TÜRK
MİTOLOJİSİ’NDE “AĞAÇ”


JEAN PAUL ROUX


Yeni
Türk tasarımlarında ağaç, “axis mundi” ve yaşam kaynağı olmak üzere iki ayrı
rol üstlenir. Dolayısıyla, bunun eski Türk toplumlarında da benzer olduğu ve
kimi zaman pek açık seçik olmayan raporların bazen o şekilde, bazen de bu
şekile yorumlanmış olduğunu varsaymak, bir tedbirsizlik olmasa gerek. Daha
inandırıcı ve sağlam raporların varlığı, bu düşüncenin yerinde olduğunu ortaya
koymaktadır:


Örneğin,
Bronz ve Taş Çağına ait heykellere ilişkin ikonografik araştırmalar bizleri
oldukça aydınlatmaktadır. Bazen aynı ağaç’ta her iki sembolik anlam bir araya
gelir; ancak bazen de bilmediğimiz bir anlam taşıyabilir. Sözlük yazan isterse
Kâşgarlı Mahmud gibi bilgili biri olsun, bu durumda haklı yere kendimize,
sözlük yazarının yaptığı açıklamaya ne tür bir anlam yüklememiz gerektiği
sorusunu sorabiliriz. Nitekim ona göre Türkler, Tengri (gök tanrı) adını, göze
ulu bir ağaç gibi büyük görünen her şeye takarlarmış. Ulu ağaç daha sonraları
Orta Asya’da bir dizi ağaç şeklinde karşımıza çıkar: yalnız ağaç, kurumuş ağaç
ve yaşlı ağaç. Bu konuya İbn-Rustah tarafından değinilmiştir. Başka iletilerin
daha kolay yorumlanabildiğim söylemek de mümkün değildir. Çinliler,
Kırgızlardaki ağaç ve aynı zamanda Su kültüne dikkat çekerler. Gardizi değişik
hayvanlarla bağlantılı olarak ağaç’tan söz eder. T’u-küelerin kaynağı
hakkındaki bir Çin raporunda şüphesiz kozmik bir eksen bulmak mümkün: On
eşinden çok sayıda oğlu bulunan birinci kralın ölümünün ardından, oğullar “ulu
bir ağacın etrafında toplanıp şu kararı alırlar: ağacın yambaşında yapılacak
yüksek atlama yarışında en yükseğe sıçrayan kral olacaktır”. Uygurların kurban
adarken etrafında dolandıkları ağaç da bir eksendir. Oğuz Kağan Destanı’nda
yaşam ağacı teması kozmik ağaç temasıyla karışmaktadır. Oğuz av sırasında bir
gölün ortasında bir ağaç ve bu ağacın kovuğunda (qucaq) tanrısal kaynaklı bir
kız görür. Oğuz onunla evlenir ve kız kendisine üç oğul verir. Ağacın bu kovuğu
(qucaq) Uygur söyleninde geçen “dal”a benzer: bir ağaç üzerinde oluşan budak
dokuz ay dokuz gün sonra yarılmakta ve beş çocuk dünyaya gelmektedir. Bunların
en küçüğünün adı Buku’dur. Her ne kadar buradaki amaç belliyse de, ağaca düşen,
ışığın devreye girmesi gök ile olan bağlantıyı çağrıştırmaktadır: Türk ve daha
sonraki Moğol söylenlerinde, aynı ışık çadırın ortasındaki duman deliğinden
içeri süzülür ve bu da yine kozmik bir eksen ifade eder. “Budak”ın (qabuq)
oynadığı rolün oldukça deforme olmuş bir yansımasını Raşidad-Din Fadlallah ve
Abu-‘l-Gazi Bahadur Han’ın Kapçakların kökeni üzerine yazdıkları raporlarda
görmekteyiz. Hamile bir kadın doğurmak üzere bir ağacın kovuğuna sığınır.
Kadının dünyaya getirdiği bebek, ağacın bir oğludur. Bitki-insan şeklindeki bu
türeyiş ilişkisi, bitkinin evlatlarına bulunduğu çok sayıda tavsiye ve yaptığı
konuşmayla sıkça vurgulanmaktadır.


Önemli
Türk gruplarının ölülerini ağaç’lara asma geleneği, mutlaka yeniden doğuş ve
aynı zamanda ölülerini göğe sunma ve onları göğe uzanan yola çıkarma umudundan
kaynaklanmaktadır. Üstelik genel kanaatin aksine, eski dönemlerde bile kurban
edilen atlar ağap’larm yüksek dallarına asılırdı. Ibn Fadlan bu konudan
bahseder. Ölülerini toprağa verenler ise, ölüyü daha önce içi oyulmuş bir
kütüğün içine yerleştirir ya da T’u-küelerin yaptığı gibi, ölünün ne zaman
gömüleceğini belirleyebilmek için ağacın hangi durumda olduğu göz önünde
bulundurulurdu: Eğer birisi ilkbahar veya yazın öldüyse, otların ve ağaç’ların
yapraklarının sararması beklenirdi. Yok eğer kişi sonbahar veya kışın öldüyse,
ağaç’lar yapraklanana ve bitkiler çiçek açana kadar beklenirdi. Diğer şeylerde
de olduğu gibi ağaç’larınn birarada oluşu, başka bir deyişle koruluk ya da
orman, onların numina (isim) olma karakterini vurgular. Sonraki dönemlerden çok
sayıda kutsanmış orman olduğunu biliriz. En eski dönemde Ötüken elbette kutsal
bir dağ idi, fakat aynı zamanda kutsal bir ormandı da, çünkü çoğu kez
“Ötüken’deki kutsal orman” diye bahsi geçer.


JEAN PAUL ROUX, BİLGESU YAYINCILIK, 1.BASKI – 2011, 25-27