Cialis 20 Mg Cialis Viagra Satış Cialis 5 mg Viagra sipariş elektronik sigara


Orta Asya’nın en büyük kenti, bir sanat ve
bilim yurdu; Ali Şir Nevai ve daha nicesinin evi. İpek Yolu’nun, Timur’un, kadim
hanlıkların hatıralarını çağdaş bir çerçevede sunan düzenli, yemyeşil, dinamik
bir merkez. Özbekistan’ın başkenti Taşkent, eski külliyelerin mavi kubbeleriyle
örtülü sahnesinde dünün ve bugünün en güzel hikâyelerini saklıyor.


Ludmila’nın kafasının olması gereken yerde kanat çırpan onlarca
kuş var. Devamlı kendi ekseni etrafında dönüyor ve bir jimnastikçi kadar esnek
bedeniyle dans ediyor. Üzerindeki eşofmana rağmen onun Taşkent’in masallarla
örülmüş dokusundan fırlamış gizemli bir kuş kadın olduğunu düşünmeden
edemiyorum. Fakat sonra kuşlar havalanıyor ve Ludmila’nın bilge bir yıldız gibi
parıldayan, sükûnet dolu yaşlı yüzü beliriyor. Gülümsüyor ve büyük bir
zarafetle kuşlarına da beni selamlamalarını işaret ederek yerlere kadar eğiliyor…


Geleneksel bir Özbek sirkindeyim. Diğer hepsi gibi burası da
yuvarlak bir çadırın içinde, dünyanın gerçek dışı dediğimiz taraflarını içinde
barındıran özel bir yer. Özbekistan’da köklü bir sirk geleneği var. Kadim
zamanlarda kervanlarla dolaşan Özbek sirkleri, İpek Yolu üzerinde seyahat eder
ve rota üzerindeki şehirlerde sahne alırdı. O yüzden içimden Taşkent Sirki’nin
eski İpek Yolu günlerinden beri yaşayan çarpıcı bir sahne olduğu geçiyor.
Ludmila Khoroshevina bunun canlı bir ispatı gibi. İlerlemiş yaşına rağmen sahne
alacağı tarihe kadar günde iki kez sirke gelip antrenman yapıyor. Çıkarken,
“Artık biraz yavaşlasam iyi olur” diyor gülerek. Yaklaşık 70 yaşındaki bu yaşlı
kadına bakarken aklımdan yılları hesaplıyorum. Taşkent’in modern tarihteki bütün
aşamalarını görmüş. İkinci Dünya Savaşı’nın etkilerini, Sovyet dönemini, 1966
depremini, Özbekistan’ın bağımsızlığını…


Kafasının etrafını kuşlar çeviren bu kadın gibi Taşkent’te de hem
bu dünyaya hem de hayaller dünyasına ait bir şeyler var. Tüm kent büyük bir
düzenle inşa edilmiş, gerçekler kadar keskin ve sert hatları var. Fakat arada
bir karşınıza çıkan küçük manzaralarda kaşlarınızı kaldırmadan edemiyorsunuz.
Bulvarlarda yürürken etrafınızda yükselen binaların üzerindeki mozaikler hep
bir hikâye anlatıyor. Hindistan ve Özbekistan arasında İpek Yolu’ndan gelen
ticari ve kültürel ilişki, Gandhi bloklarının dış süslemelerine yansımış.
Geleneksel Hint dokuları Sovyet mühendisliğiyle birleşip kenti selamlıyor. Yuri
Gagarin’den heybetli Tanrı Dağları’na kadar birçok binanın dış cephesinde
resimler, işlemeler ve semboller görmek mümkün.


Başkent Taşkent geçit vermeyen bir coğrafyanın ortasında kurulmuş
kocaman bir çadıra, “yurda” benziyor. Bir tarafında da ölümcül Kızılkum Çölü
yer alıyor. Kent, Siri Derya (Seyhun) Nehri’ni besleyen kollardan Çirçik’in
kenarında bulunuyor. Çin, Kazakistan, Tacikistan, Kırgızistan’a kadar yayılan
görkemli Tanrı Dağları, hava açık olduğunda uzaklardan Taşkent’i de selamlıyor.
Bazen dağlardan gelen soğuk havayı ciğerlerinize çekiyorsunuz ve bu kente hayat
veren yaşam kaynaklarının hâlâ kirlenmediğini anlıyorsunuz.



Eski Taşkent: Taşkent’teki önemli dini
yapılar “Eski Taşkent” olarak bilinen bölümde bir arada; 10. yüzyılda Bizans
imparatoruna şiirsel üslupla yazdığı mektupla bilinen Hazreti İmam’ın türbesi,
en eski Kuranıkerim yazmalarından birinin bulunduğu Muki-Mübarek Cuma Camii,
Barak Han Medresesi büyük bir meydanı çevreliyor. Meydan, Taşkent halkının
nefes aldığı, hoşça vakit geçirdiği hareketli bir yer.


Tarihte Taşkent Doğu’yla Batı arasında uzanan İpek Yolu üzerinde
önemli bir ticaret durağıydı. Arapların ve ardından Moğolların egemenliğine
girdi. Timur zamanında, 14. yüzyılda bir bilim, sanat ve ticaret merkezi olarak
en parıltılı dönemini yaşadı. Kent, 1865’te Rus Çarlığı’nın eline geçti ve 1917
Devrimi’nin ardından Sovyetler Birliği’nin bir parçası oldu. Özbekistan Sovyet
Sosyalist Cumhuriyeti’ne başkentlik yapan Taşkent, 1966’daki depremde büyük
ölçüde yıkıldı ama adeta yeni baştan kuruldu. Taşkent, 1991’den beri de
bağımsız Özbekistan Cumhuriyeti’nin başkenti.


Deprem sonrasında Sovyetler’in birçok yerinden gelen yetenekli
mimar ve mühendislerin Taşkent’i yeniden yaptıklarını gözümde canlandırıyorum.
Kentin inşası bin gün sürüyor. Akıl almaz bir hızla yıkıntıların altından,
kendi küllerinden doğan Ankakuşu gibi yeni bir kent ortaya çıkıyor.


Alabildiğine uzanan gökyüzü ve taşların grisinde bir meydanlar,
avlular, anıtlar ağı…


Taşkent, 2.5 milyona yaklaşan nüfusuyla Orta Asya’nın en büyük
kenti. Ama o kadar geniş bir alana inşa edilmiş ki, bazen etrafta sadece bir
avuç insan varmış izlenimine kapılıyorsunuz. Tabii bir gelinle damada
rastlamadığınız sürece. Çünkü burada evlenmek büyük bütçeli bir film çekmekle
aynı kapıya çıkıyor. Düğüne giden çift etrafında kameralar, ışıkçılar,
fotoğrafçılar ve hatta asistanlardan meydana gelen kalabalık bir ekiple
dolaşıyor. İşte o zaman bu büyük kentin aslında bir tiyatro sahnesine ne kadar
çok benzediğini tekrar fark ediyorum.


Taşkent bir tiyatro sahnesiyse oyunun ilk perdesi İpek Yolu
olmalı. İşte bu perdeyi en iyi yansıtan yer de kentin büyük çarşısı. Orta
Asya’nın dört bir yanından gelen ürünleri, desenlerle süslü kubbesinin altında
toplayan 2 bin yıllık Taşkent Çarşısı uçsuz bucaksız verimli düzlüklerin
üzerine gerilmiş gök mavisi bir kubbe izlenimi bırakıyor üzerimde. Çarşı, kent
ile hemen hemen aynı yaşta. Satıcılar bu kadar mı özenli olur? Hepsi en temiz
kıyafetlerini giymiş, içerisi sanki bir tablo gibi. Reyonların yerleri belli.
Büyük bir düzen göze çarpıyor. Bu düzene rağmen içeride hayal edebileceğiniz
her şey var. Saz, tar, ruba ve tambur satan bir yere giriyorum. Satıcının adı
Habibullah. İstanbul’da Unkapanı’na da saz yolladığından bahsediyor. “Bak bu
tarın sesi çok güzeldir, bu dütarın (ikili tarın) sesi daha güzeldir.” Sonra
“İşte bu da sizin bildiğiniz gitar” deyip bildiğimiz sazı gösteriyor ve bir
teline dokunuyor. Sazın titreşimi etrafımızı sararken artık Özbekçe konuşmaya
başladığımızı fark ediyorum. Her şeyi anladığımı söyleyemem ama birçok şeyi
anlıyor ve anlatabiliyordum. Türkçeyle birçok ortak kelime var.


Bu büyük çarşıdan çıkıp hemen yakındaki Kukeldaş Medresesi’ne
doğru ilerliyorum. Kentin kalbindeyim; otobüs durakları ve metro girişi burada.
Kukeldaş Medresesi, 16. yüzyıldan kalma. Buraya sadece erkek öğrenciler kabul
ediliyor, dört yıllık eğitimin ardından Arapça öğretmeni veya imam oluyorlar.
İkinci katta yurtlar var. Bana medreseyi gezdiren görevli, buradaki
öğrencilerin kendi tercihleriyle din eğitimi aldıklarını anlatıyor. Kendi
eğitim sistemleri içinde dini eğitim olmadığını öğreniyorum. Şimdi binden fazla
öğrencisi olan medrese Sovyet döneminde depo olarak kullanılıyordu. Kentin
tarihi yapılarına hâkim olan bir renk var; bu coğrafyanın toprağından, kilinden
gelen Taşkent açık kahverengisi. Bu renk medreseye de hâkim.


Medresenin olduğu bölgedeki otobüs durağında etrafa bakarken
boynunda bir hoparlör taşıyan, iki kulağında telefon ve telsize bağlı iletişim
aracı, elinde bir not defteriyle ortada dolaşan bir adam fark ediyorum.
Yanımdan her geçişinde gülümsüyor ve ben de karşılık veriyorum. Sonunda
dayanamayıp “Amerikani” diye soruyor. “Merhaba” deyip sohbete başlıyorum. Bu
adamın aslında çok önemli bir görevi olduğunu anlıyorum. Otobüslerin ve
dolmuşların sırasını düzenliyor ve telsizle yolculara, dolmuşların sırasını
anons ediyor. Böylece duraktakiler hangi dolmuşun geleceğini anlayıp sıraya
giriyor. Onunla konuşurken Taşkent’te yaşayan insanların çok sıcakkanlı
olduğunu hissediyorum. Yavaş yavaş yanınıza gelip “merhaba” diyerek bir şeyler
ikram etmeye çalışıyorlar. Sakız veya eve götürdükleri ekmeğin bir parçası. Biz
adamla konuşurken insanlar koca dalgalar halinde belirip sonradan kayboluyor.
Otobüslere binenler, inenler. Sonradan fark ediyorum ki otobüs duraklarının
altında metro istasyonu da var.


Taşkent, yapım tarihi açısından Orta Asya’daki ilk, Sovyetler
Birliği’ndeki yedinci metro sistemine sahipti. Günümüzde de Orta Asya’daki iki
metro ağından biri burada, öteki Kazakistan’daki Almatı’da. Milli güvenliğe
büyük önem gösteren hükümetin uyguladığı önlemlerden dolayı metroya girişte bir
görevli çantanızı sıkı şekilde kontrol ediyor, içeride de başka biri aynı
işlemi tekrarlıyor. Aynı sebeplerden dolayı metroda fotoğraf çekmek yasak.
Planlanması 1966’daki depremin ardından başlayan metro ağı 1977 yılında hizmete
girdi. Yapımında dönemin en büyük sanatçılarının çalıştığı metro
istasyonlarının hepsi bir sanat eseri ve her biri ayrı bir temayı yansıtıyor.
İsimlerini de ünlü yazar, şair, kahraman ve devlet adamlarından alıyorlar.
Mesela Puşkin, Emir Timur, Özbek Şair Alimcan…


Azizbek Khalmuradov, kentin bu yeni planını, Sovyetler zamanında
Özbekistan’dan sorumlu genel sekreter olan Şerif Raşidov’a borçlu olduğunu
anlatıyor. Rehberim Aziz, metro yolculuğumuz boyunca bana Raşidov’dan
bahsediyor. Metro projesi onun fikri. Tekstil fabrikaları, uçak fabrikalarının
modernleşmesi, ekonomi ve teknoloji üzerine modellemeler de öyle. Raşidov’un
güneş ve uzay araştırmalarına da büyük önem verdiği biliniyor.


Taşkent’in günümüzdeki düzenli hali, hızlı tren, metro, geniş
bulvarlar ve yeşil alanlar Raşidov’un ne kadar ileri görüşlü bir insan
olduğunu, ne kadar sürdürülebilir projeleri hayata geçirdiğini gösteriyor.
“Sadece soğuk duvarları ya da mekanik yapıları olan fabrikalardan ibaret
değildi onun öngörüsü” diyor Aziz, “sanat, spor ve bilimde de büyük bir gücün
ve potansiyelin hayata geçmesini sağladı”. Kentte 15 devlet tiyatrosu olması da
tesadüf değil gerçekten. Taşkent’in en büyük opera binası ise Özbek
edebiyatının önemli isimlerinden, 15. yüzyılda yaşamış yazar ve şair Ali Şir
Nevai’nin adını taşıyor.


“Sanat bizim bağımsızlığımızdır” diyor Tura Mirzo. Kendisi
defalarca Türkiye’ye de davet edilmiş önemli bir yazar ve şair. Özbek
Müftülüğü’nün bile “Tiyatro İbadethanesi” adlı bir eser yazdırdığını söylüyor.
Bu örnek bile Taşkent halkının tiyatroyla ne kadar iç içe olduğunun bir
göstergesi.


Taşkent düz bir alan üzerinde kurulu. Yüksek bir yerden
bakıldığında, mesela Özbekistan Oteli’ne çıkıldığında neredeyse bütün Taşkent’i
görebiliyorum. İlk tepkim “ne kadar düzenli, ne kadar yeşil, dinamik bir kent”
diye düşünmek oluyor. Bunun sebebi Özbek hükümetinin ve Taşkent halkının yeşili
ve düzeni korumadaki kararlılığı. Özbeklerin yeşile olan duyarlılığı ve
korumacı yapıları beni çok etkiliyor.


Eski dönemlerden kalma yapılarının bir kısmı depremle birlikte
harap olmuştu, fakat geriye kalanlar hâlâ çarpıcılığını koruyor. Bunlardan biri
de 2000’lerin başında restorasyondan geçip bugünkü görünümünü kazanan Hazreti
İmam Külliyesi; 16. yüzyıldan kalma yapı revakları, bahçeleri, gökyüzünün tüm
mavisini içinde barındıran göz alıcı kubbesi ve 54 metrelik devasa minaresiyle
eski Taşkent’i yansıtıyor.


Taşkent’in biraz dışında olsa da Zengi Ata Mozolesi de eski
Taşkent’i yansıtan bir diğer yer de eski Taşkent’in havasını taşıyor. Timur
döneminde İslam’ı yaymak için Yemen’den gelen Zengi Ata adına yaptırılmış. Bu
mozole küçük bir gölün kenarındaki sevimli bir bahçede, 14. yüzyıldan inşa
edildi.


Dini şahsiyetlerin mezarlıklarının etrafında Taşkent’in modern
yüzü yükseliyor. Kent kutsal yerlerini adeta derinliklerinde saklıyor, onlara
kol kanat geriyor. Böyle yerlere hep dar sokaklardan geçilerek giriliyor. Çok
kolaylıkla bulunamıyor.


Taşkent’in bir başka dini yapısına, Svyoto Uspenskiy Katedrali’ne
gidiyorum. Kent nüfusunun yüzde 70’ten fazlası Özbek ve diğer Müslümanlardan
oluşuyor. Ortodoks Rusların oranı da yaklaşık yüzde 20. Pazar günü olmamasına rağmen
katedral çok kalabalık. Bunun sebebini sorduğumda pederin vefat ettiğini ve üç
gün boyunca cenazesinin içeride kalacağını, insanların da içeride onunla
birlikte bekleyeceğini öğreniyorum. Burası kentin en büyük kilisesi. Sovyetler
döneminde tüm dini merkezler gibi bu katedralin de etrafı kapalıydı ve sadece
tepesindeki haç gözüküyordu. İnsanlar hem ibadet edemiyor hem de bu heybetli
yapıyı göremiyordu. Özbekistan bağımsızlığını kazandıktan sonra hükümet
camileri, kiliseleri restore etti ve çevrelerini tekrar düzenlendi.


Taşkent her zaman yabancılara kapılarını açan bir yer, bir sığınma
kenti oldu. Rusya’da 1920’li yıllardaki kıtlık zamanlarında insanlar zorlu
yollardan gelerek Taşkent’e sığınmıştı. O günlerde burası “ekmek kenti” olarak
anılırdı, çünkü herkesi doyuracak kadar ekmek vardı. Aynı şekilde İkinci Dünya
Savaşı yıllarında Alman birlikleri Sovyet sınırlarına yaklaştığında batıdaki
kentlerden; Kiev’den, Moskova’dan, Leningrad’dan doktorlar, bilim adamları,
tiyatrocular, senaristler, film yönetmenleri, yazarlar, kompozitörler tahliye
edilerek Taşkent’e getirildi. Moskova Tiyatrosu, Kiev Teknik Okulu ve Leningrad
Konservatuvarı Taşkent’e yerleşti. Toplumun düşünen ve yaratıcı tabakasının
Taşkent’e getirilmesinin en büyük sebebi o dönem burada bir tiyatronun,
kütüphanenin olması, entelektüel bir yaşamın hüküm sürmesiydi. Anna Ahmatova en
duygusal şiirlerinden biri olan “Kahramanı Olmayan Şiir”i Taşkent’te, Karl Marx
Caddesi, 7 numaradaki apartmanda yazdı. Tolstoy, “Korkunç İvan” adlı oyununu
burada bitirdi, Nobel ödüllü Soljenitsin Kanser Koğuşu adlı kitabında
Taşkent’teki bir kanser hastanesinde yaşadıklarını anlattı.


Taşkent’in yarım saat dışında bulunan, 3 bin 300 metre
yüksekliğindeki Çimgan Dağı’na çıkıyorum. Geçmişte Sovyet kayak takımlarının antrenman
yaptığı yerler bugün terk edilmiş durumda. Bir zamanlar genç sporcuların
kullandığı mekânlar, antrenman alanları, telesiyejler bomboş. Şimdilerde kayak
tutkunlarının amatör ve profesyoneller için ayrılmış iki farklı pisti
kullanabildikleri bir yere dönüşmüş. Bölgenin Kazak köylerindeki girişimci
gençlerden İlham, ücret karşılığı yarım saat boyunca karlı tepelerde atla ya da
kızakla beni gezdirebileceğini söylüyor. Çok sık olmamakla birlikte buraya
gelen turistleri bu şekilde gezdirerek para kazandıklarını anlatıyorlar. Yaşlı
bir adam olan İlham eski ihtişamlı dönemleri hatırladığını, birçok olimpiyat
şampiyonunu burada antrenman yaparken gördüğünü belirtiyor.


Kentten bu kadar uzakta bulunan Çimgan’da cep telefonu ve internet
en yaygın haber alma biçimlerinden biri. Hükümet, haberleşme teknolojilerinin
kamuoyuna ve milli ekonomiye büyük katkı sağladığını göz önüne alarak 2020
yılına kadar iletişim sektörü için kapsamlı bir gelişme programını onayladı.
Bunun sayesinde, ülkede faaliyet gösteren iletişim operatörleri hızla
gelişiyor. Özbekistan’ın lider iletişim firması olan Ucell’in başında
Türkiye’den bir yönetici var. Çokuluslu TeliaSonera iletişim grubunun
Özbekistan’daki mobil operatörünün CEO’su Osman Turan’ın buraya gelme hikâyesi
de oldukça ilginç. Şavşat’tan Gürcistan’a uzanan eğitim ve çalışma hayatında
iletişim sektörünün her aşamasında çalışmış olan Osman Turan şimdi bu dev
grubun Özbekistan’daki CEO’su. Ucell olarak genç, dinamik bir nüfusa sahip
Özbekistan halkına en iyi hizmeti vermek için çalışıyorlar. Burada bir Türk
yönetici olmanın çok büyük avantajı olduğunu vurguluyor Osman Turan. Avrupa
bakış açısı ile Orta Asya’nın kendine has dokusunu en iyi Anadolu’dan gelen
biri harmanlayabilir. Ülkenin önemli spor kulüplerinden birine de sponsor olan
Ucell’in abone sayısı 8.5 milyon, çalışan sayısı ise 900’ün üzerinde. Bu
gezinin destekçisi, mobil iletişimin öncülerinden TeliaSonera, Ucell’i 2007’de
satın aldığından şu ana kadar Özbekistan’a 1 milyar dolara yakın yatırım yaptı.


Akşam geç bir saatte, yanımdan geçen banliyö trenine bakarken
öteki tarafta tek katlı, kendine ait bahçesi olan yapılar olduğunu görüyorum.
Yerin üstünde ilerleyen doğalgaz borularının altından geçerek o tarafa doğru
yürüyorum. Dış mahallelerde de sokaklar çok geniş. Oraya vardığımda senede bir
kere Nevruz’dan sonra hazırlanan “sümelek” adlı yiyeceği yaptıklarını
görüyorum. Sümelek, buğdayın karanlıkta ıslatılması ve çimlendikten sonra parça
parça ezilmesiyle yapılıyor. Azar azar su ve un eklenerek karıştırılıyor. Tam
24 saat boyunca karıştırılarak hazırlanan sümeleğin toplumsal hayatta ayrı bir
yeri var. Amaç, insanların bir araya gelmesi. Her yaştan kişinin en az bir kez
karıştırdığı kazandaki sümelek aslında bir yemekten daha fazlası; komşuların
bir araya gelmesi, akrabaların birbirini görmesi, gençlerin birbiriyle
tanışmasına vesile olan bir tür eğlence. İçerideki bir odada gençler kendi
kurdukları müzik sistemiyle bir kenarda dans ediyor, yemek yenen başka bir
odada televizyon dizisi “Muhteşem Yüzyıl” izleniyor. Burada ben de kendimi bu
kültürün bir parçası gibi hissediyorum. Anadolu’dan gelen biri olarak Orta
Asya’daki birçok kutlamada kendi kültürümüzden bir parça bulmak hiç de
şaşırtıcı değil.


Taşkent farklı mimarileri, farklı dönemleri yansıtan bir yer.
Geniş bulvarların arasında yürürken bu kentin 21. yüzyıla kadar dünyanın
yaşadığı tüm acıyı, gururu, yükselişi ve çöküşü kendi içerisinde harmanladığını
ve kendi kimliği yaptığını anlıyorum. Tıpkı mevsimler gibi. Baharı müjdeleyen
renkler, yeni açan çiçeklerin enerjisi gibi renkli Rus mimarisi. Sert geçmiş
bir kış gibi keskin hatları olan Sovyet mimarisi. Tüm bunların birleşiminden
ortaya çıkan, enerji dolu bir yaz mevsimi gibi pürüzsüz sütunların olduğu, göğe
doğru yükselen ve üzerinde geçmişinden aldığı öğretiyle yoğrulmuş desenleri
barındıran modern Özbek mimarisi. Taşkent 2 bin yıllık geçmişiyle bu
toprakların yaşadığı tüm dönemlerin bir dışavurumu…


Yazı ve Fotoğraflar: Kerem YÜCEL


Atlas Mayıs 2014 / Sayı 254

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

deneme bonusu veren siteler | hd film izle | film izle | film izle | 4k film izle | bets10 giriş

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet novagra satın al viagra satış