Türk devlet
geleneği içinde kendine özgü bir yer işgal eden Sadr-ı âzamlık, tarihi bir
devamlılığı temsil etmekte, son dönemde geleneksellikle modernleşme arasında
bocalayan devletin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.
İmparatorluğun kuruluş döneminde vezir sayısının ikiye çıkması üzerine vezir-i
azamlık oluşturulmuş, Kanunî Sultan Süleyman zamanına kadar kullanılan vezîr-i
âzam deyiminin yerini, sadr-ı âzam, sadr-ı âli ve sadâret-penah deyimleri
almıştır.[1] XIX. yüzyılda bir ara “başvekîl” adını da
alan sadr-ı âzamlık, saltanatın kaldırılmasına kadar varlığını sürdürmüştür.


Fatih tarafından
çıkarılan “Kanunnâme-i Âl-i Osman’da, “…vüzerâ ve ümerânın vezîr-i âzam
başıdır, cümlenin ulusudur, cümle umûrun vekîl-i mutlakıdır ve malının vekîli
defterdârıdır ol vezîr-i âzam nâzırıdır ve oturmada ve durmada ve mertebede
vezîr-i âzam cümleden mukaddemdir”.[2] Tevkiî Abdurrahman Kanunnâmesi’ne göre,
herkesten önce gelmekte, din ve devlete ait tüm ödevlerin görülmesi, cezaların
yerine getirilmesi, halkın dirlik içinde yaşamasının sağlanması, devlet
görevlilerinin tayini, adaletin yerine getirilmesi gibi devletin bütün
işlerinin yürütülmesinde pâdişahın mutlak vekilidir.[3]


Tanzimat
öncesinde başlayan yenileşme hareketleri ve özellikle Bab-ı âli’nin yeniden
teşkilâtlanıp nezaretlere ayrılması; görev ve yetkilerin de yeniden
düzenlenmesine, dolayısıyla devlet teşkilâtında sadr-ı âzamın durumunun yeniden
saptanmasına neden olmuştur. Devletin içinde bulunduğu güçlükler ve dış dünya
ile ilişkilerin önem kazanması, İmparatorluğa Batılı çehre verme girişimleri,
Batı’yı örnek alan yeni sadr-ı âzam tipini doğurdu. Batı’yı tanıyan, yabancı
dil bilen, batının desteğini kazanan kişiler sadr-ı âzam tayin edilmeye
başlandı. Tanzimat dönemi boyunca sadr-ı âzam yine “vekîl-i mutlak”tı. Güçlü,
otorite sahibi, Batının desteğini kazanmış kişilerin sadr-ı âzam tayin
olunmaları, sadr-ı âzamlık kurumunun güçlenmesine ve otorite kurmasına yardımcı
oldu. 1871 yılından itibaren bu otorite sarsıldı ve devlet idaresi yavaş yavaş
Bab-ı âli’den saraya geçmeye başladı.


1876 yılında
kabul edilen “Kanûn-i Esâsî” metninde, “mutlak vekil” deyimi bir yana
bırakılarak, sadr-ı âzamlık unvanı kabul edilmiştir. Sadâret makamına pâdişahın
güvenini kazanmış kişilerin tayin edileceği hükmü getirilmiş, sadr-ı âzam,
“dahilî ve haricî umuru mühimmenin mercii” Meclis-i Vükelâ’nın başkanı olarak
tanımlanmıştır.[4]


Padişah II.
Abdülhamit, V. Mehmet Reşat ve VI. Mehmet Vahdeddin dönemlerinde: Mütercim
Mehmed Rüşdî Paşa, Ahmet Şefik Midhat Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Ahmed Hamdi
Paşa, Ahmed Vefik Paşa, Mehmed Sadık Paşa, Mehmed Es’ad Safvet Paşa, Tunuslu
Hayreddin Paşa, Ahmed Arifî Paşa, Mehmed Said Paşa, Cenanî-zâde Mehmed Kadri
Paşa, Abdurrahman Nureddin Paşa, Mehmed Kâmil Paşa, Kabaağaçlı-zâde Ahmed Cevad
Paşa, Halil Rıfat Paşa, Avlonyalı Mehmed Ferid Paşa, Hüseyin Hilmi Paşa, Ahmed
Tevfik Paşa, İbrahim Hakkı Paşa, Gazi Ahmed Muhtar Paşa, Mahmud Şevket Paşa,
Mısırlı Said Halim Paşa, Mehmed Talat Paşa, Ahmed İzzet Paşa, Dâmad Ferid Paşa,
Ali Rıza Paşa ve Sâlih Hulusi Paşa sadr-ı âzamlık yapmışlardır.


Son dönem Osmanlı
sadr-ı âzamları genellikle Türktür. Ailelerinin meslek grupları daha çok
mülkiye olup, bunu serbest meslek, ilmiye ve askeriye takip eder. On sadr-ı
âzam İstanbul’da, diğerleri İmparatorluğun değişik yerlerinde doğmuştur.[5]


Sadr-ı âzamlar
genellikle mülki ve askeri eğitim almışlar, ülkenin dört bir yanında askeri,
mülki ve harici görevlerde bulunmuşlar, deneyim kazanmışlardır. Sadr-ı âzam
olmadan önce bir ya da birkaç kez nazır olarak görev yaptıkları, yurt dışında
bulundukları görülür. Daha önceki sadr-ı âzamlardan ayrılan özellikleri, hemen
hemen hepsinin birkaç yabancı dil bilmeleridir. Sadr-âzam tayin edilecek
kişilerde başlıca “sadâkat”, “ehliyet”, “tecrübe” ve “dirayet” gibi özellikler
aranmaktadır.[6]


Osmanlı tarihinde
292 kez sadâret değişikliği yapılmıştır. Bazı kişilerin sadâret makamına birkaç
kez tayin edilmiş olmalarından dolayı, sadr-ı âzam olan kişi sayısı 215’tir.[7] Devletin iç ve dış sorunlarının arttığı,
savaşların başarısızlıkla sonuçlandığı ve otorite boşluğundan doğan iktidar
mücadelelerinin fazlalaştığı bunalım dönemlerde sadr-ı âzam değişikliği
sıklaşmaktadır. 1876 yılından itibaren 48 kez (ibkâlar hariç) sadr-ı âzam tayin
edilmiş, 27 değişik kişi görev üstlenmiştir. 1876-1882 döneminde 12 değişik
kişi 17 kez, 1908-1913 döneminde 8 değişik kişi 12 kez, 1918-1920 döneminde 5
değişik kişi 11 kez sadr-ı âzam tayin edilmiştir.[8] Sadr-ı âzamların görevi, II. Meşrutiyet’e
kadar genellikle azl, sonra ise istifa ile sona ermiştir. Bir sadr-ı âzam eceliyle
ölmüş, biri suikast sonucu katledilmiş, biri Meclis-i Mebusan’dan güvensizlik
oyu alması sonucu istifa etmiş, son sadr-ı âzamın görevi de saltanatın
kaldırılması kararı ile son bulmuştur. Ahmed Vefik Paşa 2 gün ile en az, Halil
Rıfat Paşa ise 6 yıl 4 gün ile en fazla sadarette kalan kişidir.[9]


Sadr-ı azamların
tayin, azl’, görev ve yetkilerini kullanmasında, geleneklerin uygulanmasında,
1876 Kanunu Esasi ve 1909 değişikliği, Meclis-i Mebusan’ın açık olup olmaması
ile padişah ve sadr-ı azamların kişilikleri etkili olmaktadır. Dolayısıyla, II.
Abdülhamid dönemi ve sonrası her açıdan önemli farklılıklar gösterir. Saltanatı
süresince, sadâret makamında yirmi altı değişiklik yapmış olması nedeni ile
eleştirilen II. Abdülhamid, bu eleştirileri dayanaksız ve anlamsız bulur.
Kendisinden önceki pâdişahlardan bazılarının daha çok sadr-ı âzam
değiştirdiğini, kendisinin vezîrleri mümkün olduğu kadar yerinde bıraktığını,
ancak arada bir sadârette değişiklik yapmak zorunda kaldığını söyler. Bu,
politika alanında kendisini kurban vermeğe mecbur hissetmesine bağlıdır.[10] Sadr-ı âzam tayin ettiği kişiler, onun
irâdesini yürütecek araçtır. Makamına getirdiği kimselerde aradığı başlıca
özellikler de, “emniyetli”, “itaatli” olması ve Düvel-i Muazzama içinde etkisi
üstün olan devlete, sempatik görünmesidir. II. Abdülhamid’i sadâret makamında
bulunan şahsa karşı güvensiz ve sert davranmaya zorlayan nedenlerden
önceliklisi, hafiyelerin jurnalleri olduğu kadar, Abdülaziz ve V. Murad’ın
tahttan indirilmiş olmalarıdır.[11] V. Mehmed Reşad, otoritesini
hissettirememiş olması nedeniyle kendisini, meşrutiyet pâdişahı gibi görmüş ve
göstermiştir. İstifa ve tayinlere pek müdahale etmemiş, akla yatkın bulduğu
istekleri uygulamakla yetinmiştir. İttihat ve Terakki’nin etkisini hesaba
kattığı, Âyan ve Mebusan başkanları ile görüştükten sonra sadr-ı âzam tayin
ettiği anlaşılmaktadır. VI. Mehmed Vahdeddin, İttihat ve Terakki’nin gücüne
itiraz edememekle beraber, sadârete tayin hakkını kendinde görmektedir.[12]


Pâdişah, sadr-ı
âzam tayin edeceği kişiyi mevcut siyasi durumu göz önüne alarak ya doğrudan ya
vükelâdan kendisine yakın olanların düşüncelerini de alarak ya da iktidara
etkisi olan kişi ve siyasî grupların tavsiyeleri ile seçmektedir.[13] Sadâret teklifi, pâdişah adına “Mabeyn-i
Hümâyûn” görevlilerince ya da doğrudan pâdişah tarafından yapılmaktadır. Görev
alan kişi, adet olduğu üzere saraya gidip pâdişahtan sadârete ait “mühr-ü
hümâyûn”u bizzat alır. Mührün alınmasından sonra düzenlenen sadâret alayı ile
Bab-ı âli’ye hareket eder, Bab-ı âli’de hatt-ı hümayun’un okunması ile göreve
başlamış olurdu. Sadr-ı âzam, Bab-ı âli’deki törenden sonra tebrikleri kabul
etmekte, hatt-ı hümayunu getiren saray görevlisi ile pâdişaha teşekkür mektubu
gönderdikten sonra ilk mecis-i vükelâ toplantısını yapmaktadır.[14] Bu törende vükelânın arz odasında
bulunması ve sadr-ı âzamı karşılaması usuldendir. I. Meşrutiyet döneminde
sadr-ı âzam değişikliği, vükelânın da değiştirilmesi anlamına gelmediği ve
kabine usulü mevcut olmadığından yeni sadr-ı âzam eski vükelâ ile
çalışabilirdi.[15] II. Meşrutiyet döneminde Meclis-i
Vükelâ’nin oluşturulması görev ve yetkisi sadr-ı âzama verildi. Sadâret Hatt-ı
Hümayun’u ile göreve tayin edilen sadr-ı âzam, Meclis-i Vükelâ üyelerini,
“Takrir-i Sadâret” ile pâdişaha arz ettikten sonra, Meclis-i Mebusan’ın “İtimad
reyi” ne başvurmakta, sadr-ı âzamın azl’ ya da istifası kabinenin düşmesine
neden olmaktadır. Değişiklik, sadr-ı âzamın vilayet ve müstakil livalara
çektiği telgrafla duyurulmaktadır.[16]


Saltanat
değişikliğinde, sadr-ı âzamın istifa, pâdişahın da sadr-ı âzam ve vükelayı
“ibkâ” etmesi geleneği vardı. Hatt-ı hümayun hazırlanarak, Bab-ı âli’de okunmak
suretiyle sadr-ı azama tebliğ olunurdu.[17] II. Abdülhamit’in saltanatının
ortalarına doğru, tayin edilecek sadr-ı âzamdan bir “sadâkat senedi” alınması
ve sadr-ı azam ile vükelâya yemin ettirilmesi usulü getirildi.[18] Mabeyn-i Hümayun Başkatibi’nin elinde
bulunan yemin kağıdı başta sadr-ı âzam olmak üzere vükelâya tek tek
okutulmakta, pâdişah ve Kanun-u Esasi’ye bağlı kalınacağına dair yemin
edildikten sonra pâdişah bir konuşma yapmaktadır.[19] 1909 Kanun-u Esasi değişikliği ile
sadr-ı azam, Meclis-i Umumi’de “… şer’-i şerif ve Kanun-u Esasi ahkamına riayet
ve vatan ve millete sadakat edeceğine yemin eder” hükmü getirildi.


Meclis-i Vükelâ,
pâdişah ya da sadr-ı âzamın daveti üzerine; sarayda, Bab-ı âli’de, nezaretlerin
birinde, sadr-ı âzam ya da vükelânın birinin konağında toplanmaktadır. Bu
toplantılar sabah çok erken saatte olabileceği gibi gece geç saatlerde de
olabilirdi. Toplantılar duruma göre seyrek veya sık yapılmaktadır. II.
Abülhamid, vükelayı genelde sarayda toplamış,[20] Bab-ı âli’ye geç gidip, geç çıkmak usulü
döneminin ortalarına kadar devam etmiş, daha sonraları akşam ezanından sonra
Bab-ı âli’de kimse kalmaz olmuştur. II. Abdülhamid, Meclis-i Vükelâ
toplantılarına başkanlık yaparak ya da vükelâdan bazı kişileri özel olarak
görevlendirerek, gelişmelerden anında haberdar olma yolunu seçmiş, Sadr-ı azam
ve diğer devlet adamlarını kontrolü altına almıştı.[21] Pâdişah Mehmed Reşad zamanında sadr-ı
âzam, Şeyhü’l-islâm, Enver Paşa ve ileri gelen vükelâdan bazıları ile Meclis-i
Âyan Başkanı haftada bir gün saraya gelip huzura çıkardı. Mehmed Vahdeddin
cülûsundan sonra, huzura çıkmak için arzda bulunulmadıkça Sadr-ı âzam Talat
Paşa ve Enver Paşa’dan başkasını huzura kabul etmezdi.[22] Toplu kabullerde pâdişahın izninin
alınması gerekli idi. İç ve dış problemlerin fazlalaştığı 1920 yılı
Mayıs-Temmuz ayları arasında, Meclis-i Vükelâ’nın bazen günde iki kez;
Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri -sürekli
olmamakla birlikte- toplanıp “mühim umur-u devletle iştigal” ettiği, sadr-ı
azamın da sık sık huzura kabul edildiği görülmektedir.[23] Konaklarda yapılan Meclis-i Vükalâ
toplantıları, genelde ya akşam yemeği verilerek son bulmakta, ya yemekten sonra
da toplantı devam etmekte ya da yemekten sonra başlamaktadır. Bu durum Ramazan
ayında sıklaşmakta, Bab-ı âli’de sürekli toplantı mümkün olmadığından arzu
edenlerin iftara, özürü olanların iftardan sonra toplantı için konağa gelmeleri
istenmektedir.[24]


1876 Kanun-ı
Esasi’si, en büyük güç olarak pâdişahı tanımıştır. Yürütme görevi pâdişahın,
yasama görevi de pâdişahın irâdesini almak şartı ile pâdişah tarafından seçilen
“Meclis-i Âyan” ve halk tarafından seçilen “Meclis-i Meb’ûsân”a aitti. Yargı
ise bağımsız mahkemelere verildi. Bu denge içinde sadr-ı âzam, pâdişah
tarafından seçilen, bütün önemli işlerin merci olan Meclis-i Vükelâ’nın başkanı
olarak tanımlandı. Görev ve yetkileri, faaliyet alanı belirlenmediği gibi,
artık mutlak vekil de değildi. Mevcut ve değişen güç dengeleri içinde, pâdişah
ve belirli baskı gruplarının etkisi altında kaldı. Devletin içinde bulunduğu
buhran da bir bakıma bunu zorunlu kıldı. Sadr-ı âzamlık üzerindeki başlıca
baskı grupları; I. Meşrutiyet döneminde pâdişah ve düvel-i muazzama, II.
Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf ile yine düvel-i
muazzamadır. Milli Mücadele döneminde ise, başta saray olmak üzere işgalci
İtilaf devletleri, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile Anadolu’da gelişen milli
hareket oldu.


Sadr-ı âzamın
görev ve yetkileri, Meclis-i Vükelâ kararı ve pâdişah irâdesi ile sınırlıdır.
Bir bakıma pâdişah ile nezaretler arasında bağlantı ve koordinasyonu sağlayan
kişidir. Meclis-i Umumî’nin açık olduğu dönemlerde, Meclis-i Umumî ile pâdişah
ve hükümet arasındaki koordinasyonu sağlamak da görevi olmuştur. Sadr-ı azamın,
her birinin Meclis-i Meb’usan ve Meclis-i Ayan’a katılma ya da maiyetindeki
memurlardan birini vekaleten bulundurma, nutukta meclis üyesinden önce gelme,
cevap verme, cevabını erteleme hakkı vardır. Mecliste gizli görüşme isteyebilir,
teklifin kabulü veya reddi için çoğunluğun oyuna başvurabilirdi.[25] Meclis-i Mebusan ile vükelâ arasında
anlaşmazlık çıkması halinde vükelâ, ya Meclisin kararını kabul edecek ya da
istifa edecektir. Yeni Meclis-i vükelâ öncekinin düşüncesinde ısrar eder ve
Meclis-i Mebusan durumu beyan ile yine reddederse, pâdişah Meclisi
feshedebilir. Ancak, yeniden oluşan Meclis, önceki meclisin görüşünde ısrar
ederse, Meclis-i Mebusan kararının kabulü zorunlu olacaktır. Meclis-i
Mebusan’ın çoğunlukla güvensizlik oyu verdiği nazır düşer. Sadr-ı âzam hakkında
güvensizlik oyu verilirse, Meclis-i Vükelâ da düşmüş sayılırdı.[26] Sadr-ı âzam ile meclis başkanları
protokolde pâdişahın her iki yanında yer almaktadırlar.[27]


Meclis-i
Mebusan’ın tatil olduğu, Meclis-i Vükelâ’nın sorumluluğu üzerine alamadığı ya
da almaktan çekindiği savaş ilanı, barış gibi önemli meselelerde son kararı
vermek için genel olarak, “Şûra-yı Saltanat”, “Şûra-yı Âli”, “Meclis-i Âli”,
“Meclis-i Meşveret”, “Meclis-i Fevkalâde” gibi adlarla anılan meclisleri
toplamak hakkı vardır. Danışma nitelikli bu meclislere, genelde sadr-ı âzam
başkanlık yapmakta, pâdişah ya da sadr-ı âzamın açış konuşmasından sonra,
meclise davet edilen üyelere devletin gücü, para ve siyasi durum hakkında bilgi
verilmekte, sorular cevaplandırılmakta, nasıl bir karar alınması gerektiği
belirtilmektedir..[28]


Meclis-i
Vükelâ’nın başkanı olması sebebiyle, vükelâdan her biri icra yetkisinde
olmadığı işleri sadr-ı âzama arzeder. Sadr-ı âzam bunlardan icraası görüşmeye
muhtaç olmayanları kanun hükmünce icra veya görüşmeyi gerektirenleri pâdişahtan
izin isteyerek Meclis-i Vükalâ toplantısına havale eder. Alınan kararı pâdişah
irâdesi gereği yerine getirirdi.[29] 1909 yılına kadar pâdişaha sunulacak
ariza ve Meclis-i Vükelâ mazbatalarının altında sadr-ı âzam ve vükelânın zat
mühürleri bulunur. Sadr-ı âzam, Mabeyn Başkatibine yazdığı tezkireye imza atardı.[30] 1909 değişikliğiyle, padişahın onayına
muhtaç kararların yürürlüğe girebilmesi için sadr-ı âzam ile ilgili nazır
tarafından imzalanarak, kararın sorumluluğunun alınması ve onların üst
tarafında da pâdişahın imzasının bulunması kuralı getirildi.[31]


