TARİH & TARİHİ ESERLER & ARKEOLOJİ & MİTOLOJİ & SANAT TARİHİ & NOSTALJİ DÜNYASI & KUVAYI MİLLİYE

RAMAZAN BULUT : İSLAMCILARA
ABDÜLHAMİD DERSLERİ

Son yıllarda Sultan II. Abdülhamid konusunda
bir çam devirme muhabbetidir sürüp gidiyor. Bu en çok da iktidarın bir kısım
sembolik seçkinlerine nasip oldu.




10.09.2019


Son yıllarda Sultan
II. Abdülhamid konusunda bir çam devirme muhabbetidir sürüp gidiyor. Bu en çok
da iktidarın bir kısım sembolik seçkinlerine nasip oldu.


Sayın Cumhurbaşkanı
bile Yıldız Sarayı’ndaki bir etkinlikte; “Gençler biliyorsunuz içinde
bulunduğumuz bu sarayda Abdülhamit’in hal fermanı hazırlanmış ve o fermanla
idam edilmiştir. ” diyerek bu çembere dâhil olmuştu. Oysa Sultan II
Abdülhamid’in eceli ile öldüğü sıradan bir bilgiydi.


Son olarak en büyük
çamlardan birini iktidarın ağır toplarından Burhan Kuzu devirdi. Kuzu yaptığı
bir paylaşımda aynen şöyle demişti:


“Sultan II.
Abdülhamid Han tahttan uzaklaştırılınca bir gazeteci Mithat Paşa’ya sormuş:
Paşam istediğiniz oldu şimdi ülke için projeniz nedir? Paşa ‘Biz sadece
Abdülhamid’i yıkmaya odaklandık sonrası ne olur düşünmedik’ demiş. Ne oldu?
İmparatorluk çöktü. Tek hedef Erdoğan. Sonra?”


Oysa Sultan II.
Abdülhamid 1908 yılında tahttan indirilmişti. Tanzimat döneminin önde gelen
politikacılarından Mithat Paşa ise 1884’te Suudi Arabistan’ın Taif kentinde
sürgünde iken öldürülmüştü. İşin ilginç yanı Sayın Kuzu’nun bir anayasa
profesörü hedefine koyduğu Mithat Paşa’nın da yine Osmanlı’nın ilk anayasası
olan Kanun-i Esasi’ yi hazırlayan ana aktörlerden biri olmasıdır.


Bu kadar yere göğe
sığdırılmayan sıfatına “Ulu Hakan” ve “Cennetmekân” eklenen bir padişahın
eceliyle öldüğünü dahi bilmemek veya ilgisiz kişilerin devirdiğini zannetmek
nasıl bir önemsemedir? CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çıkıp da; “Atatürk
padişahın hal fermanı ile Samsun’da idam edildi. ” dediğini bir düşünelim!


 


Peki hakkında
derinlemesine bir yana sadece sıradan bilgilere dahi sahip olunmadan onu rol
model almak nasıl izah edilebilir? İnanç ve yaşam tarzı derseniz o da mümkün
değil. Sultan II. Abdülhamid kahvesinin yanında sigarasını eksik etmeyen
saraydaki özel tiyatrosunda temsil verdirten piyano dinleyip çocuklarını da
teşvik eden yemeklerde altın çatal kaşık kullanan ve annesinden kalan altın
tuzluksuz sofraya oturmayan ilk rakı ve bira fabrikası onun döneminde açılan ve
kendisi rom içen bir padişahtır.


Bunlar birçok
kaynakta ittifakla yer alır. Nitekim torunu Osman Ertuğrul bir röportajında;
“Dedem rom içerdi babama söylerdi bak ben bunu içiyorum çünkü bu yasak
değil Kuran’a bak orada şarap diyor şekerden yapılanın bahsi geçmiyor
derdi” ifadelerini kullanmıştı. Ne diyelim afiyet olsun!


Buradan çıkan sonuç
şu: Sultan II. Abdülhamid hayatta olsaydı o günkü yaşam tarzını göz önünde
bulundurduğumuzda herhalde günümüz muhafazakârlarının birçoğunu belki de
sopayla kovalardı. Zira yaklaşık yüz yıl önce yaşamış piyano sevdalısı bir
sultandan bahsediyoruz. Bütün kaynaklar Abdülhamid’in muhafazakâr olduğunu
söylese de bugünkü şekliyle bir muhafazakârlık olmadığı gün gibi ortadadır.


Bir de Atatürk’ün
içkisine takılıp üstelik halife unvanına da sahip bir kısım Osmanlı
padişahlarının içkisini dahi görmezden gelmek nasıl bir bakış açısıdır? Oysa
aradaki tek fark Atatürk’ün açıktan içmesi diğerlerinin ise bu işi kapalı
kapılar ardında halletmesidir. Bu içkisini gizli içen bir kısım padişahların
halk korkusunu Allah korkusunun üstünde tutmasından başka bir anlama gelmez.
Oysa Atatürk’ün halktan yana bir korkusu olmadığından böyle bir korku
yarıştırması söz konusu olmamıştır.


ÖRNEK ALINACAK BİR DÖNEMDEN
ÖTE DERS ÇIKARILACAK BİR SÜREÇ


Bireysel yaşam
biçimi olmadığına göre Sultan II. Abdülhamit ile bu kesim arasındaki ortak yan
nedir? Tek akla gelen şey sadece günü kurtarmaya yönelik bir yönetim
anlayışıdır. Zira bu doğrultuda tam tamına 33 yıllık bir iktidar söz konusudur.
Ama nasıl bir iktidar?


Sultan II.
Abdülhamid tahta geçmeden önce Mithat Paşa’ya verdiği taahhüt uyarınca 1876
yılında ilk Osmanlı anayasası olan Kanun-ı Esasî’yi ilan etmiş bu esas üzerine
Meclis-i Mebusan ve Ayan Meclisi üyelerinden oluşan ilk meclis 19 Mart 1877’de
açılmıştır. Amaç padişah ile meclisin ülkeyi birlikte yönetmesidir. Bu da yargı
bağımsızlığı ve temel hakların güvence altına alınmasını ifade eder. Buna
rağmen egemenliğin esas kaynağı yine padişah olmuştur. Zira Abdülhamit meclisi
1878’de tatil etmiş ve devam eden 30 yıl boyunca meclisi bir daha toplantıya
çağırmamıştır. Akabinde kendisini iktidara taşıyanlardan biri olan Mithat
Paşa’yı 1881 yılında sürgüne göndermiştir. Sürgüne gönderilen Mithat Paşa ise
bizatihi muhafızları tarafından boğazlanmak suretiyle öldürülmüştür.


Tüm bunların
nedeninin “Çırağan Vakası” olduğu söylenir. Sultan Abdülhamid bu olay nedeniyle
sürekli bir şekilde tahttan indirilme sürgün edilme ve öldürülme korkusu ile
hareket etmiştir. Bu yüzden de adeta kendisini yüksek duvarlarla çevrili Yıldız
Sarayı’na hapsetmiştir. Çünkü diğer padişahların kullanmış olduğu lüks
içerisindeki Dolmabahçe Sarayı ona pek güven vermemiştir. Bununla da yetinmemiş
kurmuş olduğu istihbarat ağı ve tavan yapan jurnalcilik o döneme damgasını
vurmuştur. Bütün devlet kurumlarını Yıldız’da toplaması kurmuş olduğu Yıldız
Hafiye Teşkilatı uzun süren iktidarının nüvesini oluşturmuştur. Bu teşkilat
memurundan sadrazamına padişaha jurnallikle ünlenmiştir.


Bu yönetim tarzı 33
yıl gibi bir süre devam etmiş olsa da çöküşü engelleyememiştir. Oysa padişah
tarafından askıya alınmış olan anayasa ve meclis işlevsel kalsaydı belki de
böyle bir son yaşanmayacaktı.


Bugün geldiğimiz
noktada bilinçaltına yerleştirilen garip bir beka anlayışı ile adeta bu dönemi
çağrıştıran bir iktidar mücadelesine tanık oluyoruz. Bu yüzden de “temel hak ve
hürriyetler” “kanun önünde eşitlik” gibi her biri birer evrensel hukuk ilkesi
olan bir takım kavramlar bir sui generis (kendine özgü) bir beka gerekçesiyle
ötelenmiş durumdadır.


Bunun örneklerine
her gün bir yenisi ekleniyor. Son örnek Canan Kaftancıoğlu olayı. Hakkındaki
soruşturma ve devamındaki mahkeme aşaması şekli açıdan hukuka uygun görünse de
Anayasanın 10. maddesindeki “kanun önünde eşitlik” ilkesi ile bağdaşmamıştır.
Zira çözüm sürecinde PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’la ilgili yazılıp
çizilenler veya FETÖ’ nün iktidar destekli zirve yaptığı dönemde Fetullah
Gülen’le ilgili yapılan övgüleri nereye koyacağız? Eğer “17/ 25 Aralık bir
milattır. ” yahut “Çözüm sürecindeki söylemlerin neresi suç?” derseniz bu
kafanızdan bir zamanaşımı uydurmuş ve kendinizi kanun yerine koymuşunuz
demektir. Kısacası kendi adamlarınızın söylemlerini suç saymayıp
muhaliflerinizin her eylemini suç odaklı olarak düşünürseniz verilecek her
kararın siyasi olduğunu bizatihi tarihe siz şerh düşmüş olursunuz.


Bu uğurda kurumsal
devlet hafızasının silinmesi girişimleri ise ayrı bir konu. 15 Temmuz
girişiminin ardından çıkarılan bir takım KHK’larla GATA ve Askeri Liselerin
kapatılması ordunun kurumsallaşmış bir terfi sisteminin hallaç pamuğu gibi
savrulması hâkim ve savcı alımlarındaki garabet bu örneklerden sadece bir
kaçıdır. Oysa Ergenekon Balyoz Poyrazköy ve Askeri Casusluk gibi bir takım
kumpas davaları 15 Temmuz girişiminin adeta habercisiydi. Burada herhangi bir
sorumluluk hissetmeyenlerin bütün suçu bu köklü kurumlara yüklemesi nasıl bir
devlet aklıdır?


Bir iktidar bir
vesileyle 17 değil 27 yıl da sürebilir. Ancak sürdürülen yılların niceliğinden
(sayısından) çok niteliğine (kalitesine) bakmak gerekir. Bu yüzden Sultan II.
Abdülhamid’in 33 yıllık iktidar mücadelesi örnek alınacak bir dönemden öte ders
çıkarılacak bir süreç olmalıdır.
 

Ramazan Bulut


Odatv.com




LİNK : https://odatv.com/islamcilara-abdulhamid-dersleri-10091925.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir