine
olmadığı görüşündedir. 1966 yılında Ötüken dergisinde çıkan “Cengiz Han ve Aksak Timur Beg
Hakkında
” adlı yazısı ile görüşlerini açık bir şekilde ortaya
koyar. O, her iki cihangiri de Türk olarak kabul eder. Bu meseleyi Doğu
Türklüğü ile Batı Türklüğünün kavgası olarak kabul eder. Kazan Tatarlarını
Bulgar ve Kırım Tatarlarını da Kıpçaklardan geldiği cihetle kâmilen Türk sayar
ve Moğollar ile Türkleri de iki kardeş millet olarak görür.[44]


Türk
tarihçiliğinde Cengiz ve Moğollar hakkında Akçura’nın görüşlerini devam ettiren
bir diğer tarihçi Akdes
Nimet Kurat
’tır. Onun gibi Rusya Türklerinden olan Kurat, Cengiz
imparatorluğunu bir Türk- Moğol imparatorluğu olarak görür. Türk kavimleri ve
Rusya tarihine hasredilen çalışmalarında özellikle Altın Orda mirasının Türk ve
dünya tarihindeki yerini ortaya koyması önemlidir.[45] Türkiye’yi Asya’daki soydaşlarına
bağlayan bir tarihçilik yorumu olan Cengiz ve haleflerini sahiplenen tarihçilik
anlayışı, Soğuk Savaş sürecinde dar bir tarihçi muhitinin konusu olmuştur. Bu
dönemde hocamız Bahaeddin
Ögel
çalışmalarında Moğollar ve Türklerin ilk zamanlardan itibaren
ayrı etnik oluşum çizgisine sahip olduklarına dikkat etmekle birlikte,
karşılıklı etkileşimlerini de göz ardı etmez. Büyük Hun İmparatorluğu adlı
eserinde erken zamanlarda Hunlar ile Moğolların ayrı bir yapıda olduğu kadar
Hun tarihini, Moğol tarihinin dışında göstermek konusunda da hassasiyet
gösterir. Eserinde Mete’nin Tunghu Akını, doğuda Proto- Moğol dünyasını
dağıtması başlığında verilir. Buna karşın özellikle kültür tarihi
çalışmalarında Cengiz imparatorluğunu ve haleflerini Türk tarihi içerisinde
değerlendirir. Hocası Abdulkadir İnan’ın tesiriyle devlet anlayışı, inançlar,
gelenekler, hayvancı iktisadiyat bakımından Türk-Moğol halklarının kültürlerini
ortak değerlendirme eğilimindedir. Cengiz Han’ın doğup büyüdüğü çevreyi birçok
proto Türk kültür ve geleneklerini içinde saklayan bir bölge olarak
değerlendirir. Ayrıca Cengiz İmpartorluğu’nun kuruluşundaki Türk unsurları
ortaya koyduğu Sino-
Turcica
adlı eserinin alt başlığını “Çingiz Han ve Çin’deki Hanedanının
Türk Müşavirleri”
olarak düzenlemiş olması bu bakımdan önemlidir.[46] Oğuzlar, Türkmenler, Türk illeri ve şehirleri
üzerine yoğunlaşan çalışmaları ile dikkat çeken Faruk Sümer, İlhanlı hâkimiyeti
döneminde İran ve Anadolu tarihine ilişkin araştırmaları ile mümkün olduğunca
siyasi mülazalardan uzak bir yaklaşımla bu konuya eğilmiştir. Moğolların
önünden Türkistan’dan Anadolu’ya seçkin unsurların akmasını Anadolu’nun
Türkleşmesi bakımından yararlı görmektedir. Timur istilasının Anadolu’da
Beylikler döneminin uzamasına yol açsa da Türklüğün siyasi ilerleyişine engel
olmadığı görüşündedir.[47] Yine bu dönemde Togan’ın öğrencisi
hocamız Mustafa
Kafalı
’nın Ötemiş Hacı Cengiznâmesi üzerine yaptığı çalışmalar,
Cengiz uluslarının Türk tarihindeki yerini ortaya koyan çalışmalar olarak
önemle zikredilmesi gerekir.[48]


Milli uyanış
devriyle birlikte Timurlulara karşı oluşan olumlu bakış, Cengizlilere nispeten
tüm dönemlerde kendini koruyabilmiştir. Bunda göz kamaştıran, Timurluların
görkemli maddi medeni mirasının etkisinden söz edebiliriz. Bu konuda Kurat’ın
öğrencisi İsmail Aka, Timur ve Timurlular üzerine çalışmalar yapmıştır.[49] Bunlar Türk tarihçilik mektebinin artık
siyasi tartışmalardan giderek uzaklaşarak kendi özgün bilim yolunu bulduğunu
gösteren çalışmalardır diyebiliriz. Son olarak bu dönemde Ögel’in doktorantı Abdulkadir
Yuvalı
’nın 1980’de “Hülagü Han ve Zamanı” başlıklı teziyle başladığı
çalışmaları[50], Cengizlileri Türk tarihinin bir parçası
olarak gören çizginin devamı niteliğindedir.


Soğuk Savaş’ın
sona ermesi ardından ortaya çıkan geniş Türk dünyası olgusu, bilincimizdeki
Cengiz ve halefleri ile ilgili tartışmaları yeniden gündemimize getirmiştir. Bu
noktada birbirinden bağımsız ve kendiliğinden konuyla ilgili sürekli bir gündem
oluşmaktadır. Ancak doğrudan bu konuya hasredilmiş ayrıntılı bir monografik
çalışma göze çarpmaz. Yakın zamanda neşredilen Osman Karatay’ın “Moğolların
Türklüğü Meselesi
” başlığındaki çalışması, yukarıda konu ettiğimiz
Togan ve Kafesoğlu arasındaki tartışma çerçevesinde tarih, etnogezya ve sosyal
antropoloji ekseninde konuyu yeniden ele alır.[51]


Buraya kadar,
konu etrafındaki tartışmaların Türk tarihçiliğine özgün kazanımları olduğu
kuşkusuzdur. Moğollar ile Türkleri ayrı görme eğiliminde olan tarihçiler bile
Cengiz imparatorluğunu en azından bir Türk-Moğol imparatorluğu olduğunu kabul
etmişlerdir. Cengiz’in haleflerinde Altın Orda ve Timur İmparatorluğu, 16 büyük Türk devletinden ikisi
kabul edilerek Cumhurbaşkanlığı forsunda yer almıştır. Ayrıca 60’lı yıllarda
popüler kültürümüzde Suat Yalaz’ın Cengiz’in Fedaisi Karaoğlan çizgi roman serisi, toplumda
çok büyük ilgi görmüş, daha sonra filme de çekilerek toplumsal belleğin parçası
haline gelmiştir. Bu akademik tartışmaların dışında siyasi İslâm görüşünü
savunanların karşıt tarihçilik ürünü olan ve daha çok hissi görüş ve
yargılarından doğan çalışmalarında her fırsatta Cengiz düşmanlığı kendini
gösterir.[52]


Sovyet Türkleri
açısından ise Cengiz ve Timur, feodal dönem olarak gözden düşürülmek
istenmiştir. Bu konuda olumlu fikri olanlar, burjuva milliyetçisi hatta
Pantürkist suçlamasına maruz kalmaktaydılar. Özellikle 1927 yılından sonra
Sovyetler Birliği’nde neşriyata dair hazırlanan yeni talimatnameler
çerçevesinde yayınlanacak eserler kadar eski yayınlar da yeniden gözden
geçirilmiştir. Ancak buna rağmen Kırgızistan’dan Kazan’a kadar Sovyet Türkleri
her türlü riski göze alarak çocuklarına Cengiz ve Timur adını koymakta ısrar
etmişlerdir.[53] İran Türkleri için de benzer bir durum
söz konusudur. Şah döneminde Cengiz, Timur ve haleflerini olumsuz bir gözle
bakan İran tarihçiliği, devrim sonrasında da aynı eğilimini korumuştur. Türk
varlığını Moğol istilası sonucunda Fars dilli halkların kimlik değiştirmesinin
sonucu gören anlayışın etkisi sonucunda Cengizliler ile ilgili isimlere karşı
bugün de benzer bir yasak uygulamaktadır.[54]


KAYNAKÇA


Abdulkadir İnan, Makaleler ve
İncelemeler
, 2 Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998.


Abdullah
Gündoğdu, “İran Tarih Yazımında Türkler”, Yavuz Ercan Armağanı, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008,
s. 455- 466.


Abdullah
Gündoğdu, “Altın Orda ve Osmanlı Devletinin Yükselişinde Türk Tasavvufu ve
Yeseviliğin Rölü Üzerine Bazı Düşünceler”, Geçmişten Geleceğe Uluslararası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu,
26- 28 Eylül 2016, Bildiriler, Cilt 1, İstanbul 2016, s. 31- 48.


Abdulkadir Yuvalı, İlhanlı
Tarihi
, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2017.


Akdes Nimet
Kurat, IV.
Ve VXIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri
,
AÜDTCF Yayınları, Ankara, 1972


Akdes Nimet
Kurat, Rusya
Tarihi Başlangıçtan 1917’ye Kadar
, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara, 1948.


Akdes Nimet
Kurat, “Rus Hâkimiyeti Altında İdil-Ural Ülkesi”, AÜDTCF Dergisi, Cilt XXIII,
Sayı 3-4, Temmuz –Aralık 1965, s. 91-126.


Âşıkpaşazade Tarihi, Hazırlayan Necdet Öztürk, Bilge Kültür Sanat
Yayınları, İstanbul, 2013


Baymirza Hayit,
Türkistan Rusya ile Çin Arasında: XVIII-XX. Asırlarda Ruslar ve Çinlilerin
İstilâları Devrinde Türkistan Milli Devletleri ve Milli Mücadeleleri Tarihi,
Otağ yayınevi, 1975.


Bahaeddin Ögel, Büyük Hun
İmparatorluğu Tarihi
, Kültür Bakanlığı Yayınları, 2 Cilt, Ankara,
1981.


Bahaeddin Ögel, Türk Kültür
Tarihine Giriş
, Kültür Bakanlığı Yayınları, 9 Cilt, Ankara, 1984.


Bahaeddin Ögel,
Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989.


Derya Derin
Paşaoğlu, “Kırım Hanlığı’nda Umdetü’l-Ahbar Örneğinde Tarih Yazıcılığı”, I.
Uluslararası Türklerde Tarih Bilinci ve Tarih Yazıcılığı Sempozyumu Bildiriler
Kitabı
, 23- 25 Ekim, Zonguldak, 2014, s. 7- 14


Dünyada Türk İmgesi, hazırlayan Özlem Kumrular, Kitap
Yayınevi, İstanbul 2005


Emine Gürsoy
Naskali, Cumhuriyet
Tarihi Soyadı Hikâyeleri
, Doğan Kitap, İstanbul, 2013.


Erciment Sarıay, Osmanlı’dan
Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Bir mütefekkir Olarak Necip Asım: Hayatı, Eserleri
,
Nevşehir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Nevşehir,
2012.


Erol Güngör, Dünden
Bugünden Tarih, Kültür, Milliyetçilik
, Mayaş Yayınları, Ankara,
1984


Faruk Sümer,
“Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi, Ankara 1969, s. 1-147.


Faruk Sümer,
“Türkiye Kültür Tarihine Umumi Bir Bakış”, DTCF Dergisi, cilt 20, Sayı 3-4 (1962), s. 213- 245.


İbrahim
Kafesoğlu, “Türk Tarihinde Moğollar ve Cengiz Meselesi”, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi
, 1953, Cilt V, Sayı
8, s. 105- 136.


Prof. Dr. İbrahim
Kafesoğlu, “Ord. Prof. Zeki Velidi Togan’ın Ardından”, Milli Kültür,
Aralık 1990, Sayı 79, s. 31.


İsmail Aka, Timur ve
Devleti
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.


İsmail Türkoğlu, Rusya
Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin
,
Ötüken Yayınları, İstanbul, 2000.


Mehmed Fuad
Köprülü, Türk
Edebiyatı Tarihi
, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1981.


Mehmet Fuad
Köprülü, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Etnik Menşei Meseleleri”, Belleten,
1 Teşrin 1943, Cilt VII, Sayı 28, s. 219- 303.


Mehmet
Maksudoğlu, “Tatarlar: Moğol mu, Türk mü?”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,
1993-1994, sayı: 11-12, s. 205-210.


Muhammed Rıza,
Abdullah ibn Rıdvan, Tevârih-i Deşt-i Kıpçak ‘an Hıtta-i Kırım veya Tevârih-i
Tatar Hanân-ı Kadîm ve Ahvâl-i Deşt-i Kıpçak, Hazırlayanlar: M. Akif Erdoğru,
Selçuk Uysal, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir 2012.


Musa Şamil
Yüksel, Timurlularda
Din- Devlet İlişkisi
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2009.


Mustafa Kafalı, Ötemiş Hacı’ya
Göre Cuci
Ulusu’nun Tarihi
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi (doktora
tezi, 1965), İÜ Ktp., nr. 4086


Mustafa Kafalı,
Altın Orda Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri, İstanbul Üniversitesi
Yayınları, 1976.


Necip Asım, Türk Tarihi,
İstanbul, H. 1312, Pergole Yayınları tıbkı basım.


Neriman
Seyityahya, “Seyyid Muhammed Rıza’nın Kökeni (XVIII. Yüzyıl Mensur Kırım
Tarihleri Arasında Es-Sebü’s- Seyyâr’ın Yeri Hakkında)”, Çeviri Serkan Acar, Tarih
İncelemeleri Dergisi
, Aralık 2010, cilt xxv, Sayı 2, s. 625- 636.


Nihal Atsız, Türk
Tarihinde Meseleler
, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1987.


Niyazi Berkes, Türkiye’de
Çağdaşlaşma
, Haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul,
2008.


Osman Karatay,
“Moğolların Türklüğü Meselesi”, Zeki Velidî Togan İlmi Hayatı –Eserleri- Siyasi Faaliyetleri-
Hatıralar
, Akçağ Yayınları, Ankara, 2017, s. 59- 68.


Ötemiş Hacı, Cengiz-Nâme,
Hazırlayan İlyas Kemaloğlu, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2014


Salih Özbaran, Bir Osmanlı
kimliği: 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve İmgeleri
, Kitap
Yayınevi, İstanbul, 2004.


Şehabeddin
Mercânî, Müstefâdü’l-Ahbâr
Fî Ahvâl-I Kazan Ve Bulgar
, Hazırlayan Mustafa Kalkan, Atatürk
Araştırma Merkezi, Yayınları, Ankara, 2008.


Şevket Süreyya
Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999.


Tarih II Orta Zamanlar, Tarih III Yeni ve Yakın Zamanlar, Devlet Matbaası,
İstanbul, 1931.


Türk Yurdu, (1911- 1928), 17 Cilt, Tutibay Yayınları, Ed. M.
Şevkatli, Ankara, 1998.


Üç Osmanlı Tarihi: Oruç Beğ Tarihi- Ahmedî: Dâstân ve Tevârih-i
Mülûk-i Âl-i Osman- Şükrullah: Behçetü’t-Tevârih
, Hazırlayan
Atsız, Ötüken Yayınları, İstanbul, 2011.


Yakup Karasoy-
Mustafa Toker, Türklerde
Şecere Geleneği ve Anonim Şibani-Nâme,
Tablet Kitabevi, Konya,
2005.


Yusuf Akçura, Türk Yılı
1928
, Hazırlayanlar A. Tekin, A. Z. İzgöer, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 2009.


Yusuf Hikmet
Bayur, Türk
İnkılabı Tarihi
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, Cilt2/4


Wang-zin-şan,
Celaleddin, “Kitabiyat: İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Tarihinde Moğollar ve Çingiz
Meselesi’ (Tarih Dergisi, c.V.N. 8), İstanbul, 1958 (I) aynı müellif ‘Selçuklu
Ailesinin Menşei Meselesi’, İstanbul, 1955 (II).”, İstanbul Üniversitesi İslâm
Tetkikleri Enstitüsü Dergisi
, s. 263-268.


  1. Barthold,
    İslam
    Medeniyeti Tarihi
    , Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, Ankara,
    1984.
  2. Barthold,
    Uluğbeğ
    ve Zamanı
    , Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1997.
  3. Barthold,
    Orta
    Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler
    , Türk Tarih Kurumu
    Yayınları, Ankara, 2006


Zeki Velidi
Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan Yakın Tarihi, İstanbul, 1947.


Zeki velidi
Togan, A. Zeki Velidî (1981) Umumî Türk Tarihine Giriş-En Eski Devirlerden 16.
Asra Kadar, İ.Ü. Yayınları, İstanbul.


Zeki Velidi
Togan, Hâtıralar,
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1999


Zeki velidi
Togan, (1931) “Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadi vaziyeti”, Türk Hukuk ve
İktisat Tarihi Mecmuası, 1, 1-42.


Zeki velidi
Togan, (1953-1954) “Reşideddin’in mektuplarında Anadolu’nun iktisadi ve medeni
hayatına ait kayıtlar”, İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası, XV, 1-4, 33-49.


[1] Mehmet Maksudoğlu, “Tatarlar: Moğol mu, Türk mü?”, Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
, 1993-1994, sayı: 11-12, s.
205-210


[2] Üç
Osmanlı Tarihi: Oruç Beğ Tarihi- Ahmedî: Dâstân ve Tevârih-i Mülûk-i Âl-i
Osman- Şükrullah: Behçetü’t-Tevârih
, Hazırlayan Atsız, Ötüken
Yayınları, İstanbul, 2011, s. 21- 22, 137, 205. Niceyidi difile, gel ahvalini/
Etmediler anı kim Cengiz Han Zulmdan eder idi halka ‘ayan/ Zulm etdiler, veli
kanun ile/ Ellerin boyamadılar hûn ile;
Mevlânâ Mehmed Neşrî
(2013), Cihannümâ
(Osmanlı Tarihi 1288-1485)
, Haz. Necdet Öztürk, Bilge Kültür Sanat
Yayınları, İstanbul, s. 29-30.


[3] Cengiznâmeler ve Oğuznâmeler hakkında bkz. Mehmed Fuad Köprülü, Türk
Edebiyatı Tarihi
, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1981, s. 47- 54, 236-
238.


[4] Âşıkpaşazade
Tarihi
, Hazırlayan Necdet Öztürk, Bilge Kültür Sanat Yayınları,
İstanbul, 2013, s. 92- 93.


[5] Bu konuda bkz, Abdullah Gündoğdu, “Altın Orda ve Osmanlı
Devletinin Yükselişinde Türk Tasavvufu ve Yeseviliğin Rölü Üzerine Bazı
Düşünceler”, Geçmişten
Geleceğe Uluslararası Hoca Ahmed Yesevî Sempozyumu
, 26- 28 Eylül
2016, Bildiriler, Cilt 1, İstanbul 2016, s. 31- 48.


[6]Deşt
ülkesinden çokluk Tatar çerisi gelmişti. Beğlerine Aktav derlerdi. Edirne’de
oturmuşken orada öldü. Askeri kalmıştı. O Tatar askerini de beraber almıştı.
”,
Üç Osmanlı
Tarihi.,
s. 51.


[7] W. Barthold, İslam Medeniyeti Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı
yayınları, Ankara, 1984, s. 66.


[8] Salih Özbaran, Bir Osmanlı kimliği: 14.-17. Yüzyıllarda Rûm/Rûmi Aidiyet ve
İmgeleri
, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004, s. 106- 112.


[9] Dünyada
Türk İmgesi,
hazırlayan Özlem Kumrular, Kitap Yayınevi, İstanbul
2005, s. 54, 91, 141.


[10] Abdulkadir İnan, “Yasa-Töre-Türe ve Şeriat”, Makaleler ve
İncelemeler, II. Cilt
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998,
s. 222- 228; W. Barthold, Uluğbeğ ve Zamanı, Türk Tarih Kurumu Yayınları,
Ankara, 1997, s. 200- 204; Barthold, Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara, 2006, s. 187- 193; Ayrıca bkz. Musa Şamil Yüksel, Timurlularda
Din- Devlet İlişkisi
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2009.


[11] Bkz. Yakup Karasoy- Mustafa Toker, Türklerde Şecere Geleneği ve
Anonim Şibani-Nâme,
Tablet Kitabevi, Konya, 2005.


[12] Ötemiş Hacı, Cengiz-Nâme, Hazırlayan İlyas Kemaloğlu, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara, 2014, s. xııı-xvııı; Mustafa Kafalı, Altın Orda
Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri,
İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1976.


[13] Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili (Türkistan Yakın Tarihi, İstanbul,
1947, s. 546; Baymirza Hayit, Türkistan Rusya ile Çin Arasında: XVIII-XX.
Asırlarda Ruslar ve Çinlilerin İstilâları Devrinde Türkistan Milli Devletleri
ve Milli Mücadeleleri Tarihi
, Otağ yayınevi, 1975, s. 15-17.


[14] Derya Derin Paşaoğlu, “Kırım Hanlığı’nda Umdetü’l-Ahbar Örneğinde
Tarih Yazıcılığı”, I. Uluslararası Türklerde Tarih Bilinci ve Tarih Yazıcılığı
Sempozyumu Bildiriler Kitabı
, 23- 25 Ekim,2014, Zonguldak, s. 7-
14; Neriman Seyityahya, “Seyyid Muhammed Rıza’nın Kökeni (XVIII. Yüzyıl Mensur
Kırım Tarihleri Arasında Es-Sebü’s- Seyyâr’ın Yeri Hakkında)”, Çeviri Serkan
Acar, Tarih
İncelemeleri Dergisi
, Aralık 2010, cilt xxv, Sayı 2, s. 625- 636; Muhammed
Rıza, Abdullah ibn Rıdvan, Tevârih-i Deşt-i Kıpçak ‘an Hıtta-i Kırım veya
Tevârih-i Tatar Hanân-ı Kadîm ve Ahvâl-i Deşt-i Kıpçak, Hazırlayanlar: M. Akif
Erdoğru, Selçuk Uysal, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir 2012.


[15] Yine Kurat’a göre; Tevarih-i Bulgariye adlı eser ise, Bulgar harabelerine
yakın olan “Taşbilgi
köyünden Hüsameddin
bin Şerefeddin (Muslimi)
tarafından 1551 – 1582 yıllarında telif
edilmiş olmalıdır. Akdes Nimet Kurat, “Rus Hâkimiyeti Altında İdil-Ural
Ülkesi”, AÜDTCF
Dergisi
, Cilt XXIII, Sayı 3-4, Temmuz –Aralık 1965, s. 119.


[16] Abdulkadir İnan, “Dastân-ı Nesl-i Çengiz Han Kitabı Hakkında”, Makaleler
ve İncelemeler
, I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1998,
s.198- 206.


[17] Bkz. Necip Asım, Türk Tarihi, İstanbul, H. 1312, Pergole Yayınları
tıbkı basım; Erciment Sarıay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Bir mütefekkir Olarak
Necip Asım: Hayatı, Eserleri
, Nevşehir Üniversitesi, Sosyal
Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Nevşehir, 2012.


[18] Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, Hazırlayanlar A. Tekin, A. Z. İzgöer,
Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2009, s. 364- 368; Merdjani
Tarih Hem Hazerge Zaman
, Kazan 1998.


[19] Bkz. Şehabeddin Mercânî, Müstefâdü’l-Ahbâr Fî Ahvâl-I Kazan Ve Bulgar,
Hazırlayan Mustafa Kalkan, Atatürk Araştırma Merkezi, Yayınları, Ankara, 2008.


[20] İdil-Ural Türkleri arasında kendilerini ne adla
adlandıracaklarına dair tartışmalar için bkz. İsmail Türkoğlu, Rusya
Türkleri Arasındaki Yenileşme Hareketinin Öncülerinden Rızaeddin Fahreddin
,
Ötüken Yayınları, İstanbul, 2000, s. 228- 239.


[21] Azerbaycan’da sahneye konan ve Timur’u Türk hükümdarlarından
oluşan bir divanda Türk töresine göre yargılayan “Fatihlerin Divanı” adlı
oyun, tarihe hissi ve hükümle bakmanın tarih dışılık (anakronizm) içerdiğini
anlatan ilginç bir örnek oluşturur.


[22] Akçura, Türk Yılı 1928, s. 434.


[23] Yusuf Akçura, Türk Yurdu, Yıl 1, Sayı 1-11.


[24] Yusuf Akçura, “Türk ve Tatar Tarihi”, Türk Yurdu, Sayı 19,
s. 319.


[25] Türk
Yurdu
, Sayı 24, s. 425- 430.


[26] Ahmet Ağaoğlu, “İslâm’da Dava-yı Milliyet”, Türk Yurdu,
Sayı 71, s. 372- 376.


[27] Yusuf Hikmet Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, Türk Tarih
Kurumu Yayınları, Ankara, 1983, Cilt2/4, s. 420.


[28] Ahmet Ağaoğlu, “Türk Medeniyeti Tarihi”, Türk Yurdu,
Sayı 40 (1913), s. 292- 296; Sayı 43 (1913), s. 340- 345; Ağaoğlu’nun cevabı, Yeni Mecmua,
Sayı 35 (1913), s. 163; İsmail Gaspıralı, “Türklük- Osmanlılık”, Türk Yurdu,
Sayı 69 (1914), s. 358- 359.


[29] Yusuf Hikmet Bayur’dan naklen: “Bunu kimse inkâr edemez ki Sultan
Osman’ın miras-ı mukaddesi, Hazret-i Muhammed’in metrukât-ı mübarekesiyle
kabil-i muhafazadır.
Cengiz’in yâd-ı mezalimi ile değil.” A.g.e, s. 425.


[30] Türk Yurdu, ilgili sayılar: 1913, Sayı 40, s. 296.


[31] Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1999, s.
123.


[32] Necip Asım , “Bir Aylık Neşriyat, Türk Yurdu,
Sayı 171-10, Temmuz 1925, s. 201.


[33] Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Haz. Ahmet Kuyaş, Yapı Kredi
Yayınları, İstanbul, 2008, s. 521- 526; Erol Güngör, Dünden
Bugünden Tarih, Kültür, Milliyetçilik
, Mayaş Yayınları, Ankara,
1984, s. 148-149.


[34] Zeki Velidi Togan, Hâtıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara,
1999, s. 104-105.


[35]Cengiz
çok büyük bir devlet adamıydı”. “Az zamanda sağlam bir idare kurmayı, disiplini
çok kuvvetli bir ordu yaratmayı başardı.” “Temuçin ve Türk- Moğol Devletinin
Kuruluşu”, “Moğol isminin tarih sahnesine çıkışı, 13. Asırda Cengiz İmparatorluğu’nun
kuruluşundan sonradır”
. Tarih II Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul,
1931, s. 253 – 254, 356; “Timur çok şöhret ve sevgi kazandı, Herkes onun kahramanlığından ve
adaletinden başka bir şey konuşmuyordu.”,
s. 312; “Cengiz
İmparatorluğu, Cengiz Han’ın evlatları, Büyük Moğol devleti, Hint’te Türk-
Moğol imparatorluğu
”, Tarih III Yeni ve Yakın Zamanlar, s. 1, 51, 80, 82,
179, 315.


[36] Soyadı anlatılarının derlendiği bir çalışma olarak bkz. Emine
Gürsoy Naskali, Cumhuriyet
Tarihi Soyadı Hikâyeleri
, Doğan Kitap, İstanbul, 2013.


[37] W. Barthold- M. Fuad Köprülü, İslam Medeniyeti Tarihi- İzahlar, s. 199, 237.


[38] Mehmet Fuad Köprülü, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Etnik Menşei
Meseleleri”, Belleten,
1 Teşrin 1943, Cilt VII, Sayı 28, s. 219- 303.


[39] Zeki Velidî Togan (1931) “Moğollar devrinde Anadolu’nun iktisadi
vaziyeti”, Türk
Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası
, 1, 1-42; Togan (1953-1954)
“Reşideddin’in mektuplarında Anadolu’nun iktisadi ve medeni hayatına ait
kayıtlar”,
İ.Ü. İktisat Fakültesi Mecmuası
, XV, 1-4, 33-49.


[40] İbrahim Kafesoğlu, “Türk Tarihinde Moğollar ve Cengiz Meselesi”, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi
, 1953, Cilt V, Sayı
8, s. 105- 136.


[41] Celaleddin Wang-zin-şan, “İbrahim Kafesoğlu, Türk Tarihinde
Moğollar ve Cengiz Meselesi”, İslâm Tedkikleri Enstitüsü Dergisi, Cilt II, Sayı 2-4,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, 1960, s.
263- 268.


[42] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, “Ord. Prof. Zeki Velidi Togan’ın
Ardından”, Milli
Kültür,
Aralık 1990, Sayı 79, s. 31.


[43] Bkz. Abdulkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, 2 Cilt, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 1998.


[44] Nihal Atsız, Türk Tarihinde Meseleler, İrfan Yayınevi, İstanbul,
1887, s. 65- 71.


[45] Bkz. Akdes Nimet Kurat, IV. Ve XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri
ve Devletleri
, AÜDTCF Yayınları, Ankara, 1972; Kurat, Rusya Tarihi
Başlangıçtan 1917’ye Kadar
, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,
1948.


[46] Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, Kültür Bakanlığı
Yayınları, Ankara, 1981, s. 246; Türk Kültür Tarihine Giriş, Kültür Bakanlığı
Yayınları, 9 Cilt, Ankara, 1984, s. 121; Türk Mitolojisi, Türk Tarih Kurumu
Yayınları, Ankara, 1989, s. 573; Sino-Turcica, Taipei, 1964.


[47] Faruk Sümer, “Anadolu’da Moğollar”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi,
Ankara 1969, s. 1-147; Sümer, “Türkiye Kültür Tarihine Umumi Bir Bakış”, DTCF Dergisi,
cilt 20, Sayı 3-4 (1962), s. 213- 245.


[48] Mustafa Kafalı, Ötemiş Hacı’ya Göre Cuci Ulusu’nun Tarihi, İstanbul
Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi (doktora tezi, 1965), İÜ Ktp., nr. 4086;
Kafalı, Altın
Orda Hanlığı’nın Kuruluş ve Yükseliş Devirleri
, İstanbul
Üniversitesi Yayınları, 1976.


[49] İsmail Aka, Timur ve Devleti, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,
2000.


[50] Bkz. Abdulkadir Yuvalı, İlhanlı Tarihi, Bilge Kültür Sanat Yayınları,
İstanbul, 2017.


[51] Osman Karatay, “Moğolların Türklüğü Meselesi”, Zeki Velidî
Togan İlmi Hayatı –Eserleri- Siyasi Faaliyetleri- Hatıralar
, Akçağ
Yayınları, Ankara, 2017, s. 59- 68.


[52] Bu tür çalışmalara örnek olarak Yavuz Bahadıroğlu adlı romancının
Buhara
Yanıyor
adlı çalışması gösterilebilir.


[53] Cengiz
Aytmatov, Cengiz Dağcı, Timur Fettah, Timur Pulatov
, gibi
bilinenlerin dışında çok sayıda örnek bulunabilir.


[54] Abdullah Gündoğdu, “İran Tarih Yazımında Türkler”, Yavuz Ercan
Armağanı
, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008, s. 455- 466. Meselâ bugün
İran’da Cengiz
yanında İlkhan adı yasak kapsamındadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir