• TARİH /// DR. SALİH EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları
  • Yayın Tarihi : 7 Şubat 2020 Cuma
  • Kategori : TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & MİTOLOJİ & SANAT TARİHİ & NOSTALJİ DÜNYASI & KUVAYI MİLLİYE
DR. SALİH EROL : Bir Yenişehirlinin İşgal, Milli Mücadele ve Cumhuriyet Dönemi Anıları

Acı olsa da, gerçekçi olmakta fayda var.

Hele ki söz konusu tarihse eğer hamasetten, ideolojik ve psikolojik her türden çarpıtmadan kaçınıp gerçekçi olmakta milletin istikbâli adına çok daha büyük faydalar vardır. Burada konumuzla ilgisi dolayısıyla dile getirmem gereken birinci gerçek şudur:

Eskilerin deyimiyle “Harb-i Umumi” de (I. Dünya Savaşı 1914 – 1918) biz,harbiden acı ve ağır bir yenilgiyle ayrıldık.

Durum hiç de, bir ara ders kitaplarında klişeleşmiş gerçek dışı ifadeyle, “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık” gibilerinden değildi.

Harbiden yenilerek, bugün onlarca ülkeye denk gelen bütün Orta Doğu Dünyası’ndaki beş yüz yıllık hâkimiyetimiz sona erdi Harb-i Umumi’de.

Bu geniş coğrafyayı kaybetmemiz yetmezmiş gibi, elimizde kalan son topraklar olan Anadolu işgale uğradı. Bu bakımdan son bir Milli Mücadele yapmak kaçınılmaz oldu. Çok ağır ve zor koşullarda 1919 – 1922 yılları arasında yürütülen bu mücadele sadece bir işgalci devletlerden bir Kurtuluş Savaşı olmakla kalmayıp; aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiyesine uzanan bir kuruluş mücadelesi oldu.

Hepimiz için artık tarih sayılan bu girişteki olaylara temas etmemin nedeni, bu tarihlerde aklı eren, zihni açık bir çocuğun hatıralarına geçiş yapmaktır.

Yazımızın asıl kahramanı olan bu çocuk Mehmet Emin Lapacı’dan (1913 – 2007) başkası değildir.

Lapacı Hafız ve oğlu Emin

M.Emin’in babası “Lapacı Hafız” lakaplı Hasan Tahsin Bey, rüşdiye mezunudur. Annesi Gülsüm Hanım ise, Yenişehir’in bir başka köklü ailesinin kızıdır. Bu ikilinin Emin’den başka İsmail, Mustafa ve İbrahim adlarında erkek çocukları ve Emine adında bir de kız çocukları olmuştur.

Mehmet Emin, Bursa Yenişehir’de Hicri 15 Zilkade 1331 Senesi Cuma günü saat dörtte doğmuştur.

Bu oldukça net tarihi nerden mi biliyoruz?

Rahmetli dedesi Lapacı Hacı Mustafa Efendi’nin okuduğu Kuran-ı Kerîm’in arkasına düştüğü nottan biliyoruz elbette.

Kağıdın çok az bulunabildiği o yıllarda okuma – yazma bilenler evlerindeki Kuran’ın bir boşluğunu çocuklarının tarihlerini yazarlardı. Yazarken de mutlaka Hicri Takvim kullanırlardı.

Yukarıda Lapacı M. Emin için verdiğimiz doğum tarihinin bugünkü Miladi Takvim’deki tam karşılığı: 16 Ekim 1913’tür.

M.Emin’in doğum tarihini özellikle belirtmemin nedeni, Milli Mücadele yıllarında kaç yaşlarında olduğunu ortaya koymak içindir.

O halde tarihler gösteriyor ki, Yenişehir Yunan işgaline uğradığında (Ekim 1920) M. Emin yedi yaşını bitirmiş bir çocuktur.

Cumhuriyet ilan edildiğinde ise (Ekim 1923) on yaşını bitirmiş koca bir çocuktur.

Bir tarihçi için bu yaşlardaki kişilerin tanıklığı geçerli sayılabilir.

Elimizde M. Emin Lapacı’nın çocukluk yıllarını anlatmış olduğu çok değerli video kaydı mevcuttur. Bu kaydı ben kendim almadım (Oysa ne kadar çok isterdim bunu). Biz bu değerli kaydı Yenişehirli Muhasebeci, Mali Müşavir Hüsnü Toka dostumuza borçluyuz. Yakinen görüştüğü baba- dede dostu M. Emin’le ev ziyareti formatında samimi bir röportaj gerçekleştirmiş ve sağ olsun, bu görüşmenin kaydını içeren CD’leri geçenlerde bana verdi.

İşte, benim bu yazımın esas malzemesi bu görüntülü, sözlü konuşmaya dayanmaktadır.

Birçok şey anlatıyor o yıllara dâir.

Geçenlerde 96. yılını kutladığımız Cumhuriyetle ilgili sarf ettiği bir söz, konuşması içinde beni en çok etkileyen sözdür.

Şöyle diyor:

İşgal altındaki Şehrimizde akşam karanlığı çöktükten sonra kadınların/kızların işgal askerlerinin tacizleri karşısında –İmdat! Allah rızası için yetişin – diye umutsuzca çığlıklar attıkları o zamanları yaşamayanlar Cumhuriyetin gerçek kıymetini hiçbir zaman anlamayacaklardır.

Bu ifade ne kadar sarsıcı değil mi?

Bu ülke öyle kolay kurtulmadı ve kurulmadı. Neden kurtulduğumuzu ve neyi kurduğumuzu tekrar tekrar düşünmek lâzım. M. Emin Amca’nın sözünü unutmadan.

M.Emin’i ve ailesini farklı kılan önemli bir özellik babasının (Lapacı Hafız) Kurtuluş Savaşı sırasında yedek subay olarak cephede bulunmasıdır. Binbaşı Salih Bey’in (Daha sonraki yıllarda Salih Omurtag Paşa olarak anılacak) komutasındaki 176. Tümen 74. Piyade alayında levâzım subayı olan baba ailesinden uzakta Afyon taraflarında işgalcilere karşı mücadele etmektedir.

Babasının yüzüne hasret çocuk M. Emin ve kendisi gibi Yenişehir’de bulunan annesi, dedesi ve diğer aile fertleri Yunan işgal hareketi Yenişehir’e yaklaşınca çareyi kaçmakta buluyorlar; Yenişehirli birçok aile gibi.

Yaşlı dede Hacı Mustafa Efendi, çoluk – çocuğu toplayıp can havliyle Doğu’ya doğru kaçıyor. Koynundan bırakmadığı Kuran hariç, hemen hemen bütün eşyasını, malını – mülkünü geride bırakarak terk ediyor Yenişehir’i.

Kaçan aile haliyle yoruluyor ve İncirli bayırı’nda soluklanmak ve Yenişehir’e hüzünle belki de son kez bakmak için kısa bir mola veriyor.

Arkalarından gelen gelene.

Gelenler içerisinde Lapacıların dostu bir başka aile, Köseoğlu ailesi de var ve bu aile daha hazırlıklı olarak iki manda arabasıyla geliyorlar. Kimsenin kimseyi düşünecek halde olmadığı bu olağanüstü kaçış anında Köseoğlu, büyük bir fedakârlık göstererek, Lapacıları alıyor yanlarına: “Nereye gideceksek beraber gideceğiz, ayrılmak yok” diyerek, kaderlerini birleştiren bu iki aile tâ Amasya Gümüşhacıköy’e kadar yol almışlar.

Planlı bir kaçışın, önceden belirlenmiş noktası değildir Gümüşhacıköy ama nasipte orada durmak varmış.

Düşünsenize, bozuk yollarda, zor koşullarda iki manda arabasıyla Bursa Yenişehir’den Amasya Gümüşhacıköy’e kadar gidebilmek ne kadar da meşakkatli bir yolculuktur. Altı yüz kilometre kadar bir mesafeyi kağnıyla almaları herkesi ve özellikle de yaşlı dedeyi yoruyor ve aile ilk dramı burada yaşıyor:

Yenişehir’in ileri gelen eşrafı Hacı Mustafa Efendi, kimseyi tanımadığı Gümüşhacıköy’de zavallı bir muhacir olarak vefat ediyor; oraya defnediliyor. Anlatımlarımızın kaynağı çocuk M. Emin’in tattığı ilk büyük acıdır bu. Hem dede, hem baba olan aile büyüklerini kaybediyorlar.

Öte yandan Yenişehir’in işgale uğraması Afyon taraflarında cephede vazifeli asker babayı derin endişelere sevk etmiştir. Babasından, kardeşlerinden ve ailesinden haber alamamak; akıbetlerini bilememek onun için çok zor bir durumdur.

Bu üzüntü ve merak içinde haber alamayan baba işgale uğramamış bütün şehirlere telgraf çektiriyor ve ismini – sanını belirttiği babasını soruyor. Nihayet Gümüşhacıköy’den gelen telgraf ona adeta dünyayı yeniden bağışlıyor. Ailesinin orada olduğunu haber alan baba onların geçimi için harçlık olarak yirmi sarı lira gönderiyor. “Sarı Lira” denilen bu paranın oraklı-çekiçli Rus altını olduğuna dikkatimizi çekiyor M. Emin.

Gümüşhacıköy’de zor günler geçiren Lapacı Ailesi, birkaç aylık ikametin ardından yeniden yollara düşüyor. Bu kez Afyon taraflarındaki ordu karargâhına gelip, subaylar için tahsis edilmiş; kamufle edilmiş çadırlarda birkaç hafta geçiriyorlar. Daha önce kaçtığı için işgali gözüyle görmemiş olan çocuk M. Emin ve ailesi, yer yer çatışmaların sürdüğü Batı Cephesi’nde savaşın gergin atmosferini yaşıyorlar. Yunan tayyarelerinin üzerlerinde alçak uçuşlar yaptığını hiç unutmamış M. Emin.

Her an için büyük çatışmaların yaşanabileceği cephe, aile için uygun bir yer değildir. M. Emin, annesi ve kardeşleri bu kez Akşehir’e gidiyorlar. Akşehir’de Lapacılar gibi altmış civarında subay ailesi daha vardır ve bunlar şehirdeki en büyük han olan Zincirlihan’a sıkış-tepiş yerleştiriliyorlar.

M.Emin, Hancı ile aralarında geçen ilginç bir diyalogu daha dün gibi hafızasında taşıyor.

Yaşlı Hancı, M. Emin’in annesine sorar: “Kızım, nerelisin sen?

Genç ve utangaç anne: “Yenişehirliyim” cevabını verince Hancı bu kez: “Kimlerdensin?” diye sorar.

Akşehirli bu hancı acaba Yenişehir’den kimleri biliyor ki, bu soruyu soruyor” diye düşünse de saygısından bu soruyu da cevaplandırır anne: “Ahmed Efendi’nin kızıyım” der; bu cevabın ona ayrıcalık kazandıracağını tabi ki düşünmeden.

Bu arada, Ahmed Efendi (Daha sonraları Özeç soyadını alacaktır), Yenişehir’de belediye reisliği de yapmış büyük bir adamdır aslında.

Ahmed Efendi’nin adını duyan Hancı yerinden doğrulur ve kahyasına: “Bu misafirlerimizi handa değil; evimizde ağırlayacağız; gerekli hazırlığı yapın” diye emir verir.

Annesinin o anda korktuğunu; genç bir kadın olarak tanımadığı hancının niyetinden kuşku duyduğunu belirtiyor M. Emin.

Nitekim: “Hayır Ağa, biz diğer aileler gibi handa kalmak istiyoruz” diyerek tedirginliği belli eden anneyi Hancı’nın babacan tavırla söylediği: “Kızım, ben senin baba dostunum; seni handa yatırırsam, sonra ne yüzlü babana bakarım; biz senin babanın ekmeğini çok yedik” der ve Lapacı ailesini özel misafiri olmaya ikna eder.

Burada dikkat çekici bir husus var: Akşehir, Şarkikaraağaç gibi yerlerden bazı aileler yılın belirli mevsimlerinde (özellikle kışın) Yenişehir’e gelip helvacılık mesleklerini icra ederlerdi. İşte, Akşehirli hancı da helvacılık sayesinde Yenişehir’de bulunmuş bir zattır ve Şarkikaraağaçlı Ali Efendi olarak tanınır.

Özel misafir statüsünde Akşehir’de kısa bir süre kalan Lapacı ailesi, yine de ev sahibi aileye yük olmak istemezler.

Sonuçta, savaşın – işgalin sebep olduğu zorunlu göçebelik yıllarında aile en fazla kalacağı yer olan Şarkikaraağaç’a yerleşir. Bu son sığınak şehir, Yenişehir’den gelen akrabaların da toplandığı bir merkez gibidir. Aile burada kimseye yük olmadan geçinmenin çarelerini arar ve bu arayışta çocuk da olsa, M. Emin de bir büyük gibi sorumluluk alır. Zira, savaş ortamlarının çocukları çabuk büyümek zorundadırlar.

Lapacı ailesi, Şarkikaraağaç’ta yaklaşık iki sene kalır. “Ne yaparak, geçinelim diye düşünürken, baktık ki, oralar sucuk yapmayı bilmiyorlar; biz de sucuk yapmaya başladık” diyor M. Emin. Haftada bir gün Isparta’ya pazara gidiyorlar.


Lapacı Emin, Veysel Uyanık ve Turgut Yüce

Olağanüstü hayat, sekiz – dokuz yaşlarındaki M. Emin’e o kadar çok yer ve insan gösteriyor ki. Oysa bu tür olaylar (savaş –işgal –göç) olmasaydı muhtemelen Yenişehir’in dışına bile çıkmayacaktı o erken yaşlarda. Büyük adam gibi Şarkikaraağaç’tan Isparta’ya omzunda sucuk sepetiyle yürüyor; satıyor ve karşılığında lazım olan eşyayı yüklenerek dönüyor.

Nihayet, gün gelir, işgali koyu karanlığın kurtuluşun aydınlığına doğru döner zaman ve 1922’nin sonbaharında Batı Anadolu mevsime inat adeta yeniden doğar. M. Emin, kurtuluşun mimarı olan Gazi Mustafa Kemal, Fevzi, Karabekir, İsmet Paşa gibi büyük komutanlarımızı görmemiştir ama onlar hakkında birinci ağızlardan aktarabileceği dikkat çekici bir sürü anekdota sahiptir.

En önemli tanık bizzat babasıdır. Batı Cephesi’nde görevli subaylar elbette ki  büyük paşaları yakinen bilir ve görürler. Mesela, Büyük Taarruz’un hemen öncesinde cepheyi ziyaret eden Başkomutan Mustafa Kemal ve Fevzi Paşa’nın ciddi – asık suratlı- mesafeli halleri subayları tedirgin etmiştir. Ancak şaşırtıcı bir biçimde İsmet Paşa, güleçtir ve subayların sırtını sıvazlar; “en kötü şartlarda bile kırk gün içinde bu ülke kurtulacak” diyebilmektedir. Ancak bu nispeten rahat görünen paşanın dahi botları yırtıktır ve demir bir telle emaneten bağlıdır.

İşte, M. Emin, kitaplarda kolay kolay bulamayacağımız bu türden zengin, dikkat çekici hatıralara sahipti.

Biz, sadece bu kadarıyla şimdilik yetinip, asıl konumuza, Lapacı Ailesi’nin durumuna devam edelim.

Ağustos’un (1922) sonlarında ağır darbe alan Yunan Eylül başından itibaren hızla kaçar ve 6 Eylül’de Yenişehir kurtulur. Bizim aile de göç etmiş diğer aileler gibi eve dönmeye başlıyor. İşgalden çekilirken daha bir vahşileşen Yunan’ın yakıp yıkmalarının dumanı henüz bitmeden M. Emin ve ailesi Yenişehir’e varırlar. İki yıl önce terk ettikleri evleri diğer bütün yapılar gibi harap haldedir.

İşte, bütün bunları yaşadığım için milli bayramlarda kendimi tutamam; ağlarım” diyor dönemin tanığı M. Emin.

Kaçarken arabalarını ve silahlarını yarı yolda bırakarak hızla uzaklaşmış işgalciler. İçi mavzer silahlarıyla dolu arabalardan herkes nasibini alıyor. “Yenişehir’de mavzersiz ev kalmadı” diyen M. Emin, Cumhuriyetin ilanını kutlayan havai fişeklerin işgalcilerden kalma kurşunlar olduğunu gülümseyerek belirtiyor.

Kurtulan Yenişehir’de işbirlikçiler elbette ki, cezasız kalmayacaktı. Harabeye dönmüş şehirde dolaşırken gördüğü bir manzaradan, ne de olsa bir çocuk olarak, nasıl ürperdiğini de anlatıyor M. Emin. Çarşının ortasında bir ağacın yanında kurulan sehpada asılı birinin cesediyle yüz yüze geliyor.

Boynunda kocaman bir etikette suçu yazılan bu idamlığın adını sorunca bir büyüğün verdiği cevap çok anlamlı:

Evladım, bunun ismi lâzım değildir. Suçlu da olsa, çoluk – çocuğu var. Yarın – öbür gün hain oğlu diye damgalanmasın bu kişiler”.

Bu milletin ne kadar büyük olduğunu; kan davası ve linç kültürüne fersah fersah uzak durduğunu gösteren ibretlik bir cevaptır bunu. Çocuklar ileride büyüdüklerinde akranlarını bu olaylar üzerinden suçlamasın diye titizlik gösteren itidal sahibi büyükler vardı o zamanlar.

Acaba, günümüzde bu yüce özelliklerden çok mu uzaklaştık diye düşünmeden edemiyorum.

M.Emin, konuşmasının ilerleyen bölümlerinde Cumhuriyet sonrası Yenişehir’i ve hayatını anlatsa da biz onun anlattıklarını Cumhuriyetin ilanıyla noktalayalım.

Nasip olursa, başka bir yazımızda onun Cumhuriyet sonrası hatıralarını yazalım.

Kurtuluşta ve Cumhuriyetimizin kuruluşunda emeği geçen başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere herkese rahmet dileklerimiz ve minnetle..

Ve son olarak bu mühim olayların o dönemki küçük tanığı olarak bize bu değerli hatıraları aktaran; 2007’de vefat eden Mehmet Emin Lapacı’ya da Mevlâ rahmet eylesin.

  • Dr Salih EROL

Dr. Salih EROL

Eğitimci ve Tarih araştırmacısı – yazar. Lisans öğrenimini Balıkesir Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliğinde tamamladı. Anadolu Üniversitesinde Tarih bölümünde yüksek lisans ve doktora yaptı. 1998’den beri Bursa’da öğretmenlik yapmaktadır. Birisi Türk Tarih Kurumu’ndan olmak üzere iki kitabı ve çok sayıda makalesi yayınlandı. E-Posta: drsaliherol@gmail.com