Pâdişah irâdeleri
ve sadr-ı âzam yazıları, “resmî” ve “hususî” adı verilen tezkirelerle
gönderilir. Hususi tezkire ile sadr-ı âzam, pâdişaha kendi düşüncesini ve sorun
hakkındaki bilgileri arz ederdi. Hususi ya da resmî tezkirelerle gönderilen
maruzat, genellikle akşama doğru saraya ulaştırılırdı. Pâdişaha torba içinde
takdim olunmakta, zarf içinde iade edilmektedir. Zarfın üzerine, içindeki
tezkire adedi ve saat kaçta teslim olunduğu işaret edilir. Zarfın arkasına pâdişahça
“malum” yazılırdı.[32] Sadâret tezkiresi ile arz edilen
Meclis-i Vükelâ kararının irâdesi ya aynı ya da ertesi gün çıkmaktadır. Bu,
konunun sarayda günü gününe izlendiği veya pâdişah irâdesi geç de çıksa, aynı
ya da ertesi günün tarihi atılarak sadârete gönderildiği izlenimini
vermektedir. İrâdenin, Meclis-i Vükelâ ve Şûra-yı Devlet mazbatalarının
suretleri alınarak sadâret tarafından nezaretlere tebliğ edilmesi usuldendi.[33]


Yani alınan
kararlar nezaretle ilgili olsun, hükümetle ilgili olsun mutlaka sadr-ı âzamın
onayı ile padişaha arz edilecek. İrâde, sadr-ı âzam tarafından ilgili yerlere
tebliğ edilecekti. Bu açıdan sadr-ı âzam, vükâla arasında koordinasyonu
sağlayan, mevcut sorun ve çözüm yolları hakkında onların düşüncelerini alan,
kararları pâdişaha arz eden, irâdenin icraasını konu ile ilgili nezaretlere
emir ve tebliğ eden üst ara makamdı.


Meclis-i Vükelâ
toplantısında sadr-ı âzam sorunları anlatır. İlgililer dinlenir. Konu
görüşüldükten sonra alınan kararlar icrâ edilmek üzere tebliğ olunurdu.[34]


Askeri ve mülki
memurların rütbe, nişan ve diğer ödüllendirmelerinin sadr-ı azam izni ve
padişah onayı ile yapılması geleneğinin zaman zaman aksaması, bunun hükümdarlık
hakkı görülmesi üzerine,[35] 1908 tarihli Hatt-ı Hümayun ile
“.Nezâretler ve vilayetlerdeki kaffe-i memurînin… nişan ve rütbe vesair
mükafata nailiyetleri tabi oldukları nezâret ve reisi idârenin tasvibi ve
makamı sâdaretin inzimamı reyi ile icrâ olunur”[36] kuralı getirildi.


Sadr-ı âzam
kendisine yapılan şikayetlerle ilgilenmekte, gereğini ilgili daireye havale
etmektedir. Emirlerinin yerine getirilip getirilmediğini izler, usulsuz
kararlara karşı çıkıp, geçersiz sayabilirdi.[37]


Sadr-ı âzam
pâdişahın iç ve dış sorunlar hakkındaki uyarılarını yerine getirir veya konu
hakkında lâyiha hazırlanması için nezaretlere havale eder. Alınan önlemin
olumlu etkisi olmazsa, bir daha incelenmesini isteyebilir. Eğer sorun kendisine
havale edilmişse, hususi tezkire ile pâdişaha arz ederdi.[38]


Sadr-ı âzam,
Meclis-i Vükelâ’nın çalışma tarzı ile yetkilerine ilişkin tekliflerde
bulunabileceği gibi Kanun-ı Esasi değişikliği teklifinde de bulunabilir.
Meclis-i Mebusan’la çatışması halinde feshini sağlayabilirdi.[39] İdari yetki ve faaliyetlerini, otorite
kurabilmesine bağlı ve pâdişah irâdesi ile sınırlı, bazen Meclis-i Vükelâ
içinde ve üstünde bazen de Meclis-i Mebusan denetiminde mütalaa ettiğimiz
sadr-ı âzam; verilen ziyafetlerde sofranın başında oturur.[40] Seyahatlerinde pâdişahın yanında
bulunurdu.[41]


II. Abdülhamit
Dönemi’nde, sadr-ı âzamın herhangi bir nedenden dolayı göreve gelememesi veya
görevden alınması durumunda yerine, geçici olarak Meclis-i Vükelâ’ya başkanlık
edecek ve sadârete ait işleri yürütecek bir ya da iki kişi tâyin edilirdi.
Sadâret makamının boş kalmaması esastı. Sadr-ı âzam ülke dışında bulunduğu
zamanlarda da kendisine bir ya da iki kişi vekalet etmektedir. Sadr-ı âzama
vekalet edenler ya şeyhü’l-islâm ya hükümetin nüfuzlu kişilerinden biri ya da
sadr-ı âzamlığı düşünülen kişidir. II. Meşrutiyet’ten sonra istifa eden sadr-ı
âzamın, yeni sadr-ı âzam tayinine kadar göreve devam etmesi hükmü getirildi.


“Seraskerlik
işinin nüfuz-ı sadâret altında bulunması öteden beri muhâlif-i hümâyûn…”[42] olduğu ve hal’ olaylarının ordunun
desteği ile gerçekleştirilmesi nedeniyle sadr-ı âzamlar, II. Abdülhamid
Dönemi’nde askeri işlerden, dolayısıyla ordu ve seraskerden uzak tutulmaya
çalışılmıştır. Ordunun başkomutanı olan pâdişah, askeri yetkisini vekili ya da
vekilleri aracılığı ile kullanmaktadır. Askeriyenin düzenlenmesi ve yönetimi
dönemin başında pâdişah adına serdar-ı ekrem ya da serasker tarafından
yürütülürken, bu yetki II. Meşrutiyet’ten itibaren Meclis-i Vükelâ’ya geçmiş.
Nazırları seçme yetkisine sahip olan sadr-ı âzamın askeri teşkilat üzerindeki
otoritesi artmıştır. Son dönemde hiçbir sadr-ı âzamın sefere çıkmamış,
dolayısıyla Başkomutan Vekili olmamış, askeri yetkileri savaş boyunca pâdişah
adına doğrudan kullanmamıştır. Sadâretin yanı sıra Harbiye Nezareti’ni de
uhdelerine almaları, askeri görev ve yetkileri esas görevleri ile birleştirip,
hızlı karar verip uygulama amacına ve koordinasyonu sağlamaya yönelik olmuştur.[43]


Sadr-ı âzam
huzura protokol kurallarına uyarak girer, çeşitli konuları görüşürdü. Sadr-ı
âzamın saraya gidip, “arz-ı ubûdiyet” etmesi hem bir görev, hem de bir
zorunluluktur. Sorunları arz etmek gerekçesiyle sadr-ı âzamın haftada iki gün
saraya gelmesi adeti vardı. Saraya geldiğinde vükelâ odasına gidip, başmabeynci
ve başkâtip yanında bulunduğu halde pâdişah tarafından kabul edilmeyi bekler.
Kendisine yemek verilirdi. II. Abdülhamid döneminde saraya gelen sadr-ı âzam,
“selam-ı şâhane” ile taltif olunur yemek yedikten sonra, ancak önemli bir iş
olursa huzura kabul edilirdi.[44] Pâdişah Mehmed Reşad döneminde ise
yemekle ağırlandıktan sonra ya da doğrudan huzura kabul olunması doğal
karşılanır, genellikle de bekletilmeden huzura kabul olunurlardı. Sadr-ı âzam
Tevfik ve Dâmad Ferid Paşalar Mabeyn dairesine uğramaksızın Pâdişah Mehmed
Vahdeddin’in huzuruna girerlerdi.[45] Sadr-ı âzamların huzura yalnız[46] ve silahsız girmeleri[47] adet idi. Huzura giren sadr-ı âzam
pâdişahın izni ile oturur. Pâdişah ayağa kalktığında ayrılma zamanının geldiği
anlaşılırdı.[48] Arz günleri dışında görüşmek
gerektiğinde sadr-ı âzam; mabeynden bir görevli gönderilerek, tezkire
yazılarak, telgraf çekilerek ya da telefon edilerek zaman belirtmek suretiyle
saraya davet olunur. Bu davet pâdişah yada sadr-ı âzamın isteğiyle
gerçekleşirdi[49] Huzura giren sadr-ı âzam sorunları arzeder,
konu hakkında bilgi verir, düşünce alış verişinde bulunur, pâdişahın irâdesini
alırdı. Padişah sorunun sadr-ı âzamla kendisi arasında halledilmesini, Meclis-i
Vükelâ’da veya encümenlerde görüşülmesini ya da irâdesinin yerine getirilmesini
emredebilirdi. Sadr-ı âzam irâdeyi uygulamaya koymak ile yükümlü idi. Pâdişah
sorunların ağırlaştığı zamanlarda sık sık sadr-ı âzam mazullerinin
düşüncelerine de başvururdu.[50] Padişah huzuruna kabul olunacaklar
Sadr-ı azam vasıtasıyla tebliğ olunur. Huzura çıkması gerekenler de Sadr-ı azam
vasıtasıyla arz edilirdi.[51]


Pâdişahın nutuk
ve emirleri, pâdişah irâdesi ve sadr-ı âzamın gözetiminde Bab-ı âli tarafından
hazırlanır. Esas şeklini aldıktan sonra pâdişah tarafından ya da onun adına
sadr-ı âzam tarafından okunurdu. Meclis-i Umumî’nin açılış törenlerinde,
pâdişahın açılış nutkunu sadr-ı âzam okumaktadır.[52]


Sadr-ı âzam,
pâdişah ve hanedan ile ilgili resmi ve özel işlerde de önemli rol oynamaktadır.[53] Sadr-ı âzam pâdişah emri ile hanedanın
evlilik işleri ile uğraşır, seçim yaparak arz ederdi.[54] Pâdişah Mehmed Reşad zamanında yapılan
sultan evlenmeleri Dolmabahçe Sarayı’nda; Pâdişah başkanlığında, saray erkanı
ve sadr-ı âzamla Şeyhü’l-islâm’ın huzurunda yapılır, yeni evliler için hükümet
tarafından konak satın alınır, döşenirdi. Pâdişah da, sadr-ı âzamın
ihtiyaçları, çocuklarının sünnet, eğitim, evlenme ve iş sahibi olmalarıyla
ilgilenmektedir. Mazul ve görevde bulunan sadr-ı âzamların yakınları için terfi
ve tayin hakkında pâdişaha arizalar takdim ettikleri ve genellikle kabul
edildiği görülmektedir.[55]


Sadr-ı âzam
eğlence ve ziyafetler esnasında pâdişahın yanında bulunur, iltifat görürdü.
Pâdişah, sadr-ı âzamını tiyatroya davet eder, bu davette bazen sefîrlerden biri
ya da birkaçı ile vükelâdan bazıları da bulunurdu. Sefîrlerin tiyatroya davet
edildiği gece, akşam yemeği de verilirdi.[56] Pâdişahın özel gezi ya da seyahatlerinde
yanında bulunur. Seyahatlerde sadr-ı âzam, hariciye ve bahriye nâzırlarının
hazır bulunmaları adet olmuştur. Pâdişah adına gelen misafiri karşılar,
pâdişahın resmi selamını iletirdi.[57]


Sadr-ı âzamların
tayin, azl’ ve icraatında zaman zaman İstanbul’daki “Düvel-i Muazzama” elçileri
de önemli sayılabilecek bir rol oynamış, her biri kendisine taraftar ve diğer
devletlerin nüfuzu altında bulunmayan bir kişinin sadâret makamında bulunmasına
çalışmışlardır. Sadr-ı âzam, padişahın vekili ve hükümetin başkanı olarak
diplomatik faaliyetlerde bulunmakta, elçi kabul etmektedir. Meclis-i Vükelâ
kararı ve pâdişah irâdesi ile diplomatik girişimlerde bizzat bulunabileceği
gibi, vükelayı ve devlet memurlarını da görevlendirebilirdi. Tayin olunan
sefirler, sadr-ı azamın da bulunduğu törende “itimatnamelerini” padişaha arz ve
takdim ettikten sonra Bab-ı ali’ye gelir, sadr-ı âzamı da ziyaret ettikten
sonra göreve başlarlardı. Görevi sona eren sefirlerin de, sadr-ı âzamı ziyaret
ederek veda ettikleri görülür. Sadr-ı azam da iade-i ziyarette bulunmaktadır.[58] II. Abdülhamid Dönemi’nde sadr-ı âzam ve
vükelâdan birinin sefaretlerin davetine katılması veya sefaretlerle görüşmesi
pâdişahın iznine bağlı idi. İzinli de olsa görüşme denetlenir, görüşme sonunda
sadr-ı âzam tarafından saraya ayrıntılı bir rapor arz edilirdi.[59] Dış politika pâdişah, sadr-ı âzam ve
hariciye nazırı üçlüsünce aktif olarak yürütülmekte; Meclis-i Vükelâ’da alınan
kararlar padişaha arz edilmektedir. Kararın icrası ile sadr-ı âzam ve hariciye
nazırının yetkilerinin sınırı, padişah iradesine bağlıdır.


Devletin izlediği
dış siyaset, devletin içine düştüğü çözümsüzlükler nedeni ile dış destek
sağlama, herhangi bir dış desteğe dayanma zorunluluğunu ortaya çıkarmaktadır.
İç siyasi kaygılar ve sorunlar yanında, izlenen veya izlenecek dış siyaset,
seçilecek sadr-ı âzamın kim olacağının, ya da hangi özelliklere sahip
olacağının işaretlerini vermektedir. Bu durum, genel olarak formasyonları hiç
de rastgele göreve getirilmiş oldukları izlenimini vermeyen sadr-ı âzamları
zorlamakta, çaresiz ve yetersiz kılmaktadır. Sadr-ı âzamların seçme yetki ve
şansını buldukları zamanlarda, sadârete ek olarak en çok uhdelerine aldıkları
görevin Hariciye Nezareti olması da dış ilişkilerin önemini göstermektedir.


Sadr-ı âzamlık
makamının sembolleri mühür, unvan ve lakaplardır. Sadr-ı âzamın en önemli
sembolü mühürdür. Tayin’de sadr-ı âzama bizzat padişah tarafından verilen
mühür, görevden alındığı veya ayrıldığında genellikle Mabeyn görevlilerine
aldırtılmakta, mührün alınması makamdan ayrılma anlamına gelmektedir. Sadr-ı
âzamın “mühr-i hümâyûn”dan başka “Sadâret mührü” ve “zati mühür”ü vardır. Zaman
zaman her üç mühürü de kullandığı görülür.[60]


Osmanlı sadr-ı
âzamı ve Meclis-i Vükelâ’nın bazı üyeleri “Paşa” unvanı taşıyorlardı.[61] Sadâret kaymakamlığına ya da sadr-ı
âzamlığa getirilen şahsiyetler, daha önce vezîr olmamışsa, mutlaka vezîrlik
verilir, dolayısıyla “Paşa” unvanını kullanmaya hak kazanırlardı.


Sadâretle beraber
zaman zaman “başvekâlet”[62] adının da kullanıldığını ve yazışmalarda
“Huzur-i sâmîi hazret-i sadâretpenâhî”,[63] “zât-ı âli-i sadâretpenâhî”[64] denildiğini biliyoruz. Sadr-ı âzam,
şahsına bağlı “sâmîi”, “âli” lakapları dışında, “devletlû”, “fehâmetlû”
lakaplarını da kullanmak hakkına sahipti.[65] Bu dönemde dokuz tayin Başvekil unvanı
ile yapılmıştır


Sadr-ı âzam
devlet işlerini, maiyetindeki yüksek dereceli memurlar ve onlara bağlı kalemler
vasıtasıyla yürütürdü.[66] Devlet yönetiminin nezaretlere ve
dairelere ayrılması sonucu, sadr-ı âzam maiyetinin de değiştiğini, sadâret
kurumunda zamanın ihtiyaçlarına cevap verecek yenilik ve ekler yapıldığını
görüyoruz.[67] Sadr-ı âzamın maiyetinde müsteşar,
âmedçi, mektupçu, mühürdâr, beylikçi, teşrifatçı, hukuk müşaviri, yaver,
tercüman, telgraf memuru, hukuk müşaviri, tuğrakeş ve çavuş gibi görevliler
bulunmaktadır. Duyulan ihtiyaçtan dolayı 1888 yılında özel bir tercüman,
“Tercüman-ı sadâret-i uzma” ve ayrıca subaylardan oluşturulan bir heyet,
“yaver”lik oluşturuldu.[68] Çeşitli yazı ve süsleme çeşitlerini
yaratmakla görevli “Nişan-ı Hümâyûn Kalemi”, telgraf kaleminin yerini alan
“Şifre Kalemi”, Bab-ı âli evrak ve arşivleri ile ilgili “Bâb-ı âli evrak odası”
ve “hazine-i evrak” sadr-ı âzamın emrinde idiler. 1893 yılında eski bir görev
yeniden kuruldu ve imparatorluk şifresini yazmakla “Tugrakeş” görevlendirildi.[69] Bunların dışında “Daire-i Sadâret
Hesabat Kalemi”[70] gibi, doğrudan doğruya sadâret makamına
hizmet veren kalemler vardı. Sadr-ı âzam göreve tayin edildiğinde, daha iyi
hizmet verebilmesi için bazı kolaylıklar sağlanmakta, görevden ayrılışında
bunların tümü yeni sadr-ı âzama devredilmektedir.[71]


Bu dönemde Sadr-ı
âzamın başlıca geliri, “Muvazene-i Maliye Kanunu” ile saptanan maaş ve
ödeneklerdir.[72] Sadr-ı âzamlar maaş ve ödenekleri
dışında II. Abdülhamid’den “hususî maaş” da almaktadırlar.[73] II. Abdülhamid, sadr-ı âzama hediyeler
verir, mülk edinmesini sağlar, bazı ihtiyaçlarını karşılardı. Vükelânın saraya
yakın yerlerde oturmalarına özen gösterir; sadr-ı âzam, şeyhü’l-islâm ve
serasker konaklarını, gideri hazine-i hassadan karşılanmak üzere yaptırtır.
Eşyalarını da döşettikten sonra kendilerine “ihsan” ederdi.[74] Yapılan ek ödemeler aldıkları maaşın
üstündedir ve sadâretleri süresince her türlü giderleri pâdişah tarafından
karşılanmaktadır.


Sadr-ı âzam azl
veya istifa sonrasında yeni bir göreve tayin olunursa, o görevin maaşını alır.
Ya da kendilerine mazuliyet veya emekli maaşı bağlanırdı.[75] II. Abdülhamit döneminde azl’ edilen
sadr-ı âzam İstanbul’dan uzaklaştırıldığı ya da kendi isteği ile uzaklaştığında
kendisine “harcırah”, “harçlık” adı altında para gönderilirdi.[76] Ayrıca, özel gelirlere de sahiptiler.[77]


Yetkilerini her
ne şekilde kullanıyor olursa olsun sadr-ı azamlık devletin en yüksek makamı,
sadr-ı azam “Hükümet denilen teşkilâtın en büyük şahsiyeti olan birinci Türk
nâmile tanımak gereken[78] kişidir. Kişisel özlemlerin, hizmetin,
iktidar tutkusunun doruğudur. Sadr-ı azam Said Paşa anılarında sürekli icra
memuru durumuna düşmekten yakınmakla beraber görevi dokuz kez kabul etmekten
geri kalmamıştır. Görevlendirildiği haberini alan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın
dizleri ve elleri titremiş, görevden alınan Tevfik Paşa elleri titreyerek ve
gözleri yaşararak mührü teslim etmiştir.


Sadr-ı azamlık,
Türkiye Büyük Millet Meclisinin 1 Kasım 1922 günlü Saltanatın kaldırılması
hakkındaki kanunun uygulamaya konulmasıyla son bulmuştur.


Yrd. Doç. Dr. Ahmet Emin YAMAN


Ankara
Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi / Türkiye


Alıntı Kaynağı: Türkler, Cilt: 13 Sayfa: 577-585


Dipnotlar :


 


[1]
“Vezîr”, İslâm Ansiklopedisi, 139. cüz, (1983), s. 309, 313-314; Ahmet Mumcu,
Divan-ı Hümâyûn: Hukuksal ve Siyasal Karar Organı Olarak, Ankara, Sevinç
Matbaası, 1976, ss. 2-5; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray
Teşkilâtı, 2. B., Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1984, s. 394 Ahmet Emin
Yaman, Osmanlı İmparatorluğu’nda Sadr-ı azamlık (1876-1922), Ankara, A. Ü.
Basımevi, 1999. ss. 1-11.


[2]
Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin Merkez ve Bahriye Teşkilatı, 3. B, Ankara, T.
T. K. Basımevi, 1984, s. 113 Yaman.


[3]
Mumcu, a.g.e, s. 42.


[4]
Takvim-i Vekayi Nüsha-i Fevkalâde (7 Zilhicce 1293-23 Kanun-u evvel 1876) s. 2;
Düstur, Tertip, C. IV, ss. 8-9.


[5]
Yaman, a.g.e., ss. 13-18, 228, 233.


[6]
Yaman, a.g.e., ss19-32, 232.


[7]
İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi-Osmanlı Devlet Erkanı,
C. IV, İstanbul, Yayla Matbaacılık, 1971, s. 106.


[8]
Yaman, a.g.e., ss. 227-228; Uzunçarşılı, Merkez., ss. 176, 179;.


[9]
Yaman, a.g.e., ss. 187-201, 231; İnal, a.g.e., ss. 1327-1328; Danişmend,
a.g.e., ss. 96, 344.


[10]
Abdülhamid, Siyasî hâtırâtım, İstanbul, Murat Matbaacılık Koll. Şrt., 1974. ss.
102-103; Tahsin Paşa, Abdülhamid Yıldız Hatıraları, İstanbul, Milliyet
Matbaası, 1931, s. 89. Tarık Zafer Tunaya, İttihat ve Terakki, Bir Çağın, Bir
Kuşağın, Bir Partinin Tarihi, C. III, İstanbul, Bir Yayınları, 1989, s. 39.


[11]
Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi Birinci Meşrutiyet ve İstibdat Devirleri
1876-1907, C. VIII, B, Ankara, T. T. K. Basımevi, 1983, s. 273.


[12]
Lütfi Bey (Simavi), Osmanlı Sarayının Son Günleri, İstanbul, Sıralar Matbaası,
1972, s. 151; Halid Ziya Uşaklıgil, Saray ve Ötesi, Son Hatıralar, İstanbul,
Tan Gazetesi ve Matbaası, 1965, s. 160; Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim,
2. B., Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1951. ss. 260-261.


[13]
Uşaklıgil, a.g.e., s. 160.


[14]
Türkgeldi, a.g.e., ss. 81-91, 165, 180, 233, 261; Rıfat Uçarol, Gazi Ahmed
Muhtar Paşa (Askerî ve Siyasî Hayatı) Bir Osmanlı Paşası ve Dönemi, Yelken
Matbaası, 1976, ss. 339, 343-346; İnal, Osmanlı Devrinde Son Sadr-ı azamlar C.
IV, 2. B, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, 1958, ss. 2038-2054, 2111-2123,
1597-1598, 1670-1671; Said Paşa, Said Paşa’nın Hatırâtı, C. II, Dersaadet,
Sabah Matbaası, 1328, s. 37.


[15]
Tahsin Paşa, a.g.e., ss. 257-258.


[16]
Mehmet Zeki Pakalın, San Sadrazamlar ve Başvekiller, İstanbul, Ahmet Sait
Matbaası, 1944, C. IV, s. 39 ve C. V, s. 109; Ali Cevad Bey, İkinci
Meşrutiyetin İlânı ve Otuzbir Mart Hadisesi: II. Abdülhamid’in son Mabeyn
Başkâtibi Ali Cevad’ın Fezlekesi, (Haz: Faik Reşit Unat) Ankara, T. T. K.
Basımevi, 1960. s. 129-130.


[17]
Türkgeldi, a.g.e., ss. 39-40; İnal, a.g.e., ss. 1708-1711, 1940.


[18]
Tahsin Paşa, a.g.e., s. 35; Karal, a.g.e., C. VIII, ss. 268-269, 271-272.


[19]
Türkgeldi, a.g.e., s. 262; Lütfi Bey, a.g.e., ss. 42, 463, 483.


[20]
Tahsin Paşa, a.g.e., s. 67, 68, 258.


[21]
Osman Nuri, a.g.e., s. 191: Stanford J. Shaw, Emel Kural Shaw, Osmanlı
İmparatorluğu ve Modern Türkiye: Reform, Devrim ve Cumhuriyet: Modern
Türkiye’nin Doğuşu, C. II, (Çev: Mehmet Harmancı), İstanbul, E. Yayınları,
1983, s. 226; Asaf Turgay, İBRET; Abdülhamid’e verilen Jurnaller ve
Jurnalcilerin tam Listesi, İstanbul, Okat Yayınevi, ss. 32, 37, 45, 67, 103,
185.


[22]
Türkgeldi, a.g.e., s. 149.


[23]
Vakit ve Peyam-ı Sabah Gazeteleri Mayıs-Temmuz 1336=1920 sayıları.


[24]
Türkgeldi, a.g.e., ss. 11-13, 35-36, 113.


[25]
Takvim-i Vekayi, Felkalâde Nüsha (23 Kanûn-u evvel 1293); Düstur, 1. Tertip, C.
IV, ss. 4-20.


[26]
Düstur, 2. Tertip, C. I, s. 638; Takvim-i Vekayi, No: 321, (22 Ağustos 1325);
Osman Nuri, Abdülhamid-i Sani ve Devr-i Saltanatı, C. I, İstanbul, 1327, ss.
340-341.


[27]
Ayşe Osmanoğlu, Babam Abdülhamid, İstanbul, Güven Basımevi, 1960, s. 126;
Karal, Osmanlı Tarihi İkinci Meşrutiyet ve Birinci Dünya Savaşı, CIX, Ankara,
T. T. K. Basımevi, 199 s. 65.


[28]
Abdurrahman Şeref, Tarih Musahabeleri, (Sade: Mübeccel Nami Duru), İstanbul,
Sucuoğlu Matbaası, 1980, s. 71.


[29]
Takvim-i Vekayi, Fevkalâde Nüsha (23 Kanûn-u evvel 1293).


[30]
Uzunçarşılı, a.g.e., s. 498.


[31]
Takvim-i Vekayi, No: 321 (22 Ağustos 1325).


[32]
Uşaklıgil, a.g.e., ss. 7-8.


[33]
Said Paşa, a.g.e., C. I, s. 200; Ebül’ula Mardin, Medeni Hukuk Cephesinden
Ahmet Cevdet Paşa 1822-1895, İstanbul, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Yayını, 1945, s. 138.


[34]
Türkgeldi, a.g.e., ss. 11-12; Said Paşa a.g.e., C. II, ss. 235, 290-291 ve C.
II, 2. ks, ss. 98-99.


[35]
Said Paşa, a.g.e., C. II, 2. ks, s. 33-34; Abdülhamid Devlet ve Memleket
görüşlerim, (Haz: A. Alaaddin Çetin, Ramazan Yıldız) İstanbul, Çığır Yayınları,
ss. 162-163.


[36]
Düstur, 2. Tertip, C. I, ss. 11-14; Ali Cevad, a.g.e., ss. 109-112.


[37]
Hilmi Kamil Bayur, Sadrazam Kamil Paşa-Siyasi Hayatı, Ankara, Sanat Basımevi,
1954, s. 97-98.


[38]
Said Paşa, a.g.e., C. II, 2. ks, s. 73.


[39]
A. g. e., s. 55; Uçarol, a.g.e., ss. 361-362.


[40]
Lütfi Bey, a.g.e., ss. 76, 139.


[41]
A. g. e., ss. 142-143, 149, 163, 208, 81-82.


[42]
Cevdet Paşa, Tezakir, cüz: 13-20, (yay: Cavid Baysun), Ankara, T. T. K.
Basımevi, 1960, s. 26.


[43]
Ahmet Rasim, İki Hatırat Üç Şahsiyet, (Haz: İbrahim Olgun), İstanbul, Çağdaş
Yayınları, 1976, s. 49; Abdülhamid’in Hatıra Defteri, (Haz: İsmet Bozdağ),
İstanbul, Kervan Yayınevi, 1975, s. 103.


[44]
Türkgeldi, a.g.e., s. 139; Emin Cenkmen, Osmanlı Sarayı ve Kıyafetleri,
İstanbul, Türkiye Basımevi, 1943, s. 63; İnal, a.g.e., s. 1221; Tahsin Paşa,
a.g.e., ss. 31, 128, 258; Uşakgil, a.g.e., ss. 5, 153.


[45]
Uşaklıgil, a.g.e., s. 153; Lütfi Bey, a.g.e., s. 442; Türkgeldi, a.g.e., s.
185.


[46]
Ali Cevad, a.g.e., s. 78; Türkgeldi, a.g.e., s. 185.


[47]
Yuluğ Tekin Kurat, Henry Layard’ın İstanbul Elçiliği 1877-1880, Ankara, Ankara
Üniversitesi Basımevi, 1968, s. 86.


[48]
Lütfi Bey, a.g.e., s. 443; Said Paşa, a.g.e., C. I, s. 85.


[49]
BBA, İrâde-i Dahiliye, No: 18508 ve 19118; Ahmed Rasim, a.g.e., s. 73.


[50]
Ali Haydar Midhat, Hâtırlarım 1872-1946, İstanbul, Güler Basımevi, 1946, ss.
61, 69


[51]
BBA, İrade-i Dahiliye, No: 18508.


[52]
Türkgeldi, a.g.e., s. 131; İnal, a.g.e., s. 1938; Uşaklıgil, a.g.e., s. 269.


[53]
Türkgeldi, a.g.e., ss. 121-125; Uşaklıgil, a.g.e., s. 396.


[54]
Uşaklıgil a.g.e., s. 206; Ali Haydar Midhat, Hâtıralarım., ss. 234-235.


[55]
Uzunçarşılı, Said Paşa’ya., ss. 128, 131, 133; Türkgeldi, a.g.e., ss. 126. 219.


[56]
Ağın, a.g.e., s. 20; Ali Said, a.g.e., ss. 18-19; Said Paşa, a.g.e., C. II, 2.
ks., s. 58.


[57]
Uşaklıgil, a.g.e., s. 238, 74; Tahsin Paşa, a.g.e., s. 230.


[58]
Said Paşa, a.g.e., C.II, ss. 64, 68; Kurat, Henry Layard’ın., s. 23.


[59]
Uzunçarşılı, “II. Abdülhamid Devrinde Kâmil Paşa, Belleten, C. XIX, sayı: 73-76
(1955), ss. 206-207.


[60]
Türkgeldi, a.g.e., s. 43.


[61]
Türkgeldi, a.g.e., s. 126. Talat Paşa, “Rütbe-i vezâretle makam-ı sadârete”
tayin edildi.


[62]
İnal, a.g.e., s. 1016.


[63]
BBA, Bâb-ı âli Evrak Odası, No: 235983 ve 223626.


[64]
BBA, İrâde-i Dahiliye, No: 28508


[65]
J. Deny, “Sadrazam”, İslam Ansiklopedisi, C. X, (1964), s. 46.


[66]
Mustafa Nuri Paşa, Netayic Ul-Vukuat: Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi,
C. I-II, (Sad: Neşet Çağatay), Ankara, T. T. K. Basımevi, 1979, s. 294.


[67]
Carter V. Findley, Bureaucratıc Reform in the Ottoman Empire: The Sublume Porte
1789-1922, Princeton, Princeton Press, 1980, s. 298. 1908 yılında Maliye
Nezâretinde bine, Hariciye Nezareti’nde de sekizyüze yakın memur çalışmaktadır.
a.g.e., s. 298.


[68]
Findley, a.g.e., s. 244. Yaverliği, sultanın sarayını taklide yönelik eski bir
eğilimin işareti sayar; Said Paşa, a.g.e., C. II, 2. ks., s. 305; Türkgeldi,
a.g.e., ss. 20, 204.


[69]
Findley, a.g.e., ss. 171, 243-244; BBA, Meclis-i Vükelâ Mazbataları, Defter No:
127, 169.


[70]
BBA. Baba-ı âli Evrak Odası, No: 223626.


[71]
Pakalın, a.g.e., C. V, s. 558; Said Paşa, a.g.e., C. II, 2. ks., s. 305.


[72]
A. g. e., ss. 1323-1324.


[73]
Tahsin Paşa, a.g.e., ss. 40-43.; İnal, a.g.e., s. 1438.


[74]
Tahsin Paşa, a.g.e., s. 166.


[75]
Takvim-i Vekayi Fevkalâde Nüsna; Düstur, 1. Tertip, C. IV, ss. 4-20.


[76]
Uzunçarşılı, Mithat Paşa ve Yıldız Mahkemesi, Ankara, T. T. K. Basımevi, 1967,
s. 131.


[77]
İnal, a.g.e., s. 937.


[78]
Uşaklıgil, a.g.e., ss. 32, 145


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

cialis 5 mg viagra satın al Elektronik Sigara https://wwv.stag9000.shop http://umraniyetip.org/anadolu-yakasi/maltepe-escort/ perabet