TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & NOSTALJİ

Tarih yazıcılığı ve Annales Okulu

Yazar : Alper
CAN

Giriş

Heredotos’tan günümüze değin geçmişte
yaşamış insan toplulukları üzerine pek çok araştırma yapıldı, pek çok eser
yazıldı. Büyük komutanlardan pek acayip yabancı kavimlere dek çok çeşitli
konular ilgi nesnesi yapıldı, incelendi. Tüm çeşitliliğine ve kapsadıkları çok
farklı çağlara rağmen tarih araştırmaları insanlar için çekiciliğini hep korudu.
Birbirinden farklı insan kişilikleri ve kavrayışları olması gibi tarihe
yaklaşımda da çok farklı eğilimler görüldü. Kimileri tarihi artık tanık
olamayacakları mucizeler ve olağanüstü olayların anlatımı olarak gördü,
kimileri büyük adamların yaptıklarından pay çıkarmaya uğraştı ve kimileri de
geçmişte yaşananları gelecekte kurmak istedikleri düzenin bir aracı olarak
gördüler. Bunca farklı tarih yorumları bunca farklı tarih yazım usulleri
doğurdu.

Timur’un Ankara Savaşı’nda filleri
kullanması; iki yıl önce kardeşimin Almanya’ya yerleşmiş olması. Bunların ikisi
de geçmişte yaşanmış olgulardır. Tarihçi elindeki malzemeden yani geçmişte
yaşanmış olaylardan hangisini ele alır ve işlerse o olgu dikkatimize sunulmuş
olur. Yani tarihçi zorunlu olarak seçmecidir[1].
Tarih yazımının temel sorusu geçmişte yaşanmış olaylardan hangilerinin seçilip
sunulacağı, konunun hangi perspektiften ele alınacağıdır.

Tarih yazımı konusunda 20. yüzyılda
görülen özgün örneklerden birisi Annales Okuludur. Kendilerini aynı ilkeler
etrafında bir araya gelmiş bütünleşik bir grup olarak görmeyen bu tarihçiler
topluluğu tarih yazımına getirdikleri özgün anlayışlar sayesinde geçtiğimiz
yüzyılda derin izler bırakmış, dikkat çektikleri alanlarda çalışan tarihçi
sayısını arttırmışlardır. Bu çalışmada Annales Okulunun tarih yazımı geleneği
içindeki yeri tartışılacaktır.  Bir disiplinde bir kişi ya da grubun
yaptığı özgün katkıları iyi idrak edebilmenin yolu öncelikle söz konusu öznenin
neye karşı çıktığını bilmektir.  Annales Okulunun getirdiği yeniliklere
girmeden önce tarih yazımı konusundaki daha erken anlayışlardan kısaca
bahsetmek yerinde olacaktır.

Tarih Yazımının 20. Yüzyıla Değin
Seyri

Tarih yazımı antik Yunanlılar ile
başlamıştır. Daha önce tanrıların ve efsanevi güçlerin odak noktasında olduğu
metinler yazılmıştı. Ancak Yunanlılar yazdıkları metinlerde insan eylemlerini
merkeze koymuş ve tarihin insan eylemlerini anlatması gerektiğini varsayarak
tarih yazımını başlatmışlardır. Ayrıca yazılan metinler sonraki kuşakların
faydalanması, insan soyunun işine yaraması umuduyla yazılmıştı. Anlatılacak
olaylar arasında seçme yapılırken değişmeyen, böylece bilinebilir olanlar
seçilmiş, değişen, bilgisine ulaşılamayacak olanlar elenmiştir[2].
İlk tarihçiler kuşağında tarih genellikle büyük adamların eylemlerini anlatmıştır:
Maceracı kahramanlar, muktedir krallar, gözüpek komutanlar. Antik çağda yaşamış
Plutarkhos’a göre tarihçi karşısındakinin parlak bir görüntüsünü yansıtan
aynadır. Tarihçi, büyük adamların yaptığı büyük işleri kaydeden bir kişidir[3].

Orta Çağ’da tarih yazımında
Hıristiyan kilisesinin belirleyici yönleri olmuştur. Hıristiyanlık tüm
insanları kapsayan bir din olduğu için Hıristiyan tarihçi de tüm insanlarla
ilgilenir[4].
Böylece tarih yazımı tüm insan topluluklarını kapsayacak şekilde genişlemiştir.
Orta Çağ tarihçisi geçmişteki olayları yaratılış safhaları ile uyumlu kılabilmek
için geçmişi değişik çağlara ayırarak inceleme uygulaması başlatmıştır. Bu
olumlu özelliklerin yanında Hıristiyan tarihçinin bir zaafı vardır. Geçmişi
eleştirel gözle inceleyemez zira tüm geçmiş, tüm gelecek, tüm yaratılmışlar
tanrısal planın bir parçasıdır ve geçmişi eleştirmek Tanrısal planı eleştirmek
demektir[5].
İsa ile başlayan ve kıyamet ile son bulacak olan insanlık tarihi sürekli ileri
giden bir süreçti. Bu çizgisel tarih anlayışı Orta Çağ başında Augustinus
tarafından ortaya kondu[6]
Yine ilk kez Orta Çağ’da İbni Haldun geçmişte yaşanmış olayları hikaye etme
yöntemini bırakıp nedenleri ile açıklama yöntemini başlattı ve böylesi bir
tarih yazımını salık verdi[7].

Dünyevi hayatın tüm yönlerini kuşatan
dini ögelere tepki olarak başlayan Rönesans döneminde insan zaafları, tutkuları
ve güdüleri ile bir bütün olarak tarih yazımının konusu olmuştur. Böylece
tarihi metinler daha fazla oranda insanı anlatır olmuştur. Büyük adamların
tarihini yazma eğilimi hala yaygındı. Ancak ilk kez 17. yüzyılda İskoçya,
İtalya, Fransa ve Almanya’daki kimi yazarlar toplum tarihi dedikleri bir üslubu
benimsediler. İzleyen dönemde toplumsal tarih araştırması yapanların sayısı
arttı. Bunlardan iki önemli isim Jules Michelet (1798-1874) ve Jacob Burckhardt
(1818-1897)’tır. Michelet o güne dek seslerini duyuramayan toplum kesimlerinin
tarihlerinin yazılması için çağrıda bulunuyor, onun bu çağrısı sonradan
“aşağıdan tarih  (history from below) olarak adlandırılıyordu[8].

 Bu dönemin bir başka konusu tarihin
doğa bilimleri ile aynı yöntemlerle ele alınıp alınamayacağı sorusuydu. Bu
soruya hayır diyenlerin en tanınmışı İtalyan G. Vico’dur. Ona göre insan ancak
yaptığını bilebilir. İnsan yaratımı olmadığı için doğa insanın bilebileceği bir
alan değildir. Tarih ve geçmiş insan eylemleri ise tam olarak insanın
bilebileceği şeylerdir çünkü insanlar tarafından gerçekleştirilmişlerdir.

Aydınlanma dönemi insan aklına ve ilerlemeye
duyulan güveni ile karakterizedir. İnsanın değişmez ve evrensel bir özü vardır
ve bu öz eğitim ile geliştirilebilir. Büyük adamların rasyonel eylemleri
tarafından yönlendirilen toplum yoluna emin adımlarla devam edecek ve ideal
toplum düzenine ulaşacaktır. Alınacak derslerle dolu olan tarih de insanlığın
bu gelişiminde yardımcı bir unsur olacaktı.

19. yüzyılda tarih araştırmalarının profesyonel bir uğraş haline gelmişti ancak
eski usuller etkisini yer yer sürdürüyordu. Bir taraftan söylence ile gerçek arasında
ciddi bir ayrım yapmak gerektiğine vurgu yapılırken diğer yandan tarihi
metinlerin daima anlatı şeklinde yazılması gerektiği savunuluyordu[9].

Yirmibirinci yüzyılda tarih yazımını
sosyal bilimlerin ışığı altında yeniden ele alma denemeleri görüldü.

İnceleyeceğimiz Annales Okulu bu
denemelerden biridir. Bu anlayış niyet eden ve niyetini uygulayan kişinin
gerçekleştirdiği biricik, genellenemez olaylara değil yasalaştırmaya daha
yatkın, etkin gerçekleştiricileri olmayan, derinden ve yavaş gelişen toplumsal
süreçlerin araştırılmasına önem verdiler.

Annales Okulunun Kuruluşu ve
Gelişmesi Hakkında Kısa Bilgi

Ortak fikirler etrafında bir araya
gelmiş ve birçok üyesinin benzer anlayışlar sergilediği bir okulun söz konusu
olmadığını belirterek başlamak yerinde olacaktır. Çıkış noktaları ve zaman
içinde aldıkları konum itibarı ile farklılıklar gösteren, sıkı şekilde
tanımlanmış benzer bir yöntemleri olmayan bu grubu “Annales Hareketi” olarak
adlandırmak daha isabetli olacaktır[10].
 Buna karşın söz konusu yazarların eserlerinde dil ve kavram ortaklıkları
da yok değildir.

1929 yılında Annales dergisinin yayın
hayatına başlaması aynı adla andığımız hareketin de başlangıcını oluşturur.
Ancak daha önce, 1900’lü yılların başında kültür ve felsefe tarihçisi Henri
Berr yönetiminde yayına başlayan ve tarih yazım yöntemlerine eleştiriler
getiren Revue de synthese historique dergisi Annales’in
kurulması için uygun ortamı yaratmıştır(11).  Ayrıca coğrafyacı
Paul Vidal de la Blache, antropolog Lucien Levy-Bruhl, tarihçi Jules Michelet
ve tarihçi Jacob Burckhardt gibi yazarlar da Annales yazarlarının
etkilendikleri isimlerdir.

Annales’in kurucuları olarak Marc
Bloch (1886-1944) ve Lucien Febvre (1878-1956) anılır. Önceki görevlerinden
ayrılarak 1919’da Strasbourg Üniversitesi (Fransa)’nde bir araya gelen bu iki
tarihçinin yakın ilişkisi 1933’e kadar sürdü.  Bu tarihte Febvre
Paris’teki College de France’a geçti. Marc Bloch ise 1936’da Paris’teki
Sorbonne Üniversitesi’ne geçti. II. Dünya Savaşı’nın başlaması Bloch’un
akademik hayatında kesintilere sebep oldu. Fransız direniş hareketinde rol aldığı
için 1944’te Almanlar tarafından idam edildi.

Annales hareketinin zaman içindeki
gelişimi üç kuşakla simgelenen ayrı aşamalara ayrılabilir. Kurucularının
başlattığı ilk aşama 1920-1945 arasını kapsar. Febvre’nin öğrencisi olan
Fernand Braudel (1902-1985)’in en belirgin isim olarak öne çıktığı ikinci aşama
1945-1968 yıllarını kapsar. 1968’den sonra başlayan üçüncü aşamada Georges Duby
(1919-1996), Jacques le Goff   (1924- ), Philipe Aries (1914-1984),
Robert Mandrou , Emmanuel Le Roy Ladurie (1929- ), Jacques Revel gibi isimlere
rastlarız.

Hareket ile özdeşleşen derginin
isminde üç kez değişiklik olur. 1929’da yayın hayatına Annales
d’histoire économique et sociale
 adıyla başlayan dergi 1939’a kadar bu
isimle basılır. 1939-1942 arasında Annales d’historie sociale,
1942-1944 arasında Melanges d’historie sociale adlarını
aldıktan sonra 1946’dan bu yana Annales: economies, societes
civilisations (ekonomiler, toplumlar ve uygarlıklar) 
adıyla basılır.

Annales Okulunun kurumsallaşması II.
Dünya savaşı sonrası yıllara rastlar. Lucien Febvre

1947’de Ecole Pratique des Hautes
Etudes adlı araştırma kuruluşunun altıncı  şubesinin başına getirildi.
Hareketin sonraki kuşağına dahil önemli bir isim olan Fernand Braudel de aynı
dönemde Febvre’e yakın bir yönetici konuma getirildi. 1960’lı yıllardan sonra
Annales’in açtığı yolda toplumsal tarih çalışmaları o denli arttı ki artık
Annales tarihçilerini diğer tarihçilerden ayıran sınırlar silikleşti.

Annales Okulunun Tarih Yazımına
Getirdiği Yeni Anlayışlar

Tarih yazımının gelişimini aktarırken
Michelet ve Burckhardt ile başlayan süreci ele almış, kişilerin tarihinden
toplumsal süreçlerin tarihine kayan anlayışı nitelemiştik. Annales Okulunun
tarih yazımına getirdiği en önemli yeni anlayış tarihin kapsamını genişleten bu
anlayıştır. Kahramanlar ve büyük adamlar etrafında örülen tarih yerine çok
başka faktörlerin de tarihi olaylarda etkisi olduğunu ileri sürmüş, ilgilerini
onlara da çevirmişlerdir. Annales Okulu kahramanı öldürmüştür veya başka bir
ifadeyle artık herkes kahramandır, çünkü herkesin değişim üzerinde şu veya bu
ölçüde payı bulunmaktadır.[11] Aynı
görüşü Febvre ise şöyle dile getirir: “ Tarihçi için (tıpkı coğrafyacı için
olduğu gibi) insan yoktur, insanlar vardır”[12].
Annales yazarları bireye aşırı önem vermekten sakınmışlar, tarih yapan birey
portresi çizmek istememişlerdir. Karar veren ve uygulayan birey görüntüsü
yerine bize düzen kavramını göstermek istemişlerdir[13].

Annales yazarlarının bu tavırlarında
Durkheim’in öğrencisi olan François Simiand’ın tarih yazımına getirdiği
eleştiriler etkili olmuştur. Simiand  ‘tarihçiler kabilesinin putları’na
saldırırken siyasi olaylara ve bireylerin tarihine verilen aşırı önemi ve nesne
ve kavramların kökenlerini bulmaya yönelen aşırı dikkati eleştirmişti. Bu
eleştiriler Annales yazarları tarafından dikkate alınmış ve yöntemlerinin bir
parçası yapılmıştır[14].

Disiplinler arası işbirliğine
verdikleri önem

Annales yazarlarının sosyal bilimler
disiplinlerinin birbirine yaklaşmasına verdikleri önem büyüktür. İnsan
faaliyetlerinin her alanına odaklanmayı seçen bir anlayış zaten bu sonucu
zorunlu kılar. Febvre’nin ağzından çıkan  “tarihçiler, birer coğrafyacı
olun. Hukukçu, sosyolog ve psikolog da olun”[15] ve
“aradaki tüm sınırlara ve yaftalara paydos”[16]sözleri
bu anlayışı net olarak anlatır. Aynı anlayışın başka bir yansıması Bloch’un
göstergebilime verdiği önemde görülebilir.  Bloch bir toplumdaki
insanların çalışırken kullandıkları araç gereçleri onların düşünce ve yaşam
tarzlarının anahtarı olarak görür, göstergebilimi bir toplumun anlamak
konusunda ekonomiden daha önemli sayar[17].
Ancak Annales yazarlarının en fazla önem verdiği sosyal bilim dalı beşeri
coğrafyadır.

Sosyal bilimler disiplinlerinin
birlikte çalışmasına yönelik bu ilgiyi Braudel de paylaşır. Bir yazısında
toplum bilimlerinin kriz içinde olduğunu söyler, çok sayıdaki farklı disiplinin
yollarının birleşmesi gerektiğini söyler[18].
Sosyal bilimlerin işbirliği içinde çalışması anlayışının bir yansıması olarak
Annales yazarları ayrı ayrı yazılan ulusal tarihler yerine bir bütün olarak
incelenen insanlık tarihi çalışmalarını savunmuşlar, insanlık bütününü
etkileyen ve uzun vadede değişen ortak değişkenlere vurgu yapmışlardır.

Zaman kavrayışlarındaki farklılık

Zaman kavramının farklı toplumlarda
farklı tasavvurları vardır. Başlıca iki farklı tasavvurdan söz etmek mümkündür.
Döngüsel zaman kavramında olayların bir döngüsellik izlediği, belirli sürelerde
tekrarlandığı varsayılır. Antik çağda örneklerini gördüğümüz Altın Çağ
söylencesi buna örnek verilebilir. Buna göre uzak geçmişte ataların kurduğu en
mutlu ve en adil düzen bir gün yeniden ortaya çıkacak ve insanlara mutluluk
getirecektir. Buna karşılık çizgisel zaman kavramı bu döngüselliği reddeder. Bu
modele göre zaman geri dönülmez şekilde tek yönlü ilerlemektedir. İnsan
toplumları da geçmişten geleceğe, ilkelden gelişmişe doğru evrilmektedir.
Reinhart Koselleck’in 1750-1850 arasını modern çağa geçiş dönemi olarak
nitelemesi bu gelişme inancının bir örneğidir.

Tarih yazımı söz konusu olduğunda bu
iki anlayıştan yalnızca birinin, çizgisel zaman modelinin dikkate alındığı
görülür. Geçmişte yaşanmış olayların belirsiz bir gelecekte yeniden aynı
şekilde tekrarlanacağını söyleyen bir tarihçi yoktur. Ancak tarihin çizgisel ve
sabit hızda aktığı kabul edildikten sonra bu görüşün değişik açılardan ele
alınması gerçekleşmemiştir. 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar tarihçilerin çoğu
bu modeli sorgulamadan benimsemişlerdir. Ancak Annales yazarları zamanın
göreceliğinin ve çok katmanlılığının altını çizerek çizgisel zaman anlayışını
biraz değiştirdiler. Hem farklı uygarlıklar arasında hem de aynı uygarlığın
farklı dönemleri arasında zamanın akış hızında farklılıklar olabileceği
tahayyülünü oluşturdular. Avrupa siyasi tarihi, insanlığın kesintisiz bir
ilerleme içinde olduğu, Batı uygarlığının da bu ilerlemenin öncüsü olduğu
yolundaki ön kabule zaten ciddi darbeler indirmişti. Zaman algısının bu şekilde
değişimi de ilerleme fikrine duyulan inançsızlığın bir yansımasıdır[19].

Farklı hızlarda akan zaman, farklı
ritimlerle görülen değişimler düşüncesin önemli savunucularından biri F.
Braudel’dir. Ona göre yavaş, orta hızda ve hızlı akan zamanlardan söz
edilebilir. Toprak, deniz ve bitki örtüsü gibi coğrafik faktörlerde görülen çok
yavaş değişimi ifade etmek için longue duree terimini kullanır[20].
 İktisadi süreçler ve nüfusla ilgili konular bunlardan biraz daha hızlı
değişen bir yapı sergiliyordu. Öyle ki bir insan ömrü bu değişiklikleri fark
etmek için yeterli olabiliyordu.  En hızlı değişimin görüldüğü alan ise
günlük olaylar, siyasi tarih ve bireysel eylemlerdi.  Braudel en büyük
önemi yavaş değişimler alanına vermiş, eserlerinde beşeri coğrafya etmenlerine
vurgu yapmıştır. Bir eserinde bu fikrini şöyle açıklar: “Olay ilgi çeken
yepyeni bir şeydir. Patlayan bir bombayı andırır. Yarattığı dumanlarla
çağdaşlarının görüşünü bulandırır; ama kalıcı değildir, ateşi görülmez”, 
“Toplumsal bilim ‘olay’ dan şiddetle kaçınır. Haklıdır da: Kısa-dönem en
kaprisli, aldatıcı zaman biçimidir”[21].

Eserleriyle Annales Yazarları

Annales Okulu tarihçilerinin ortaya
koymak istedikleri tarih anlayışını eserleri üzerinden giderek anlayabiliriz.
Okulun iki kurucusundan M. Bloch 1924’te basılan eseri Royal Touch (Kralın
Dokunuşu)’da Orta Çağ’dan 18. yüzyıla değin İngiltere ve Fransa’da gözlenen bir
inancı sorgulaması açısından antropolojik bir konuyu ele alır. Yazarın sonraki
eseri The Historian’s Craft (Tarihçilik Mesleği) insanların
mucizelere inanmalarını sorgulaması açısından benzer bir konu görülür. Ancak
Bloch’un asıl önemli eserleri iktisat tarihi hakkında olanlardır: Fransa
Kırsal Kesim Tarihi
 ve 900-1300 arası Avrupa sosyal yapısını konu
alan Feodal Toplum. Adı anılan bu son eserin önemli bir yanı da
yazarın Avrupa insanının duygu ve düşünce tarzıyla ilgili bir bölüm de
yazmasıdır.

16. Febvre’nin erken dönem
eserlerinden olan Martin Luther adlı eserinin girişinde yazar
amacını bireysel insiyatif ile toplumsal kısıtlanım arasındaki ilişkiyi
incelemek olarak açıklar. Bir başka eseri olan 16. Yüzyılda İnançsızlık
Sorunu: Rabelais’in Dini
 adlı çalışmada Bloch’unkilere benzer bir
konuya rastlarız. Böylece bu iki yazarın eserleri kendilerinden sonra gelen
tarihçilerin ilgilerini zihniyetler tarihine doğru çekmiştir. Ayrıca
Febvre’nin A Geographical Introduction to History adlı kitabı
Annales Okulu’nun coğrafi araştırmalara yapacağı vurgunun ilk işaretidir.

Okulu diğer bir önemli temsilcisi
olan F. Braudel coğrafyanın önemi konusunda hocası Febvre ile hemfikirdir.
Hatta bu yolda II. Felipe ve Akdeniz Dünyası olan doktora
tezinin başlığını Akdeniz Dünyası ve II. Felipe olarak
değiştirmeye ikna olmuştur. Braudel bu eserinde önceliği incelediği değişkenler
arasında en yavaş değişimi gösteren coğrafi etmenlere verir. Braudel’in bir
başka önemli eseri Maddi Uygarlık 1400-1800 arasında kalan
zamanda Avrupa iktisadi hayatını inceler.

İzleyen dönemde Annales yazarları
arasında Marksizmin etkili olduğunu, tarihyazımına nicel öğelerin, istatistik
kullanımının daha fazla girdiğine şahit oluruz. Braudel’in 1958’de yazdığı bir
makalesinde “son 25 yılın en iyi tarih eseri” dediği eser, Ernest
Labrousse’nin The Crisis adlı eseri buna güzel bir örmektir.
Nicel tarihin etkili olduğu bir başka alan nüfus hareketleri tarihiydi. Böyle
bir esere örnek olarak da Annales yazarlarından Pierre Goubert’in Beuvasis
and the Beuvaisis
 adlı eseridir.

Braudel’in öğrencisi olan Emmanuel Le
Roy Ladurie hocasına benzer bir doktora tezi yazmıştır.  The Peasants of
Languedoc adlı bu eseri coğrafik ögelerden yola çıkar ancak Avrupa ile Amerika
arasında karşılaştırmalar yaparak neticelenir. Burada da Annales Okulu
yazarlarının başka bir özelliğini, karşılaştırmalı ve bütüncü tarih
anlayışlarını görmek olasıdır.

Annales özelliklerinden biri olan
zihniyetler tarihi üzerinde çalışan başka bir tarihçi de Philippe Aries’tir.
Onun  İngilizceye Centuries of Childhood olarak çevrilen
eseri çocukluk kavramını tarih yazım konuları arasına sokmuştur. Aynı yazar son
yıllarını ölüm karşısında takınılan zihni tutumları araştırmaya harcamıştır.

Zihniyerler tarihi ve psikolojik
tarihe önem veren başka bir Annales yazarı da Robert Mandrou’dur. Onun bu
anlamdaki iki eserini anabiliriz: Bir Tarihsel Psikoloji Denemesi alt
başlığını taşıyan  Introduction to Modern France (1961)
adlı eseri ve Bir Tarihsel Psikoloji Analizi alt
başlıklı Magistrates and Sorcerers adlı çalışması (1968). Aynı
alanda çalışan başka bir tarihçi de Alain Besançon’dur . Annales dergisinde
psikanalitik tarihin olabilirliğini sorgulayan yazıları yayımlanmıştır. Jacques
Le Goff ise Arafın Doğuşu adlı eserinde araf fikrini doğuşunu
toplumsal dönüşümlere bağlayarak zihniyetler tarihi alanında başka bir eser
vermiştir. Bu alanda anılması gereken bir başka yazar olan Georges Duby The
Three Orders
 adlı eserinde zihinsel değişimleri toplumsal değişimlerin
ışığında incelemiş, zihniyet incelemelerine önem veren Annales ekolüne uygun bir
eser vermiştir.

Görülüyor ki Annales yazarları
ağırlıklı olarak modern çağ öncesi Avrupa tarihi ile ilgilenmişler, zihniyetler
tarihi, iktisadi tarih ve coğrafyanın tarih yazımındaki yeri konularında
eserler vermişlerdir.

Annales’in Yarattığı Etki

1.     Dünya Savaşı öncesi Polonya’da
ekonomik ve sosyal tarihe ilgi duyan bir grup tarihçi vardı. Bu yüzden Annales
fikirleri burada ilgiyle karşılandı. Fransa’da öğrenim gören çok sayıda
Polonyalı tarihçi de zihniyet araştırmalarının tarihi çalışmalarda sıkça konu
edilmesine sebep oldu. Annales’in bireyleri ve olayları alt sıraya koyan
anlayışı Almanya’da pek taraftar bulamadı. Burada siyasi olay ağırlıklı tarih
yazımı etkisini 1960’lara kadar devam ettirdi. Yaşanılan iki büyük savaş ve
etkileri düşünülürse böyle olması doğal karşılanabilir[22].

Almanya’dakine benzer bir durum
İngiltere’de gözlendi. 1960’larda bile Annales hareketine yakın duran İngiliz
tarihçi pek azdı. Bunun en önemli sebebini deneyciliğe ve bireyciliğe büyük
önem veren geleneksel İngiliz düşünüş tarzında aramak gerekir[23].

Ülkemizde tarihçiler 1940’lı yıllara
değin Annales Okulu’nu ve fikirlerini pek takip etmediler[24].
Türkiye’de Annales anlayışından etkilenmiş tarihçilerin başında Fuad Köprülü
gelir. Kendisi Annales Okulu kurucuları Febvre ve Bloch’u gerçek tarihçiler
olarak görmektedir[25].
Köprülü’nün öğrencisi olan ve disiplinler arası işbirliğine eserlerinde önem
veren Ömer Lütfü Barkan aynı hareketten etkilenen bir başka tarihçimizdir.
Annales’ten etkilenen diğer tarihçilerimiz arasında Halil İnalcık ve Mustafa
Akdağ da yer alır.

Annales Okulunun Eleştirisi

Annales yazarlarının tarih yazımında
siyasi olayları önem açısından en arka sıraya atmalarından, insan ve toplum
hayatını etkileyen daha önemli faktörler olarak coğrafik ögeleri öne
alışlarından bahsedilmişti. Bu anlayıştaki aşırılık tarihin belirsiz güçler
tarafından yönlendirildiği, tarihte etkin güçler olmadığı şeklinde yorumlandı.
Tarihi bilinçli olarak eylemde bulunan bireyin iktisadi kurallar ışığında
yazdığını savunan Marksist düşünürler bunda eleştirecek yanlar bulmuşlar,
Annales yazarlarının yönsüz bir toplum tasvir ettiklerini söylemişlerdir[26].

KAYNAKÇA

1- Edward Halett Carr, Tarih Nedir,
İletişim Yayınları, 9 bs., 2006

2- R. G. Collingwood, Tarih Tasarımı,
Ara Yayınları, 1. bs., 1990

3-Doğan Özlem, Tarih Felsefesi,
İnkılap Kitabevi, 8. bs., 2004

4- Peter Burke, Fransız Tarih
Devrimi: Anales Okulu
, Doğubatı Yayınları, 1.basım, 2006,

5- G. Iggers, Yirminci Yüzyılda
Tarih Yazımı
, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 3. bs., 2007

6- Mehmet Ali Kılıçbay, Uygarlıkların
Grameri
 (F. Braudel) içinde, İmge Kitabevi, 2.bs., 2001

7- L. Febvre, Geographical
Introduction to History
, bl.2 ay. 3

8- E. Breisach, Tarih Yazımı,
Yapı Kredi Kültür Yayıncılık, 1. bs.,2009

9-A. Boratav(der.), Tarih ve
Tarihçi: Annales Okulunun İzinde
, Kırmızı Yayınları, 1.bs., 2007

10- İktidar ve Tarih: Türkiye’de
Resmi Tarih Tezinin Oluşumu 1929-1937, Büşra Ersanlı, İletişim  Yayınları,
1. bs.,2003

[1] ) Edward Halett Carr, Tarih Nedir, İletişim Yayınları, 9
bs. 2006, s. 15

[2] R. G. Collingwood, Tarih Tasarımı, Ara Yayınları, 1. bs.,
1990, s.47

[3] Levent Yılmaz, Tarih Nasıl Yazılmalı ya da Yazılmalı mı?,
Tarih Yazımında Yeni Yaklaşımlar içinde, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1.
bs,2000,  s 76

[4] Collingwood, a.g.e., s.65

[5] Collingwood, a.g.e., s.71

[6] Doğan Özlem, Tarih Felsefesi, İnkılap Kitabevi, 8. bs., 2004, s. 30

[7] Özlem, a.g.e., s. 40

[8] Peter Burke, Fransız Tarih Devrimi: Anales Okulu, Doğubatı Yayınları,
1.basım, İstanbul, 2006, s. 32

[9] G. Iggers, Yirminci Yüzyılda Tarih Yazımı, Tarih Vakfı Yurt
Yayınları, 3. bs. ,2007, s.2

[10] Burke, a.g.e., s.25 (11) Iggers a.g.e., s. 52

[11] Mehmet Ali Kılıçbay, Uygarlıkların Grameri (F. Braudel), İmge
Kitabevi, 1.bs. içinde, sunuş s.14

[12] L. Febvre, Geographical Introduction to History, bl.2 ay. 3

[13] E. Breisach, Tarih Yazımı, Yapı Kredi Kültür Yayıncılık, 1. bs.,s.
466

[14] Burke, a.g.e., s. 37

[15] Burke, a.g.e., s. 24

[16] Breisach, a.g.e., s.463

[17] Iggers, a.g.e., s.59

[18] Tarih ve Tarihçi: Annales Okulunun İzinde, der: A. Boratav Kırmızı
Yayınları, 2.bs., s. 115

[19] Iggers, a.g.e., s.57

[20] Breisach a.g.e., s. 467

[21] Boratav, a.g.e., s.119-121

[22] Burke, a.g.e., s. 162-3

[23] Burke, a.g.e., s. 165

[24] Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih: Türkiye’de Resmi Tarih Tezinin
Oluşumu 1929-1937, İletişim Yayınları, 1. bs., 2003, İstanbul, s.26

[25] Ersanlı, a.g.e., s.158
















































































































































































[26] Breisach, a.g.e., s. 468

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir