Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi & Destân ve Efsânelere Göre

 

“Oğuz Kağan: Ey oğullarım!



Çok savaştım, çok yaşlandım. Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim.” (Oğuz Destânı)

 

Milletlerin yaşayış, düşünüş ve inanışlarını
araştırırken milli destân, menkıbe ve efsâneler bazan tarih vesikaları arasında
birinci derecede ehemmiyet kazanır. Bunlar yalnız tarihin eksikliklerini
doldurmakla kalmaz; içtimâî rûhun akislerini, düşünce ve inançlarını meydana
koymak bakımından da çok mühim bir mevki işgal ederler. Bu sebeple Oğuz destânı
ile başlamakta isabet vardır.

 

Eski Türklerin veya Oğuzların tarihî fetihlerini
destânî bir şekilde anlatan Oğuz-nâme’ye göre ilk cihân hâkimiyeti Oğuz Kağan tarafından
kurulmuştur. Nitekim destân Oğuz Han’ın Çin, Hindistan, İran, Azarbaycan, Irak,
Suriye, Mısır, Anadolu (Rûm), Rus ve hattâ Frenk ülkelerini fethettiğini
anlatırken Kun (Hun), Göktürk ve Selçuk devirlerini şumûlüne almakta ve hattâ
destânın muahhar parçaları Osmanlılara kadar uzanmaktadır. Türklerin ilk fâtih
atası, bütün millî nizâm ve müesseselerin kurucusu sayılan Oğuz Kağan semâvî
bir menşeden gelmiş ve hârikulâde vasıflara sâhip olarak doğmuştur. O, daha
çocuk iken birtakım kahramanlıklar yapmış ve kendisi gibi gökten inen bir kız
ile evlenmiştir.1 Destânın İslâmi rivâyetine göre Oğuz Han daha doğuşunda,
Müslüman olmadığı için, anasının südünü emmez. Büyüyünce de bu din ayrılığı
onunla babası Kara-han arasında mücadeleye sebep olur. Oğuzhan babasına galip
gelir; tahta çıkar ve kağanlığını ilân eder.2 Dört tarafta bulunan bütün
kavimlere elçiler gönderek “Ben artık bütün dünyanın Kağanıyım” der ve hepsini
kendisine itaata ve tâbiiyete çağırır. Esasen Oğuz Han’ın çok akıllı ve keramet
sâhibi olan müşaviri (veziri) Irkıl-hoca veya Uluğ-Türk Tanrının cihân
hâkimiyetini kendisine verdiğini de tebşir eder: “Ey Kağanın, Gök-tanrı bütün
dünyayı sana bağışlasın” der. Aşağıda görüleceği üzere Allah’ın birçok Oğuz
Kağan ve sultanlarına dünya hâkimiyetini bağışladığını Korkut-ata ve İslâm
evliyâsı da müjdelemiştir.

 

Oğuz Han ilâhî hâkimiyetini kabûl etmeyen milletler
üzerine seferlere çıkıp dünyayı fetheder. Bu fetih hareketlerinde Türk destân
ve an’anelerinde mühim bir mevki olan ve menşe efsânelerine giren Bozkurt
(Böri) Oğuz Han’ın da rehberidir. Gökten inen bozkurt: “Ey Oğuz, sen Urum
(Roma) üzerine gitmek istiyorsun; ben senin önünde yürüyeceğim” der. Oğuz kurdu
takiple sefere çıkar; Urum ve Urus (Rus) hükümdarlarının yener; Çin, Hint,
Suriye ve Mısır ülkelerini fetheder.3

 

Ben sizlere oldum kağan

Alalım yay ile kalkan

Nişân olsun bize “buyan”

Boz-kurt olsun bize “uran”.4

 

İslâmî Oğuz-nâmede kurt çıkarılmış ise de
Selçuklularla birlikte Yakın-şarka ve Anadolu’ya gelen Oğuzlar destânla
birlikte Boz-kurt hikâyelerini de getirmişlerdi. Nitekim XII. asır Süryanî
tarihçisi Mihael’e göre: “Yeryüzü Türkleri taşımağa kâfi gelmiyordu. Garba
doğru ilerlerken önlerinde köpeğe benzer bir hayvan (kurt) bulunuyor ve onlar
da ona yetişemiyorlardı. Bozkurt hareket etmek istediği zaman “Göç” (Yâni,
kalkınız!) diye bağırıyor; Türkler de durduğu yere kadar onu takip ediyor ve
orada çadırlarını kuruyorlardı. Uzun zaman rehberlik eden kurt nihayet
kaybolunca Türkler de artık geldikleri yerlerde oturup kaldılar”, yâni
Yakın-şark ve Anadolu’da göçlere son verip yerleştiler ifâdesi ile Oğuzlarla
birlikte destânlarının da nasıl geldiğini ve başka milletlerce de bilindiğini
meydana koymuştur.5 Urallardan Avrupa’ya göçen Hunların da önünde kendilerine
rehberlik eden bir geyiğin bulunduğu rivâyet edilmiştir.6 Semavî bir nurdan
doğan Bugu-han ve evlâtları elindeki kut taşı Uygurların saadetini ve
hâkimiyetini sağlıyordu. Bunun elden çıkması da onların Şarkî-Türkistan’a
göçmesine sebep olmuştu.

 

Destân Türk milletini Oğuz Han’ın oğullarından türeyen
Oğuz boyları ile Oğuz han’ın kumandanları sayılan Karluk Kıpçak, Kanglı, Kalaç
ve Uygurların nesli olarak bölümlere ayırırken Oğuzların hâkimiyeti altında
millî birliği, bu uluslararası münasebetleri ve hukukî mevkileride bir nizâma
bağlamıştır. Oğuz dünya hâkimiyetini kurduktan ve ihtiyarladıktan sonra
devletini altı oğlu arasında taksim ederken, feodal esaslara rağmen, milli
birliği devam ettirmek ister. Gerçekten Oğuz’un her oğlundan doğan dört torunu
ile çoğalan yirmi dört boy Oğuz milletini teşkil eder. Oğuz Han’ın üç oğlu Gün,
Ay ve Yıldız’dan on iki torunu (boy) sağ; Gök, Dağ ve Deniz’den on iki torunu
da sol kolu teşkil eder. Oğuz Han hâkimiyeti temsil eden yayı birincilere,
tâbiiyeti temsil eden oku da ikincilere vermiştir. Oğuz beyleri ve boylarının
siyasî ve hukukî münasebetleri de yayla ok münasebetine göre olduğundan sağdaki
Boz-oklar, soldaki Üç-oklara üstündür. Yâni Üç-oklar Boz-oklara tâbidir. Bu
hukukî kaide Selçuklulara ve hattâ bir dereceye kadar Osmanlılara kadar devam
eder.7 Millî ve yabancı çeşitli kaynaklarda Türk kağan ve sultanlarının boy
beylerine, tâbi’ Türk veya ecnebi hükümdarlarına ok göndermeleri kendilerinin
yayı ve hâkimiyeti, onların da oku ve tâbiiyeti temsil etmeleri
dolayısıyladır. 

 

Gönderilen ok aynı zamanda hükümdarın emrini ve
huzuruna dâveti ifâde ettiğinden onu alanlar derhal hakan ve sultanların yanına
koşar. Garbî Göktürklere bazan On-ok adı verilmesi de onların büyük kağanlara
tâbi’ on boya ve idareye ayrılmaları ile alâkalıdır.8 Muharebe ve mühim
mes’elelerde hâkan ok gönderince bütün tâbi’ yabgu ve beylerin iştiraki ile
yüksek bir meclis (Kurultay) kurulur ve müzakereler olurdu.

 

Çin kaynakları Göktürkleri Kunların torunu gösterir.
Tatarları (Cücen veya Ava) hücûmuna uğrayan ve imha edilen asil bir Hun çocuğu
Bozkurt tarafından kurtarılmış ve Göktürkler de onunla kurdun nesli olarak
türemiştir.9 Burada tarih ve destân birbirine karışmış; Göktürklerin
bayraklarında kurt başı bulunmuştur. Esasen Türk efsâne ve an’anelerinde mühim
bir mevkii olan kurt hikâyeleri Hunlara kadar çıkar.10 Bu sebepledir, ki kurt
Türklerce at gibi uğurlu ve hattâ mübarek sayılmış; Kâşgarlı Mahmud ve
Dede-Korkut kitabının kaydettiği üzere bu telâkki İslâm devrine kadar
gelmiştir.11 Oğuzlar arasında kurttan başka her boyun kuşlardan ayrı ayrı
mübareket (ıduk) sayılan birtakım ongunlar da vardır.12

Cihângir Oğuz han ile babası Kara-han arasında
vukubulan mücadele, M.Ö. III. asır sonlarında, Kun imparatoru tarihî Mete
(Modun) ile babası Tuman arasındaki savaşın destânî bir in’ikâsından başka bir
şey değildir. Aslında Çin kaynaklarının ilk Türk fâtihi olarak gösterdiği Mete
hakkındaki kayıtları bile daha Hunlar zamanında bu şahsiyetin destânî bir
hüviyet kazandığını gösterir. Böylece Oğuz-nâme’nin Hunlar devrine kadar
çıktığını belirtmiş oluyoruz.13 Büyük Hun Tan-yu’su Mete’nin destânda Oğuz han
olduğunu gösteren başka sağlam deliller de vardır. Gerçekten Hunlardan
Osmanlılara kadar devam eden idarî, siyasî, sağ-sol teşkilât tarihî ve destânî
bu iki hükümdara atfolunmakta ve bu suretle bu iki şahsiyet birleşmektedir.
Mete’nin imparatorluğu yirmi dört kumandana taksimi yirmi dört Oğuz beyi ve
boyuna tekabül eder. Her kumandanın maiyetinde 10.000 süvariden müteşekkil bir
kuvvet (tümen) bulunması, orduda bundan sonra 1000, 100 ve 10 kişilik birlikler
ihdâsı da Mete’ye isnat olunmuştur.14 Onun, fetihleri, teşkilâtı ve
vatanperverliği cidden milletin kalbinde destâni hüviyeti ile de yaşamasına
imkân vermiştir. Destânın Oğuz boylarına tâyin ettiği hukukî mevki ve dereceler
Türk cemiyetinde fi’len yaşamış; bu da tarihi kayıtlarla meydana çıkmıştır.
Esasen Oğuz Han’a ait başka te’sis ve icatlar da vardır.

 

Oğuz Han altı oğlu ile birlikte dünyayı fethedip
cihângir olduktan sonra ana-yurduna (yurt-i aslî) döndü. Bir “Uluğ kurultay”
topladı. Binlerce hayvan keserek azim bir toy yaptı; altun bir otağ kurdu. Üç
büyük oğlu Boz-oklar sağda, üç küçük oğlu Üç-oklar solda oturdu: “Ey oğullarım!
Çok savaştım; artık çok yaşlandım. Düşmanları ağlattım; dostları sevindirdim.
Gök-Tanrı’ya borcumu ödedim” dedi ve yurdunu oğulları arasında taksim etti.
Ok-yay münasebetlerine göre Üç-okların Boz-oklara tabiiyetini bildirdi. Türeye
ve birliğe bağlı kalmalarını vasiyet etti. Her birine ait hukukî mevki (orun)
ve damgaları belirtti; onların ongunlarını gösterdi.15 Destânın İslâmi rivâyeti
Oğuz Han’dan sonra Sır-derya boylarında yaşayan Oğuzların ve onların
yabgularının hayatlarını içine alır. Onlardan sonra da Selçuklulara ve muahhar
parçaları ile de, Osmanlılara kadar uzanır. Dede-Korkut, Oğuz Han tarafından
inşa olunan ve yabguların payıtahtı olan Yengi-kent şehrinde oturur.
Oğuznâme’ye ve Dede-Korkut kitabına göre o çok yaşlı, ak sakallı, çok akıllı ve
tecrübe görmüş, kerâmet sâhibi bir insandı. Hanların tâyinlerinde, devlet
işlerinin müzâkerelerinde, kurultay ve toylarda başlıca söz sâhibidir. Çünkü
an’aneye göre Dede-Korkut’un kerâmetleri, hikmet ve hikâyeleri çoktur; istikbal
için ne demişse çıkmıştır. Eski devrin şamanları ve İslâm devrinin evliyası
vasıflarını gösteren Dede-Korkut, Oğuz yabgularının başlayan hâkimiyeti gibi
son cihângirliğin de, Oğuz boyları arasında birinci hukukî mevkii bulunan Kayı
kabilesine ve Osmanlılara intikal edeceğini de kerâmeti ile keşfetmiş ve
müjdelemiştir. Filhakika Dede-korkut kitabının başında: “Resul (a.s.) zamanına
yakın Korkut, ata dirler bir er koptu. Ol kişi Oğuz’un bilicisi idi; ne dirse
olurdu; gaipten haber söylerdi. Hak taâlâ anın gönlüne ilhâm iderdi. Korkut-ata
eyitti: Âhir zaman olup kıyâmet olunca (ya dek). Bu dedüği Osman neslidür. İşte
sürilüp gideyordur” ifâdesi Korkut-ata’nın kerâmetleri arasında
nakledilmiştir.16

 

Dede-Korkut’a atfolunan bu keşif ve tebşir ilk Osmanlı
vakayi-nâmelerine ve bazı muahhar Oğuz-nâme parçalarına da intihal etmiştir.
Filhakika II. Murad Devri’ne ait Türkçe Selçuk-nâme aynen bu metni ihtiva eder
ve şöyle başlar: “Padişâhımız Sultan Murad Han, ki eşref-i Âl-i Osman’dur ve
pâdişâhlığa enseb ve elyaktır. Oğuzların kalan hanları uruğundan ve Çingiz han
uruğunu mecmuundan ulu asîl ve ulu sükükdür”. Nitekim tarihi ve destâni
rivayetlerde Kayılar daima başta gelmiştir. Osman Gazi de Selçuklulara karşı
Gök-alp neslinden gelmekle iftihar ediyor ve hâkimiyet hakkının kendisine ait
olduğunu ileri sürüyordu. Bu sebeple de Osman Gazi’ye “Siz Kayıhan
neslindensiniz. Kayıhan hod Oğuz beylerinin, Oğuz’dan sonra ağaları ve hanları
idi. Gün-han vasiyeti ve Oğuz türesi mucibince Oğuz neslinden kimse olmayacak,
hanlık ve pâdişâhlık Kayı soyu var iken özge soya değmez” düşünceleri
bildiriliyordu. 17

 

Millî destân ve an’anelerle asırlarca milletin
kalbinde, cihângîr olarak yaşayan Oğuz-han İran kaynaklarında Afrâsyâb adı ile
geçer. Şahnâme’ye göre Türklerin ilk fâtihi olan Afrâsyâb da Türkistan, İran,
Azerbaycan, Hindistan ve Rum ülkelerini fethetmiş; buralarda birçok şehirler
kurmuş ve hâtıralar bırakmıştır. Destân dışında kalan kaynaklar da bu
hatıraları kaydetmişlerdir. Fakat ona ait hâtıraların en fazla Sırderya ve
Isık-göl havâlisinde temerküz ettiği de millî ve İranî eserlerde
gösterilmiştir. X. asır Arap müellifi Mes’udî de Türklerden ve Türk
hakanlarından, Çin ile Horasan arasında oturan ve birçok şehirlere sâhip
bulunan çeşitli Türk kavimlerinden, Oğuz, Dokuz-Oğuz, Karluk, Gimek, Hazar ve
Barskan’lardan, Fergana ve Taşkent bölgelerinde oturan uzun boylu ve güzel
Karluklardan bahsettikten sonra: “Afrâsyâb bu Türklerin hükümdarı ve hakanlar
hakanı olup bütün Türk ülkelerine hâkim idi; diğer hanlar ona tâbi,
bulunuyordu. İran’a hükmeden bu Afrâsyâb hakanlara mensup idi.” derken onu
Göktürk (Oğuz) menşeine ve hanedânına bağlıyordu.18

 

Kâşgarlı Mahmud Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga
dediklerini ve onun dünya hükümdarı (Ajun begi) olduğunu bildirir. O, Afrâsyâb
veya Alp-er Tunga için Türklerce mâtem âyinleri yapıldığını ve mersiyeler
söylendiğini yazar ve bu münasebetle de şu kıt’ayı kaydeder:

 

Alp-er Tunga öldi mu

Issız ajun kaldı mu

Özlük öcin aldı mu

Emdi yürek yırtılır

 

“Yâni Afrâsyâb öldü; dünya ıssız kaldı; felek öcünü
aldı. Şimdi, onun devri ve devleti düşünülerek, yürekler yırtılmaktadır.”
Kâşgarlı “Arâsyâb için yapılan bir mâtem âyininde herkesin kurt gibi uluduğunu,
gözyaşları döktüğünü ve haykırarak yakasını yırtığını” anlatan başka bir
manzumede de bu destâni kahramanın Türkler arasında ne kadar derin hâtıralarla
yaşadığını gösterir.19

 

İslâm kaynakları Uygur, Karahanlı ve Selçuklu
hânedânlarının Afrâsyâb’a mensup olduklarını ifâde ederlerken bu münasebetle,
onu tarihî ve millî an’aneye uygun olarak, Oğuz-han ile birleştirmişlerdir.20
Türklerin Afrâsyâb’a Alp-er Tunga dedikleri rivâyeti bazı İslâm kaynaklarına
Tunga Alp şekli ile geçmiştir.21 Orhun kitabelerinde de mâtemi yapılan bir
Tunga Tekin’e de rastlanmıştır.22 Afrâsyâb’a ait rivâyetler, onun İran’ı
fethedip orada hükümdarlık yapması dolayısıyla İran destânında, tarihi ve edebi
kaynaklarında çok geniş bir yer almış ve Arap menbalarına da girmiştir.

 

Cihân hâkimiyetinin Selçuklulara ve Osmanlılara tarihi
rü’yalarla ve şeyhlerin tebşirâtı ile bildirilmesi de bu eski an’ane ve inancın
İslâmi bir mahiyet almasından başka bir şey değildir. Selçuk’un babası Dukak,
rü’yasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dallarının göklere
yükseldiğini görmüş ve bunun üzerine Korkut-ata da kendisine evlâtlarının cihân
pâdişahı olacağını müjdelemiştir. Diğer rivâyete göre İslâmiyeti kabul eden
Selçuk rü’yasından ateşe idrar yapmış ve bu suretle sıçrayan kıvılcımlar
dünyayı sarmıştır. Bu da Selçuk oğullarının dünyaya hakim olacağı şeklinde
tabir edilmiştir. Üçüncü rivâyete göre de İslâmiyeti kabul eden Dukak olup
Kur’an’ı çok tâ’zim ettiğinden rü’yasında Hazret-i Peygamber kendisini ve
oğullarını takdis etmiş; ashabının da dualarını almıştır.23 Osman Gazi’nin
rü’yası da cihân hâkimiyeti inancını aksettirir. Rivâyete göre Osman Gazi Şeyh
Edebali’nin zâviyesinde misafir iken Kur’an’ı çok ta’zim eder. Yatınca,
geceleyin, rü’yasında şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun
üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç yükselir ve dalları
dünyayı sarar. Bu rü’yayı dinleyen Edebali Osman Bey’e: “Pâdişâhlık sana ve
nesline mübârek olsun ve kızım Mal-hatun da senin helâlin olsun” der. Böylece Osman
Gazi Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı İmparatorluğu’nun da cihâna hâkim olacağı
keşfedilir.24

 

Türk cihân hâkimiyeti nasıl destânlarda akisler
bırakmış ise felaket devirleri de menkıbe ve efsaneler halinde öylece milli
vicdanda yaşamıştır. Kunların inkırazı üzerine onlardan bir boy Altay dağlarına
sığınmış; birkaç asır kaldıktan ve kuvvetlendikten sonra atalarını “zen
Tatarlara (Avar ve Cücenlere) karşı intikam almışlardır. İşte Göktürklerin kurt
efsanesi ve Ergenekon’dan çıkış destânı yeni bir cihân hâkimiyeti devrinin
hikâyesidir. Uygur destânına göre de kendi saadetleri Kut taşı (dağı) ile
alâkalı olarak başlar; onun kaybı ile felâket ve göç ile sona erer. Bu da
Kırgızların 840’ta uygur ilini istilâları ile olduğu halde destân bu hâdiseyi
de Çinlilerin hilelerine bağlar. Böylece milli vicdan tarihi hadiseyi unutmuş
ve her felaketin menşeini Çinlilere atfetmiştir.

 

Cihan Hâkimiyeti Mefkuresinin Tarihi Akisleri

 

“Şimdi ölürsek dünya
durdukça kahramanlık şânımız yaşayacak; oğullarımız ve torunlarımız başka milletlerin
başbuğları olacaktır (Kun hükümdarı).

“Atalarımızdan işittik,
ki Garp imparatorluğu (Roma) elçileri geldiği zaman bu bizim için artık
yeryüzünü fethedeceğimize delâlet eder.” (İstemi Han).

 

Türklerin cihân hâkimiyeti ve mefkuresi, ilk defa,
büyük bir Türk imparatorluğu kuran Kunlar ile, bilhassa onların hükümdarı Mete
ile başlar. Bu kudretli imparatorluğun hükümdarları mektuplarının başında
“Tanrının tahta çıkardığı Kun milletinin büyük Tan-yu veya Şan-yu” su ibaresini
kullanırlardı, ki hâkimiyetin semâvi (ilâhî) menşeine inanıldığına dair ilk
vesikayı teşkil eder. Hun hükümdarları “Tangrı kutu” unvanını taşıyordu. Büyük
ve kudretli imparator Mete sulhu korumak maksadı ile ağır fedâkârlıkları göze
aldığı halde bir çöl parçası için harbe karar verirken: “Toprak milletin
köküdür; onu nasıl verebilirim” dediği rivâyeti de milliyet ve vatanperverlik
duyguları tarihinde çok eski bir hâdise olarak müstesna bir ehemmiyet arz eder.
Hunlar Uzak-şark’tan şarki Avrupa’ya kadar bütün Türk ve Asya kavimlerini birleştiren,
birçoklarını yerlerinden söküp atan ve meşhur Çin Seddi’nin inşasına sebep olan
kendi kudret ve üstünlüklerine inanıyorlardı. Bir Hun imparatoru ecdadının
Çinlilere karşı kudretini milli ahlâk ve an’anelerinin üstünlüğü ile izah
ediyordu. Bu sebeple de Çin kültür ve âdetlerine rağbeti milletinin esaretine
bir başlangıç sayar; bu hususta halkı uyarır ve muharebeleri de sadece
milletinin menfaati için yaptığını söyler, ki Türk hükümdarlarına mahsus olan
bu milli görüş ve duygular Orhun Kitâbelerinde daha derin bir his ve
hasletlerle meydana çıkar.

 

25 Kun
İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra bir Hun kumandanı, M.S. 304 yılında,
devletini tekrar kurmak ve milletini kurtarmak maksadı ile, ileri gelenleri
gizlice toplar ve “Tan-yumuzun sadece bir unvanı kalmış; beyler Çinlilere esir
olmuştur. Bu halde bile 20.000 kişilik bir kuvvetimiz vardır. Neden bu esarete
katlanalım ve Çin’deki karışıklıklardan faydalanmayalım” der ve devam ederk
“İl-yu-sü cesur ve hükümdar olmağa lâyık; bütün meziyetleri hâizdir. Eğer Tanrı
Kun Devleti’ni diriltmek istemeseydi onu dünyaya yollar mı idi” tarzında
düşüncelerini bildirir. Bu nutkun te’siri ile Çin’de oturan tan-yu’yu dâvet
ettiler ve orada hüküm süren kargaşalıktan faydalanarak onu getirtip tahta
çıkardılar. Bütün Hun kumandanları “Tanrının devletlerini korumak için
kendilerine yardım ettiğine dair bir delil de Çin’de hüküm süren bu
kargaşalığın meydana çıkmasıdır” diyorlardı.26 Hunların, esaret devrinde bile
milli şuur ve gururlarını muhafaza ettiklerine ve Tanrı’nın kendilerine
yardımcı olduğuna inandıklarına dair şu tarihi kayıt da çok mühimdir. Mağlup
olan bir Kun hükümdarı teslim olmayı reddederken “Şimdi ölürsek dünya durdukça
kahramanlık şânımız yaşayacak; oğullarımız ve torularımız başka milletlerin
başbuğları olacaktır” beyânı böyle bir durumda bile cihân hâkimiyeti fikrinin
ne derece derin bir imanla yaşadığını göstermektedir.27

 

Avrupa Hunları da bu mefkureyi göç ve istilaları ile
birlikte bu kıt’aya götürmüşlerdi. Bizans elçisi Priskos Hunların, Attilâ’nın ilâhi
bir menşeden geldiğine inandıklarını, buna itiraz edenlere çok
hiddetlendiklerini, dünyanın kendilerine ait olduğu akîdesi ile fetih ve
savaşlar yaptıklarını ve sarayında bu inancı hüküm sürdüğünü söyler. Daha sonra
giden diğer Bizans elçisi Jordanes de Atillâ’nın İlâhi kudret tarafından
dünyanın hükümdarı tâyin edildiğine, kılıcını da bu kudretin idare ettiğine
inandığını belirtir. Atillâ da diğer Türk kağanları gibi kâhinlere (kamlara)
çok itibar eder ve sözlerini dinlerdi. Bir çoban tarafından bulunup kendisine
verilen efsânevi kılıcı da Tanrı’nın bir hediyesi sayardı. Hunlar
hükümdarlarının Tanrı tarafından gönderildiğine nasıl inanıyordu ise
Avrupalılar da öylece onları “Tanrının kılıcı” sayıyor ve günahlarından dolayı
kendilerini cezalandırmak için gönderildiklerine kani bulunuyorlardı. Bu
inancın Orta-şark Hıristiyanlarında ve Müslüman dünyasında da mevcut bulunduğu
görülecektir.

 

Oğuz han’ın, Göktürklerin ve Oğuzların rehberi kurt
olduğu gibi Hunlara da göç ve seferlerinde uğurlu bir geyik veya benzeri bir
hayvanın önlerinde kendilerine yol gösterdiğine, istilâlarını da bu suretle
yaptıklarına inanıyorlardı.28 Bu münasebetle aşağıda görüleceği üzere, Süryani
Mihael’in Oğuzların kurdu “köpeğe benzer” bir hayvan yapması gibi Avrupalıların
da onu geyik sanmalarını hatırlatabiliriz.

 

Göktürkler, Kunların torunları olup, onların eriştiği
milli şuur ve cihân hâkimiyeti mefkuresi tarihte daha müstesna bir mevki işgal
eder. Bu hususta bize kadar gelen milli ve yabancı vesikalar çok bol ve
değerlidir. İlk Göktürk kağanı Tuman (Bumın), henüz istiklâl hareketine
giriştiği ve yabgu unvanını taşıdığı bir zamanda, M.S. 545 yılında, kendilerine
Çin elçisi gelince “Bütün Türkler bununla devletlerinin yükseldiğine inanıyor
ve birbirlerini tebrik ediyorlardı”.29 Daha sonra gelen Bizans elçisi ile, vaki
bir konuşma Türklerin cihan hakimiyeti düşüncesine bağlı bulunduklarını açıkça
meydana koyar. Filhakika garbi Göktürklerin Hükümdarı İstemi Han Bizans
İmparatoru Justinus’a Manyak adlı bir elçi göndermiş; imparator da Zemarkos
adlı kendi elçisini, 568’de, hana yollamıştı. Kara-şar şehri şimalinde,
yazlık ordugâhı Ak-dağ civarında, elçiyi kabul eden Türk hükümdarının, görüşme
sırasında, gözlerinden yaş akar. Zemarkos sebebini sorunca, O: “Atalarımızdan
işittik, ki Garp İmparatorluğu’nun (Roma-Bizans) elçileri geldiği zaman bu,
bizim için, artık yeryüzünü fetih ve istilâ edeceğimize delâlet eder” cevabı
ile bu sevinç yaşlarını döktüğünü, cihân hâkimiyeti inancının daha devletin
kuruluşundan önce mevcut olduğunu ve böylece komşu kavimlere de yayıldığını
ifâde eder.30 İstemi Han’ın oğlu ve halefi Tardu Han, Ak-hunları kendi
hâkimiyetine alan büyük zaferi üzerine, Bizans imparatoruna gönderdiği mektubu:
“Dünyada yedi iklim ve yedi ırkın büyük kağanından Romalılar imparatoruna…” ibaresi
ile başlar ve bu şuuru belirtir. Avar Hanının mektubu da hemen aynı duygu ve
kelimelerle yazılmıştı.31

 

Göktürklere ait Orhun kitâbeleri ise baştan başa milli
şuur, demokratik ruh, insanlık duygusu ve cihân hâkimiyeti ideali ile dolu olup
bu fkirlerin tarihinde misli olmayan bir eserdir. Kitâbe: “Üstte mavi gök,
altta yağız yer ve ikisi arasında kişioğlu yaratılmış; kişi oğulları üzerinde
de dedem Bumın ve İstemi kağanlar hükümdar olmuşlardı. Onlar dört tarafta
bulunan düşmanları idareleri altına almışlar; harpten vazgeçirmişler;
başlılarını eğdirmiş ve dizlilerini çöktürmüşlerdi. böylece sâhipsiz ve
teşkilâtsız Göktürkleri nizâma koyup hüküm sürmüşlerdi” hitabı ile bu
mefkurelerini milletine ve dünyaya duyuruyor; muahhar nesillere miras
bırakıyorlardı.

 

Bilge Kağan (716-734) Türk milletinin saadet ve
felâketinden harici bir kuvvetin değil, sâdece kendisinin mes’ul olduğunu,
beylerin kudretli, akıllı, âdil ve millî şuura sâhip olması ve halkın da
itaatli bulunması sâyesinde bir endişe olamayacağını ileri sürerken yalnız
millî şuur değil siyasi düşünceler tarihinde de yüksek bir mevki alır. O,
Göktürk Devleti’nin ilk kuruluş ve yükseliş devrinin gururunu duyduğunu
belirttikten sonra, elli yıl süren, Çin esareti zamanına ait acı hâtıraları
halka anlatırken de derin milli duygularını, ıztırabını ve milletinin kudretine
de sarsılmaz bir imanla inandığını ifâde eder: “Ey Türk ve Oğuz beyleri,
milleti dinleyiniz! Üstte gök basmadığı ve altta yer delinmediği halde senin
ilini ve türe’ni (devlet ve nizâmını) kim bozdu? İtaatin sâyesinde seni
yükselten hâkîm kağanına ve müstakil devletine fenalık eden sensin. Silâhlı ve
mızraklı askerler mi gelip seni dağıttı ve götürdü? Ey mübarek Ötüken halkı!
Siz kalkıp şarka ve garba göçtünüz. Kârın şu oldu: Kanın su gibi aktı; kemiklerin
dağ gibi yığıldı. Oğulların köle ve kızların cariye oldu” der ve sert ihtarını
yapar: “Ey Türk milleti, titre ve kendine dön!” Han bu ifâdeleri ile yer ve gök
yıkılmadıkça hiçbir kuvvetin Türk milletini sarsamayacağını; fakat buna rağmen
elli yıl süren esaret devrinin kendi kusuru ve bünyesinden ileri geldiğini
belirtir. Burada Han’ın mes’uliyet yüklediği halk değil, beyler ve yüksek
tabaka hakkında şikâyetçi olduğu aşağıda görülecektir. Zira devletin kuruluşu
ve yükselişinde kağanlar daima halkın hissesini milli şuur ve
vatanseverliklerini takdirle karşılamış ve bunu belirtmişlerdir.

 

Türk hakanı bu esaret devrinin utanç verici
manzarasını çizerken de milletine Çinlilerin tatlı sözlerine, yumuşak
ipeklerine aldanmamasını, hilelerine karşı uyanık bulunmasını ve Çin’e giderse
yok olacağını ısrarla tekrarlamıştır: “Ey Türk milleti! Sen Ötüken’de oturup
kervan ve kafileler gönderirsen ebedi devletini muhafaza edersin. Türk kağanı
burada oturdukça senin için bir kaygı olmayacaktır” ifâdeleri ile milli şuur ve
birliğe sahip olmak sâyesinde hiçbir dış tehlikeden korkulmıyacağına dair
inancını te’yit eder.32 Bilge Kağan Ötüken’in mübarek (iduk) bir yer olduğunu,
dünyayı idare için de en müsait bir duruma sâhip bulunduğunu belirtirken de
vatan duygusunun şâhane bir örneğini verir. Türkler arasında bu an’ane o kadar
kuvvetli ve yaygındır ki Kâşgarlı Mahmud da Altay bölgesinin kutsiyetini İslâm
dini ile de te’yit ve takviye eder.

 

Nitekim Hazret-i Peygamber’in “Türkler Allah’ın
ordusu” olduğuna dair kudsi hadisi bu bölge ile alâkalı olarak kitabına
derceder ve Tanrının Türk milletini havası en sağlam olan bu ülkede iskân
ettiğini söyler; Türklerde iyilik, güzellik, doğruluk, tatlılık, büyüklere
saygı, ahde vefa, sadelik ve kahramanlık gibi yüksek vasıfların hâkim olduğunu
ve aslâ kibir yapmadıklarını da ilâve eder.33 Çağdaş Bizans tarihçisi Menandros
Türklerin bu yüksek hâkimiyet bölgesini, dağlarının azameti ve meyvelerinin
bolluğu ile, sevdiklerini, buralarda hiçbir zaman bulaşıcı bir hastalık ve
zelzele vukubulmadığını iftiharla söylediklerini, bu sebeple de bu bölgeyi
takdis ettiklerini ve burasını en kudretli kağanlara bir kanun ile
ayırdıklarını yazar.34 Böylece Ötüken Türk hâkimiyeti merkezi ve kutsiyeti
dolayısıyla Kun, Göktürk ve Uygurlarca, daha sonra da Moğollarca (Karakorum)
kıymet kazanmış ve imparatorluk kurmak için buraya sâhip olmak telâkkisi hüküm
sürmüştür.

 

Cihan Hâkimiyetinin İlâhi Menşei “Türk Tanrısı Türk
milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu” (Bilge Kağan)

 

Eski Türkler kadir-i mutlak bir Allah’a ve onun cihân
hâkimiyetini kendilerine ihsân ettiğine derin bir imanla ve samimiyetle
inanıyorlardı. Bilge Kağan: “Tanrı irâde ettiği için tahta oturdum; dört
yandaki milletleri nizâma soktum” derken dindarlığını ve hâkimiyetin semâvî
menşeini belirtiyordu.

 

Nitekim “Tanrı güç verdiği için Türk askerleri kurt
gibi ve düşmanları koyun gibi” idi. Çin esâreti zamanında da “Türk Tanrısı Türk
milleti yok olmasın diye babam İlteriş Kağan’ı ve anam İl-bilge Hatun’u gökten
tutup yükseltmiştir”. Fakat Türk Tanrısı, sevdiği ve himaye ettiği milletinin
hanları, beyleri ve halkı doğru yoldan, milli örf ve nizâm (türe) den ayrıldığı
zaman onları cezalandırır; kendilerini Çin’in esâretine düşürür. Gerçekte,
Tonyukuk’un söylediğ gibi, bu sebeple “Tanrı onları cezalandırdı ve mahkum
etti”.35 Bununla beraber burada da yine ceza vermek suretiyle Tanrının Türk
milletini kurtuluş yoluna sevketmek ve korumak irâdesi sezilmektedir. Bu inanç
dolayısıyladır, ki “Türkler hudutları geçmeğe karar verdikleri zaman bir mâbede
gidip zafer için duâ ediyor; ondan sonra ordularını toplayarak Çin’e doğru
taarruza geçiyorlardı”.36 Bu inanış bir dilek ve şükran duygusundan ibaret
olmayıp hâkimiyetin kendilerine bizzat İlâhî bir ihsan olduğuna da
inanıyorlardı. Hâkanların kitâbe, yarlık (fermân) ve mektuplarının başına
koydukları ibâre veya formüller bu hususu daha açıkça meydana koyuyordu.
Nitekim Göktürk hanı “Ben Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan tahta
oturdum. Siz küçük kardeşlerim, yeğenlerim, genç şehzâdelerim, bütün soyum ve
milletim; sağdaki şad beyler, ve soldaki tarhan ve buyruk beyler sözlerimi
sonuna kadar iyice dinleyiniz!” derken hâkimiyetin bu semâvî menşei inancını
tekrarlıyordu.37 Şamanî dinine göre yüksek ruhlar ölünce Tanrının yanına
gittikleri gibi doğuşları da öylece gökle alâkalı idi. Bu sebeple İlâhî himaye
ve hâkimiyet ihsanı dışında hâkanların dini inançlara aykırı bir kudret ve
iddiaları bahis mevzuu değildi.

Oğuz Han hâkimiyetini ilâhî bir menşeden almış; Uygur
hanları semavî bir nurdan doğmuş bulunuyordu. Asya ve Avrupa Hunlarının da
Tanrının cihân hâkimiyetini kendilerine verdiğine inandıklarını yukarıda izah
etmiştik. Milâttan önceki asırlardan beri Hunlar kendilerini düşmanları
Çinlilere karşı üstün görüyorlar; mektuplarına “Semanın tahta çıkardığı Büyük
Tan-yu” formülü ile başlıyorlardı. Avrupa Hunları da Attilâ’yı ilâhî menşeden
gelmiş biliyor; dünya hâkimiyetinin kendilerine verildiğine ve Tanrının askeri
olduğuna inanıyorlardı. Nitekim Avrupalılar da onları “Allah’ın kamçısı” kabul
ediyordu.38 Çinliler kendi imparatorlarını “Semanın oğlu” saydıkları için bu
Türk formülünü de o mânâda tercüme ediyor ve Avrupalılar da bunu kendi
dillerine bu manası ile naklediyorlardı. Türk vesikaları meydana çıktıktan
Türklerin bu kadir-i mutlak Tanrının emrinde ve himâyesinde oldukları, onun
yüceliği karşısında kendi tevazu’ ve âcizliklerini itiraf ettikleri
anlaşıldıktan sonra artık “Tangrı-teg” (Tanrı gibi) tâbirin Tanrıya benzer veya
“Semânın oğlu” değil hâkanların ilâhi te’yit ve himâyeye mazhar oldukları veya
Tanrı tarafından me’mur edilmiş bulundukları mânâsında anlamak icap eder, ki bu
telakkıye Müslüman Türklerde ve sultanlarında da rastlandığını göreceğiz.
Burada yüksek ruhların ve dolayısıyla hâkanların doğum ve ölümlerinde Tanrıya
yakın bulunmaları inancı bahis mevzuudur. Esasen Türk hakan ve sultanlarının,
bazı Eski ve Orta Çağ hükümdarları gibi, istibdada ve mutlak bir otoriteye
sâhip bulunmadıkları ve demokratik bir ruh ve davranış içinde oldukları da
hatırlanmalıdır.39

 

Hunların ve Göktürklerin kendilerini Allah’ın ordusu
sayan ve komşu milletlere de intikal eden inanışları İslâm devrinde de mevcut
olmuş ve İslâm akîdeleri ile de te’lif edilmişti. İşpara Han, Çin’e
tâbiyetinden önce, “Elli yıldan beri Tanrı’nın koruduğu Göktürkler… 100.000
kişilik bir orduya sahip bulunuyorum” ifâdesiyle hanlar gibi Türk milletini de
Allah’ın himayesinde bulunduğuna dair Çin kaynaklarının kayıtları Orhun
Kitabelerinin beyanlarını teyit eder.40 Bu inanış ve deliller dolayısıyla
“Göktürk” adının başına konan kelimeye gök veya mavi değil, semavi manasını
vermekte isabet vardır. Bu da hükümdarlar gibi milletin de ilahi himayeye ve
semavi sıfata sahip olduğunu ifâde eder ki bu husus diğer vesikalarla da
sabittir. Türklerden pek çok kültür, dil ve din unsurları alan ve Oğuz destânını
da benimsemeğe çalışan Çingiz Moğolları da kendilerine “köke Moğol” adını
verirken aynı manayı kastediyorlardı. Bu terkibe göre Sagun rütbe adı da bazan
“kök Sagun” şeklinde bu kelime ile birlikte kullanılmıştır.

 

Türk hâkimiyetinin ilahi menşeine ve hakanların dünya
hükümdarı olduklarına dair inançları yabancı hükümdarlara gönderilen
mektupların başlangıç formüllerinde daha kat’i bir şekilde meydana çıkar.
Filhakika Göktürk hükümdarı İşpara Han’ın (581-587), kuvvetli zamanında, Çin
imparatoruna yazdığı bir mektup “Tanrı tarafından gönderilmiş (veya gökte
doğmuş) Büyük Göktürkler imparatorluğunun bilge kağanı Şa-polu (İşpara)”
formülü ile başlamıştı, ki kitabelerde bulunan unvan ve sıfatlar aynen tekerrür
etmiştir.41 Tardu Han’ın, 598 yılında, Bizans imparatoru Maurikianus’a
gönderdiği mektupta dünyada yedi iklimin efendisi ve yedi ırkın kağanı” ibaresi
de bu manada kullanılmıştı.

 

Hunlardan sonra itil boyundaki “Büyük Bulgaristan”dan
ayrılıp Balkanlar’a gelen, Türk dil, din, kültür ve divan usullerini
(chancelerie) de birlikte getirerek devlet kuran Tuna Bulgarları da
hâkimiyetin semavi menşei inancına bağlı bulunuyorlardı. Bulgar Han’ına ait bir
kitabe: “Tanrı tarafından (gönderilmiş veya nasbolunmuş), Tanrıya benzer Melemir
Han” (831-852) başlangıç formülü de tamamen Türk siyasi anlayışı ve inanışının
bir ifâdesi idi42 Asya’da Göktürklerin halefi olan ve onların yerinde devlet
kuran Uygur hanları, destânlarına göre, semavi bir ışıktan geldiklerine
inandıkları gibi hâkimiyetlerini ilahi menşeden çıktığını gösteren birçok
ibareleri (mesela Tangrı’da kut bulmuş) ihtiva eden vesikalar da
bırakmışlardır.43 Bir Uygur hükümdarı, 1027’de, Gazneli Sultan Mahmud’a
gönderdiği mektubu “Göklerin sahibi (tanrı), yeryüzü ülkelerinin ve birçok
kavimlerin hâkimiyetini bize verdi” cümlesi ile başlar. Uygurların han’ı bu
devirde büyük bir devletin hükümdarı olmadığı halde bile yine resmi Türk cihân
hâkimiyeti mefkuresine ve diplomatik usullerine sadık kalıyor; bu sebeple de
Müslüman Türk sultanına yay ile on ok gönderiyordu.44

 

Çingiz Moğolları Türk kültürünü, destâni an’anelerini,
Uygur yazısını ve birçok müesseseleri Uygurlardan alırken me’murları ve divan
teşkilatı ile birlikte cihân hâkimiyeti formüllerini de iktibas etmişlerdi. Bu
sebepledir, ki bu cihân hâkimiyeti formülünü, çok defa Moğolca değil, Türkçe
olarak yazıyorlardı. Nitekim, Güyük Kağan’ın Papa IV. İnnocent’e gönderdiği
cevabî mektup (yarlık, ferman): “Mengü Tengri küçinde kür uluğ ulus’nung
taluyş’nung han yarlığımız” (yani ebedi Tanrının kudreti ile büyük milletin
deniz gibi (engin) hanı bizim fermanımız) ibaresi ile başlar ve Farsça olarak
devam eder.45 Bu formülün Moğolcası hanın mühründeki yazıyı teşkil eder. Buna
“Büyük Moğol” adı ile “itaat eden milletlere varınca ona saygı ve korku
duymaları gerektir” ibaresi de ekleniyordu, ki bu son kısım, Türk hâkimiyet ve
insanlık anlayışına aykırı olduğu için, Türkçelerinde mevcut değildi. Bu Türkçe
formülün Moğolcası: “Mongke Tangrı-yin küçündür yeke Mongol ulus-un Dalay’ın
hanu yarlık il bolga irgen-dür kürbesü buş iretegüy ayutugay” şeklini almıştır,
ki buradaki kelimelerin de çoğu aslen Türkçedir. Mengü Han’ın Fransız Kralı
Saint Louis’e gönderdiği yarlığı (ferman) da bu mahiyete olup dünya
hâkimiyetinin kendisine ait olduğu, krala iki kişinin gerebileceği bir yaya ve
iki gümüş ok da gönderdiği, İslâm memleketlerini istilada Moğollarla birlikte
olursa kendi memleketlerini krala bırakacağı, aksi takdirde bu ok ve yayların,
kullanılmak üzere, iadesini bildiriyordu. Papanın elçisi Ascelin, şarkta
Hıristiyanları korumak ve Müslümanlara karşı ittifak yapmak maksadı ile, 1245
yılında, Moğolların İran ve Anadolu’da kumandanı bulunan Baycu’ya gelip ona
insanların en büyüğü ve Hıristiyanların başı Papa’nın temsilcisi olduğunu beyan
ediyordu. Bu ifâdeden gazaplanan Moğol kumandanı Kağanın dünya hâkimiyetine
başka bir şerik bulunamayacağını söyledi ve elçiye karşı hiddetini belirtti.46

 

Cihan hâkimiyetinin bu başlangıç formülü Orhun
Kitabelerinde geçen “Tanrı-teg Tanrı yaratmış Türk Bilge Kağan sabım (sözüm)”
ibaresindeki manayı ifâde eder.47 Yukarıda belirtildiği üzere Çingiz Han da,
eski Türk hükümdarları gibi Tanrı’rın kendisini himaye ettiğine ve kendi Şamanı
Gökçe’nin tebşiratına göre de dünya hâkimiyetini kendisine verdiğine
inanıyordu. O da, Türk hanları gibi, seferlerinde Tanrıya dua ediyor; zafer
kazanması için yardımcı olmasını diliyordu.48 Moğol fatihi, Türkistan padişahı
Sultan Alaeddin Muhammed Harezmşah’a karşı harekete girişirken, ilk önce, Otrar
şehri (Farab civarında) önünde, yalnız olarak, bir tepeye çıkıp üç gün yaptığı
duayı da burada tekrar hatırlatmalıyız. Bundan sonradır, ki Çingiz han Türk
İslâm dünyasının en büyük ve kudretli devletini yıkmış ve çok yüksek medeniyet
merkezlerini tahrip etmişti. İslâm müellifleri Harezmşah’ın mağlubiyetinde
gururunu, dini zaaflarını, Bağdat halifesine karşı Şiîrleri tutmasını ve
Çingiz’in zaferinde de onun tanrıya bağlılığını ve duasını sebep olarak
göstermişlerdi.

 

Gürcü ve Ermeni kaynakları da Moğolların tanrı adını
dillerinden düşürmediklerini, üç defa diz çökerek ona taptıklarını ve
mektuplarının başına da “mengü tengri küçündür” (ebedi tanrının gücü ile)
ibaresini kullandıklarını yazarlar.49 Onlara göre gökler tanrıya ve dünya da
Çingiz Han’a ait bulunuyordu. Bu münasebetle de onun Türk destânlarında görülen
kahramanlar gibi semavi bir nurdan doğduğuna inandıklarını belirtirler.50
Moğollar Müslüman hükümdarlara gönderdikleri mektupların başına da, bunu bazan
Arapçaya tercüme ederek, “Gök Tanrısının naibi”, Şark-garp bütün dünyanın en büyük
kağanı, bütün hükümdarların itaatını emreder” şekilde koyuyorlardı, Oktay
Kaan’ın 1240 tarihli bu mektubu yanında Hülagü’nün mektubu sadece yer ve
göklerin halikının adı ile ve Arapça olarak başlıyordu.51 Altınordu hanları bu
formülü İslâmiyete uydurarak “Mengü Tanrı gücünde, Muhammed Resulullah, Hacı
Giray sözüm” şeklinde yazıyorlardı. Timur’un paraları üzerinde bu formül
Moğolca yazıldığı halde torunu “Uluğ beg Gürgan sözüm” tarzında Türkçe ibareyi
kullanıyordu. Fatih Sultan Mehmed’in, Uzun Hasan’a karşı kazandığı zaferini,
Türkistan hükümdarlarına bildiren Uygurca yarlığı “Allah Taala’nın inâyeti ile,
Sultan Muhammed Han sözüm” ifâdesiyle aynı divan an’anesine uygun olarak
başlıyordu.52 İslâmi şekli ile bu başlangıç ifâdelerine Osmanlı sultanlarının; Uygurca
olmayan mektuplarında da rastlanır. Filhakika Yavuz Sultan Selim’in el-Müeyyed
min indillah ebu’l-Muzaffer ve oğlu Kanuni Sultan Süleyman’ın Avusturya ve
İspanya hükümdarlarına, tuğrası ile birlikte ve “Hak Taala’nın inâyeti ve ulu
Peygamberimiz’in mucizatı berakatı ile, ben ki yeryüzü hakanlarına taç
giydiren, sultanlar sultanı.” ibaresi ile başlayan mektupları eski Türk
cihângirlik ve ilahi hâkimiyet an’anesinin İslâmi bir şekil alarak Osmanlı
devrine kadar yaşadığını göstermektedir.53

 

Türk hânedânlarına mensup hakan, sultan, şehzade ve
beylerin, mukaddes menşeleri ve Oğuz Han nesli bulunmaları dolayısı ile ölüm
cezalarında kanları akıtılmıyordu. Nitekim, Şamani devrinde olduğu gibi,
Selçuklularda ve Osmanlılarda da isyân eden hânedân mensuplarının idamları, kan
akıtılmamak gayesi ile, yayın kirişi ile boğdurulmak üzere cezaları infaz
olunuyordu.54 II. Murad şehzade Mustafa’yı Düzemece saydığı için onu yayın
kirişi ile değil alelade surette idam etmişti. Bu münasebetle Selçuklularda ve
ilk Osmanlılarda hânedân mensupları ile bazı büyük devlet adamlarının, İslâm
an’anesinde mevcut olmadığı halde, mumyalanmak suretiyle defnedilmelerini de
eski Türk an’ane ve müesseselerinin devamlılığı bakımından kayda şayan
buluruz.55

 

Hıristiyanlığın cihanşumül dâvası ile ilahi hâkimiyet
telakkisi İslam’ın ve Türklerinkinden çok farklıdır. Hıristiyanların reisi
olarak Roma’da oturan Papa, orada şehit edildiğine inanılan havari
(apotre-apostole) Saint Pierre’in vekili ve bu sıfatla da İsa’nın gözüken başı
ve ilahi iradenin temsilcisi sayılmış; bu sebep ve sıfatları dolayısıyla da
“Hata işlemez” (layuhti-infailleble) olduğuna inanılmıştır. Bu sıfatlar
kilisenin yalnız dini değil bilahare dünyevi hâkimiyet ve tahakkümüne de sebep
olmuştur. Hazreti İsa bir cemaatin idaresi ile meşgul olmadığı için “Allah’ın
hakkı Allah’a ve Kayser’in hakkını Kayser’e” bıraktığı halde papalar, Orta
Çağ’da, ruhani hâkimiyetlerine cismani saltanatlarını da ilaveye başlamışlardı.
Bu da meşhur ilahiyatçı St. Thomas’ın “beden ruha tabidir” düsturuna
dayanıyordu. Halbuki İsa’nın ilahi hâkimiyeti ilahi adaletin hüküm sürmesi
manasında olup Papalığın dini ve siyasi tahakkümü bahis mevzuu değildi. Nitekim
Katolikler dışında kalan diğer Hıristiyan mezhepleri ve onların mümessilleri
hiçbir zaman böyle bir dini ve siyasi hâkimiyet iddiasında bulunmamışlardı.
İslâmiyette Hazreti Muhammed aynı zamanda bir devletin de kurucusu olduğu, din
ve dünya işlerini de Kur’an’a göre idare esaslarını koyduğu için “peygamberin
halifeleri iki vazifeyi birleştirmiş oldukları halde din ve dünya işlerinde
böyle bir kudrete de sahip bulunmamış ve İslâmın (Kur’an’ın) koyduğu kanunlar
dahilinde kalmağa mecbur edilmişlerdi. Bu sebeple Kur’an’da geçen “Allah’ın
halifesi” tabiri umumi ve mecazi bir manada olup halifelere ve hiçbir kimseye
böyle bir hudutsuz selahiyet tanınmamıştır. Türk sultanları bazan “Yeryüzünde
Allah’ın gölgesi” (Zillullah fi’l-âlem), “Allah’ın halifesi” veya “Allah
tarafından te’yit edilmiş” sıfatlarını kullanırlarken bu sonuncu manayı
kastediyor; sadece İslâmiyet ve hak yolunda Allah’ın yardımına mazhar
bulunduklarına inanıyorlardı. Bu da Türklerin İslâmdan önceki cihân hâkimiyeti
anlayışı ve tabirlerine uygun bulunuyor ve İslâmiyetle de te’yit
olunuyordu. Cihan Hâkimiyetinin Maddi Kaynakları Size ilahi meşeden gelen
atlar takdim edilecektir.” (İşpara Han)

 

“Olmasın ki oturak olasız, beylik Türkmenlik ve
yörüklük edenlere kalur.”

 

Türklerde milli şuurun çok eski devirlerde uyanması,
İslâm cihadına uygun bir savaşçılık ruhu, nihayet ilahi himaye ve kadere
kuvvetle inanış tarihi kudret ve hayatiyeti arttırmağa ve cihân hâkimiyeti
mefküresini ve dünya nizamı dâvasını yaratmağa sebep olmuştur. Fakat bizzat bu
mefkure bile maddi kudretle yaşayabilir ve insanlık ideali ile uzaklaşarak
gelişebilirdi. Gerçekten Türkler bizzat askeri ve siyasi bir kudrete sahip
olmasa veya başka bazı kavimler gibi uzun bir esaret devri yaşasalardı böyle
bir mefkure doğamaz ve bahismevzuu olamazdı. Nitekim uzun devirler Türk ve
Cermen kavimlerinin hâkimiyetinde yaşayan Ruslar asla bir devlet kurmağı
düşünemiyorlardı. Türklerden sonra Cermenlerin nüfuzuna giren Ruslar, kendi
eski kronikleri Nestor’un rivayetine göre, Baltık denizi ile Karadeniz arasında
ticaret yapan İskandinavyalı Vareglere müracaat ederek: Bizim memleketimiz çok
büyüktür ve her şey boldur. Fakat nizam ve adalet yoktur. Geliniz bu memleketi
alıp bizi idare ediniz” demişlerdi. Rus adını alan bu İskandinavyalıların reisi
Rurik idaresinde, 862 yılında, Kiev etrafında Rusya teşekküle başladı.

 

Nitekim Slavlar eski devirlerde teşkilat ve devlet
kuramayarak başka milletlerin esiri olmuşlardı. Esasen Avrupa dillerinde
kullanılan “esclave” (esir) kelimesi de Slav (İslâm-Türk kaynaklarında
(Saklab-Sakalibe) adından gelmiştir. Bu sebepledir, ki meşhur Alman mütefekkiri
Herder: “Slavlar tarihten ziyade haritada yer tutmuşlardır” hükmünü
verebilmişti.56 Filhakika Slav tarihi mütehasısları da Rusların ve diğer Slav
kavimlerini (bu arada Rumenlerin) Hun, Hazar, Bulgar, Peçenek, Kuman ve
Altınordu Türklerinin uzun süren idareleri altında kalmış; onlardan siyasi ve
medeni birçok te’sirler aldıklarını meydana koymuşlardır. Hatta bunlar arasında
Çek âlimi J. Peisker Slavların devlet kurma kabiliyetinden mahrum
bulunduklarını ileri sürmüş; Slav hukuk tarihi üzerinde çalışan K. Katlec de
Türklerin onlar üzerindeki kültürel ve hukuki te’sirlerini göstermiştir.57
Bununla beraber Türk te’siri ile teşkilatlanan Ruslar gittikçe büyümek ve
kuvvetlenmek sayesinde önce üçüncü Roma olmak, daha sonra Pan-slavizm mefkuresine
sahip bulunmak, şimdi de komünizmle karışık olarak, cihân hâkimiyeti dâvasına
girişmek suretiyle siyasi düşünce ve milli mefkure sahasında büyük bir inkılap
yapmışlardır. Fakat Rus halkının, Çarlık devrinde olduğu gibi, Bolşevik
idaresinde de mutlak bir itaat ve inkıyad psikolojine sahip olması bu milletin
hâlâ eski hüviyetini tamamıyla değiştiremediğini göstermektedir. Bunun gibi,
adalarda yaşamasına rağmen, İngiliz milletinin denizciliğe alışması da Yeni
çağların başlarında olup bu millet Okyanuslara açılmak, ticaret şirketleri
vücuda getirmek suretiyle modern çağların en büyük imparatorluğunu kurmuş; bu
sebeple cihân hâkimiyeti dâvasına ve üstün bir millet duygusuna erişmiştir.
Eski Romalılar nasıl imparatorlukları ve cihân hâkimiyetleri dolayısıyla hukuk
sahasında ilerlemişlerse Türkler de Türkistan da ve Anadolu’da hukuk ilmi ve
tatbikatı ile İslâm hukukunda yüksek bir mevki kazanmışlardır. Buna mukabil
denizci cumhuriyetler halinde teşekkül eden ve Orta Çağ’ın sonlarında ticaretle
zenginleşen İtalyanlar da yeni şartlara göre, Roma’nın askeri kabiliyeti yerine
san’atla mümtaz bir mevki almışlardır. Bu misaller milletlerin güç ve inançları
arasındaki münasebetler için hatırlatılmıştır.

 

Türklerin tarih sahnesinde cihân hâkimiyeti mefkuresi
ile çıkışlarında da ilk amilin manevi değil askeri kudretin rol oynadığı,
onun doğurduğu mefkurenin de maddi kudreti geliştirdiği muhakkaktır.

 

Maddi sahada ilk göze çarpan unsur at olmuştur.
Gerçekten atın Orta Asya ovalarında ehlileştirildiği ispat edilememiş ise de bu
hayvanın, ilk defa olarak, bir savaş vasıtası haline getirilmesi ve okçu süvari
ordularının meydana çıkışı Türklerin eseri olmuş ve askeri üstünlükleri de bu
sayede sağlanmıştır.

 

Filhakika, ilim âleminde kabul edildiğine göre, ilk
önce Türkler (Hunlar) koşum takımlarının, üzengi, eğer ve dizgini keşfederek
ata binmek ve ona hakim olmak sayesinde sür’atli bir nakil ve muharebe vasıtası
elde etmişlerdi. Bununla muvazi olarak, süvarilik için zaruri olan dar
pantolon, deri kuşak ve potin de Türkler tarafından icat edilmiş; uzun kılıç da
süvariliğin icabı olarak kullanılmıştı. İşte Türklerin askeri kudreti ve dünya
hâkimiyeti dâvasında at ve silahlar ilk imkanı hazırlamıştı. Bu keşiflerin
askerlikte bir inkılap yapması ve komşu kavimlere karşı bir üstünlük ve hâkimiyet
kazanması tabii idi. Zira Çinliler atı arabaya koşmayı biliyor; fakat ona
binemedikleri için sür’atli hücum, çevirme ve ric’at hareketleri yapan Türk
süvarilerine karşı dayanamıyor ve kolaylıkla bozguna uğruyorlardı. Çinliler
Türklerden ata binmeyi, koşum takımların öğrenmişler; bu münasebetle de kendi
geniş elbiselerini, üstü açık ayakkabılarını ve kısa kılıcı terk etmek lüzumunu
anlamışlardı. Bununla beraber Türkler yine de askeri üstünlüğü muhafaza
ediyorlardı. Avrupalılar da, Çinliler gibi ata binmeyi ve onu bir muharebe
vasıtası olarak kullanmayı Hunların istilaları sayesinde öğrenmişlerdi.
Gerçekten Yunanlılar, Romalılar, Cermenler ve Goller de atı kullanıyor; fakat
ona binemiyor ve koşum takımlarına sahip olmadıkları için suvari kuvveti vücuda
getiremiyorlardı. Hunlar at ve süvarileri sayesinde Avrupa’da da üstünlüğü elde
tutuyor; fetih ve istilalarını kolayca yapıyorlardı.

 

Türkler asker bir millet olarak çadır-hamam (çerge) ve
seyyar hastahaneleri de keşfederek at üstünde orduları ile birlikte taşıyor ve
bunlardan istifâde ediyorlardı. Bizanslılar Türklerden aldıkları hamam-ı
seferi’yi ordularına eklemişlerdi. Selçuklu, Harezmli ve Akkoyunlu hükümdarları
mükellef çergeleri ile hareket ediyor ve seferde bunlar içinde yıkanıyorlardı.
Türklerin gömlek giydikleri zamanlarda Romalıların henüz çamaşır kullanmamaları
da dikkate şayandır. Bu münasebetle eski Yunan gibi İslâm dünyası da burun
mendilini bilmiyordu. Halbuki Kâşgarlı Mahmud’un belirttiği üzere Türkler
“Burun temizlemek için cepte ipek bir kumaş parçası” (Mendil) taşıyor ve buna
“ulatu” adını veriyorlardı. Nitekim Kâşgarlı Türklerin “ütü yapmayı
bildiklerini ve bizzat bu kelimeyi kullandıklarını söyler. Avrupalılar mendil
kullanmayı XV. asırda Türklerden öğrenmişlerdi. Avrupa’da kullanılan “chemise”
(gömlek) de Arapça “Kamis”ten gelmiştir. Türkler askeri bilgi, terbiye,
muharebe usulleri ve disiplin sayesinde Eski, Orta ve Yeni Çağlar başında daima
üstünlüğü elde tutmuşlardı. Nitekim eski müellifler Türklerin saldırış, çevirme
ve sahte ric’at hareketleri ve muharabe taktikleri dolayısıyla hayretlerini
belirtmişler, ordularının şaşkınlığa düştüklerini kaydetmişler ve hatta bu
taktikler dolayısıyla merdçe muharebe etmediklerine dair garip düşünceler de
ileri sürmüşlerdir.58

 

Türkler Kunlar devrinden beri, anasının himayesinden
kurtulduğu ve ayakta durabildiği andan itibaren ömürlerini at üstünde
geçirmişler ve hayatlarını bu hayvanla birleştirmişlerdi. Zira eski
Türkler at üstünde yemek yer, kımız içer, toplantı ve istişarelerde
bulunur ve nihayet savaş yapardı. Hun, Göktürk, Selçuklu, Moğol ve Osmanlı
imparatorlukları da at üzerinde yaşayarak ve savaşarak kurulmuştu. Türkler
süratli süvarileri ve akınları sayesinde kolaylıkla istilalara girişiyor; uzak
yakın ülkeleri fethediyorlardı. Komşu milletlerin yaya veya ağır hareket
eden zırhlı orduları ani baskın ve hücumlarla ve öne, arkaya ok atmak suretiyle
şaşkına çevriliyor; daima teşebbüsün elde tutulması sayesinde düşman safları
bozuluyor; ondan sonra da son ve imha savaşı başlıyordu. Bu durum zaferlerin az
bir zayiatla kazanılmasına yardım ediyordu. Bu sebepledir, ki Orta Çağ
kaynakları Türk askerlerini kasırgalar gibi birden görünüp kuşlar gibi
uzaklaştıklarını hayretle tasvir etmişlerdir. Türklerin atlarını ve süvari
teşkilatlarını devrimizin zırhlı vasıtalarına, hatta tayyarelerine
benzettiğimiz zaman tarih boyunca kazınılan zafer ve fetihlerin sebebini daha
kolay anlarız.59

 

Türklerin hayatında ve cihân hâkimiyetinde bu derece
mühim mevkii olan atın artık kutsi bir mahluk sayılması, tarih ve destânlarda,
Orhun Kitabelerinde, adları ve menkıbeleri ile yer alması tabii idi. Nitekim
Kunlar ve Göktürkler atı mübarek sayıyor; hakan ve kahramanlar gibi onu da
aslında gökten inmiş bir varlık sanıyorlardı. Yukarıda, başka bir vesile ile
kaydettiğimiz üzere, VI. asırda Göktürk hakanı “Size ilahi menşeden gelen atlar
takdim edilecektir” ifâdesini taşıyan mektubunu yazarken bu kutsiyeti daha
bariz bir şekilde belirtmiştir.60 Şamani Türkler kağan ve kahramanların
cennette (uçmak) atlarına bineceklerine inandıkları için ölünce onları da
ölüleri ile birlikte defnediyor; Allah’a ve ecdada yapılan kurbanlar arasında
bu müstesna yaratık da yer alıyor; yabancı hükümdarlara gönderilen en kıymetli
hediyeyi de at teşkil ediyordu. Tarih, destân ve efsanelerimizde at hakkında
çok zengin malzeme vardır. Türkler İslâm olunca at kültürünü de birlikte
Yakın-şarka getirmişlerdi. İlk İslâm devrinde “Türk atı” (Esb-i Türk) meşhur
idi. Mübarek Zengi’nin 1160’ta atlara dair te’lif ettiği Feres-name’de Huttalan
beyinin Türk, Arap ve iğdiş olmak üzere 1000 at sürüsü ve bunların terbiyesine
bakan Türkmen, Arap ve Horasanlı 10 üstat bulunduğu yazılmıştır. Selçuklularda
ve Osmanlılarda da at bu ehemmiyetini muhafaza ediyordu. Kastamonu beyliğinin
yetiştirdiği atlar, dünyaca meşhur olup Arap atlarından üstün sayıldıkları
için, her biri bin altın dinara satılıyordu.61 Türk at kültürü ile birlikte
iğdiş, yağız, ulak, yam, yamçı, yılkı…. kelimeleri de Arapçaya ve Farsçaya
geçmiştir. Yonca ziraatı da Türkistan’dan Çin’e intikal etmiştir, ki bu da eski
Türkçe atın ismi olan yonddan (yond-ca) gelmektedir.62

 

Göçebe imparatorluklarında hayvancılık nasıl iktisadi
faaliyetlerin esasını teşkil ediyorsa at da öylece askeri kudretin kaynağı idi.
Bu sebeple Türkler çok sayıda at yetiştiriyordu. M.Ö. 49 yılında bir Kun
ailesinin 10.000 baş hayvanına mukabil 7000 atı, M.S. 83 yılında da başka bir
ailenin 110.000 koyun ve sığırlarına mukabil 20.000 atı tespit edilmiştir.
Göktürk han ve beylerinin at sürüleri de sayısızdı ve yüz binlere varıyordu.63
Göktürkler zamanında at, askerlik ve nakliyat dışında, sadece ziraat maksadı
ile de besleniyordu. Çin yazarı Tang şu’ya göre Tulu Han idaresinde bulunan İli
vadisinin garbinde, Kırgız ve Basmıl uluslarına komşu bir boy vardı ki sadece
ziraat için at beslerdi. Bu boy atlarının benekli rengine göre isim almıştı.
Bunların Oğuzlardan Alayondlu kabilesi olduğu anlaşılıyor.64 Nitekim Tibetçe,
VIII. asra ait yeni bulunmuş bir vesikada, Ha la-yun log (Alayondlu)
kabilesinin kalabalık ve zengin olup en iyi Türk (Drugu) atlarını yetiştirdikleri
bildiriliyor.65

 

İşte Türklerin 2500 yıllık tarihlerinde ve cihân
hâkimiyeti dâvalarında böylece at büyük bir rol oynamış ve maddi kuvvet
kaynaklarından başlıcasını teşkil etmiştir. Ata hâkimiyet göçebelerin
askeri üstünlüğü yanında kültürlerinin de yükselmesine yardım ediyordu.
Filhakika Türkler geniş imparatorlukları ve atın sür’ati sayesinde
Uzak-şark ve Yakın-şark medeniyetleri ile temasa geçerek kültür mahsullerinin
mübadelesine hizmet ederken kendi bilgi ve görgülerini de yükseltiyorlardı.
Nitekim Yakın-şarkın fikir ve dinlerini, cam sanayiini, Çin’in de ipek, kağıt
ve başka mahsullerini Türkistana ve oradan da dünyaya nakletmişlerdi.
Göktürklerin hayatları ve medeniyet seviyeleri hakkında Çin ve Bizans
kaynakları mühim kayıtlar ihtiva eder. Esasen Orhun Kitabeleri ve kendilerine
mahsus olan yazıları da ne derece ileri olduklarını göstermektedir. Bu sebeple
bir kısım yerleşik kavimlerden daha yüksek bir seviyede oldukları için Atlı
göçebe kültürü hususi bir mana kazanmış ve Macar Alimlerince ciddi tetkiklerle
ehemmiyeti meydana çıkmıştır.66 Bununla beraber Göktürkler zamanından beri
Türklerin mühim bir kısmı yerleşik hayata geçmiş; ziraat, ticaret ve sanatla
uğraşıyorlardı. Orta Asya’nın büyük nehir vadileri ve ovalarında büyük şehirler
kurmuşlar; ziraatta ileri bir sulama sistemi ile de bazı yerleşik kavimlere
örnek olmuşlardı. Bu sebepledir, ki İslâm medeniyetinin kuruluşunda Türkistan
büyük bir rol oynamıştır. Nitekim eski İslâm hukukunda sulama işleri hakkında
bilgi mevcut olmadığı halde, Abbasiler zamanında, Türkistan’da tedvin edilen
“Kitabu’l-kuniy” (Kanallar kitabı) adlı eser sayesinde İslâm hukukunun bu
eksikliği ikmal edilmiştir. Göktürkler ve Uygurlar zamanında Orta Asya’nın
nehirleri üzerinde, vadilerinde ve Uzak-Yakın şark büyük kervan yolu
güzergahında Türkçe isimleri ile tanıdığımız pek çok şehir ve kasaba teşekkül
etmiş bulunuyordu. İlk İslâm devrinde Türkistan’da birtakım büyük riyaziyeci,
hukukçu ve filozofların yetişmesi de bu sayede mümkün olmuştu.67

 

Bu medeni inkişaflara rağmen Türk tarihinde yine de
büyük devletlerin kuruluşu, büyük istila ve fetihler bu yerleşik halkların
değil teşkilatçı ve savaşçı göçebelerin eseri idi. Nitekim Şamani Kunlar,
Avrupa Hunları, Göktürkler, Uygurlar, Hazarlar ve Müslüman Karahanlı, Selçuklu,
Osmanlı sultanlıkları ve Anadolu beylikleri hep bu kudretli ve teşkilatçı
göçebe veya yarı göçebe Türkler sayesinde kurulmuş ve cihân hâkimiyeti
mefkuresi de bunlar arasında gelişmiştir. Bu durumun pek farkında olmayan
çağdaş müellifler gibi bugünkü tarihçiler de, çok defa, tarihi devletlerin
teşekkülüne bakarak, Türkleri hep göçebe sanmışlardır. Bu münasebetle Osman
gazi bile, hâkimiyet ve beyliğin Türkmenlik ve Yörüklük yani göçebelik edenlere
ait olduğunu söylüyor ve oturak hayatı tavsiye etmiyordu.68 Bu kitapta yerleşik
Türklerden ve medeniyetlerinden değil, cihân hâkimiyetini yaratan ve dünya
nizamı dâvası güden göçebelerden bahsetmemizin sebebi de budur.

 

Prof. Dr. Osman Turan

 

1 Eski Türk kahramanlarının doğuşunda, sık sık,
rastlanan ışık motifi burada da kendini gösterir.

2 Oğuz Kağan Destânı, nşr. W. Bang ve R. Rahmeti, İstanbul 1936, Farsça
Oğuz-nâme de Reşideddin’in Câmiu’t-Tevârihi içerisinde (bazı nüshalarda yoktur)
“Târih-i Oğuz ve Türkân ve Hikâyet-i Cihângîri-i O” adı altında olup henüz
neşredilmemiştir. Uygurca nüshaya karşı Farsça Oğuz-nâme’de Sır-derya Oğuz
yabguları ve Selçuklular devri de destâna girmiştir. Aybeg el-Devâdâri’nin
ifâdeleri daha mufassal bir Oğuz-nâme’nin İslâm devrinde mevcut olduğunu
gösterirse de böyle bir eser elimize geçmiş değildir. Onun Depe-göz’e ve onu
öldüren kahraman Basat’a ait kayıtları Oğuz­ nâme’nin bir parçası olan
Dede-Korkut kitabına uygundur. Hayli zorluklar çıkaran Farsça metni neşrederken
Destân ve Oğuzlar hakkında mühim meseleleri de aydınlatmak niyetindeyiz.

3 Oğuz Kağan Destânı, s. 29.

4 Oğuz Kağan Destânı, s. 17.

5 Chronique, trc. Chabot, III, s. 153, 155.

6 S. Eckhardt, Attila ve Hunları, s. 148.

7 A. İnan, “Orun ve Uluş Meselesi”, T. Hukuk ve İktisat Tarihi Mecmuası I.

8 Osman Turan, Eski Türklerde Okun Hukukî Bir Sembol Olarak Kullanılması,
Belleten XXXV, s. 305-318.

9 St. Julien, s. 2-5, 25.

10 Eberhard, Çin’in Şimal Komşuları, s. 67, 73, 85-87, 91, 104, 108.

11 Dede-Korkut kitabında “Kurt yüzü mübârektir” ifâdesi (Kilisli neşri, s. 26)
bunu gösterir. Kâşgarlı Mahmud çocuk doğunca “Tilkü mü toğdı, azu böri mü”
sorulduğunu, tilki aldattığı için kızı, kurt da yiğitliği dolayısıyla erkeği
temsil ettiğini söyler (Dîvân I, s. 359). Türkistan’da da şu: “il ogrısız
bolmaz, dağa börisiz bolmaz” ata söz vardır.

12 Reşideddin, Câmi’ut-Tevârih, I, s. 30-44, 206, 219; O. Turan, Oniki Hayvanlı
Türk Takvimi, İstanbul 1941, s. 43-45.

13 Mete ile Tuman arasındaki mücâdelenin destânı olduğunu O. Lattimore, İnner
Asian Frontiers of China (New York, 1951, s. 363-365) adlı eserinde işâret
eder.

14 De Guignes, I, s. 200.

15 Oğuz Kağan Destânı, 32-33; Oğuz-nâme, s. 343 b-344 b (resimli nüsha).

16 Dede-Korkut kitabının başında.

17 Âşık Paşa-zâde, Tevârih-i Âl-i Osman, İstanbul 1332, s. 21-22.

18 Mürûcu’z-Zeheb, Kahire 1346, I, s. 80.

19 Kâşgarlı, Divân, I. s. 44, 164, 403; II, s. 31. Türklerin yuğ merâsimine
uygun olan bu matem esnasında kurt gibi uluma hâdisesi başka kaynaklarda da
vardır. Çin vakayı-nâmecileri Oğuzlar (Kao-che) kurttan türediği için onların
ağlamaları ve şarkılarının kurt sesine benzediğini belirtirler (Rockhill,
Journey, s. XVIII).

20 Gazâli Türklerin Afrâsyâb’a Tunga Alp dediklerini yazar, ki biz bunu imlâ
bozukluğundan dolayı Kök Alp sanmıştık (Selçuklular Tarihi, s. 30). Niğdeli
Kadı Ahmed de aynı kaydı verir (El-Veledüş-Şefik, s. 139). Bu kayıtlar Alp-er
Tunga menkıbesinin Türkler vasıtasıyla İslâm dünyasına da yayıldığını gösterir.

21 Orhun Kitabelerinde Tunga Tekine ait bir yuğdan (matem) bahis geçer (W.
Thomson, TM, III, s. 105-106). Bunun efsânevi Alp-er Tunga ve dolayısı ile
Afrâsyâb olduğu ileri sürülmüştür (F. Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi, s. 57).
Dokuz Oğuzlara ait olduğu anlaşılan bu matemin mezkûr destânî Alp-er Tunga mı,
yoksa o sırada ölen kendi reislerinden biri mi olduğu da vuzuhsuzdur.

22 Sadruddin el-Hüseyni, Ahbârü’d-devleti’s-e Selçukıyye, nşr. M. Iqbal, Lahore
1933, s. 2; Reşideddin, Câmiu’t-Tevârih, Topkapı, No: 2935, s. 601 a; anonim
selçuk-nâme, Ankara 1955, s. 6-7.

23 Âşık Paşazade, s. 6; Neşri, Cihân-numa, T. T. K. neşri, I. s. 82;
Taş-köprülüzâde, Şakayık, s. 20; F. Köprülü, Les Origines de I’Empire Ottoman,
Paris 1935, s. 12.

24 De Guignes, I. s. 218, O, Lattimore, s. 361-365.

25 De Guignes, s. 392-393.

26 L. Rasonyi, Dünya Tarihinde Türklük, s. 34-35.

27 S. Eckhardt, Attila ve Hunlar, s. 113-116, 119, 148-151; A. Thompson, A
History of Attila, Oxford 1948, s. 89; Priskos, bahis IV, 10.

28 St Julien, Documents, s. 5.

29 Süryani Mihael, Chronique, III. s. 150. Süryani tarihçisi bu malûmatı
Jeand’Asie’nin (Asyalı Yuhenna) üçüncü kitabından aldığını da kaydeder.

30 E. Chavannes, Document, s. 246, 249; Rockhill, Journey, s. 174 (The
ophylactes Historia, s. 257, 382).

32 W. Thomsen, s. 97, 98, 100, 102, 106, 111.

33 Divân, I, s. 294.

34 E. Chavannes, s. 248.

35 W. Thomsen, s. 99, 116.

36 St. Julien, s. 180.

37 Kitabe’de “Tangrı-teg Tangrıda (gökte) bolmış Türk Bilge Kağan bu ödke
(tahta) olurdum” (W. Thomsen, Inscription de I’Orkhon, Helsingfors 1896, s.
114; TM. III, s. 96.

38 De Gugnes, I, s. 218; Attila ve Hunları, s. 111-112, 149, 152, 155.

39 Aşağıda 63. nota bakınız.

40 St. Julien, s. 53.

41 St. Julien, s. 48. Esasen mektubun ifâde ve tarih usulüne dayanan P. Pelliot
eldeki vesikanın aslen Türkçe yazılmış ve Türk takvimine göre tarihlenmiş olup
Çinceye tercüme edilmiş bulunduğu kanaatini belirtmiştir. (Neuf notes sur les
question d’Asie Central, T’oung Pao, XXVI

(1929), s. 205-206.

42 Geza Feher, Les Titres des Khans Bulgars, Th. Uspensky’ye ait hatıra kitabı,
Paris 1930, s. 38.

43 F. W. K: Muller, Uigurica II, s. 95; Chavennes et Pelliot, Un traite
Manicheen retouve en Chine, Paris 1913, s. 189; A. Caferoğlu, “Tukyularda ve
Uygurlarda han unvanları”, THIT mec, I, s. 105-119.

44 Mervezi, s. 7-8 Tabiiyet alameti olarak yayın da gönderilmesi manasını henüz
bilmiyoruz. İkisini birlikte gönderilmesi, muhtemel olarak, dostluk ve ittifak
manasına geliyordu.

45 P. Pelliot, Les Monglos et la Papaute, Roch, III (XXIII), s. 15-23; Tafsilat
içi bizim “Çingiz adı hakkında” adlı makalemize. Cihanşumul hâkimiyetin Deniz’e
taluy) ve daha küçük hâkimiyetin de “Göl” e benzetildiğini ve bu sebeple bazı
ulusların beglerine “Köl-erkin” ve “Köl tekin” unvanları verildiğini de orada
izah etmiştik.

46 Rubruck, s. 26, 180, 248-249, Vayage du Frere Ascelin, trc. Bergeron, Paris
1880, s. 233; Pelliot, Papaute, s. 119-120; Vernadsky, The Mongols and Russia,
London 1953, s. 97.

47 W. Thomsen, Inscription de I’Orkhon, s. 122. Eski Türkçede Tanrı’nın hem gök
hem de Allah manasına gelmesi şüphesiz iptidai devirlere ait düşüncenin
mahsuludür. Bununla beraber Göktürkler zamanında Tanrı inancı İslâmın Allah’ına
çok yakın bir mefhum haline geldiğinden “Tanrı’da doğmuş” ve “Tanrı’ya benzer”
tabirleri artık Tanrı tarafından teyit edilmiş ve yüce manasına gelmiştir.
Zaten Orhun Kitabesi “üze kök tangrı, asra yağız yer kılındıkta” ibaresiyle de
“Tanrı”nın yaratılmış gök ifâde ettiğini gösterir. Moğol mektuplarının Latince
tercümelerinde Çingiz hanı “Tanrı’nın oğlu” olarak göstermeleri, “Chingiscam
Filius Dei” şekli hem bu müphemlikten ve hem de Hıristiyan inancından ileri
gelmiş bir hata olup P. Pelliot tarafından düzeltilmiştir. (Papaute, s.
119-121; Rubruck s. 249), Mamafih Pelliot’nun “Mengü Tengri gücinde” ibaresini
“Dans la force du Giel eternel” şeklindeki tercümesini “Par la force du Ciel
eternel” olarak düzeltmek gerekir.

48 Vernadsky, “Çingiz Han Yasası”, Türk Hukuk Tarihi Dergisi, Ankara 1944, I,
s. 116. Çingiz Han, henüz mücadelesinin ilk devresinde, “Mengü Tanrı’nın
yardımı ile” Moğolları idaresinde topladığın söylüyordu (Moğolların Gizil
Tarihi), trc. Ahmed Temir, Ankara 1948, s. 136.

49 Brosset, Historie de la Georgie, I, s’ 486; Kiragos, trc. E. Dulaurier, TM.
II, S. 173. Bu formül İlhanlı paralarında yazılmıştı, (Meskukat-ı İslâmiye
Kataloğu, s. 26. ).

50 Bugu Han’ın doğuşunda ve hatta Satuk Buğra Han menkıbesinde de olduğu gibi
semavi ışık Türk kahramanlarının dünyaya gelişinde rol oynar.

51 Zehebi, Düvelül-İslâm, Haydar-abad, 1364, II, s. 108; Aksarayi, s. 51. Bu
mektuplar Şam ve Meyyafarkın hükümdarlarına yazılmıştır.

52 Akdes Nimet Kurat, Yarlık ve Bitikler, İstanbul 1940, s. 64; Fatih’in
Yarlığı, nşr. Rahmet Arat, TM. VI, s. 298.

53 Feridun Bey, Münşeat vus- Selatin, I, s. 392; II, s. 339.

54 F. Köprülü, “Türk ve Moğol Sülalelerinde Hânedân Azasının İdamında kan Dökme
Memnuniyeti”, T. Hukuk Tarihi Dergisi, I, s. 1-9 Türklerde idam cezalarının
iple asılarak yapılması da galiba bu tesirledir.

55 Bu husus için “Altun-oba Vakfiyesi” (Belleten, XLII, s. 209-211) adlı
makalemize bak.

56 A. Rambaud ve E. Lavisse, Tarih-i Umumi, Tr. trc. İstanbul 1926, s. 740,
788.

57 F. Köprülü, “Orta-zaman Türk Hukuki Müesseseleri”, II. T. Tarihi Kongresi
Zabıtaları, İstanbul 1943, s. 394-396.

58 O. Lattimore, Inner Asian frontiers of China, s. 465; F. Grenard, Grandeur
et decadence de I’Asie, Paris 1939, s. 7-13; Ligeti, Attila ve Hunlar, I, s.
38; De Guignes, I. S. 238; St. Julien, s. 55; Kâşgarlı, Divan, I, s. 122; E.
Darko, Influence Touranienes Sur I’evolution de I’art Militarie des Grecs, des
Romanis et des Byzantins, Byzantion, XII (1937), s. 119-147; Selçuklular
Tarihi, s. 183-254. Ebu Bekir Tahrani, Tarih-i Diyübekriye, s. 235.

59 De Guignes, I. S: 182-183; Atilla ve Hunlar, s. 91.

60 St. Julien, s. 55.

61 Mesalik ul-ebşar, s. 23.

62 Oniki Hayvanlı Türk Takvimi, s. 105; Selçuklular Tarihi, s. 269. At hakkında
destâni malumat için A. Caferoğlu, “Türk Onomastiginde At Kültürü” TM; X, s.
201-212.

63 Iwamura Shimou, Nomad and Farmer in Central Asia”, Acta Asitica, Tokyo 1962,
III, s. 52.

64 Çin kaynakları bu boyut at beslediği halde ona
binemediklerini ve Kırgızlara benzedikleri halde, onlara savaş halinde
bulunduklarını kaydederler (Chavannes, s. 29-58).

65 “Reconnaissence en Haute asie septentrionale, par Cinq envoyes Ouigours au
VIII siecle”, par J, Bacot, JA, 1956, 2, s. 147. Bu metin hakkında bir makale
yazan G. Clauson Ha-la-yun-lug (Alayundluğ) Göktürk kabilesini anlayamamış ve
“çok muahhar ve malum Kara-koyunlug’un yanlış bir yazılışı olarak düşünülmesi
mümkündür” demiştir. Yunan, Çin ve İslâm kaynakları en iyi atların Fergana’nın
bir kısmı Usruşana’da yetiştiğine dair en eski kayıtları da düşünerek bu
kabilenin burada yaşadığını tahmin eder (JA. A propos du Kmanuscrit Pelliot
Tibetain, CCXLV, 1957, I, s. 16-17).

66 Göktürkler ve daha sonra Türk şehirleri ve medeniyeti hakkında bak.
Selçuklular Tarihi, s.353-360.

67 Selçuklular Tarihi, s. 353-360.

68 Selçuk-name, Türkçe yazma.

 

LİNK : https://www.tarihtarih.com/

 










































































































































































































































ÖNERİ: Merhum Prof. Dr. Osman Turan’a ait “Türk Cihan Hakimiyeti
Mefküresi Tarihi” kitabının okunması gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet