TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & NOSTALJİ

İLETEN : KÖSERELİ
Mehmet – koserelimehmet@gmail.com

1908’de Meşrutiyetin
ilanını sağlayan İttihat ve Terakki Cemiyeti, 31 Mart Olayı sonunda
Abdülhamit’i tahttan indirerek istediğini yapabileceği bir ortama kavuşmuştu.

Cemiyet, “hürriyet,
eşitlik, kardeşlik, adalet” prensiplerini savunsa da kısa bir süre sonra
“otoriterleşme” eğilimi öne çıktı. İttihatçılar bir taraftan muhalefeti sindirmeye,
diğer taraftan da Abdülhamit devrinin kadrolarını bürokrasiden ve ordudan
tasfiye etmeye başladılar. Hatta “sabık dönemin” bütün memurlarından intikam
alınması bile tartışıldı. Cemiyete göre böylece “istibdat enkazı” ortadan
kaldırılacaktı.

ABDÜLHAMİT
KADROLARININ TASFİYESİ

İttihatçılar önce
Abdülhamit devrinin saray görevlilerini ve Hükümetlerde görev almış nazırlarını
tasfiye ederek icraata başladılar. O zamanki ifadeyle “tensikat” sadece üst
düzey memurlarla sınırlı kalmadı, orta ve alt seviyedeki memurlar da hedef
alındı.

Emeklilik için otuz
yıl memuriyet şartı olması, birçok memurun emekli maaşı olmaksızın sokağa
atılması anlamına geliyordu. Bu düzenleme sonradan değişse de İttihatçıların
onayladığı memurlara çalışma imkânı sağlanarak diğerleri tasfiye edildi.
Meşrutiyetin ilanından bir yıl sonra tasfiye edilenlerin sayısı 8.000’i
aşmıştı. 1910 yılındaki tasfiyelerle beraber ihraç edilen memur sayısı 17.924’e
çıkmıştı.

O dönemki ülke nüfusu
ve memur sayısı dikkate alındığında ihraç sayısının çok fazla olduğu
anlaşılacaktır. Bu çaptaki bir tasfiye bürokratik işleyişi aksattığı gibi
“mazuliyet ve emekli maaşları”, zaten iyi durumda olmayan bütçeye ciddi bir yük
oluşturdu.

Tasfiyelerde belirli
ölçüler olmadığından Cemiyeti destekleyen memurlar görevlerine devam ettiler.
Örneğin emeklilikte yaş sınırlaması getirilmesine rağmen İttihat ve Terakki’yi
destekleyen müftüler emekli edilmedi.

Tasfiyede İttihatçı
kulüplerin ihbarları ve hazırladıkları listeler etkili oldu. Bazı yerlerde
valilere baskı yapılarak memurların tasfiyesi istendiği gibi örneğin Trabzon’un
bazı kazalarında halkın baskısı ile kaymakam ve memurlar makamlarından atıldı.

Diğer yandan “atılan”
memurların yerine memur olmak isteyen kişiler, devlet dairelerinin önünde büyük
kalabalıklar oluşturdular. Bu arada Abdülhamit devri memurlarından bazıları
İttihatçıların yanında yer alarak tasfiyeden kurtulmuşlardı.

Tasfiyelerde
Abdülhamit devrinde görev yapmanın tek başına problem olarak görülmesi,
“vasıflı” pek çok memurun ihracına ve bürokrasinin zaafa düşmesine neden oldu.
Yeni atanan memurların liyakatsizlikleri ve İttihatçılara “yandaş” olmanın asıl
kriter olması, devlet dairelerinde birçok işi aksattı. Cemiyet, böylece kadro
savaşını kazanırken en büyük zararı devlete veriyordu.

TASFİYE-İ RÜTEB KANUNU

İttihatçılar
bürokraside gerçekleştirdikleri tasfiyeyi orduda da yaptılar. Bu dönemde orduda
“mektepli” ve “alaylı” olmak üzere iki tip subay bulunuyordu. Mektepli subaylar
Harp Okulu mezunlarından, alaylı subaylar ise orduya “nefer” olarak girip
sonradan subaylığa geçen askerlerden oluşuyordu.

Cemiyet hedefine
ulaşırken mektepli subaylara dayanmış, “alaylı subaylar” genellikle Abdülhamit
rejiminin yanında yer almışlardı. İttihatçı subaylar, Meşrutiyetin ilanından
sonra da doğrudan siyasetle uğraşmaya devam ettiler.

İttihatçılar muhalif
olarak gördükleri alaylı subayları tasfiyeye giriştiler. Bu durum orduda
“mektepli-alaylı” çatışmasına neden oldu. Hatta “gayrimemnun” alaylı subaylar,
31 Mart Olayında önemli bir rol oynadılar.

İttihatçılar tasfiye
için 7 Ağustos 1909’da “Tasfiye-i Rüteb (Rütbelerin Tasfiyesi) Kanunu’nu”
çıkardılar. Kanun bir taraftan orduda büyük çaplı tasfiyelere imkân tanımakta,
diğer taraftan da Abdülhamit devrindeki rütbelerin haksız yere alındığını varsayarak
birçok subayın rütbesini indirmekteydi.

İttihatçılar, alaylı
subayların büyük bir kısmını ihraç ettiler. İhraç edilenlerin bir kısmına
emekli maaşı bile bağlanmaması ciddi mağduriyetler oluşturdu. Bu durum orduda
görev yapan kabiliyetli alaylı subayların Cemiyetin temelini oluşturan mektepli
subaylara düşman olmalarına yol açtı.

Harbiye Nazırı Salih
Paşa tasfiyenin alaylı subaylara yönelik olmadığını; ahlak, kabiliyet ve
kapasite bakımından yapılan değerlendirmeler sonunda listelerin oluşturulduğunu
söylese de bu sözler gerçeği yansıtmıyordu. Çünkü tasfiyelerde İttihatçı
subayların “muhbirliğinden” ve Abdülhamit döneminde Yıldız’da toplanan
“jurnallerden” yararlanılmıştı.

Birçok subay rütbe
tenzilinden nasibini almış; örneğin Esat Paşa’nın rütbesi feriklikten
mirlivalığa indirilmiş, birçok miralayın rütbesi yüzbaşılığa, hatta mülazımlığa
yani teğmenliğe düşürülmüştü. Mahmut Şevket Paşa’nın örnek olması için
rütbesini Birinci Feriklikten Ferikliğe indirmesi ve “bir yıldızı kendi eliyle
sökmesi” de tepkileri azaltmamıştı.

İttihatçılar “Tahdid-i
Sinn Kanunu” ile de rütbelere göre yaş sınırları belirleyerek belli bir yaşa
geldiği halde terfi edemeyen subayları tasfiye ettiler. Bu kanunun ordunun
gençleştirilmesini sağladığı düşünülse de genç subayların savaşlarda tecrübesiz
ve yetersiz olmalarıyla facialar yaşandı. Bu düzenlemelerle birkaç yıl içinde
subay kadrosunun üçte biri tasfiye edildi.

HALASKÂR ZABİTAN
(KURTARICI SUBAYLAR)

Yapılan tasfiyeler ve
İttihatçıların kendi kadrolarını öne çıkarması sonucunda subaylar
“İttihatçı-İtilafçı” ve “Alaylı-Mektepli” şeklinde ikiye ayrıldılar.
İttihatçıların bu uygulamalarına karşı çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıktı.

Ordunun içindeki bir
grup subay “Halaskâr Zabitan” adıyla örgütlenerek Cemiyeti tehdit etmeye
başladı. Halaskâr subaylar, ordunun siyasetten tamamen ayrılmasını talep
etmekte, bunu isterlerken kendileri de “siyaset yapmaktaydılar”. Bu tehditler
İttihatçı desteğiyle hükümet kuran Said Paşa’nın istifa etmesine ve yeni
hükümeti Gazi Ahmet Muhtar Paşa’nın kurmasına neden oldu.

“Baba-Oğul Kabinesi”
veya “Büyük Kabine” denilen Hükümetin yanlış uygulamalarına İttihatçıların
yıpratıcı muhalefeti de eklenince ülke büyük bir felakete sürüklendi.
Trablusgarp Savaşı devam ederken dört küçük Balkan devletine karşı savaşa
girildi.

Tasfiyelerle tecrübeli
kadrosunu kaybetmiş ve ihtilaflar içine düşmüş Osmanlı ordusu Balkan Harbinde
büyük bir bozguna uğradı. Savaş sonunda Kosova, Manastır, Üsküp, Ohri, Berat,
Ergiri, Yanya, Selanik, Drama, Kavala ve Batı Trakya yani “Avrupa Türkiye’si”
büyük ölçüde kaybedildi.

İttihatçıların “yandaş
ordu” oluşturma gayretlerinin faturası çok ağır olmuş, zaafa düşen orduya yeni
yönetimin basiretsiz politikaları da eklenince tam bir felaket yaşanmıştı.

“EN AHMAK ADAM BİLE
ÖRFİ İDARE İLE MEMLEKETİ İDARE EDEBİLİR”

İttihat ve Terakki’nin
bu ölçüde tasfiyeler yapmasına “örfi idare” yani bugünkü ifadeyle “sıkıyönetim
ve OHAL” rejimi fırsat verdi. İttihatçılar 1909’da ilan ettikleri örfi idareden
bir türlü vazgeçmeyerek ülkeyi iktidardan düştükleri 1918’e kadar dokuz yıl
süreyle bu şekilde yönettiler.

İttihat ve Terakki bu
yolla muhalefeti sindirme ve hürriyetleri kısıtlama imkânından hiçbir zaman
vazgeçmedi. Ancak örfi idarenin sürekli uzatılması zaman zaman Mecliste
şiddetli tartışmalara neden oldu.

Örneğin Lütfi Fikri
Bey, İtalyan birliğinin öncülerinden Kont Cauvur’un sözünü Meclis’te naklederek
“Örfi idare sayesinde en ahmak bir adam bile memleketi idare edebilir” diyordu.
Mustafa Sabri Efendi de “Örfi İdare, kanun dışına çıkan İttihatçıların emrinde
bir rejimdir… Bir korku rejimidir bu. Öyle ki, korktukça kanun dışına çıkıyor,
kanun dışına çıktıkça korkuyor” demekteydi.

ORDU NE HALDE?

Bugün Türkiye bir
buçuk yıldan bu yana OHAL rejimi ile yönetiliyor. OHAL’in verdiği “sınırsız”
güçle bürokrasi ve ordu, bugüne kadar görülmemiş ölçüde kıyıma uğruyor.
Binlerce subayın tasfiyesiyle Türk ordusunda hiyerarşinin bozulduğunu,
liyakatin ortadan kalktığını ve ciddi bir “kaht-ı rical” yaşandığını tahmin
etmek zor değil.

Böyle bir ortamda
“Osmanlı ordusunun yaşadığı en zelil mağlubiyet” olan Balkan Harbi öncesinde
yaşananlardan ve savaştaki felaketten ders alınmamış olacak ki Türk ordusu
“realiteden uzak bir hamasetle” yeni maceralara sürükleniyor.

Her an bir ihbarla
hapse atılmayı veya ihraç edilmeyi bekleyen, 15 Temmuz’da yaşadıklarıyla
üstteki komutanına güveni kalmayan ve yanındaki herkesi “fişleme memuru ve
muhbir” olarak gören subaylardan oluşan bir ordunun en küçük operasyonlarda
bile büyük sıkıntılar yaşaması muhtemel görünüyor.

Bu durumda zararın
neresinden dönülürse kâr olacağını hatırlatarak yüz yıl önceki felaketlerin
tekrarlanmamasını temenni edelim.






































































LİNK : https://medium.com/tr724/%C3%B6rfi-i%CC%87dare-tasfiye-felaket-40525c95c94d

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir