TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & NOSTALJİ

“Taarruz Başladıktan Sonra 15. Gün,
Gazetene ‘ZAFER’ Manşetini Atabilirsin!..”

Süleyman Çelik (scelik44@gmail.com)

Sakarya Meydan Savaşı’ndan sonra,
düşman Afyonkarahisar ve Eskişehir bölgelerine çekilerek buralarda savunma
mevzileri yaptı.  Araya birlikler
yerleştirildi. İznik Gölü çevresi ile Menderes dolaylarındaki birlikler de göz
önüne alındığında denilebilir ki karşımızda, Marmara’dan Menderes’e kadar, kuş
uçuşu 400 km’lik bir düşman cephesi vardı.

Düşman mevzileri öyle berkitilmişti
(tahkim) ki cepheyi gezen bir İngiliz kurmay subayı, “Türkler bu mevzileri 4-5 ayda düşürebilirlerse, bir günde
düşürdüklerini öne sürebilirler”
demişti.

Sakarya’da bizim kayıplarımız da
çoktu; “savaşa ön safta katılan birliklerin, subaylarının %80’i, erlerinin
%60’ı ya şehit olmuş ya da gazi. Örneğin, 42. Alayın tüm komutan ve subayları
şehit ya da gazi oldukları için, alay komutanlığını bir yedek subay teğmen
üstlenmişti (Şevket S. Aydemir, Tek Adam, cilt 2,s.534).” Bu nedenle önce
yaralar sarıldı. İnsan, silah, cephane ve diğer gereksinimler, halkımızın
canıyla ve malıyla son katkısı da sağlanarak tamamlandı. 

1922 baharında, Sakarya zaferinden
hemen sonra üzerinde çalışılmaya başlanan taarruz planı üzerinde son
düzeltmeler yapıldı. Temmuz sonunda Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Konya’ya
gelmiş bulunan İngiliz General Townshend ile görüşmek bahanesi ile, Batı
Cephesi Karargahı’nın bulunduğu Akşehir’e gitti. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa
da geldikten sonra, İsmet Paşa ile birlikte üçü, son değerlendirmeleri yaptılar
ve saptanmış olan plan gereğince taarruza geçmek üzere 15 Ağustos’a kadar tüm
hazırlıkların tamamlanması kararlaştırıldı. 28 Temmuz 1922 günü yapılacak
birlikler arası bir futbol maçını seyretmek bahanesi ile ordu ve kolordu
komutanları da Akşehir’e çağrıldı. Taarruz ile ilgili, onların da görüşleri
alındı. Ertesi gün, üçü yeniden görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını
saptadıktan sonra Atatürk Ankara’ya döndü.

Ankara’da Meclis’teki muhalifler
ordunun çürümüş olduğu/ kıpırdayacak durumda olmadığı gibi söylemlerle kara
propaganda yaparak kafaları karıştırıyor, insanların moralini bozuyorlardı. Yıldırım
bir baskınla öldürücü darbeyi vurmayı düşünen Atatürk, taarruz hazırlıklarını çok
gizli bir şekilde yürütüyor, bu amaçla birliklerin taarruz bölgelerine
intikalini geceleri yaptırıyordu. Bu nedenle, bu kara propagandadan memnun
oluyordu. Çünkü Meclis’teki ve Ankara kulislerindeki bu konuşmaları anında
öğrenen Yunanlılar, savaşı unutmuşlar, bir yandan kendi aralarında siyasal
kavgalar yaparken, bir yandan da uzo içip sirtaki oynayarak Sakarya’nın şokunu
unutmaya çalışıyorlardı.

Atatürk, Ankara’daki işlerini
tamamladıktan sonra çok gizli bir şekilde Akşehir’e hareket etti. Hareketini
belirli birkaç kişi dışında kimse bilmiyordu. Bilenler de Atatürk Ankara’da
imiş gibi davranacaklar, hatta gazetelere Çankaya’da çay daveti verdiğini
bildireceklerdi. Bunlar arasında bulunan Yeni Gün gazetesinin sahibi ve
Milletvekili Yunus Nadi’yi kenara çeken Atatürk, “taarruzun başladığını
öğrendikten sonra 15. Gün, başka bir haber beklemeden gazetene, ‘BÜYÜK ZAFER,
ORDULARIMIZ GÜZEL İZMİR’E GİRDİ’ manşetini, atabilirsin” dedi.

20 Ağustos’ta Akşehir’e varan
Atatürk, o gece ordu komutanlarını da Karargaha çağırdı. Fevzi Paşa, İsmet Paşa
ve ordu komutanlarına, “taarruzun nasıl yapılacağını, harita üzerinde kısa bir
savaş oyunu şeklinde” açıkladıktan sonra tarihi emrini verdi; “26 Ağustos sabahı, şafak sökmeden
düşmana  taarruz edilecektir.”

Batı Cephesi Karargahı, Akşehir’den, Şuhut
üzerinden 26 Ağustos gecesi Kocatepe’ye taşındı…

Nazım’ın deyişiyle “saat beş otuz/ Ve başladı topçu
ateşiyle/ ve fecirle birlikte büyük taarruz (Kuvayı Milliye Destanı)…

Plana göre Kocatepe’nin önünde
bulunan berkitilmiş sarp tepeler, Kalecik Sivrisi (1310 rakımlı Erkmentepe), Belen,
Tınaz ve Çiğil tepeler aşılarak Sincanlı ovasına inilecek ve Ahır Dağını
dolaşarak gelecek süvarilerimiz ile düşman kıskaca alınarak yok edilecekti.

Topçu ateşi ile birlikte karanlıkta
ilerlemeye başlayan avcı birlikleri, düşman hatlarına 400-500 m kadar
yaklaştılar. Saat 6.30’da Kalecik Sivrisi ve Tınaztepe alındı. Belentepe ile
Tınaztepe arasında 1.5 km’lik sarp bir vadi olduğu için Belentepe, biraz
gecikmeyle, saat 9’da ele geçirilebildi. Bunun üzerine Başkomutan Kocatepe’den,
TBMM’ne, Bakanlıklara ve diğer cephelere şu telgrafı çekti: “Bugün, 26 Ağustos 1922’de, tüm cephelerde
taarruza başlanmıştır. Başarı Allah’tandır”.

Çiğiltepe’yi almakla görevli 57.
Tümen Komutanı Albay Reşat Bey, söz verdiği zamanda tepeyi ele geçiremediği
için intihar etti. Komutanları intihar eden askerler genellikle panikler ve
bozguna uğrarlar. Mehmetçiklerde ise tersi oldu. Komutanlarının intikamını
almak için insanüstü bir gayretle saldırıya geçtiler ve 15 dakika sonra, saat
12’de tepeye Türk Bayrağını diktiler.

Tepeler böylece temizlendikten sonra
Sincanlı ovasına atılan düşman kaçmaya, Mehmetçik kovalamaya başladı.

Batı Cephesi Harekat Şube Müdürü Tevfik
(Bıyıklıoğlu), 29 Ağustos gecesi birliklerden gelen raporlara göre, harita
üzerine işlediği genel durumu İsmet Paşa’ya arz etti, o da “derhal Başkomutan’a göstermesini
emretti. 30 Ağustos gecesi saat 3’de yatağından kalkarak haritayı inceleyen
Atatürk, düşman birliklerinin Dumlupınar-
Aslıhanlar- Çalköy
alanında sıkışmış olduğunu gördü ve bir çevirme harekatı
ile kesin neticenin alınabileceğini düşündü. “Hemen Fevzi ve İsmet
Paşaların çağrılmasını”
buyurdu.

Birlikte durum değerlendirmesi
yaptıktan sonra şafakla birlikte, kuzeyden, batıdan ve güneyden hücum kararı
aldılar. Ordulara gerekli emir ve talimatlar yazıldı. Fakat Atatürk’ün
sözleriyle, “durum o kadar önemli, o
kadar sürat ve şiddet gerektiriyordu ki, bu yazılı emirle yetinmek, ihtiyata
uygun olamazdı.”
Bu nedenle bizzat kendileri muharebe hattına giderek gerekli
emirleri komutanlara iletip harekatı düzenlemeye karar verdiler. 30 Ağustos
günü yapılan ve ateş hattından, bizzat Başkomutan tarafından sevk ve idare
edildiği için “Başkomutan Meydan Muharebesi” adı verilen bu savaşın sonunda,
Nazım’ın deyişiyle “düşman kuvâyı
külliyesi imha ve esir olundu”.

Bundan sonra, Başkomutanlarından, “ilk
hedefiniz Akdeniz’dir, ileri
” emrini alan ordularımız, “önüne çıkanı yakıp
yıkıp öldürerek kaçan” kılıç artığı düşmanla savaşa savaşa, 14 günde, hem 400
km enindeki bir alanı süpürdü, hem de 400 km yol aldı ve sonunda kılıçtan
kurtulanları da 9 Eylül’de İzmir’de denize döküp işini bitirdi.

Bu mucizeyi gerçekleştiren ordumuzun tankı, zırhlı taşıyıcısı, pikabı,
kamyonu vs. olmadığı gibi; askerimizin ayağında postal değil, kara lastik bile
yoktu. Çarıkları yolda parça parça olduğu için, çoğu Mehmetçik İzmir’e yalınayak
girdi.

30 Ağustos’tan sonra kesin yenilginin kaçınılmaz olduğunu anlayan
İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanlığı, ordumuzu durdurmak için, “ateşkes”
isteminde bulunmuş; Atatürk de, “kabul,
koşullarını görüşmek üzere 9 Eylül’de Nif’te (günümüzde Kemalpaşa) buluşalım”

diyerek dalgasını geçmişti! 9 Eylül günü Balkahve’ye kadar gittiler. Oradan, Kadifekale’sinden
al bayrağı nazlı nazlı dalgalanan güzel İzmir’i, uzun uzun seyrettiler. Akşam
kararırken Nif’e döndüler.

Nif’te bir bağ evine indiler. Büyük konuklarının geleceğini duyan kadınlar
(zaten diğer yerlerde olduğu gibi burada da birkaç yaşlı dışında erkek yoktu)
oraya koşmuş, evi düzenlemiş, sofrayı hazırlamışlardı: “gölgeler gibi çekingendiler. Onu, o dar girişte görünce, yerlere doğru
eğildiler. Sarılıp dizlerinden öptüler. Başörtülerinin uçları ile çizmelerinin
tozlarını silmek istediler. O, izin vermedi, ayağa kaldırdı. Önünde el
bağladılar. Çok acılar çekmişlerdi. Hiç konuşmadan, yaşlı gözlerle
kurtarıcılarına uzun uzun, minnetle baktılar…”
(Ş.S. Aydemir, Tek Adam,
2.cilt,s.579).

Herkes çok yorgun ve sessizdi. Sessizliği Atatürk bozdu; “Yunus Nadi’ye 15 gün demiştim, 14 günde
bitirdik. Bir gün yanılmışız
” dedi, “Ama düşmanlarımızla randevumuza, söz verdiğimiz günde geldik. Fakat onlar
sözlerinde durmadılar, gelmediler. Peki, biz niye susuyoruz? Matem evi mi
burası? Gün, İzmir’e girdiğimiz gündür. Haydi, şarkı söyleyerek zaferimizi
kutlayalım”
ve hep birlikte çocuklar gibi “İzmir’in kavakları”nı söylemeye
başladılar…
































































Sözün Özü: Askerlik, bilim ve sanat/
sezgi/ öngörü üzerine kurulu şövalye mesleğidir. Savaş bağırıp çağırıp,
düşmanlara tehditler savrularak yapılmaz; akıl, bilim/ bilgi ve birikimle
yapılır. Siz, tarihte hiçbir komutanın; Büyük İskender’in, Sezar’ın, Napolyon’un,
Atilla’nın “bir gece ansızın gelebiliriz
diyerek savaşa gittiğini duydunuz mu? Geçmişte Kıbrıs’ta Rumlar radyolarından, Türklere
Bekledim de gelmedin/ Hiç mi beni
sevmedin”
şarkısını çalarlardı. Ama onlar, 20 Temmuz 1974’de beklediklerini
gördüler!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir